title
stringlengths 17
159
⌀ | content
stringlengths 86
32.7k
⌀ | tags
stringlengths 4
765
⌀ |
|---|---|---|
Sarman kedilerin gizemi sonunda çözüldü
|
Garfield, Çizmeli Kedi, Aristokediler'in Toulouse'u gibi bazı kültürel ikonların ortak özelliği sarman kedi olmaları. Japonya ve ABD'den bilim insanları, özellikle erkek kedilere bu dikkat çekici rengi veren DNA gizemini ortaya çıkardı.
Araştırmacılar, sarman kedilerin genetik kodlarının bir bölümünün eksik olduğunu tespit etti. Bu eksiklik, cilt, göz ve kürk tonlarından sorumlu hücrelerin daha açık renkler üretmesine neden oluyor.
Bu keşif, bilim insanlarının yanı sıra çalışmaya kitlesel fon sağlayan binlerce kedi severi de sevindirdi.
Turuncu tekir kedilere ayırt edici renklerini veren şeyin genetik olduğu onlarca yıldır biliniyordu. Ancak bu genetik kodun tam olarak DNA'nın neresinde yer aldığı şimdiye kadar bulunamamıştı.
Bilim insanları, bu keşif sayesinde turuncu renkli kedilerin belirli sağlık sorunları açısından daha yüksek risk taşıyıp taşımadıklarına da ışık tutulabileceğini umuyor.
Araştırma, Japonya'daki Kyushu Üniversitesi ve ABD'deki Stanford Üniversitesi'nden iki ekip tarafından yürütüldü. Bilim insanlarının bulduğu bulgulara göre, kedinin derisine, kıl foliküllerine ve gözlerine rengini veren melanosit adı verilen hücrelerde, ARHGAP36 adlı genin çok daha aktif olduğu tespit edildi.
Genler, diğer tüm canlılarda olduğu gibi, kedilerin hücrelerine nasıl çalışacaklarına dair talimatlar veren DNA parçalarından oluşuyor.
Turuncu kürklü ve turuncu kürklü olmayan çok sayıda kedinin DNA'larını karşılaştıran araştırmacılar, turuncu renge sahip olan kedilerde ARHGAP36 geninde bir DNA parçasının eksik olduğunu saptadı.
Bu DNA parçası olmadan ARHGAP36 geni baskılanmıyor, yani daha aktif hale geliyor. Bilim insanları, bu genin melanositlere daha açık pigment üretme talimatı verdiğine inanıyor.
Bilim dünyasında uzun süredir bilinen bir diğer gerçek de, tamamen turuncu renge sahip kedilerin çoğunlukla erkek olması. Bu durum, genin X kromozomu üzerinde yer aldığı bilgisiyle örtüşüyor.
Kromozomlar, DNA'nın daha büyük bölümleridir ve diğer memelilerde olduğu gibi erkek kediler de bir X ve bir Y kromozomu taşır.
Pigment üretimini kontrol eden gen yalnızca X kromozomunda bulunduğundan, eksik bir DNA parçası bir kedinin tamamen turuncu olmasına yol açabiliyor.
Buna karşılık dişi kediler iki X kromozomuna sahip oldukları için, daha açık pigment üretimini aynı şekilde artırmak için bu eksikliğin her iki kromozomda da bulunması gerekiyor. Bu da karışık bir renklenme ihtimalini artırıyor.
Kyushu Üniversitesi'nden genetikçi Prof. Hiroyuki Sasaki, "Bu kızıl ve siyah lekeler, gelişimin erken dönemlerinde her hücredeki bir X kromozomunun rastgele kapanması nedeniyle oluşuyor" diyor.
"Hücreler bölündükçe, bu durum farklı aktif kürk rengi genlerine sahip alanlar oluşturarak, farklı yamalar meydana getiriyor."
Her ne kadar bilimsel bir zemine dayansa da, bu çalışma Prof. Sasaki için aynı zamanda bir tutku projesi. Üniversitedeki görevinden emekli olmasına rağmen, bir kedi sever olarak "kedi hastalıklarının üstesinden gelinmesine katkı sağlayabileceği" umuduyla turuncu kedi genini araştırmaya devam ettiğini söylüyor.
Prof. Sasaki ve ekibi, bu araştırma için Japonya ve dünyanın dört bir yanındaki binlerce kedi severden kitlesel fon yoluyla 10,6 milyon yen (yaklaşık 2,8 milyon TL) topladı.
Bir bağışçı, "Biz ilkokul birinci ve üçüncü sınıfta okuyan iki kardeşiz. Harçlıklarımızla bağışta bulunduk. Calico kediler üzerine araştırmalarda kullanın" mesajını yazdı.
Beyin ve hormonal bezler de dahil olmak üzere vücudun pek çok bölgesinde aktif olan ARHGAP36 geni gelişim açısından önemli bir rol oynadığı düşünülüyor.
Araştırmacılar, bu gendeki DNA mutasyonunun vücudun diğer bölgelerinde de sağlıkla veya mizaçla ilişkili başka değişikliklere yol açabileceğini değerlendiriyor.
ARHGAP36 geni insanlarda da bulunuyor ve cilt kanseri ile saç dökülmesi gibi durumlarla ilişkilendiriliyor.
Prof. Sasaki, "Birçok kedi sahibi, farklı kürk rengi ve desenlerinin farklı kişiliklerle bağlantılı olduğuna yemin ediyor" diyor.
"Bununla ilgili henüz bilimsel bir kanıt bulunmasa da bu ilginç bir fikir ve ben de bunu daha fazla araştırmak istiyorum."
|
Genetik bilimi, Bilim, Hayvanlar alemi
|
Yabani şempanzeler ilk defa 'ilk yardım' yaparken görüntülendi
|
Uganda'daki şempanzelerin yaralarını tedavi etmek için şifalı bitkileri çeşitli şekillerde kullandıkları gözlemlendi.
Geçen yıl şempanzelerin kendi kendilerini tedavi etmek için bazı bitkileri arayıp yedikleri keşfinin üzerine bilim insanları bu sefer, hayvanların yaralanmalarla nasıl başa çıktıklarını görmek için onları takip etti ve gözlemledi.
Oxford Üniversitesi'nden bilim insanları Budongo Ormanı'nda bir ekiple birlikte çalışarak, hayvanların bitkileri ilk yardım amacıyla hem kendi üzerlerinde hem de zaman zaman birbirleri üzerinde kullanmalarını kaydedip filme aldılar.
Diğer bilim insanlarının onlarca yıllık gözlemlerini de tarayan araştırmacılar, şempanzelerin "ormanda ilk yardım" için kullandıkları farklı yöntemlerin bir kataloğunu çıkardı.
Araştırmacılar Frontiers in Ecology and Evolution dergisinde yayınlanan çalışmanın, şempanzeler, orangutanlar ve goriller de dahil olmak üzere primatların vahşi doğada sağlıklı kalmak için çeşitli şekillerde doğal ilaçlar kullandıklarına dair artan kanıtlara katkıda bulunduğunu söylüyor.
Araştırmanın lideri Elodie Freymann, "şempanzelerin vahşi doğada hastalandıklarında veya yaralandıklarında kendilerini tedavi etmek ve hijyen sağlamak için kullandıkları geniş bir davranış repertuarı" olduğunu aktarıyor:
"Bunlardan bazıları burada bulunan bitkilerin kullanımını içeriyor. Şempanzeler bunları yaralarına sürüyor ya da bitkileri çiğniyor ve ardından çiğnenmiş malzemeyi açık yaraya uyguluyor."
Araştırmacılar, çok genç bir dişi şempanzenin bitki materyallerini çiğneyerek annesinin vücudundaki bir yaraya uyguladığı görüntüleri inceledi.
Ayrıca, şempanzelerin akraba olmadıkları diğer hayvanların yaralarıyla ilgilendiklerine dair kayıtlar da buldular.
Dr. Freymann, bunun özellikle heyecan verici olduğunu, çünkü "vahşi şempanzelerin empati kapasitesine sahip olduğuna dair kanıtlara katkıda bulunduğunu" belirtti.
Dr. Freymann ve meslektaşlarının üzerinde çalıştığı yüzlerce yazılı gözlemden bazıları Budongo'daki saha istasyonunda bulunan bir kayıt defterinden alınmıştı.
Bu defterde 1990'lardan beri yerel saha personeli, araştırmacılar ve ziyaretçiler şempanzeleri gözlemlerken gördükleri ilginç davranışları yazmışlardı.
Defterde, yaralara yaprak sürme ve şempanzelerin diğer şempanzelere uzuvlarına saplanan şeyleri çıkarmaları için yardım etme hikayeleri var.
Şempanzelerin şaşırtıcı derecede insan benzeri hijyen alışkanlıkları var: Kitaptaki bir notta, bir şempanzenin dışkıladıktan sonra kendini silmek için yaprak kullandığı anlatılıyor.
Bu araştırma ekibi daha önce şempanzelerin yaralandıklarında arayıp buldukları ve yedikleri bazı bitkileri tespit etmişti.
Bilim insanları bu bitkilerden örnekler aldı, test etti ve çoğunun antibakteriyel özelliklere sahip olduğunu ortaya çıkardı.
Şempanzeler, bitki temelli tıp konusunda belirgin bilgiye sahip tek insan dışı primat değil.
Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, vahşi bir orangutanın yüzündeki bir yarayı iyileştirmek için çiğnenmiş yaprak kullandığı görülmüştür.
Bilim insanları bu vahşi primat davranışını incelemenin - ve şempanzelerin hastalandıklarında veya yaralandıklarında kullandıkları bitkiler hakkında daha fazla bilgi edinmenin - yeni ilaç arayışlarına yardımcı olabileceğini düşünüyor.
BBC News'e konuşan Dr. Freymann, şempanze davranışları ve zekası hakkında daha fazla şey öğrendikçe, "insanlar olarak doğal dünya hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimizi daha iyi anladığımızı düşünüyorum" diyor:
"Bu ormanda yiyeceksiz ve ilaçsız kalsaydım, çok uzun süre hayatta kalabileceğimden şüpheliyim, özellikle de yaralansaydım ya da hastalansaydım.
"Ancak şempanzeler burada var olabiliyor çünkü buranın sırlarına nasıl erişeceklerini ve hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları her şeyi çevrelerinden nasıl bulacaklarını biliyorlar."
|
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Çevre
|
'Rüzgar hırsızlığı': Rüzgar çiftliklerinin verimliliğini düşüren gizemli etki
|
Net sıfır iklim hedeflerine ulaşma yarışında açık deniz rüzgar çiftlikleri dünya çapında genişlerken, endişe verici bir olgu giderek daha fazla dikkat çekiyor: Bazı koşullarda rüzgar çiftlikleri birbirlerinin rüzgarını "çalabiliyor".
Yenilenebilir enerji ve hava tahminleri konusunda uzmanlaşmış Hollandalı Whiffle şirketinden araştırmacı bilim adamı Peter Baas, "Rüzgar çiftlikleri enerji üretir ve bu enerji havadan çekilir. Havadan enerji çekilmesi de rüzgar hızının azalmasıyla birlikte gerçekleşir" diyor.
Rüzgar her bir türbinin arkasında, önünde olduğundan daha yavaş ve aynı zamanda her rüzgar çiftliğinin arkasında, önünde olduğundan daha yavaştır, diye açıklıyor:
"Buna kuyruk yeli etkisi deniyor."
Basitçe ifade etmek gerekirse, bir rüzgar çiftliğinin dönen türbinleri rüzgardan enerji alırken bir anafor oluşturur ve rüzgar çiftliğinin ötesinde de hissedilecek şekilde rüzgarı yavaşlatır.
Çok büyük ve yoğun açık deniz rüzgar çiftliklerinin kuyruk yeli etkisi, belli hava koşullarında 100 kilometreden fazla uzayabilir. Araştırmacılar bu etkinin genellikle onlarca kilometre boyunca hissedildiğini ekliyor.
Araştırmalara göre bir rüzgar çiftliği başka bir rüzgar çiftliğinin önüne kurulursa, rüzgarın aşağısındaki üreticinin enerji üretimini %10 veya daha fazla azaltabilir.
Açık deniz rüzgar enerjisi konusunda uzmanlaşmış Norveçli avukat Eirik Finserås'ın da belirttiği gibi, bu olgu "rüzgar hırsızlığı" olarak biliniyor.
"Rüzgar hırsızlığı terimi biraz yanıltıcı çünkü sahip olunamayan bir şeyi çalamazsınız - ve kimse rüzgara sahip değil" diye de ekliyor Finserås.
Yine de, bu olgunun rüzgar santrali geliştiricileri için bir dizi olumsuz sonuç doğurabileceğine ve hatta potansiyel olarak sınır ötesinde sorunlara neden olabileceğine dikkat çekiyor (bu konuya daha sonra değineceğiz).
Aslında rüzgar santrali geliştiricileri arasında rüzgar hırsızlığı iddiaları nedeniyle devam eden bir dizi anlaşmazlık var ve bu da net sıfır iklim hedeflerine ulaşmak için açık deniz rüzgar enerjisini artırmaya bel bağlayan ülkelerde endişelere yol açıyor.
Uzmanlar, rüzgar hırsızlığı sorununun prensipte uzun zamandır bilinmesine rağmen, açık denizdeki genişlemenin ölçeği ve hızı ile açık deniz rüzgar çiftliklerinin boyutu ve yoğunluğu nedeniyle daha da acil hale geldiğini söylüyor.
Peter Baas'ın Delft Teknoloji Üniversitesi ve Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü'nden araştırmacılarla birlikte yaptığı simülasyonlara göre, açık deniz rüzgar çiftliği patlamasına sahne olan Kuzey Denizi rüzgar çiftlikleriyle daha kalabalık hale geldikçe, bu tür kuyruk yellerinin açık deniz enerji üretimi üzerindeki etkisinin önümüzdeki on yıllarda artması muhtemel.
Baas, "Rüzgar çiftliği ne kadar yoğun ve büyükse, kuyruk yeli etkisi de o kadar güçlü olur" diyor.
Birleşik Krallık'ta bu yıl başlatılan yeni bir araştırma projesi, hükümetlerin ve geliştiricilerin planlamalarını iyileştirmelerine ve anlaşmazlıkları önlemelerine yardımcı olmak için kuyruk yeli etkisinin daha net bir resmini sunmayı amaçlıyor.
Manchester Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği alanında araştırma görevlisi olan proje lideri Pablo Ouro, projenin Birleşik Krallık sularında bugünkünden binlerce fazla türbinin bulunacağı 2030 yılında kuyruk yellerini ve bunların rüzgar çiftliklerinin verimi üzerindeki etkisini modelleyeceğini söylüyor.
Ouro "Kuyruk yelinin etkilerinin yıllardır biliyoruz" diyor ve ekliyor:
"Sorun şu ki, net sıfıra ulaşmak için belli bir miktarda açık deniz rüzgar kapasitesi kurmamız gerekiyor.
"Yani 2030 yılı için şu anda sahip olduğumuzdan üç kat daha fazla kapasiteye sahip olmamız gerekiyor, bu da beş yıldan kısa bir süre içinde binlerce türbin daha kurmamız gerektiği anlamına geliyor.
"[Bazı] türbinler halihazırda faaliyette olan türbinlere çok yakın çalışacak, dolayısıyla ortalık giderek daha da kalabalıklaşıyor.
"Kuyruk yelinin artık daha fazla etkisi olacak."
Birleşik Krallık hükümeti, 2030 yılına kadar ülkenin elektrik ihtiyacını rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı taahhüt etti.
Hükümetin 2025 tarihli bir politika belgesi, bu bağlamda kuyruk yeli etkilerini daha iyi anlama ihtiyacını vurgulamakta ve bunları açık deniz rüzgar çiftlikleri için belirsizlik yaratan yeni bir sorun olarak tanımlıyor.
Ouro, şu anda Birleşik Krallık'ta açık deniz rüzgar çiftliği geliştiricileri arasında potansiyel kuyruk yeli etkileri konusunda bir dizi anlaşmazlık olduğunu söylüyor.
Ona göre bu anlaşmazlıklar kısmen, kuyruk yellerinin etkisinin belirsizliğinden kaynaklanıyor.
Örneğin açık deniz rüzgar çiftliklerinin rüzgar yeli etkilerinden kaçınmak için ne kadar aralıklı olması gerektiğine ilişkin mevcut Birleşik Krallık yönergelerinin, anaforların ulaşabileceği gerçek boyutu yansıtmayabileceğini söylüyor.
Ayrıca, açık deniz rüzgar çiftlikleri kümeler halinde inşa edildiği için, hepsinin birbirlerinin enerji üretimini nasıl etkileyebileceğini değerlendirmek zor olabilir, diye açıklıyor.
"İki rüzgar çiftliğiniz olduğunda, A rüzgar çiftliğinin B rüzgar çiftliği ile şu kadar etkileşime girdiğini ya da tam tersini değerlendirmek çok basittir. Peki ya altı rüzgar çiftliğiniz varsa, bunlar birbirleriyle nasıl etkileşime giriyor? Bilmediğimiz şey bu - ama giderek daha fazla rüzgar santrali inşa edildikçe bu kesinlikle gerçekleşecek" diyor Ouro.
"Diğer bir konu da türbinlerin çok büyük olması" diye de ekliyor.
Rüzgardan daha fazla enerji elde edebilmek için her geçen yıl daha uzun ve daha büyük kanatlara sahip rüzgar türbinleri inşa ediliyor.
En yeni türbinlerin kanatları 100 metreden yani bir futbol sahasından uzun olabiliyor.
En büyük açık deniz türbinlerinin yalnızca bir tanesi, ortalama 18 bin ila 20 bin Avrupa hanesinin enerji ihtiyacını karşılayabilir
Ancak daha büyük bir çap daha uzun bir kuyruk yeli yaratabileceği için Ouro, bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.
Finserås, Norveç'teki Bergen Üniversitesi'nde doktora araştırması yaparken kuyruk yelleri ve mevzuat boşlukları üzerine bir çalışma yürüttü.
Çalışma, Norveç'te planlanan bir rüzgâr çiftliğinin ardından bıraktığı kuyruk yelinin Danimarka'daki bir rüzgâr çiftliğini nasıl olumsuz etkileyebileceğini analiz ediyor.
Finserås kuyruk yeli yönetimi sorunu ele alınmadığı takdirde, bunun yasal ve siyasi çatışmalara yol açabileceği ve rüzgar enerjisine yatırım yapmayı zorlaştırabileceği konusunda uyarıyor:
"Kuzey Denizi ve özellikle Baltık Denizi, en azından Avrupa'da açık deniz rüzgar çiftliklerinin büyük ölçekli inşası için bir merkez olacak.
"Dolayısıyla bu kuyruk yeli etkileri meselesi büyük olasılıkla Kuzey Denizi'ndeki ve başka yerlerdeki enerji dönüşümüne nüfuz edecektir.
Finserås, yatırım perspektifinden bakıldığında, nispeten küçük kuyruk yeli etkilerinin bile yatırımcılar için sorun yaratabileceğini söylüyor:
"Açık denizde bir rüzgar çiftliği kurmanın çok büyük maliyetleri var.
"Yatırımcıların kâr edebilmek için, rüzgar çiftliğinin tipik ömrü olan 25-30 yıl boyunca ne kadar elektrik üreteceğini tahmin edebilmesi çok önemlidir.
"Bu enerji çıktısındaki nispeten küçük ve beklenmedik bir düşüş bile bu yatırım hesaplamasını altüst edebilir ve rüzgar çiftliğini mali açıdan uygun olmaktan çıkarabilir."
İşletmecilerin ya da ülkelerin kendileri için en iyi noktaları güvence altına alarak bu kuyruk yeli etkisinden kaçınmaya çalışmalarının da başka bir risk yaratabileceği uyarısında bulunuyor.
Bu durumda aceleyle inşa edilecek rüzgar çiftliklerinin, deniz ekosisteminin korunması gibi diğer önemli yönlerinin göz ardı edilmesi riskini artırabileceğini söylüyor.
Manchester Üniversitesi'nden Ouro da sınır ötesi sorun riskinin arttığını düşünüyor:
"Bugüne kadar ülkedeki tüm anlaşmazlıklar Birleşik Krallık'taki rüzgâr çiftlikleri arasında yaşandı, peki ya yarın Birleşik Krallık'taki bir rüzgâr çiftliği ile Hollandalı, Belçikalı ya da Fransız bir rüzgar çiftliği arasında bir anlaşmazlık çıkarsa?
"Bu durumu ne kadar erken öngörürsek ve bunun için zemin hazırlarsak, böylesi bir olay gerçekleştiğinde ne yapacağımızı bilebiliriz. Bu belirsizliği azaltır ve sektör için çok daha iyi olur."
Finserås Avrupa ülkelerinin rüzgâr hırsızlığı sorununu, rüzgar çiftliklerini planlarken işbirliği yapıp birbirlerine danışarak çözmelerini ve rüzgarın ortak bir kaynak olarak yönetilmesine yardımcı olacak açık düzenlemeler getirmelerini öneriyor.
Esasen rüzgarın, devlet sınırlarını aşan petrol yatakları ya da balık gibi ortak deniz kaynakları olarak ele alınabileceğini öne sürüyor:
"Devletler daha önce de benzer konuları düzenlemeyi başardı."
Finserås bu çetrefilli meselelerin üstesinden gelmek için, Avrupa ülkelerinin genel olarak iyi siyasi ilişkilere sahip olmasının yararlı olduğunu söylüyor.
"Enerji sektörlerini karbonsuzlaştırmak ve bunu çok hızlı bir şekilde yapmak zorundayız, açık deniz rüzgar politikaları söz konusu olduğunda Avrupa Birliği'nin hedefi budur" diyor ve ekliyor:
"Bu alandaki gelişmelerin çok hızlı gerçekleştiğine şüphe yok. Ancak her şeyin hızlı gelişmesi, iyi çözümler bulmamıza engel olmamalı.
"Sonuçta, rüzgar için savaşmak kimsenin yararına değil.
"[Rüzgar enerjisinin yaygınlaştırılması] tüm hızıyla devam etmesine rağmen, devletler arasında adil çözümler bulmak için işbirliği yapmaya yönelik bir motivasyon var."
Kuyruk rüzgarının etkilerini daha iyi anlamak için yarışan sadece Avrupa değil.
Örneğin Çin, açık deniz rüzgâr çiftliklerini hızla genişletiyor ve araştırmacılar, kuyruk yelinin buradaki etkilerinin de arttığını belirtiyor.
Projelerinin Mart ayında duyurulmasından bu yana Ouro'ya, projeyle ilgilenen kişilerden e-posta yağıyor ve bu da ona göre konunun ne kadar acil olduğunu gösteriyor:
"Bunun etkilerini anlamalıyız, modelleme konusunda daha fazla ilerleme kaydetmeliyiz ki herkes kendinden emin olsun. Çünkü net sıfıra ulaşmak için bu miktarda açık deniz rüzgarına ihtiyacımız var. Bunu sağlamak zorundayız."
|
İklim değişikliği, Bilim, Yenilenebilir enerji
|
Türkiye'yi de tehdit ettiği belirtilen Sovyet uzay aracı 'büyük ihtimalle' atmosfere girdi
|
Avrupa Uzay Ajansı, 50 yıldan uzun süre yörüngede hapsolan Sovyet dönemi uzay aracının bir parçasının büyük ihtimalle Dünya'nın atmosferine girdiğini açıkladı.
1972'de Venüs'e gönderilmek için fırlatılan Kosmos 482 adlı uzay aracı, Dünya'nın yörüngesinden hiç çıkamamıştı. Araç dört parçaya bölünmüş ve 50 yıldan uzun süredir dünyanın yörüngesi etrafında dönüyordu.
AB Uzay Gözlem ve İzleme Merkezi (SST) aracın iniş sistemi olduğu belirtilen bir parçanın Cumartesi günü Türkiye saatiyle 09:16'da "büyük ihtimalle" atmosere girdiğini açıkladı.
Parçanın Dünya'ya mı düştüğü yoksa atmosferde mi yandığı henüz net değil. Ayrıca, parçanın atmosfere tam olarak hangi noktadan girdiği de bilinmiyor.
Uzmanlar parçanın atmosfere girişi konusunda çok fazla bir şey bilmese de, Dünya'nın % 70'i suyla kaplı olduğu için önemli bir hasar vermiş olması ihtimali düşük.
Avrupa Uzay Ajansı'ndan Stijn Lemmens "Bu uzay kalıntısından etkilenme ihtimaliniz, piyango kazanma ihtimalinizden düşük" dedi.
Kosmos 482'nin iniş kapsülü, Venüs'ün atmosferindeki yüksek ısıya ve basınca dayanacak şekilde tasarlanmıştı.
Uzmanlar bu nedenle, kapsülün kontrolsüz bir şekilde dünyaya düşüşünden zarar görmeyebileceğini söylüyordu.
Lemmens ise insan yapımı objelerin dünyanın atmoseferine sık sık girdiğini belirtti ve haftada bir büyük uzay araçlarının, her gün de daha küçüklerinin atmosfere girdiğini belirtti.
Bu nesneler, genelde yere düşmeden atmoferde yanıyor.
Bilim insanları, aracın düşme olasılığının yüksek olduğu bölgeler arasında Orta Doğu, Orta Asya ve Türkiye dahil Güneydoğu Avrupa'yı da sayıyordu.
Venüs uzay aracı Baykonur Uzay Üssü'nden 31 Mart 1972'de fırlatılmıştı.
Venera 8 uzay programının bir parçası olan iki uzay aracından biriydi. İki araç hem ekipman hem de özellikler açısından aynıydı.
Gezegenler arası keşif görevlerinde başarı olasılığını artırmak için sık yapılan bir uygulamaydı.
İnsanlı Soyuz görevlerinde tercih edilenlerle aynı aileden gelen Molniya-M roketleri kullanılmıştı. Kosmos 482'nin, daha ağır araçları daha yüksek irtifadaki yörüngelere ulaştırmak amacıyla yapılmış ek bir fırlatma safhası vardı.
Venera 8, dört gün önce fırlatılmış, konuma ulaşmış ve gezegenler arası keşif programını tam anlamıyla yerine getirmişti.
Fakat yedek aracın roketinde sorun yaşandı ve Dünya'nın yörüngesinden çıkmayı başaramadı.
Fırlatmanın ilk üç aşaması planlandığı gibi tamamlandı ve Dünya yörüngesinin eşiğine kadar geldi. Gezegenlerarası uzay araştırma istasyonunun daha sonra hedefine yönelmesi gerekiyordu.
Fakat roketteki ek güç bloğu aracı çalışmadı ve uzay istasyonunu Dünya'nın yörüngesinden çıkaramadı.
Bunun ardından, uzay istasyonuna "Kosmos 482" adı verildi. 1970'li yıllarda, Sovyet yönetimi başarılı olamayan fırlatmaları gizlemek için farklı numaralarla "Kosmos" kod adını veriyordu.
NASA'nın internet sitesine göre uzay aracı dört parçaya ayrıldı. İkisi dünya yörüngesinin alt kısımlarında kalırken, diğer ikisi 48 saat içinde atmosferde yandı.
Fakat iniş modülü ve ana motor bloğu olduğu düşünülen iki parça daha yüksek irtifada, elips şeklinde bir yörüngeye oturdu.
Uzay konularında yayın yapan popüler Telegram kanalının yöneticisi Georgi Trişkin "Titanyum yakıt tanklarının parçaları birkaç gün içinde yörüngeden çıkıp Yeni Zelanda'ya düştü" diyor.
"İstasyonun bir kısmı ve roketin Blok L diye bilinen dördüncü aşaması elips bir yörüngede kaldı.
Çıktığı en yüksek nokta Dünya'dan 9800 kilometre uzaklıktaydı, en düşük noktanın irtifası ise 2010 kilometreydi."
NASA'ya göre, düşmesi beklenen iniş modülünün ağırlığı 495 kilo.
Bir uzay aracının düşüşü, parçalanıp atmosferde yandığında ya da düşüş Dünya'dan hesaplı ve kontrollü olduğunda pek büyük bir sorun değil.
Örneğin büyük yörünge istasyonu Mir, yörüngesinden çıkartılmış, Dünya'ya doğru gönderilmiş ve enkaz Büyük Okyanus'a düşmüştü.
|
Uzay, Rusya, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
Evrendeki sırrı çözülemeyen patlamalar ne anlama geliyor?
|
Astronomi uzmanları, 10 civarında bu garip, nadir görülen patlamalardan tespit etti. Bunlar, özel bir tür kara deliğin işaretleri olabilir mi?
Bilim insanları daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Uzayın derinliklerinde çok büyük bir şey infilak etti. Dünya'daki teleskoplar şaşırtıcı derecede parlak ve sıra dışı patlamayı 2018'de gördü ve 200 milyon ışık yılı uzaklıkta yaşananlar izlendi.
Patlama hızla ve müthiş bir şekilde aydınlandı. Sıradan bir yıldız patlamasından, bir süpernovadan çok daha fazla parlaktı ve sonra kayboldu.
AT2018cow adı verilen garip görünen patlamanın büyüklüğü güneş sistemimizle aynı boyuttaydı. Kısa süre sonra patlama daha akılda kalır "The Cow – İnek" adıyla anılmaya başlandı.
Bu göz kamaştırıcı olayın ardından astronomlar Evren genelinde diğer bazı benzer patlamalar tespit etti. Luminous fast blue optical transients (Parlak, hızlı optik geçici olaylar) ya da LFBots diye tanımlanıyorlar ve hepsi aynı özellikleri paylaşıyor.
New York'taki Cornell Üniversitesi'nden astronomi uzmanı Anna Ho "Çok parlaklar" diyor. Mavi renkleri, patlamanın 40 bin derece civarındaki çok büyük sıcaklığından kaynaklanıyor. Kısa süreli olduğundan geçici diye anılıyor
Bilim insanları başta LFBot'ların bir kusurlu süpernovae olduğunu düşündü. Bunlar, dışa patlamaya çalışan ama içe patlayan ve böylece çekirdeğinde bir kara delik oluşan yıldızlar. Daha sonra yıldız, içten dışa doğru tükeniyor.
Ancak bir başka teori de destek görmeye başladı. Buna göre ışıma henüz keşfedilmemiş, orta kütle kara delikleri diye bilinen, bir tür orta büyüklükteki kara deliğin, yanına çok fazla yaklaşan yıldızları yutmasıyla tetikleniyor. Geçen yıl Kasım'da yayımlanan bir çalışmada, bu fikre işaret eden yeni kanıtlar bulundu.
Liverpool John Moores Üniversitesi'nden astronom Daniel Perley "Genel hissiyat o yöne doğru gidiyor" diyor.
Bu teori doğruysa, evrendeki en küçük ve en büyük kara delikler arasındaki kayıp halka olan bu tür kara deliklerin varlığı kanıtlanabilir. Ayrıca, en büyük gizemlerden biri olan karanlık madde konusunda yaşamsal önemde bir ipucu olabilir.
2018'de tespit edilen patlama normal bir yıldız patlamasından 100 kat daha parlaktı. Dünya'dan 200 milyon ışık yılı ötedeki bir galakside meydana gelen patlama yakalandı.
O zamandan bu yana uzmanlar 10 dolayında benzer patlama tespit etti.
Uzmanlar, giderek artan bir şekilde bu tür olayları aramak için gök yüzünün geniş kesimlerine bakarak teleskopları kullanıyor.
Kasım ayında yeni bir LFBot bulundu. Wasp adı verilmesi düşünülen patlamaya dair ilk gözlemler, başarısız bir yıldız patlaması olmadığını düşündürüyor.
Bir başka fikirse LFBotların aslında Wolf-Rayet adı verilen dev yıldızların güneşin kütlesinden 10 ila 100 kat daha büyük olan çok daha küçük kara delikler tarafından parçalanması.
Şu anda en çok ilgi çekeniyse orta büyüklükteki kara delikler teorisi. Uzmanlar, Evren'de orta büyüklükte kara delikler olduğuna neredeyse emin ama henüz kesin bir kanıt bulunamadı.
Perley, bu teoriyi en heyecan verici olanı diye gördüğünü vurguluyor. Fakat belirli LFBot'ların ne olduğunu kesin bir şekilde bulabilmek için çok daha fazla örneğe ihtiyacımız var.
Perley "Maalesef çok nadirler. 100 civarındaki patlamayla ilgili veri iyi bir sonraki adım olurdu." Diye konuşuyor.
Daha fazla veri gelene dek bu garip patlamaların etrafındaki gizem sürecek. Net olansa, LBot'ların herkesin beklediğinden daha şaşırtıcı olmasıydı.
Perley "Keyifli, tek seferlik bir şey olacağını düşündüm. Fakat tamamen farklı bir olay olarak ortaya çıktı. Giderek daha ilginç hale geldiler" diyor.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
Yılanların 200 kez soktuğu adamın kanından 'benzersiz' bir panzehir üretildi
|
ABD'de yaklaşık yirmi yıl boyunca kendisine yılan zehri enjekte eden bir adamın kanından "benzersiz" bir panzehir elde edildi.
Yapılan hayvan testlerinde, Tim Friede'nin kanında bulunan antikorların çok çeşitli türlerden ölümcül dozlara karşı koruma sağladığı gösterildi.
Günümüzde kişiyi sokan zehirli yılanın türüne özgü tedavi sunuluyor.
Yılan sokmaları her yıl 140 bin kişinin ölümüne ve bunun üç katı kadar kişinin de uzuvlarının kesilmesine veya kalıcı sakatlıklarla yüzleşmesine neden oluyor.
Ancak Friede'nin 18 yıllık hizmeti tüm bunlara karşı evrensel bir panzehir bulma yolunda önemli bir adım olabilir.
Friede, toplamda 200'den fazla kez sokuldu. Aralarında mamba, kobra, taipan ve bungarus türlerinin de bulunduğu dünyanın en ölümcül yılanlarından alınan 700'den fazla zehir kanına enjekte edildi.
Başlangıçta yılanlarla temas ederken kendini korumak için bağışıklığını güçlendirmek istemiş ve bu deneyimlerini YouTube'da yayınlamış.
Ancak peş peşe iki kez kobralar tarafından sokulduktan sonra komaya girmesiyle "her şeyi baştan sona mahvettiğini" söyledi.
BBC'ye konuşan eski kamyon tamircisi, "Ölmek istemiyordum. Parmağımı kaybetmek istemiyordum. İşimi kaybetmek istemiyordum" dedi.
Friede, motivasyonunun dünyanın geri kalanı için daha iyi tedaviler geliştirmek olduğunu söyledi: "Bu bir yaşam tarzı haline geldi ve ben de -12 bin km uzakta olan ve yılan sokmasına ölen insanlar için- elimden geldiğince kendimi zorlamaya devam ettim."
Mevcut panzehirler at gibi hayvanlara küçük dozlarda yılan zehri enjekte edilerek yapılıyor. Bağışıklık sistemleri antikor üreterek zehirle savaşıyor ve bunlar tedavi olarak kullanılmak üzere toplanıyor.
Ancak zehir ve panzehirin birbirine çok yakın olması gerekiyor çünkü zehirli bir ısırıktaki toksinler türden türe değişiyor.
Aynı tür içerisinde bile büyük farklılıklar var; Hindistan'da yılanlardan yapılan panzehir, Sri Lanka'daki aynı türe karşı daha az etkili.
Bir araştırmacı ekibi, geniş çaplı etkisizleştirici antikorlar adı verilen bir bağışıklık türünü aramaya başladı. Bir toksinin onu benzersiz kılan kısmını hedeflemek yerine, tüm toksin sınıflarında ortak olan kısımları hedef aldılar.
Biyoteknoloji şirketi Centivax'ın CEO'su Dr. Jacob Glanville, tam bu sırada Tim Friede ile tanıştı.
"Hemen 'Dünyada bu geniş çaplı etkisizleştirici antikorları geliştiren biri varsa, odur' diye düşündüm ve ona ulaştım" dedi.
"İlk görüşmemizde, 'Kulağa garip gelecek ama kanınızı incelemeyi çok isterim' dedim."
Friede de bunu kabul etti ve çalışmanın etik onayı alındı çünkü çalışmada kendisine daha fazla zehir verilmeyecek sadece kanı alınacaktı.
Araştırma, iki zehirli yılan ailesinden biri olan elapidler (mercan yılanları, mambalar, kobralar, taipanlar ve bungaruslar) üzerinde yoğunlaştı.
Elapidlerın zehirlerinde kurbanlarını felç eden ve nefes almak için kullanılan kasları durdurarak onları öldüren nörotoksinler bulunuyor.
Araştırmacılar, Dünya Sağlık Örgütü tarafından gezegendeki en ölümcül yılanlar arasında tanımlanan 19 elapid seçtiler. Daha sonra Friede'nin kanında önleyici savunma aramaya başladılar.
Celldergisinde yayımlanan çalışmalarıyla, iki nörotoksin sınıfını hedefleyebilecek iki geniş çaplı etkisizleştirici antikor tespit ettiler. Üçüncü nörotoksini hedefleyen bir ilaç ekleyerek panzehir kokteyllerini yaptılar.
Fareler üzerinde yapılan deneylerde kokteyl, hayvanların 19 zehirli yılan türünden 13'ünün ölümcül zehrinden sağ kurtulmasını sağladı. Geriye kalan altısına karşı da kısmi koruma sunmuştu.
Dr. Glanville, bunun "benzersiz" kapsamda bir koruma olduğunu ve "panzehiri bulunmayan birçok elapid türüne karşı muhtemel koruma sağladığını" söyledi.
Ekip, antikorları daha da geliştirmeye ve dördüncü bir bileşenin eklenmesinin elapid yılanı zehrine karşı tam koruma sağlayıp sağlamayacağını görmeye çalışıyor.
Bir diğer yılan sınıfı engereklerin silahı, nörotoksinlerden ziyade kana saldıran hematoksinler. Hücreleri doğrudan öldüren sitotoksinler yılan zehrinde bulunan yaklaşık bir düzine geniş çaplı toksinin sadece biri.
Columbia Üniversitesi'ndeki araştırmacılardan Prof. Peter Kwong, "Önümüzdeki 10-15 yıl içinde bu toksin sınıflarının her birine karşı etkili bir tedaviye sahip olacağımızı düşünüyorum" dedi.
Ve Friede'nin kan örneklerinin içindeki av devam ediyor.
Prof. Kwong, "Tim'in antikorları gerçekten çok sıra dışı; bağışıklık sistemine çok geniş kapsamda toksini tanıttı" dedi.
Nihai umut, her şeyi yapabilecek tek bir panzehir üretmek ya da elapidler için birer, engerekler için de birer doz panzehire sahip olmak.
Liverpool Tropikal Tıp Okulu'ndaki yılan sokması araştırmaları ve müdahaleleri merkezinin başkanı Prof. Nick Casewell, bulunan koruma kapsamının "kesinlikle yeni" olduğunu ve bunun uygulanabilir bir yaklaşım olduğuna dair "güçlü bir kanıt" sunduğunu söyledi.
"Bu çalışmanın alanı heyecan verici bir yöne taşıdığına şüphe yok" diyen Casewell, "yapılması gereken çok iş" olduğunu ve panzehirin insanlarda kullanılabilmesi için kapsamlı testlerden geçmesi gerektiğini söyledi.
Anca Friede'e göre bu aşamaya ulaşmak "kendisini iyi hissettiriyor".
"İnsanlık için iyi bir şey yapıyorum ve bu benim için çok önemliydi. Bununla gurur duyuyorum. Çok havalı" diyor.
|
Bilim, Hayvanlar alemi, Tıbbi araştırma, Sağlık, Tıp
|
Bağırsak ve beyin nasıl birlikte çalışır, bu neden önemli?
|
Bağırsaklarımız 100 milyondan fazla sinir hücresine sahip ve mutluluk hormonu olarak da bilinen serotoninin yüzde 95'inin üretiminden sorumlu.
Son zamanlarda, yeni kanıtlar bağırsak mikrobiyotasının - trilyonlarca bakteri, virüs, mantar ve diğer mikroskobik canlılar topluluğu - vücut ve zihin sağlığı için önemini vurguluyor.
Bu, bağırsaklarımız ve beynimizin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu ve birbirini nasıl etkilediğini gösteriyor. Önemli bir toplantıdan önce mide bulantısı veya kabızlık halinde sinirlilik durumu birçok kişinin başına gelmiş "bağırsak kaynaklı hisler"dir.
Peki bu bağlantı nasıl kuruluyor? Ve daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam için bu ilişkiyi geliştirmek mümkün mü?
Sindirim sistemi uzmanı (gastroenterolog) ve Bowel Research UK adlı İngiliz bağırsak araştırmaları kuruluşunda görevli Dr. Saliha Mahmood Ahmed, bu iki organın üç farklı yolla birbirine bağlı olduğunu açıklıyor.
Bunlardan ilki, vagus siniri. Beyin ile kalp ve bağırsaklar gibi çeşitli organları doğrudan birbirine bağlayan bu sinir, sinir sisteminin çok önemli bir bileşenidir.
İkinci olarak, beyin ve bağırsak hormonlar yardımıyla iletişim kurar. Ghrelin ve GLP-1 gibi bu maddeler salgı bezleri tarafından üretilir ve tüm vücuda sinyaller gönderir.
Üçüncüsü ise bağışıklık sistemidir.
Dr. Ahmed, "Pek çok kişi bağışıklık hücrelerinin sadece kanda ya da lenf düğümlerinde olduğunu düşünür, ama aslında büyük bir kısmı bağırsaklardadır ve beyin ile tüm organizma arasında bir arabulucu görevi görür" diyor.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Mayo Clinic'ten gastroenteroloji uzmanı Dr. Pankaj J Pasricha'ya göre, bu özel bağlantı, beynin çalışmak için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyması ve bağırsağın enerji merkezi olmasından kaynaklanıyor.
Vücut ağırlığımızın yalnızca %2'sini oluşturan beynimiz vücut enerjisinin %20'sini tüketiyor. Bağırsakların görevi de yiyecekleri basit moleküllere ayırmak ve tüm organizma için "yakıt" sağlamak üzere bunları absorbe etmek.
Ancak bu iki yönlü bir ilişkidir. Yani beyin bağırsakları etkilediği gibi, bağırsaklar da beyni etkiler.
Günlük hayatımızda bunun birkaç örneğini düşünebiliriz.
Tehlikeli ya da tehditkar bir durumla, hatta iş yerindeki bir toplantı gibi önemli bir olay anında, ilk fizyolojik tepkilerden biri bağırsaklarda meydana gelir. Mide bulantısı hissedebilir, mide krampları geçirebilir ve hatta ishal olabiliriz.
Aşık olduğumuzda midemizde "kelebekler" ya da çok sevdiğimiz birinin yanında olmanın verdiği heyecanı hissederiz.
Öte yandan, kabızsak ve birkaç gün boyunca tuvalete gitmediysek, bu durum rahatsızlığa ve strese neden olabilir.
Bağırsaklarımız bakteri, virüs, mantar, protozoa (tek hücreliler) ve diğer mikroskobik etkenlerden oluşan 10 ila 100 trilyon mikrobiyal hücre barındırır.
Bu sayı, bir insanın sahip olduğu insan hücresinden fazladır.
Uzmanlar bu topluluğun bizimle simbiyotik bir ilişki, yani karşılıklı faydalanma içinde olduğunu açıklıyor.
Onlar yediğimiz gıdalardan besin alırken bizim de besinleri sindirimimize yardımcı olurlar ve kendi başımıza yapamadığımız bazı bileşenleri parçalamamıza da yardımcı olurlar.
Son yirmi yılda, mikrobiyota ve sağlığımız üzerindeki etkisi hakkındaki bilgiler önemli ölçüde arttı.
Dr. Ahmed, bilim insanları tarafından geliştirilen yeni araç ve testlerin bağırsaklarda yaşayan mikroorganizmaların ölçülmesine ve bunların bazı hastalıkların gelişimini nasıl etkilediğinin anlaşılmasına yardımcı olduğunu belirtiyor.
Dr. Pasricha, "Disbiyoz dediğimiz mikrobiyota dengesindeki değişiklikler artık insanoğlunun bildiği neredeyse her hastalıkla ilişkilendiriliyor" diye ekliyor.
2011 yılında Dr. Pasricha, sıçanlarla yapılan ve yaşamın ilk günlerindeki mide tahrişinin "depresyon ve anksiyete benzeri davranışlarda uzun süreli bir artışa neden olabileceğini" gösteren bir çalışmaya öncülük etti.
Diğer araştırmalar, disbiyozun - dengesiz bağırsak mikrobiyotasının - obezite, kardiyovasküler hastalıklar ve hatta kanserle ilişkili olduğunu gösteriyor.
Ancak Dr. Pasricha, net bir neden-sonuç ilişkisi kurmak ya da bağırsak mikrobiyotasında bulunan sorunların çeşitli hastalıkların kaynağı olup olmadığını belirlemek için yeterli kanıt olmadığına dikkat çekiyor.
"Hem hayvan çalışmalarında hem de insanlarla yapılan bazı araştırmalarda, bağırsakta başlayan bazı sorunların daha sonra anksiyete veya depresyona neden olabileceğine dair bazı veriler var. Ancak bu hastalıklar bağırsak yüzünden mi ortaya çıkıyor, henüz bilmiyoruz" diyor.
Mikrobiyota ve bağırsak-beyin bağlantısı hakkındaki son keşifler göz önüne alındığında, karnımızda yaşayan mikroskobik canlılar arasında mükemmel bir denge sağlamak mümkün mü?
Dr. Ahmed bunun zor olduğunu, çünkü her insanda farklı bakteri, virüs ve diğer etkenlerden oluşan bir bileşim olduğunu belirtiyor.
"Herkesin mikrobiyomu çok farklı. Kimse başka herhangi bir insanla aynı başlangıç noktasında değil" diyor.
Ancak uzmanlar, bağırsak sağlığımız için iyi olduğu düşünülen bazı genel müdahaleler olduğunu söylüyor. Örneğin, çeşitli ve dengeli bir diyete sahip olmak iyi bir başlangıç sağlıyor.
Probiyotikler, yani doğal yoğurt, kefir ve kombuça (fermente edilmiş çay) gibi sindirim sistemi için iyi olan belirli bakteri türlerini içeren gıdalar; ve prebiyotikler, yani meyve ve sebzeler gibi lif bakımından zengin ve mikrobiyotayı besleyen bileşenler de oldukça yararlı.
Dr. Ahmed, "Diyette çeşitlilik, özellikle de yediğiniz bitki bazlı gıdaların sayısı çok önemli" diyor.
Herkesin her öğünde ne kadar meyve, sebze, tam tahıl, bakliyat, yemiş, tohum ve baharat bulunduğunu düşünmesini tavsiye ediyor.
Diyetlerimizin bitki merkezli olması gerektiğine inandığını belirten Dr. Ahmed, haftada ortalama 30 farklı bitki yiyen insanlarda sağlıklı bir mikrobiyom olduğunu gösteren çalışmalara dikkat çekiyor.
Peki beslenme düzenindeki bir değişiklik duyguları etkileyebilir ve hatta depresyon gibi hastalıklarla mücadeleye yardımcı olabilir mi?
İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırma bu soruya yanıt arıyor.
Uzmanlar depresyon yaşayan 71 gönüllüyü bir araya getirdi ve onları iki gruba ayırdı. İlk gruba 4 hafta boyunca probiyotik verilirken, ikinci gruba plasebo verildi.
Bilim insanları ve katılımcılar kimin ne aldığını bilmiyordu.
Deney sırasında uzmanlar ruh hali, anksiyete, uyku ve tükürük kortizolü (stresle ilgili bir madde) gibi faktörleri ölçmek için çeşitli testler yaptı.
Klinik psikolog ve çalışmanın lideri Rita Baião, depresyondaki kişilerin nötr ya da pozitif uyaranlara kıyasla negatif duygulara ve yüz ifadelerine daha fazla dikkat etme eğiliminde olduklarını belirtiyor.
Portekiz Lizbon Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yardımcı doçent olan Baião, "Probiyotik kullanımının beyindeki duygusal bilgilerin işlenmesine müdahale edip edemeyeceğini anlamak istedik" diyor.
"Probiyotik grubunda, yüz ifadesi ve diğer duygusal bilgilerin değerlendirilmesine ilişkin olumsuz uyaranlara odaklanma eğiliminin daha düşük olduğunu gözlemledik."
Uzman, probiyotiklerin bazı depresif semptomları hafifletmeye yardımcı olabileceğine inanıyor. Ancak bu konuda da daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.
Dr. Pasricha, bir mikrobiyomun bileşimini değiştirmenin on yıllar alabileceğini söylüyor.
"Ve çoğu insan için bazı davranışları sürdürmenin çok zor olduğunu biliyoruz. Aksi takdirde obezite salgınımız olmazdı. Ama bu bulmacayı tamamlamak için gerekli parçaları bir araya getiriyoruz."
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık
|
Eta Aquarid Meteor Yağmuru: Nereden, nasıl izlenebilir ?
|
Dünyanın en çarpıcı gökyüzü olaylarından Eta Aquarid meteor yağmuru, bugünlerde zirve yapacak ve meraklıları atmosferden geçen onlarca meteoru görme şansına sahip olacak.
Halley Kuyruklu Yıldızı'ndan kopan parçaların neden olduğu meteor yağmuru NASA'ya göre hızla hareket eden göktaşları ve uzun, parlak kuyruklarıyla biliniyor.
5 ve 6 Mayıs'ta zirve yaptığında, karanlık, kırsal noktalarda saatte 50 meteor görülebileceği kaydediliyor.
Güney yarımkürenin en iyi görüntüyü yakalaması beklenirken, kuzey yarımküredeki gözlemcilerin de özellikle ışık kirliliğinin olmadığı kırsal kesimlerde saatte 10 kadar meteor görebileceği vurgulanıyor.
Eta Aqurarid'in 20 Nisan'dan bu yana aktif olmasına karşın, farklı uzmanlar en yoğun aktivitenin 5 veya 6 Mayıs'ta olacağını hesaplıyor.
Gözlemcilerin sabaha karşı 03:00 ile güneşin doğumuna kadar olan süreçte gökyüzüne bakmaları tavsiye ediliyor.
Türkiye'den de aynı saatlerde meteorların gözlemlenebileceği belirtiliyor.
En iyi deneyimi yaşayabilmeleri için gözlemcilere en az 30 dakika gözlerini karanlığa alıştırmaları tavsiye ediliyor, meteorlar gökyüzünden çok hızlı geçtiğinden teleskop ya da dürbüne ihtiyaç duyulmayacak.
Zirve 5-6 Mayıs'ta olsa da Eta Aquarid yağmuru mayıs ayının sonuna kadar zayıflayarak devam edecek.
Eta Aquarid meteor yağmuru aslında Dünya'nın yakınından en son 1986'da geçen Halley kuyruklu yıldızının bir mirası.
Dünya her yıl, Halley kuyruklu yıldızının geride bıraktığı tozlu izin yakınından geçerken meteor yağmuru yaşanıyor.
Kuyruklu yıldızdan kopan ve bir kum tanesinden büyük olmayan küçük parçacıklar Dünya'nın atmosferine saatte 65 kilometre hızla çarpıyor.
Atmosfere hızlı giriş yoğun bir sürtünme yaratıyor, parçacıklar buharlaşırken, bizim meteor olarak algıladığmız parlak ışıma ortaya çıkıyor.
Eta Aquaridler yavaş meteor yağmurlarının aksine hızlı ve keskin ışımalar yaratıyor ve bu da bir ışık izi ortaya çıkarıyor.
Halley kuyruklu yıldızından kopan parçalar bazen daha büyük oluyor ve ateş topları da yaratabiliyor.
Bu nadir görülen büyük ışımalar, meteor yağmurunun en çarpıcı görüntülerini oluşturuyor.
Mayıs'ta gözlemlenebilecek tek gökyüzü olayı Eta Aquarid değil.
12 Mayıs'ta dolunay, 27 Mayıs'ta da yeni ay olması bekleniyor.
22-24 Mayıs arasında da Ay, Venüz ve Mars gün batımının hemen ardından Batı yönünde bir araya gelecek.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi
|
Kahve içmek, demir ve kalsiyumun bağırsaktaki emilimini engelliyor mu?
|
Yemeğinizle birlikte ya da hemen sonrasında kahve içmemeniz konusunda bir uyarı duyduysanız, bunda gerçeklik payı var.
Kahvede 1.000'den fazla kimyasal madde var. Kafein, polifenoller ve tanenler yiyecekten aldığımız besinlerin sindirimini bozabiliyor.
İyi haberse, çoğu kişi için bunun etkilerinin oldukça az ya da bir sorun yaratmayacak kadar önemsiz olması.
Vücudumuzdaki yaşamsal önemdeki faaliyetler için yiyecek ve içeceklerimizden aldığımız besinlere ihtiyacımız var. Fiziksel sağlığımızı koruyabilmek için farklı türlerde besin ögelerine gereksinim duyuyoruz.
Londra'daki University College London'dan beslenme bilimi eğitimi alanında doktora araştırmacısı ve Sağlık Bilimleri Akademisi'nin baş bilim eğitmeni Alex Ruani "Tüm sindirim bloke edilmiyor" diyor.
Etkinin, kahvenin kuvveti, tüketilen besin, yaş, metabolizma, sağlık durumu ve genetik gibi bireysel faktörlere de bağlı olduğunu vurguluyor.
Bahsettiğimiz besinler arasındaysa, kalsiyum, demir ve B vitamini bulunuyor.
Linus Pauling Enstitüsü'nün direktörü ve Oregon Eyalet Üniversitesi Profesörü Emily Ho "Besin düzeyleriniz yeterliyse kaygılanacak bir şey yok. Fakat ilgili besin ögelerinin yoksunluğunu çekmenin eşiğindeyseniz, aşırı kahve tüketimi daha da azalmalarına yol açabilir" diyor.
1980'li yıllardan beri yapılan araştırmalar, kahve ile daha düşük demir sindirimi arasında ilişki kurdu.
Ho "Yemekle birlikte kahve içerseniz, yemekteki besleyici maddeler kahvede bulunan polifenollere yapışabilir" diyor.
Mineraller kan akışına girmek için bağırsak hücrelerinden geçmek zorunda olduğu için bu yapışma süreci, vücudun demiri sindirmesini zorlaştırıyor.
"Polifenollere yapışırlarsa, sadece vücudunuzdan gelip geçiyorlar ve dışkılanıyorlar" diye de ekliyor Ho.
Bu durum demir alımı için önemli. Özellikle de bitki temelli gıdalarda bulunan ve "non heme demir" adı verilen demir için. Vücudun bu demiri sindirebilmesi daha zor.
Kahvedeki polifenoller, özellikle de klorojenik asit bu tip demire yapışabiliyor ve kan akışına gitmesini önleyebiliyor.
Sonuçta da demir bu maddelere bağlı bir şekilde sindirim sisteminden geçiyor.
En nihayetinde ise bedenin kullanması yerine doğrudan dışkılanıyor.
Bütün bunlar, demir eksikliği yüzünden kansızlık çekenlerin, demir açısından zengin gıdalarla birlikte kahve tüketmekten sakınması gerektiği anlamına geliyor.
Alex Ruani "En iyisi midenizde karışmaması için kahveyi demir açısından zengin gıdalar tüketmeden bir saat önce ya da birkaç saat sonra içmek" diyor.
Regl olan ve gebe kadınlar da demir seviyelerini gözetmesi gerekenler arasında.
Bunun nedeniyse demire daha çok ihtiyaç duymaları ve demir eksikliğinden kaynaklanan kansızlığa yakalanmaya daha açık olmaları.
Dolayısıyla kahve tüketimlerine dikkat etmek durumundalar.
Kalsiyum kemik sağlığı açısından hayati önemde. Böbreklerimiz atıkları ve ekstra sıvıyı idrar yoluyla vücuttan atıyor ve sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi kimyasalların dengeli olmasını sağlıyor. Aynı zamanda hormon da üretiyorlar.
Araştırmalar kafeinin, böbreklere ve bağırsağa etkisi nedeniyle kalsiyumun vücutta tutunmasını zorlaştırdığını gösteriyor.
Yine bu etkiler minimum düzeyde ama zaten düşük kalsiyum ile beslenen ya da kemik hastalıkları riskine daha açık insanlarda önemli olabiliyor.
Ruani "Osteoporosis International adlı bir dergide yayımlanan popüler bir araştırmada, kafeinin kemik metabolizmasını bozarak kemik kaybına neden olabileceği söyleniyor. Ancak kafeinin osteoporoza (kemik erimesi) gerçek etkisini belirleyebilmek için daha çok araştırma yapılması gerek" diyor.
Kalsiyum vücutta depolanabiliyor, dolayısıyla tavsiye edilen günlük bir doz yok.
Fakat 19-64 yaş arasındaki yetişkinlerin günlük 700 miligram kalsiyum alması gerekiyor.
Kafeinin idrar yapmak için tuvalete gitme sıklığınızı artırdığını da unutmamak gerekiyor.
Ho "Bu durum da suda çözünebilen bazı B vitaminleri ile demir ve kalsiyum gibi minerallerin kaybına neden olabilir. Çünkü idrara çıkmak vücuttaki seviyelerini düzenlemede bir rol oynuyor" diyor.
Ruani B vitamini hakkında "Kahvenin böbreklerin işlevinde ve beslenme metabolizmasındaki etkileri nedeniyle, çok miktarda (örneğin günde dört bardak) kahve içmek idrara çıkma sıklığını artırabilir" diyor ve ekliyor:
"Böylece de suda çözünebilen vitaminleri kaybedersiniz. Buna B vitaminleri de dahil."
B vitaminleri suda çözünüyor, dolayısıyla vücutta depolanmıyor. Bunun yerine fazla gelen miktar idrarla atılıyor.
Probiyotikler, sağlığa çeşitli faydaları olduğu belirtilen canlı bakteriler ve mayalardır.
Bağırsaklarınızın doğal dengesinin korunmasına yardımcı olsalar da dile getirilen diğer faydalarını destekleyecek çok fazla kanıt yok.
Dolayısıyla, probiyotik ek gıdalar veya yoğurt ve kefir gibi prebiyotik açıdan zengin besinleri tüketirken, yanında sıcak bir kahve içmemek en iyisi.
Ruani "Probiyotiklerdeki canlı bakteriler ısıya aşırı duyarlı. Yani sıcak kahve gibi yüksek ısılı içeceklerle karşılaşmaları durumunda yaşama oranları azalıyor ve daha etkisiz hale geliyorlar" diyor.
Bazen antibiyotik alımı nedeniyle ortaya çıkan ishali tedavi etmek için doktorlar probiyotik alınmasını istiyor.
Bundan maksimum yararı elde edebilmek için kahve içtiyseniz probiyotik almadan önce 30 ila 60 dakika beklenmesi tavsiye ediliyor.
Kahve yerine çaya geçmeyi düşünüyorsanız, kaygıların bazılarının çay için de geçerli olduğunu bilmek önemli.
Ho şu uyarıyı yapıyor:
"Aslında çaydaki polifenollerin de besleyici maddelere benzer bir etkisi olabilir. Yani, besleyici maddelerin sindiriminden kaygılıysanız çay tüketiminizin zamanlamasına da dikkat etmelisiniz."
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık, Gıda
|
Kulak kiri ve sağlığınız arasında nasıl bir ilişki var?
|
Kulak kiri, turuncu ve yapışkan yapısıyla hoş bir sohbette muhtemelen konuşmak isteyeceğiniz son şey… Ancak kanser, kalp hastalıkları ve tip 2 diyabet gibi metabolik rahatsızlıklar hakkında bilgi edinmek isteyen bilim insanlarının dikkatini giderek daha fazla çekiyor.
Bu yapışkan maddenin bilimsel adı serumen ve dış kulak yolunu çevreleyen iki tür bezin, seruminöz ve sebase bezlerinin salgılarının bir karışımı.
Ortaya çıkan bu karışım; kıl, ölü deri hücreleri ve diğer vücut kalıntılarıyla birleşerek bilinen mumsu kıvamına ulaşıyor.
Kulakta oluşan bu madde, yürüyen banta benzetebileceğimiz türden bir sistemle dış kulağa doğru taşınıyor ve cilt hücrelerine tutunarak her gün yaklaşık milimetrenin yirmide biri kadar bir hızla ilerliyor.
Kulak kirinin asıl işlevi hala tam olarak bilinmiyor. Ancak en olası işlevi, kulak yolunu temiz ve nemli tutmak olabilir. Bunun yanı sıra, bakteri, mantar ve hatta böcekler gibi istenmeyen misafirlerin kafamıza girmesini engelleyen etkili bir tuzak görevi görüyor.
Çirkin görüntülü kulak kiri, araştırmalarda vücut sıvıları arasında pek ilgi görmedi. Ancak bu durum, yapılan şaşırtıcı bilimsel keşiflerle değişmeye başlıyor.
Kulak kiri kişi hakkında önemli ve önemsiz pek çok bilgi sunabilir.
Örneğin, Avrupa veya Afrika kökenli kişilerin büyük çoğunluğunun sarı-turuncu renkli, yapışkan "ıslak" kulak kiri var. Ancak Doğu Asya kökenlilerin yüzde 95'i "kuru" ve gri kulak kirine sahip.
Bu fark, ABCC11 adlı bir genin kontrolünde gerçekleşiyor.
Aynı gen, koltuk altı kokusunda da rol oynuyor. Hatta bu genin belirli bir versiyonuna sahip olan (çoğunlukla kuru kulak kirine sahip) insanların yaklaşık yüzde 2'sinin hiç koltuk altı kokusu olmayabiliyor.
Ancak en ilginç keşifler, kulak kirinin sağlık hakkında neler anlatabileceğiyle ilgili.
1971 yılında, California Üniversitesi'nden Nicholas L. Petrakis, ıslak kulak kirine sahip Amerikalı, Afrika kökenli Amerikalı ve Alman kadınların meme kanserinden ölüm oranlarının, kuru kulak kirine sahip Japon ve Tayvanlı kadınlara göre yaklaşık dört kat daha yüksek olduğunu keşfetti.
2010 yılında Tokyo Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları, meme kanseri olan Japon kadınlarda ıslak kulak kiri genine sahip olma olasılığının sağlıklı kadınlara göre yüzde 77 daha fazla olduğunu buldu.
Yine de bu bulgu tartışmalı; Almanya, Avustralya ve İtalya'da yapılan büyük ölçekli çalışmalar bu iki kulak kiri türü arasında meme kanseri riski farkı bulamadı. Ancak bu ülkelerde kuru kulak kirine sahip insan sayısı oldukça az.
Bazı hastalıklarla kulak kirinde bulunan maddeler arasında daha güçlü bağlantılar da mevcut.
Akçaağaç şurubu idrar hastalığı (maple syrup urine disease) gibi nadir genetik bozukluklarda, idrar ve kan belirgin bir şekilde tatlı kokar. Bu kokunun sebebi olan sotolon adlı molekül, hastaların kulak kirinde de tespit edilebiliyor.
Yani, bu hastalığın tanısı sadece kulak kirinden örnek alarak konulabiliyor
Louisiana Eyalet Üniversitesi'nden çevre kimyacısı Rabi Ann Musah'a göre, "Yeni doğan bir bebeğin kulağından yayılan bu tatlı koku, 12 saat içinde hastalığın varlığını gösterebilir" diyor.
Covid-19 da zaman zaman kulak kirinde tespit edilebiliyor. Aynı zamanda bir kişinin tip 1 veya tip 2 diyabeti olup olmadığı da kulak kirinden anlaşılabiliyor.
Erken araştırmalar, bazı kalp hastalıklarının da kulak kirinden tespit edilebileceğini gösteriyor. Ancak şu an bu tür durumlar için kan testleri daha pratik.
Musah'ın ilgilendiği bir başka hastalık ise Ménière hastalığı. Bu hastalık baş dönmesi, mide bulantısı ve işitme kaybına yol açıyor.
Musah ve ekibi, Ménière hastalığı olan bireylerin kulak kirinde üç farklı yağ asidinin sağlıklı bireylere göre çok daha düşük seviyede olduğunu keşfetti. Bu bulgu, hastalığın hızlı teşhisini mümkün kılabiliyor.
"Kulak kiri özellikle nadir ve teşhisi zor hastalıklar için büyük umut vadediyor," diyen Musah'a göre kan, idrar veya beyin omurilik sıvısıyla teşhisi uzun süren hastalıkları tanımak için kulak kirini incelemek yeni bir yol olabilir.
Peki kulak kirini bu kadar önemli yapan nedir?
Cevap: Metabolizma.
Brezilya'daki Goiás Federal Üniversitesi'nden kimya profesörü Nelson Roberto Antoniosi Filho'ya göre, "Birçok hastalık metabolik kökenli. Örneğin diyabet, kanser, Parkinson ve Alzheimer."
Bu hastalıklarda hücre içindeki mitokondriler farklı çalışmaya başlar; yeni maddeler üretir veya bazılarını üretmeyi bırakırlar.
Kulak kiri, bu kimyasal değişiklikleri diğer vücut sıvılarına göre daha iyi yansıtır çünkü yavaş birikerek zamanla bir "metabolik arşiv" oluşturur.
ABD Philadelphia'daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi'nde kimyasal ekolojist Bruce Kimball da bu fikri destekliyor:
"Kulak kiri zaman içinde birikir ve böylece metabolizmadaki uzun vadeli değişiklikleri yakalamak için ideal bir ortam oluşturur."
Antoniosi Filho ve ekibi bu anlayışı kullanarak "cerumenogram" adlı bir teşhis aracı geliştirdi.
2019'da yapılan bir çalışmada, lenfoma, karsinom veya lösemi teşhisi konmuş 52 kanser hastasından ve 50 sağlıklı kişiden kulak kiri örnekleri alındı.
Bu örneklerde uçucu organik bileşikler (VOC'ler) analiz edildi ve 27 molekülden oluşan bir "kanser izi" keşfedildi.
Sonuç olarak bu 27 molekül sayesinde, bir kişinin kanser olup olmadığı yüzde 100 doğrulukla tahmin edilebildi.
Moleküllerin kanser hücrelerinin ortak metabolizmasından kaynaklanması nedeniyle hangi tür kanser olduğu ayırt edilemedi.
Araştırma grubu şimdi, yalnızca kanser hücrelerinin metabolizması tarafından üretilen daha az sayıda moleküle odaklanıyor.
Yayımlanmamış yeni çalışmalara göre, bu yöntem kanser öncesi hücre değişimlerini de tespit edebiliyor.
Antoniosi Filho, "Birçok kanser türünde birinci evrede teşhis halinde yüzde 90'a varan tedavi başarısı görülüyor. Bu nedenle, kanser öncesi aşamaların teşhisi başarı oranını daha da artırabilir" diyor.
Araştırmacılar, Parkinson ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların da erken belirtilerinin kulak kirinden tespit edilip edilemeyeceğini araştırıyor.
Brezilya'daki Amaral Carvalho Hastanesi, cerumenogramı kanser tedavisi için teşhis ve izleme aracı olarak kullanmaya başlamış durumda.
Musah ise Ménière hastalığını teşhis etmek için tıpkı Covid-19 testleri gibi kullanılabilecek bir evde test kiti geliştirmeyi hedefliyor.
Musah, normal, sağlıklı kulak kirinin kimyasal yapısını daha iyi anlamak gerektiğini söylüyor.
Ancak hedefi, bir gün kulak kirinin tıpkı kan gibi hastanelerde rutin olarak analiz edilmesi.
Musah, "Yağ açısından çok zengin olan kulak kiri, yağ metabolizması bozukluklarına bağlı hastalıklar için mükemmel bir test maddesi" diye ekliyor.
Özel olarak kulak kiri üzerinde çalışmayan ancak biyolojik molekülleri analiz eden Manchester Üniversitesi'nden kimyager ve kütle spektrometresi uzmanı Prof. Perdita Barran da bu görüşü destekliyor:
"Kanda bulduğunuz bileşikler genelde suda çözünür. Ancak kulak kiri yağ bazlıdır ve bu nedenle yağlarda meydana gelen ilk değişimleri görmek için eşsiz bir örnek olabilir."
|
Bilim, Yaşam, Sağlık, Tıp
|
Yeni araştırmalar işlenmiş gıdalar ve erken ölüm riski arasında nasıl bağlantı kuruyor?
|
İngiltere ve ABD dahil sekiz ülkede yapılan bir araştırma, aşırı işlenmiş besinleri çok tüketen kişilerin erken ölüm riskinin daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.
İşlenmiş etler, bisküviler, gazlı içecekler, dondurma ve mısır gevrekleri sıklıkla tüketilen aşırı işlenmiş gıdalardan bazıları.
Bu tür gıdalar için kullanılan tek bir tanım yok ama genel olarak "ev yemeklerinin içermediği maddeleri içeren gıdalar" olarak tanımlanıyorlar.
Yapımlarında görünümlerini, tat ya da kıvamlarını daha çekici hale getirmek için kimyasal, renklendirici ve tatlandırıcı gibi maddeler kullanılıyor.
İşlenmiş gıdaların neden sağlığı bozma riski yarattığı henüz tam olarak belirlenemedi. Buna işleme sürecinin kendisinin neden olduğuna dair çok az kanıt var.
Bunun nedeni gıdaların yüksek düzeyde yağ, tuz ve şeker içermesinden kaynaklanıyor olabilir.
American Journal of Preventive Medicine dergisinde yayınlanan çalışmadaki araştırmacılar, aşırı işlenmiş gıda tüketimi ile ölüm oranı arasındaki etki için önceki araştırmaları inceledi.
Çalışma, bu tür gıdaların erken ölüme neden olduğunu kesin olarak kanıtlayamadı.
Çünkü bir kişinin sağlığında diyetinin yanı sıra, hayatını nasıl yaşadığı, gelir durumu gibi faktörler de rol oynuyor.
Araştırmacılar, insanların beslenme alışkanlıklarına ilişkin anketler ile sekiz ülkenin (Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Meksika, İngiltere ve ABD) ölümlere ilişkin verilerini inceledi.
Rapora göre, İngiltere ve ABD'de kalori alımının yarısından fazlası aşırı işlenmiş gıdalardan geliyor. Bu ülkelerde, yüzde 14 oranındaki erken ölümlerin, bu etkiyle bağlantılı olabileceğine inanılıyor.
İşlenmiş gıda tüketiminin çok daha düşük olduğu Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerdeyse, bu gıdaların erken ölümlerin yaklaşık yüzde 4'ü ile bağlantılı olduğu tahmin ediliyor.
Brezilya'dan çalışmanın direktörü Dr. Eduardo Nilson, işleme sırasında gıdalarda meydana gelen değişiklikler ile renklendiriciler, yapay aromalar ve tatlandırıcılar gibi katkı maddelerinin sağlığı etkilediğini söylüyor.
Araştırmaya göre, 2018 yılında ABD'de aşırı işlenmiş gıda tüketimi nedeniyle 124 bin erken ölüm gerçekleşti. İngiltere'de ise yaklaşık 18 bin.
Hazırlanan raporda, hükümetlerin diyet tavsiyelerini güncelleyerek insanları bu gıdaları azaltmaya teşvik etmeleri gerektiği kaydediliyor.
İngiltere'de hükümetin beslenme uzmanlarından oluşan kurulu, gıdaların işlenme şekli ile kötü sağlık arasında bir bağlantı olduğuna dair güçlü bir kanıt bulunmadığını açıkladı.
Çalışmadaki veriler, aşırı işlenmiş gıdaların insanların sağlığı üzerindeki etkisinin modellenmesine dayanıyor.
Uygulamalı istatistik alanında çalışmış emekli bir profesör olan Kevin McConway, çalışmanın çok sayıda matematiksel varsayımda bulunduğunu ve bu nedenle sonuçlar konusunda temkinli olduğunu söylüyor.
McConway, aşırı işlenmiş gıdaların hangi yönünün sağlığı etkilediği konusunun "hala net olmadığını" savunuyor ve "Bu tür bir çalışmada neyin neye sebep olduğundan tam olarak emin olamazsınız" diyor.
Yağ ve şeker oranı yüksek diyetlerin tip 2 diyabet, obezite, kalp rahatsızlıkları ve bazı kanserler gibi erken ölüme yol açabilecek hastalıkların riskini artırabileceği bir süredir biliniyor.
Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Stephen Burgess, bu tür araştırmaların aşırı işlenmiş gıda tüketiminin zararlı olduğunu kanıtlayamayacağını söylüyor.
Birçok ülkede yapılan çalışmalar aşırı işlenmiş gıdaların sağlık için bir risk yarattığını savunuyor. Dr. Burgess de, ultra işlenmiş gıdaların "sorumlu olabileceği" olasılığını kabul ediyor.
Üreticileri temsil eden Gıda ve İçecek Federasyonu, "aşırı işlenmiş gıda" teriminin yoğurt, makarna sosları veya ekmek gibi insanların sağlıklı ve dengeli beslenmelerine yardımcı olabilecek çok çeşitli gıdayı "şeytanlaştırdığını" savunuyor.
Gıda üreticileri tarafından kullanılan tüm katkı maddelerinin Gıda Standartları Ajansı tarafından onaylandığı, bunların tüketim için güvenli olduğunun garanti edildiği belirtiliyor.
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Obezite, Sağlık, Gıda güvenliği, Gıda
|
Bursa'daki fay hatlarıyla ilgili neler biliniyor?
|
Türkiye'de yeni yapılan bir araştırma Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın güney kolundaki fayların etkisi altında olan Bursa'nın deprem riskine dikkat çekiyor.
Bursa Türkiye'nin en kalabalık ve en fazla ihracat yapan kentlerinden biri. Kentte birden fazla fay bulunuyor.
BBC Türkçe'ye konuşan araştırmanın ortak yazarı Munzur Üniversitesi Yer Bilimleri ve Mühendisliği bölümünde Doç. Dr. Taylan Sançar, yaptıkları paleosismolojik araştırmalar neticesinde İnegöl fayının yaklaşık 2500 yıldır uykuda olduğunu bulduklarını belirtiyor.
Paleosismoloji, yer bilimi (jeoloji) ve deprem biliminin (sismoloji) bir alt dalı ve geçmişte meydana gelmiş depremleri inceliyor.
Son dönemde yapılan farklı araştırmalar kentin deprem riskine ışık tutuyor.
Bursa'da 2024 yılında yayımlanan bir araştırmayla yeni bir fay hattı keşfedildiği ve bu fayın 7 ya da üzerinde deprem üretme potansiyeli olduğu iddia edilmişti.
BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar tarihi kentin büyük bir deprem için bir an önce hazır olması gerektiği uyarısında bulunuyor.
Tarihsel kayıtlar Bursa'da 1850'lerde yıkıcı iki deprem yaşandığını gösteriyor.
Depremlerin büyüklüğünü ölçen aletler 1900'lerden önce icat edilmemişti. Bu tarihten önce yaşanan depremlerin büyüklükleri tam olarak bilinmiyor.
Diğer yandan tarihi depremlerin spesifik olarak hangi fay hattındaki hareketlerle gerçekleştikleri de kayıt altına alınmış değil.
Doç Dr. Taylan Sançar, "Eski depremlerin nerede olduğunu bulmak bize sadece zamansal olarak bu fayın deprem üretme aralıkları konusunda bir fikir vermiyor" diyor ve ekliyor:
"Aynı zamanda mekansal olarak da hangi fayın kırılıp kırılmadığı konusunda bilgiler veriyor."
Sançar, tarihsel depremlerde hangi fayların kırılıp kırılmadığının ilgili yöntemlerle test edilmesi, denetlenmesi ve doğrulanması gerektiğini belirtiyor.
Aksi takdirde, bu alanlarda şehirleşme politikalarının soru işareti taşıdığını söylüyor.
Bursa'da Ulubat, Bursa ve İnegöl faylarının tarihçesini anlamak isteyen araştırmacılar, kentin geçmiş deprem izlerini taşıyan bölgelerinde kilometrelerle ölçülen derinlik ve genişlikte hendekler kazdılar.
Zira geçmişte deprem olan bir yerdeki yüzey kırığı zaman içinde toprakla örtülüp kapanıyor.
Kazılan hendeklerdeki toprak tabakasını detaylı olarak sınıflandıran araştırmacılar faydan etkilenmemiş ilk toprak katmanını laboratuvarlarda yaşlandırarak depremlerin tarihine dair bulgulara ulaştılar.
BBC Türkçe'ye konuşan Sançar, bütün bu tarihlendirmeler sonucunda, Ulubat Fayı üzerinde 1800 yıldır; İnegöl Fayı üzerinde de 2500 yıldır bir depremin oluşmadığını bulduklarını söylüyor.
Buna göre, inceledikleri üç fayın da 7 civarı büyüklükte deprem üretme potansiyeli var.
Bunun yanında Bursa ve İnegöl faylarının birinde meydana gelen deprem diğerini tetikleyebiliyor. Sançar, iki fayın birilikte kırılmasının daha büyük bir depreme sebep olabileceğini söylüyor.
Tunceli'deki Munzur Üniversitesi'nden bilim insanı, bu nedenle risk ve tehlike değerlendirmelerinde Bursa fayının geçmişte kırılıp kırılmadığının tespitinin önemli olduğunu belirtiyor.
İncelemelerinde kesin sonuca ulaşamamalarının, araştırmalarının kapsamı ve bütçesi kadar, paleosismolojik incelemeler yaptıkları arazilerin başta yapılaşma olmak üzere insan eliyle bozulmuş olmasıyla ilgili olduğunu savunuyor.
İnceleme için kazılacak arazilerin doğal yapısının korunmuş olması gerekiyor.
Sançar, özellikle Bursa merkezde bu tip yerleri bulmanın zor olduğunun altını çiziyor.
İdeal koşullarda kentlerin bu araştırmalara olanak verecek şekilde planlanması gerektiğini söylüyor.
Sançar bu sınırlamaların da etkisiyle 1850'lerde meydana gelen depremin yerinin halen tam olarak kesinleşmediğini belirtiyor.
BBC Türkçe'ye konuşan İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'nden Prof. Dr. Sinan Özeren, çalışmanın sonuçlarının Bursa'nın deprem riskinin anlaşılması açısından oldukça önemli olduğunu söylüyor.
Özeren, Kuzey Anadolu Fayının kuzey ve güney kollarının farklı özelliklerine dikkat çekiyor.
Kuzeyde yüklenmenin fazla olduğunu söyleyen Özeren, güneyde senelik atımın daha az gerçekleştiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Bir segmentin üzerindeki yüklenme miktarı az olabilir. Ama çok uzun süre yüklenmiş olabilir."
Özeren, bunun hasar yönünden en dramatik örneklerinden biri olarak Çin'de 2008 yılında yaşanan 7,8 büyüklüğündeki Wenchuan depremini veriyor:
"Etrafındaki senelik atım çok ciddi değildi ama çok uzun süre birikim olmuştu."
Bursa'daki deprem riskiyle ilgili yayımlanmış araştırmaları olan Gebze Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde Doç. Dr. Savaş Karabulut, kentin yüzleştiği ilk tehdidin Kuzey Anadolu Fay Zonu ile ilgili olduğunu belirtiyor.
Kuzey Anadolu Fayı Marmara Bölgesi sınırları içinde üç kola ayrılıyor. Kuzeyde Marmara Denizi'ni kesen hat, İstanbul dahil çevre illeri etkileyen depremler üretiyor.
Orta kol Bursa'nın Mudanya ilçesinden geçip, Erdek, Çanakkale ve Ayvacık'a doğru uzanıyor.
Güneydeki kolun üzerindeyse Bursa şehir merkezindeki yerleşim alanları dahil farklı noktaları kesen faylar bulunuyor.
Bursa'nın kuzey tarafını Uludağ sınırlıyor. Kentten geçen fay hatlarının bazıları Uludağ'ın güneyinde yer alıyor. Bunlar arasında doğuda İnegöl, ortada Bursa ve batıda Ullubat fayları bulunuyor.
Bursa şehir merkezinin 10-15 km güneyinde ise Soğukpınar fayı var.
BBC Türkçe'ye konuşan Doç. Dr. Savaş Karabulut, Bursa'da deprem tehlike düzeyi açısından incelendiğinde, Kuzey Anadolu Fay Hattının Mudanya-Erdek'ten geçen ve Ayvacık'a doğru giden orta kolunun 7,2 büyüklüğünde deprem üretmesinin beklendiğini belirtiyor.
Benzer şekilde güneyde doğrudan Bursa merkezden geçen güney kolun da 7,2 hatta 7,4'e varan bir deprem üretmesinin olasılık dahilinde olduğunu söylüyor.
Karabulut, Bursa'nın Yıldırım, Osmangazi, merkez ve Mudanya ilçelerini kapsayan geçmiş çalışmasında 7,2 büyüklüğündeki olası depremi esas alarak yaptığı modellemelerle depremin kentin farklı bölgelerinde oluşturacağı ivme değerlerini hesapladığını belirtiyor.
Buna göre Bursa merkez için 0,38g yani birinci derece deprem bölgesine denk gelen bir ivme oluşabileceğini öngörüyor.
Depremin ivmesi, deprem dalgalarının yatay ve düşeyde binalara uyguladığı kuvvet olarak tanımlanıyor.
Zemin ne kadar zayıfsa ivme o kadar kuvvetli oluyor.
Karabulut, büyük ölçüde ova üzerine kurulmuş bir kent olan Bursa'nın zemin özellikleri dikkate alındığında, ivme değerinin 0,85g'ye kadar çıktığını bulduğunu aktarıyor.
Mudanya'da bu sayının 1g seviyesine kadar ulaşabildiğini hesapladığını belirtiyor. Zemin büyütmesi olarak da bilinen bu durum uzak mesafelerde önemli yapı hasarlarına neden olabiliyor.
Karabulut'a göre tarihi bir şehir olan Bursa'nın zemin sıvılaşmasına bağlı hasar riski de yüksek.
TÜBİTAK'a göre sıvılaşma, deprem sırasında yer şiddetle sarsılırken toprağın dayanıklılığını kaybederek katı yerine sıvı gibi davranması durumu.
Buna ek olarak Yıldırım Mahallesi, Bursa merkez ve Osmangazi'nin Uludağ yamaçlarına bakan kesimlerinde deprem sırasında heyelan ve kaya düşme riskinin de olduğunu kaydediyor.
Bursa'da daha önce haritalarda yer almayan diri bir fay hattının 2024 yılında keşfedildiği iddia edilmişti.
Ankara Üniversitesi Tektonik Araştırma Grubundan, projenin yöneticisi Prof. Dr. Gürol Seyitoğlu, Kayapa-Yenişehir adını verdikleri fayın 7 ve üzeri büyüklüğünde deprem üretebileceğini öngörmüştü.
Taylan Sançar, Bursa'nın Türkiye'de deprem riskiyle yüzleşen Bingöl, İstanbul gibi kentlerden biri olduğunu hatırlatıyor.
"Korkulan deprem değil insanların oturdukları evler" diyen Sançar, daha büyük depremlerin yaşandığı birçok ülkede can kaybının yaşanmadığını vurguluyor.
Bilim insanı depreme dirençli kentlerin önceliklendirilmesi tavsiyesinde bulunuyor.
|
Bilim, Depremler, Türkiye
|
Arkeologlar gladyatörlerin aslanlarla gerçekten dövüştüğünü kanıtladı
|
Bir Roma gladyatörünün iskeletinde tespit edilen ısırık izleri, insan ile aslan arasındaki bir çarpışmanın ilk arkeolojik kanıtı olarak değerlendiriliyor.
2004 yılında İngiltere'nin York kentindeki Driffield Terrace'ta yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, dünyanın en iyi korunmuş Roma gladyatör mezarlığı olarak kabul edilen bu alanda bulundu.
Genç bir erkeğe ait iskelet üzerinde yapılan adli tıp incelemesi, leğen kemiğindeki deliklerin ve ısırık izlerinin büyük olasılıkla bir aslana ait olduğunu ortaya koydu.
Araştırmayı yürüten adli tıp uzmanı Prof. Tim Thompson, bunun gladyatörlerin büyük yırtıcı kedilerle savaştığına dair elde edilen ilk "fiziksel kanıt" olduğunu belirtti.
"Bugüne dek Roma'daki gladyatör dövüşleri ve hayvan gösterilerine dair bilgilerimiz, tarihsel metinlere ve sanatsal tasvirlere dayanıyordu," diyen Prof. Thompson, "Bu keşif, söz konusu etkinliklerin gerçekten yaşandığını somut olarak ortaya koyuyor ve Roma'daki eğlence kültürüne dair anlayışımızı yeniden şekillendiriyor" diye ekledi.
Uzmanlar, yaraları analiz etmek için üç boyutlu 3D tarama gibi modern adli teknikler kullandı. Tarama sonuçları, hayvanın gladyatörü leğen kemiğinden kavradığını gösterdi.
İrlanda'daki Maynooth Üniversitesi'nden Prof. Thompson, ısırıkların ölüm anında gerçekleştiğini tespit ettiklerini belirterek, "Bu, gladyatör öldükten sonra gerçekleşen bir saldırı değil, doğrudan ölümüne neden olan bir olaydı" dedi.
Bilim insanları yaranın boyut ve şeklini, Londra Hayvanat Bahçesi'ndeki büyük kedilerin ısırıklarıyla karşılaştırdı. Thompson, "Bu izler, bir aslanınkilerle birebir örtüşüyor" dedi.
Isırıkların bulunduğu bölge de önemli ipuçları sundu. Prof. Thompson, "Aslanlar genellikle leğen kemiğine saldırmaz. Bu da gösteriyor ki gladyatör büyük ihtimalle dövüş sırasında yaralandı ve aslan onu kalçasından ısırarak sürükledi" diye açıkladı.
İrlanda'daki Maynooth Üniversitesi'nden Prof. Thompson, ısırıkların ölüm anında gerçekleştiğini tespit ettiklerini belirterek, "Bu, gladyatör öldükten sonra gerçekleşen bir saldırı değil, doğrudan ölümüne neden olan bir olaydı," dedi.
Bilim insanları yaranın boyut ve şeklini, Londra Hayvanat Bahçesi'ndeki büyük kedilerin ısırıklarıyla karşılaştırdı. Thompson, "Bu izler, bir aslanınkilerle birebir örtüşüyor," dedi.
Isırıkların bulunduğu bölge de önemli ipuçları sundu. Prof. Thompson, "Aslanlar genellikle leğen kemiğine saldırmaz. Bu da gösteriyor ki gladyatör büyük ihtimalle dövüş sırasında yaralandı ve aslan onu kalçasından ısırarak sürükledi" diye açıkladı.
26 ila 35 yaşları arasında olduğu tahmin edilen bu erkeğe ait iskelet, iki başka kişiyle birlikte gömülmüş ve üzeri at kemikleriyle örtülmüştü. Önceki analizler, bu kişinin 'Bestiarius' olarak bilinen ve vahşi hayvanlarla dövüşen bir gladyatör olduğunu gösteriyor.
York Üniversitesi'nden osteoarkeoloji uzmanı Malin Holst, 30 yıllık kariyerinde böyle bir ısırık izine ilk kez rastladığını belirtti ve ekledi:
"Bu kalıntılar, gladyatörün kısa ama oldukça zorlu bir yaşam sürdüğünü gözler önüne seriyor."
Kemiklerin yapısı, kişinin güçlü kaslara sahip olduğunu ve omuz ile omurgasında dövüş ya da ağır fiziksel çalışmaya bağlı yaralanmalar olduğunu ortaya koydu.
Holst, "Bu olağanüstü bulgular sayesinde, gladyatörlerin yaşamına dair çok daha net bir tablo çizebileceğiz," dedi.
Bulgular, PLOS One dergisinde yayımlandı. Araştırma, York gibi şehirlerde yalnızca aslanların değil, diğer egzotik hayvanların da arenalarda dövüştüğünü gösterdi. Hayvanların da hayatta kalmak için savaşmak zorunda kaldığı vurgulandı.
Uzmanlar, bu keşfin York'ta henüz ortaya çıkarılmamış bir amfitiyatro olduğu ihtimalini güçlendirdiğini belirtiyor.
Seçkin Roma liderlerinin yaşadığı kentte gladyatör dövüşlerinin, zenginliği ve gücü sergilemenin bir yolu olarak kullanıldığı düşünülüyor.
York Arkeoloji Kurumu CEO'su David Jennings, "Bu gladyatörü neyin arenaya sürüklediğini asla bilemeyebiliriz" dedi ve ekledi:
"Ama Roma'daki Kolezyum kadar simgesel bir yerden bu kadar uzakta böyle bir dövüşe dair ilk somut kanıtın bulunması gerçekten olağanüstü."
|
Arkeoloji, Tarih, Bilim, Hayvanlar alemi, İngiltere
|
İstanbul depreminde neden can kaybı ve ağır yıkım olmadı?
|
Marmara Denizi'nde 23 Nisan'da meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem İstanbul'da büyük bir yıkıma ve can kaybına neden olmadı.
Resmi verilere göre, İstanbul'da 6,2 büyüklüğündeki depremin ardından 291 artçı sarsıntı kaydedildi.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, depremin ertesi günü İstanbul başta olmak üzere Bursa, Balıkesir, Tekirdağ ve Yalova'da yaşayanlardan toplam 1399 yapı ihbarı alındığını açıkladı.
Kurum, 7 binanın az hasarlı olduğunun tespit edildiğini söyledi.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu ise depremde birincil yaralanmanın olmadığını belirtti.
Deprem sonrası panik nedeniyle kaçarken yaralanan kişilerin hastanelere başvurduğunu aktaran Memişoğlu, 60 kişinin hastanelerde tedavi edildiğini söyledi. Bakan, hayati tehlikenin olmadığını ekledi.
Türkiye'de geçmişte benzer büyüklükteki depremlerde ölümler ve yıkımlar yaşanmıştı.
Peki İstanbul ve çevresi 23 Nisan depremini nasıl can kaybı yaşamadan ve büyük bir felakete dönüşmeden atlattı?
BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar bu sorunun yanıtını bulmak için birden fazla faktörün dikkate alınması gerektiğini söylüyor.
BBC Türkçe'ye konuşan Bilim Akademisi Üyesi Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Okan Tüysüz, bunlardan ilkinin depremin merkez üssünün kente uzaklığı olduğunu belirtiyor.
AFAD'a göre Silivri'ye yaklaşık 23 km uzaklıkta meydana gelen depremin derinliği de 7 km kadardı.
Tüysüz, "Depremin odağı ne kadar uzaksa sizi o kadar az etkiler: İstanbul'un içinde aktif fay yok, faylar Marmara Denizi'nde" hatırlatmasında bulunuyor.
Tüysüz'ün verdiği bilgiye göre, olası bir yıkımı etkileyen ikinci faktör, depremin büyüklüğü ve kırılan fayın uzunluğu.
"6,2 olağan koşullarda yıkıcılığın olmadığı, (yıkıcı etkinin) ucu ucuna yeni başladığı bir büyüklük olarak düşünülebilir" diyor.
23 Nisan depremi toplam 13 saniye sürdü. Tüysüz, depremin süresinin büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu vurguluyor.
"Deprem büyükse süresi de uzun olur genellikle. 17 Ağustos depremi ve 6 Şubat depremlerinin ilk büyük sarsıntısı bir dakikadan uzun sürmüştü."
6,2 büyüklüğünün İstanbul'daki yapı stoğunun kalitesi için bir test olmadığı belirtiliyor.
BBC Türkçe'ye konuşan Türkiye Deprem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Gökçe, "Toplam uzunluğu 100 km'yi bulan bir fayın sadece 10 km'sinin kırıldığı, küçük, orta büyüklükte denemeyecek bir depremde bile oldukça fazla yapının hasar gördüğünü düşünüyorum" diyor.
Sadece yapılan ihbarları esas alan hasar raporlarının eksik olabileceği uyarısında bulunan Gökçe, bazı hanelerin hasara rağmen ihbarda bulunmamış olabileceğini de belirtiyor.
Uzmanlar, İstanbul'u etkileyecek 7 ve üzeri bir deprem riskinin halen canlı olduğu görüşünde.
2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi hazırlanan İstanbul'un Olası Deprem Kayıpları Tahminlerinin Güncellenmesi çalışmasına göre, kentte 7,5 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmesi durumunda 50 bine yakın binanın ağır ya da çok ağır hasar alması bekleniyor.
150 bine yakın binanınsa orta hasarlı olacağı öngörülüyor.
BBC Türkçe'ye konuşan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Suna da yaşanan depremin binaların durumuyla ilgili güvence kabul edilemeyeceğini savunuyor.
Suna, İstanbul'daki yapı stoğunun deprem açısından güvenli sayılabilmesi için 7 ve üzerindeki deprem senaryolarına hazır olması gerektiğini söylüyor.
Uzmanlara göre depremlerin yıkıcı etkisinde bir diğer belirleyici faktör depremin ivmesi.
Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Okan Tüysüz, ivmeyi, "deprem dalgalarının yatay ve düşeyde binalara uyguladığı kuvvet" olarak tanımlıyor.
Buna göre depremin ivmesi büyüklüğüyle ve çoğu durumda fayın uzunluğuyla doğru orantılı. Diğer yandan zemin ne kadar zayıfsa ivme de o kadar kuvvetli oluyor.
Tüysüz, 23 Nisan depreminin ivmesinin de 0,2g olarak ölçüldüğünü ifade ediyor.
Bunun normal koşullarda "üçüncü derece deprem bölgesine karşılık gelen", "çok düşük" bir ivme olduğunu vurguluyor.
"Deprem tehlike haritasında İstanbul'da beklenen ivme 0,6g ve binaların ona göre yapılıyor olması gerekiyor" diye ekliyor.
Bilim Kurulu Üyesi profesör, İstanbul'da bu yükseklikte bir ivmeyle deprem olması durumunda yıkım görülmemesinin imkansız olduğunu tahmin ediyor.
Tüysüz, on binlerce binanın ağır hasar riski altında olduğunu vurguluyor.
"Deprem oldu bitti, bundan sonra deprem olmaz rehavetine kapılmamak lazım" diye uyarıyor.
Peki deprem afete hazırlık kültürü açısından nasıl bir görüntü çizdi?
BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar daha hazırlıklı olunabileceği görüşünde.
Okan Tüysüz, her depremden sonra birkaç gün yaşanan yoğun tartışmaların kısa sürede unutulduğunu hatırlatıyor.
Geçmişte 20 yıl İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanlığı yapan Cemal Gökçe, İstanbul'un 1999 depremi dönemiyle karşılaştırıldığında "daha iyi durumda olmadığı" yorumunu yapıyor.
Gökçe, bu kıyaslamayı şöyle açıklıyor:
"O zaman İstanbul'un nüfusu azdı, yapı stoğu bu kadar yoğun değildi, yeşil alanlar daha çoktu. O dönem 14 kişilik il afet merkez kurulunda yer alıyordum. Kentte 496 toplanma alanı belirlemişti, ama o zaman bile bu sayının yetersiz olduğu; her mahallede birkaç tane toplanma alanına ihtiyaç olduğu belirtiliyordu. Şimdi onlardan 60 civanında kaldı, boş alanlar bile yapılaşmaya açıldı."
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), 2019 yılında toplanma yerlerinin tespitinde göz önüne alınan kriterleri açıklamış ve İstanbul'da 2 bin 864 adet toplanma alanı olduğunu duyurmuştu.
Ancak, aralarında TMMOB'un da bulunduğu bazı sivil toplum kuruluşları, bu alanların önemli bir kısmının gerekli kriterleri sağlamadığını ve 1999 depreminin ardından belirlenen alanların dörtte üçünün imara açıldığını öne sürmüştü.
Depremle birlikte İstanbul'da telefon hatlarının kilitlendiği ve trafikte yoğunluk yaşandığına ilişkin şikayetler yaygın şekilde dile getirildi.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu 24 Nisan'da GSM operatörleriyle gerçekleştirilen toplantı sonrası yaptığı açıklamada, deprem sırasında haberleşme kapasitesinin normale göre 2 buçuk kat arttığını söyledi.
Uraloğlu aramaları karşılanmaması oranının yüzde 25 civarında tespit edildiğini belirtti.
Cemal Gökçe, olası büyük bir deprem için böyle bir tablonun endişe verici olduğunu savunuyor:
"Birçok yerde yangınlar çıkacak. Trafik kilit, telefonlar çalışmazken nasıl ulaşılacak?"
|
İstanbul, Bilim, Depremler, Türkiye
|
Ege Denizi'ni tehdit eden su altı volkanı
|
Santorini'nin sarp kayalıklarının tepesinde milyonlar değerinde dünyaca ünlü bir turizm endüstrisi yer alıyor. Altında ise fokurdayan büyük bir patlama riski var.
Büyük bir antik patlama, geniş bir krater ve at nalı şeklinde bir kenar bırakarak rüya gibi Yunan adasını ortaya çıkarttı.
Şimdi bilim insanları ilk kez bir sonraki büyük felaketin ne kadar tehlikeli olabileceğini araştırıyor.
BBC News, ipucu arayan İngiliz araştırma gemisi Discovery'de bir gün geçirdi.
Sadece birkaç hafta önce, Santorini'nin 11 bin sakininin neredeyse yarısı, ada bir dizi deprem yaşarken kaçmak zorunda kalmıştı.
Döner restoranlar, AirBnB'den kiralanan evlerdeki jakuziler ve zengin volkanik topraklardaki üzüm bağlarıyla dolu beyaz köylerin altında, iki tektonik plakanın yerkabuğunda öğütüldüğünü hatırlatmıştı.
İngiltere'nin Ulusal Oşinografi Merkezi'nde son derece tehlikeli denizaltı volkanları konusunda uzman olan Prof. Isobel Yeo bu göreve liderlik ediyor.
Dünyadaki volkanların yaklaşık üçte ikisi su altında, ancak bunlar neredeyse hiç izlenmiyor.
"Vezüv gibi daha ünlü olanlara kıyasla, tehlikelerini anlamak açısından biraz 'gözden ırak, gönülden ırak' gibi" diyor profesör, güvertede iki mühendisin araba büyüklüğünde bir robotu geminin bordasından çekişini izlerken.
Depremlerin hemen ardından gelen bu çalışma, bilim insanlarının ne tür sismik işaretlerin volkanik bir patlamanın yakın olduğunu gösterebileceğini anlamalarına yardımcı olacak.
Isobel, Santorini'nin son patlamasının 1950'de olduğunu, ancak 2012 gibi yakın bir tarihte bir "huzursuzluk dönemi" yaşandığını söylüyor.
Magma volkanların odalarına akmış ve adalar "şişmiş".
Isobel "Sualtı volkanları gerçekten büyük, gerçekten yıkıcı patlamalara yol açabilir yapabilir" diyor:
"Küçük patlamalara ve yanardağın güvenli davranmasına alıştıysanız, yanlış bir güvenlik duygusuna kapılıyorsunuz. Bir sonrakinin de aynı olacağını varsayıyorsunuz ama olmayabilir de."
2022'de Büyük Okyanus'ta meydana gelen Hunga Tunga patlaması bugüne kadar kaydedilen en büyük sualtı patlamasına yol açmış, Atlantik Okyanusu'nda tsunami yaratmış ve şok dalgaları İngiltere'de bile hissedilmişti.
Yanardağın yakınındaki Tonga'daki bazı adalar haritadan silindi.
Gemide ayaklarımızın altında, 300 metre derinlikte fokurdayan sıcak bacalar var.
Yeryüzündeki bu çatlaklar deniz tabanını, çıkıntılı kayalar ve gaz bulutlarından oluşan parlak turuncu bir dünyaya dönüştürüyor.
Isobel "Bazı gezegenlerin yüzeyi hakkındaki bilgimiz, Santorini açıklarındaki deniz tabanı hakkındaki bilgimizden daha fazla" diyor.
Robot, sıvıları, gazları toplamak ve kaya parçalarını koparmak için deniz tabanına iniyor.
Bu bacalar hidrotermal, yani çatlaklardan sıcak su çıkıyor ve genellikle volkanların yakınında oluşuyorlar.
Isobel ve dünyanın dört bir yanından 22 bilim insanının bir ay boyunca bu gemide bulunmasının nedeni de bu.
Şimdiye kadar hiç kimse, bu bacalardaki deniz suyu magma ile karıştığında bir yanardağın daha fazla mı yoksa daha az mı patlayıcı hale geldiğini anlayamadı.
Isobel şöyle açıklıyor:
"Hidrotermal sistemin haritasını çıkarmaya çalışıyoruz. Bu, karada harita yapmaya benzemiyor.
"Dünyanın içine bakmak zorundayız."
Discovery, Santorini'nin patlama çukurunu araştırıyor ve adanın yaklaşık 7 km. kuzey doğusunda, bu bölgedeki diğer büyük yanardağ olan Kolumbo'ya doğru gidiyor.
İki yanardağın yakında patlaması beklenmiyor ancak bu sadece bir zaman meselesi.
Deprem krizi sırasında her gün toplanan hükümet acil durum grubunun bir üyesi olan Prof. Paraskevi Nomikou, keşif gezisinin Yunanistan'ın Sivil Koruma Kurumu için veri setleri ve jeolojik tehlike haritaları oluşturacağını belirtiyor.
Kendisi de Santorinili ve büyükbabasından geçmişteki depremleri ve patlamaları dinleyerek büyümüş.
Yanardağ ona jeolog olması için ilham vermiş.
"Bu araştırma çok önemli, çünkü yerel halkı volkanların ne kadar aktif olduğu konusunda bilgilendirecek ve bir patlama sırasında erişimin yasak olacağı alanın haritasını çıkaracak" diyor.
Santorini deniz tabanının hangi bölümlerinin en tehlikelileri olduğunu ortaya çıkaracağını da ekliyor.
Bu görevler inanılmaz derecede pahalı olduğundan, bilim insanları 12 saatlik vardiyalar halinde çalışırken Isobel gece gündüz deneyler yapıyor.
Newfoundland'daki Kanada Memorial Üniversitesi'nde profesör olan John Jamieson, bize bacalardan çıkarılan volkanik kayaları gösteriyor.
"Sakın dokunma" diye uyarıyor, "İçi arsenik dolu."
Altın tozlu siyah ve turuncu bir beze gibi görünen bir diğerini göstererek şöyle açıklıyor:
"Bu gerçek bir gizem - neden yapıldığını bile bilmiyoruz."
Bu kayalar volkanın içindeki sıvı, sıcaklık ve malzemenin tarihini anlatıyor:
"Bu, diğerlerinden farklı bir jeolojik ortam - gerçekten heyecan verici."
Ancak görevin kalbi, dört kişinin duvara monte edilmiş ekranlara baktığı güvertedeki karanlık bir nakliye konteynerinde atıyor.
İki mühendis, bir oyun konsoluna yakışacak bir kumanda kolu kullanarak su altı robotunu yönlendiriyor.
Isobel ve Paraskevi, robotun bulduğu bir sıvı havuzunda ne olduğuna dair teorilerini paylaşıyor.
Volkanın çevresinde, sistem içinde hareket eden ve kırılmalara neden olan sıvının yol açtığı çok küçük depremler kaydettiler. Isobel bize kırıkların yankılandığı bir ses kaydı dinletiyor. Sanki bir gece kulübündeki bas seslerin yükselip alçalması gibi.
Elektromanyetik bir alan göndererek sıvının kayalar içinde nasıl hareket ettiğini belirlediler.
Bu, hidrotermal sistemin bir patlamanın meydana geldiği volkanın magma odasına nasıl bağlandığını gösteren 3 boyutlu bir harita oluşturuyor.
"Biz insanlar için bilim yapıyoruz, bilim insanları için bilim değil. İnsanların kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak için buradayız" diyor Paraskevi.
Santorini'de yaşanan son deprem krizi, ada sakinlerinin sismik tehditlere ne kadar açık olduğunu ve turizme ne kadar bağımlı olduklarını gözler önüne serdi.
Karada ise fotoğrafçı Eva Rendl, düğün çekimleri için en sevdiği yerde benimle buluştu. Şubat ayında meydana gelen depremler sırasında kızıyla birlikte adayı terk etmiş.
Şimdi geri döndü ama işler daha yavaş. "İnsanlar rezervasyonlarını iptal etti. Normalde çekimlere Nisan'da başlarım ama ilk işim Mayıs'a kaldı" diyor Eva.
Santorini'nin lüks kasabası Oia'nın ana meydanında, İngiliz-Kanadalı turist Janet bize 10 kişilik grubundan altısının tatillerini iptal ettiğini söylüyor.
Deprem ve yanardağ olasılıkları hakkında daha doğru bilimsel bilgilerin, insanların kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olacağına inanıyor.
"Google uyarılarını alıyorum, bilim insanlarının uyarılarını alıyorum ve bu kendimi güvende hissetmeme yardımcı oluyor" diyor.
Ancak Santorini her zaman rüya gibi bir yer olacak.
Imerovigli'de, mükemmel kareyi yakalamak için kavisli çatılara tırmanan iki kişi görüyoruz.
Sadece 15 dakikadır evli olan çift Letonya'dan gelmiş ve adanın sualtı riskleri onları yıldırmamış.
Eşi Kristina'yla birlikteyken "Aslında bir volkanın yanında evlenmek istiyorduk" diyor Tom.
Katkıda bulunanlar: Tom Ingham ve Kevin Church
Bu haber, BBC gazetecileri tarafından hazırlandı ve kontrol edildi. Bir pilot proje kapsamında çevirisinde yapay zekadan da faydalanıldı.
|
Bilim, Depremler, Türkiye, Yunanistan
|
Dünya dışı yaşamın keşfi insanlık için neyi değiştirebilir?
|
Bazı bilimsel keşifler bize bilgi katmaktan çok daha fazlasını yapar.
Bu tür keşifler, evrenin gerçek boyutunu ve bizim onun içindeki yerimizi gösterdikleri için ruhumuza da işler.
Örneğin Dünya'nın uzaydan görüntülendiği ilk an.
Benzer bir dönüm noktası dünya dışında yaşamın bulunmasıyla gelecek.
Geçtiğimiz günlerde K2-18b adlı gezegende Dünya'da basit deniz canlıları tarafından üretilen bir gazın izlerine rastlanması, bu dönüm noktasının yaklaştığına işaret ediyor.
Keşfi yapan ekibin başındaki bilim insanına göre artık dünya dışı yaşam bulma ihtimali hiç uzak değil.
Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Profesör Nikku Madhusudhan, "Bu, temel sorular açısından oldukça büyük bir mesele ve bu soruyu yanıtlamanın eşiğinde olabiliriz" diyor.
Ancak tüm bunlar başka soruları da beraberinde getiriyor: Başka bir gezegende yaşam bulunması insanlık olarak bizi nasıl değiştirir?
Atalarımız uzun zamandır gökyüzünde yaşayan varlıklara dair hikayeler anlatıyor.
Gökbilimciler, 20. yüzyılın başlarında Mars yüzeyinde düz çizgiler görebilmelerinden yola çıkarak Dünya'ya en yakın gezegenin gelişmiş bir uygarlığa ev sahipliği yapabileceğini ortaya attı.
Bu fikir uçan daireler (UFO) ve küçük yeşil uzaylıları içeren zengin bir bilim kurgu kültürünün doğmasına neden oldu.
Bu hikayelerin yayıldığı dönemde Batılı hükümetler komünizmin yayılmasından korkuyordu.
Bu nedenle uzaydan gelebilecek olası ziyaretçiler çoğu zaman umuttan ziyade tehlike getiren tehditler olarak tasvir edildi.
Ancak yıllar sonra başka bir dünyada yaşam olduğuna dair "Şimdiye kadarki en güçlü kanıt" olarak tanımlanan bulgu Mars ya da Venüs'ten gelmedi.
Dünya'ya yüzlerce trilyon kilometre uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde bulunan bir gezegenden geldi.
Dünya dışı yaşam arayışında karşılaşılan zorluklardan biri de nereye bakılacağını bilmek.
Yakın zamana kadar Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) bu konudaki odak noktası Mars'tı.
Ancak bu durum, 1992'de ilk kez Güneş Sistemi dışında başka bir yıldızın yörüngesinde yer alan bir gezegenin keşfiyle değişti.
O ana kadar gökbilimciler uzak yıldızların etrafında başka dünyalar olduğundan şüphelenmiş olsalar da herhangi bir kanıt bulamamıştı.
Aradan geçen sürede Güneş Sistemi dışında yaklaşık 6 bin gezegen keşfedildi.
Bunların çoğu Jüpiter ve Satürn gibi gaz devi olarak adlandırılan gezegenler.
Diğerlerinin yüzeyleriyse yaşam için gerekli olan su kütlelerini desteklemek için fazla sıcak ya da fazla soğuk.
Bu gezegenlerin önemli bir kısmı, yaşama elverişli yörüngelerde bulunuyor. Yani yıldızlarına uzaklıkları, Dünya ve Güneş arasındaki mesafeye oldukça yakın.
Prof. Madhusudhan, Samanyolu Galaksisi'nde böyle binlerce gezegen olduğuna inanıyor.
Bilim insanları, bu "ötegezegenlerin" keşfinin ardından atmosferlerinin kimyasal bileşimini analiz edecek araçlar geliştirmeye başladı.
Amaçları, bu uzak dünyaların atmosferlerinden süzülen çok az miktardaki ışığı yakalamak ve bunları Dünya'da sadece canlı organizmalar tarafından üretilebilen biyosinyaller ile karşılaştırmak.
Yoğun çabalar sonucu dünya merkezli ve uzay tabanlı teleskoplar için bu teknoloji geliştirildi.
Örneğin K2-18b gezegenindeki gazı tespit edenNASA'nın James Webb Uzay Teleskobu(JWST), şimdiye kadar yapılmış en güçlü uzay teleskobu.
James Webb'in 2021'de uzaya fırlatılması insanlığın dünya dışı yaşam arayışına dair yeni bir heyecan yarattı.
Ancak bu teleskobun da sınırları var. Parlama etkisi nedeniyle bizimki kadar küçük olan gezegenlerle, yörüngesindeki yıldıza yakın gezegenleri tespit edemiyor.
Bu nedenle NASA, 2030'lu yıllar için hazırlanan ve bizimkine benzer gezegenlerin atmosferlerini tespit edip örnekleyebilecek bir proje planlıyor.
Yaşanabilir Dünyalar Gözlemevi (HWO) adlı proje, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan gelen ışığı asgari seviyeye düşürebilecek ileri teknoloji bir güneş kalkanı kullanacak.
Ayrıca Avrupa Güney Gözlemevi'nin (ESO) Son Derece Büyük Teleskop'u (ELT) da 2030'a kadar devreye girecek ve Şili Çölü'nden kristal berraklı gökyüzüne bakacak.
39 metre çapıyla yeryüzündeki en büyük aynaya sahip olan bu araç, gezegenlerin atmosferinde önceki teleskoplara kıyasla çok daha fazla ayrıntı görebilecek.
Prof. Madhusudan, iki yıl içinde K2-18b çevresindeki biyosinyalleri gerçekten keşfettiğini kanıtlamak için yeterli veriye sahip olmayı umuyor.
Bunu kanıtlasa bile bu sinyallerin canlı olmayan yollarla üretilip üretilemeyeceği konusunda başka bir bilimsel tartışma başlayacak.
İskoçya'nın Edinburgh Üniversitesi'nden Prof. Catherine Heymans'a göre, daha fazla atmosferden daha fazla veri toplandıkça ve kimyagerler biyo-imzalar için alternatif açıklamalar bulmakta başarısız oldukça bilimsel yaklaşım yavaş ve kademeli şekilde dünyalarda yaşamın var olma olasılığına doğru kayacak:
"Gökbilimciler teleskoplar ile daha fazla zaman geçirdikçe bu atmosferlerin kimyasal bileşimleri hakkında daha net bir görüş elde edecek.
"Bunun yaşamın varlığı anlamına geldiğini kesin olarak bilemezsiniz. Ama bence ne kadar çok veri toplanırsa ve bunu sadece tek bir gezegende değil, birden fazla farklı sistemde görürseniz, bu bize daha fazla güven verir."
İnternet, o zamanlar çok büyük bir önem taşımayan bir dizi aşamalı teknolojik atılımla ortaya çıktı.
Benzer şekilde insanlar medeniyet tarihinin belki de en muazzam bilimsel, kültürel ve sosyal dönüşümünün çoktan gerçekleştiği, dünya dışı yaşamın kanıtlandığı anın önemini daha sonra idrak edebilir.
Taşınabilir laboratuarlar içeren robotlar kullanarak Güneş Sistemi'nde dünya dışı yaşam bulmak çok daha net bir keşif anlamına gelebilir.
Dünya dışında bulunan bir böcek analiz edilebilir, hatta belki Dünya'ya getirilebilir.
Bu durum, ortaya çıkabilecek herhangi bir bilimsel tepkiyi önemli ölçüde sınırlandırmak için kanıt olarak kullanılabilir.
Güneş Sistemi'nde dünya dışı yaşam olduğuna dair bilimsel görüşler son yıllarda çeşitli uzay araçlarının gönderdiği veriler ışığında arttı.
Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) 2028'de fırlatılmayı planladığı ExoMars keşif aracı, Mars yüzeyini delerek yaşam izi arayacak.
Ancak Mars'taki aşırı koşullar düşünüldüğünde, geçmiş yaşama dair fosilleşmiş kalıntıların keşfedilme ihtimali daha olası.
Çin'in Tianwen-3 uzay aracı da numune toplayıp 2031 yılına kadar Dünya'ya geri dönme amacı ile 2028'de fırlatılacak.
Nasa ve ESA'nın uzay araçları da Jüpiter'in buzlu uydularında, büyük okyanuslar olma ihtimalini araştırıyor.
Ancak mevcut uzay araçları uzayda hayat bulmak için tasarlanmadı.
Londra'daki Imperial College'dan Profesör Michele Dougherty'ye göre, mevcut uzay seyahatleri, gelecekteki seyahatler için zemin hazırlıyor.
"Bu uzun ve yavaş bir süreç" diyen Dougherty, bir sonraki aşamanın "nereye iniş yapılacağının belirlenmesi olacağını" söylüyor:
"Buz kütlesinin, delemeyeceğiniz kadar kalın olduğu bir yere inmek istemezsiniz. Bu uzun ve yavaş bir yolculuk ama aşamaları oldukça heyecan verici".
NASA, 2034 yılında Satürn'ün uydularından Titan'a iniş yapması için Dragonfly adlı uzay aracını hazırlıyor.
Bu egzotik gezegene, karbon zengini kimyasalların bulunduğu göller ve bulut sistemleri, ürkütücü bir turuncu renk kazandırıyor.
Bu kimyasalların, su ile birlikte yaşam için gerekli bir bileşen olduğu düşünülüyor.
Profesör Dougherty kendi alanında önde gelen gezegen bilimcilerden biri.
Peki o Jüpiter ya da Satürn'ün buzlu uydularından birinde yaşam olduğunu düşünüyor mu?
"Olmasaydı çok şaşırırdım" diyor sevinçle gülümseyerek:
"Yaşam için üç şey gerekli: Bir ısı kaynağı, su ve organik (karbon bazlı) kimyasallar. Eğer bu üç bileşene sahipsek, yaşamın oluşma ihtimali gerçekten çok yükselir.
Basit yaşam formlarının varlığı, daha karmaşık yaşam formlarının var olacağının garantisi değil.
Profesör Madhusudhan, eğer bir gün doğrulanırsa, basit yaşam formlarının galakside "oldukça yaygın" bulunması gerektiğine inanıyor:
"Ancak bu basit yaşam formlarından daha karmaşık yaşama geçmek büyük bir aşama ve bu da henüz cevabı bilinmeyen bir soruyu ortaya çıkarıyor: Bu adım nasıl gerçekleşiyor? Bunu geliştiren koşullar nelerdir?
"Bunu bilmiyoruz. Ve bu aşamadan, akıllı yaşama geçmek de bir başka büyük adımdır."
Kraliyet Astronomi Topluluğu'nun direktör yardımcısı olan Dr. Robert Massey, başka bir gezegende akıllı yaşamın ortaya çıkmasının, basit yaşam formlarının ortaya çıkmasından çok daha az olası olduğuna işaret ediyor:
"Dünya'da yaşamın nasıl ortaya çıktığına baktığımızda, bunun çok karmaşık olduğunu görüyoruz. Çok hücreli yaşamın ortaya çıkması ve ardından çeşitli yaşam formlarına evrimleşme çok uzun zaman aldı.
"Asıl soru, Dünya'da bu evrimi mümkün kılan özel bir şeyin olup olmadığıdır.
"Bunun başka gezegenlerde de gerçekleşmesi için tam olarak aynı koşullara, aynı boyutta bir gezegene, benzer okyanuslara, kıtalara mı ihtiyacımız var?
"Yoksa ne olursa olsun bu gerçekebilir mi?"
Massey, Dünya dışı basit bir yaşam formunun keşfinin bile insanlığa, evrendeki yeri konusunda daha alçak gönüllü bir anlayış kazandıracağına inanıyor.
Onun da işaret ettiği gibi, yüzyıllar önce insanoğlu, evrenin merkezinde olduğuna inanıyordu.
Her astronomik keşifle, kendimizi bu inanıştan "daha da uzaklaşmış" bulduk.
Massey, "Bence başka bir yerde yaşamın keşfi, özel olduğumuza yönelik inanışımızı daha da azaltacaktır" diyor.
Prof Dougherty ise böyle bir keşfin, Güneş Sistemi'nde yapılmasının hem bilim ve hem de ruhumuz için iyi olacağına inanıyor:
"Yaşama ilişkin basit bir keşif bile milyonlarca yıl önce nasıl evrimleşmiş olabileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak. Bunun, evrendeki yerimizi bulmamız konusunda anlamlı olduğunu düşünüyorum."
"Güneş Sistemimizde bir yerde veya ötesinde yaşam olduğunu bilirsek, bu beni bir rahalatır. Daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu bilmek bizi daha da büyük yapacaktır."
Bilim insanları başka dünyalarda yaşam olup olmadığını hiç bu kadar ciddi araştırmamıştı. Ve bu araştırma için daha önce hiç bu kadar gelişmiş araçlara sahip olmamışlardı.
Bu alanda çalışan pek çok kişi, başka dünyalarda yaşam keşfedilip keşfedilmeyeceğinin değil, ne zaman keşfedileceğinin önemli olduğuna inanıyor.
Prof Madhusudhan'a göre uzayda yaşamın keşfi korku yerine umut doğuracak:
"Gökyüzüne baktığımızda sadece fiziksel nesneleri, yıldızları ve gezegenleri değil, yaşayan bir gökyüzünü göreceğiz. Bunun toplumsal sonuçları muazzam olacak. Bu, kozmik sahnede kendimize bakışımızda büyük bir değişim yaratacaktır.
"Kendimizi ve birbirimizi nasıl gördüğümüz konusunda insan ruhunu temelden değiştirecek ve hepimizin bir olduğunu fark ettiğimizde dilsel, siyasi, coğrafi tüm engeller ortadan kalkacak. Bu da bizi birbirimize yakınlaştıracak.
"Bu evrim sürecimizde bir başka aşama olacak."
|
Uzay, Teknoloji, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
James Webb Teleskobu uzak bir gezegende yaşam olasılığına dair güçlü izler buldu
|
Bilim insanları, bir başka yıldızın etrafında dönen uzak bir gezegende yaşam olabileceğine yönelik yeni ve güçlü ama kesin olmayan izler buldu.
K2-18b adı verilen gezegenin atmosferini inceleyen Cambridge Üniversitesi ekibi, Dünya'da sadece basit organizmalar tarafından üretilen moleküllerin işaretlerine rastladı.
Böylelikle NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu tarafından söz konusu gezegende ikinci kez ve daha umut verici bir şekilde yaşamla ilişkilendirilen kimyasallar tespit etti.
Fakat hem ekip hem de bağımsız gökbilimciler sonuçları teyit etmek için daha fazla veri gerektiğini vurguladı.
Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nde ekip lideri Profesör Nikku Madhusudhan, kısa sürede tartışmasız kanıt bulmayı umduğunu söylüyor.
"Orada bir yerlerde büyük olasılıkla yaşam bulunduğuna dair en güçlü kanıt bu. Gerçekçi bir şekilde bu sinyali bir ila iki yılda teyit edebileceğimizi söyleyebilirim."
K2-18b, Dünya'nın iki buçuk katı büyüklüğünde ve bizden yedi yüz trilyon mil uzakta.
Webb Teleskobu o kadar güçlü ki, yörüngesinde döndüğü küçük kırmızı güneşten gelen ışıktan, gezegenin atmosferinin kimyasal yapısını analiz edebiliyor.
Cambridge ekibi, atmosferin yaşamla ilişkili iki molekülden en az birinin kimyasal özelliğini içerdiğini buldu:dimetil sülfür (DMS)vedimetil disülfür (DMDS). Dünya'da bu gazlar deniz fitoplanktonu ve bakterileri tarafından üretiliyor.
Prof. Madhusudhan, tek bir gözlem penceresi içerisinde ne kadar çok gaz tespit edildiğinin kendisini şaşırttığını söylüyor.
"Bu gazın atmosferde tahmin ettiğimiz miktarı, Dünya'da bulunan miktardan binlerce kat daha fazla."
"Yani eğer yaşamla ilişki gerçekse, o zaman bu gezegen yaşamla dolup taşıyor olmalı."
Prof. Madhusudhan daha da ileri giderek, "K2-18b'de yaşam olduğunu doğrularsak, bu galakside yaşamın çok yaygın olduğunu da doğrulamış oluruz" diyor.
Prof. Madhusudhan'ın ekibi, henüz pek çok belirsizliğin olduğunu kabul ediyor.
Öncelikle bu son tespit, bir "keşif" olduğunu iddia etmek için gereken standartta değil.
Bunun için araştırmacıların sonuçlarının doğru olduğundan ve şans eseri bir okuma olmadığından yaklaşık %99,99999 emin olmaları gerekiyor.
Bu son sonuçlarda emin olma durumu ise %99,7 düzeyinde. Kulağa çok geliyor ama bilim camiasını ikna etmeye yetmiyor.
Ancak ekibin 18 ay önce elde ettiği ve o zamanlar büyük şüpheyle karşılanan %68'lik sonuçtan çok daha fazla.
Araştırma ekibinden bağımsız olan Edinburgh Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve İskoçya Kraliyet Astronomu Prof. Catherine Heymans, Cambridge ekibi istenen kesinlik düzeyinde sonuç elde etse bile, bu gezegende yaşamın var olduğuna dair kesin bir kanıt olmayacağını söylüyor.
BBC News'e konuşan uzmana göre, "Bu kesinliğe rağmen, bu gazın kökeninin ne olduğu sorusunun hâlâ yanıtlanması gerekiyor".
"[Bu maddeler] Dünya'da okyanustaki mikroorganizmalar tarafından üretiliyor, ancak mükemmel verilerle bile bunun yabancı bir dünyada biyolojik bir kökene sahip olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz çünkü evrende bir sürü garip şey oluyor ve bu gezegende molekülleri üretebilecek başka hangi jeolojik aktivitenin gerçekleşebileceğini bilmiyoruz."
Bu görüş Cambridge ekibinin de katıldığı bir görüş; laboratuvarda cansız kaynaklar kullanılarak DMS ve DMDS'nin üretilip üretilemeyeceğini görmek için diğer gruplarla birlikte çalışıyorlar.
Diğer araştırma grupları K2-18b'den elde edilen veriler için alternatif açıklamalar öne sürdüler. Sadece DMS ve DMDS'nin mevcut olup olmadığı hakkında değil, aynı zamanda gezegenin bileşimi hakkında da güçlü bir bilimsel tartışma var.
Birçok araştırmacının gezegenin geniş bir sıvı okyanusa sahip olduğu sonucuna varmasının nedeni, K2-18b'nin atmosferinde amonyak gazının bulunmaması.
Onların teorisi, amonyağın, altındaki geniş bir su kütlesi tarafından emildiği. Ancak Cambridge Üniversitesi'nden Prof. Oliver Shorttle'a göre, bu durum erimiş kaya deniziyle de açıklanabilir ve bu da yaşamı engeller:
"Diğer yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler hakkında bildiğimiz her şey, atmosferlerinden yansıyan küçük ışık miktarlarından geliyor. Bu yüzden, yalnızca yaşam belirtileri için değil, her şey için inanılmaz derecede zayıf bir sinyalle karşı karşıyayız.
"K2-18b'yle ilgili bilimsel tartışmaların bir kısmı hala gezegenin yapısıyla ilgili".
NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'ndeki Dr. Nicolas Wogan'ın verilerle ilgili başka bir yorumu daha var. K2-18b'nin yüzeyi olmayan mini bir gaz devi olduğunu öne süren bir araştırma yayımladı.
Gaz devi, büyük kısmı gaz olan gezegenler için kullanılan bir terim.
Bu iki alternatif yorum, Webb Teleskobu'ndan gelen verilerle uyuşmadığı gerekçesiyle diğer gruplar tarafından da sorgulanıyor. Bu da K2-18b etrafındaki güçlü bilimsel tartışmayı gösteriyor.
Prof. Madhusudhan, bilimdeki en büyük sorulardan birine cevap verebilmek için hala tırmanılması gereken bilimsel bir dağ olduğunu kabul ediyor. Ancak kendisi ve ekibinin doğru yolda olduğuna inanıyor:
"Onlarca yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, evrendeki yaşama erişebileceğimiz noktaya bu an geldiğimizi görebiliriz.
"Bu, evrende yalnız olup olmadığımıza dair temel soruyu birden yanıtlayabileceğimiz bir dönüm noktası olabilir."
Araştırma The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlandı.
|
Uzay, Bilim
|
Biberonlardan spor salonlarına: Yetişkinler neden anne sütü içiyor?
|
Genellikle "sıvı altın" diye adlandırılıyor.
Hatta bazı uzmanlar "sihirli güçlerin" kaynağı olduğunu söylüyor.
Bilim insanları anne sütünün bebekler için besin ve hastalıklarla mücadele için antikor sağladığı ve büyümeleri için çok önemli olduğu konusunda hemfikir.
Fakat bazı yetişkinler de, "süper gıda" olarak algılanan özelliklerine ilgili duyuyor.
Üç çocuk babası 39 yaşındaki Jameson Ritenour, anne sütünden ilk yudumunu, hayat arkadaşı Melissa emzirirken ve ihtiyaçtan çok süt ürettiğinde içmişti.
Jameson BBC'ye yaptığı açıklamada, "Biraz tuhaf olduğunu düşünse de sütü spor salonunda içtiğim takviye içeceğe koydum" diyor.
Jameson, bir vücut geliştiricinin anne sütü içmenin etkilerinden bahsettiği YouTube videosunu izledikten sonra anne sütünün faydalarını merak etmeye başlamış.
"Dev bir adamdı" diyor.
Eşinin sütünü içmek Jameson'ın günlük yaşamının bir parçası haline gelmiş. Günde, her biri yaklaşık 250 gramlık iki torba içtiğini anlatıyor.
"Fiziksel açıdan muhtemelen hayatımın en iyi durumundaydım" diyor.
"Kesinlikle kas yapmama yardımcı oluyordu. Bir yandan kilo verirken, bir yandan da 8 hafta içinde kas kütlemi yaklaşık yüzde 5 oranında artırdım."
Jameson, anne sütüyle beslenirken hiç hastalanmadığını ya da üşütmediğini söylüyor.
"Bir bebek gibi büyümek ve bir bebek gibi uyumak istiyordum, bu yüzden bir bebek gibi yemeye de karar verdim. "Kendimi iyi hissettim ve iyi görünüyordum" diye anlatıyor.
Bilim insanları, anne sütünün yetişkin vücuduna herhangi bir faydası olduğunu gösteren bir bilimsel kanıt olmadığını belirtiyor.
Ancak önde gelen uzmanlar yine de, içenlerin anlatımlarına dayanarak bunun faydalı olabileceğini söylüyor.
ABD'nin San Diego kentindeki California Üniversitesi İnsan Sütü Enstitüsü'nün kurucu direktörü Dr. Lars Bode, "Çok fazla protein var. Bebekler çok hızlı bir şekilde kas geliştiriyor ve tabii ki vücut geliştiricilerin istediği de bu" diyor.
"Vücut geliştiriciler vücutlarını çok iyi dinlerler, bu yüzden bir faydası olabilir. Ama bunun ardındaki bilimsel açıklamayı bilmiyoruz."
Dr. Bode, insan sütünün genellikle Facebook, Craigslist ve Reddit'teki şüpheli kaynaklar aracılığıyla satın alındığını göz önünde bulundurarak dikkatli olunmasını tavsiye ediyor.
"Böyle satın alınan sütler test edilmemiştir ve sağlık açısından önemli riskler taşır" uyarısında bulunuyor:
"HIV veya hepatit gibi hastalıkların yayılmasına neden olabilir."
Anne sütü de, üreten annenin beslenmesi ve genel sağlık durumunu yansıtır. Dolayısıyla, bir dizi enfeksiyon taşıyabilir.
Kadınlar sıklıkla, hijyenik olmayan ortamlarda pompalarla kendilerini sağıyor ve bu nedenle süte zararlı maddeler kolaylıkla bulaşabiliyor.
ABD'deki Nationwide Çocuk Hastanesi tarafından 2015 yılında yapılan bir araştırma, internetten satın alınan 101 anne sütü örneğinin yüzde 75'inin zararlı patojenler barındırdığını ve örneklerin yüzde 10'unun inek sütü veya bebek mamasıyla karıştırıldığını ortaya koydu.
Jameson, partneri Melissa'dan ayrıldığı için anne sütüne artık erişemeyince internetten süt satın almaya karar verdiğini anlatıyor.
Sütün zararlı maddeler içerebilmesi riskinden haberi olmadığını söylüyor.
Jameson, "İnternette rastgele birinden aldım ama Facebook'ta biraz araştırma yaptım ve normal görünüyordu. Ben de şansımı denemeye karar verdim" diyor.
Bilimsel veri eksikliği onu endişelendirmiyor, kendi deneyiminin son derece pozitif olduğunu söylüyor.
Daha negatif şeyin ise karşılaştığı yaftalanma olduğunu belirtiyor:
"İnsanlar bana kesinlikle garip bakıyor, çünkü anne sütü süt bebekler içindir. Ama anne sütü içmek insanların düşündüğü kadar tuhaf bir şey değil."
Anne sütünün bebek sağlığını nasıl desteklediğini araştıran Dr. Meghan Azad ise "Yetişkinlere asla anne sütü içmelerini söylemem" diyor:
"Bunun onlara zarar vereceğini sanmıyorum, ancak prematüre doğan bebekler gibi anne sütüne gerçekten ihtiyaç duyan ve bunu almakta zorlanabilecek bebeklere zarar verme potansiyeli var."
Dr. Bode, fazla insan sütünün kâr amaçlı satılmak yerine, ihtiyacı olan bebeklere bağışlanması gerektiğini söylüyor:
"En savunmasız bebekleri beslemek için yeterli süt yok. Anne sütü erken doğan bebeklerde hastalıkları tedavi edebilecek özelliklere sahip. Hayat kurtarabilir."
Dr. Azad, geçim zorluğu çeken annelerin internet üzerinden vücut geliştiricilere süt satarak para kazanabileceklerini düşünmelerinin, yetişkinlerin anne sütü satın alması yönündeki büyüyen ve riskli eğilimi daha da tırmandırabileceğine dikkat çekiyor.
Ama Jameson kendini suçlu hissetmediğini söylüyor:
"İnsanlar beni bebekleri aç bırakmakla suçluyor. Ama hastanelerin önünde durup annelerden tüm sütlerini bana vermelerini istemiyorum ki!"
Aslında, 100'den fazla kadının kendisiyle iletişime geçerek fazla anne sütlerini satmaya çalıştığını aktarıyor.
Anne sütü büyük ölçüde keşfedilmemiş bir araştırma alanı.
Dr. Azad "Araştırmalara fon sağlayanlar uzun süre anne sütünü önemsemedi, çünkü bunu önemsiz bir kadın sorunu olarak gördüler. Bu ataerkil bir görüş" diyor.
Ama bu değişiyor.
Anne sütündeki bazı bileşenler şu anda iltihaplı romatizma, kalp hastalığı, kanser ve huzursuz bağırsak sendromu dahil olmak üzere bir dizi yetişkin hastalığına karşı potansiyel tedavi gözüyle inceleniyor.
Dr. Azad, anne sütündeki prebiyotik lifler insan sütü oligosakkaritlerinin (HMO'lar) potansiyel sağlık yararları konusunda özellikle umutlu.
Bu lifler insanlar tarafından sindirilemiyor, ancak bebeklerde yararlı bağırsak bakterileri tarafından kullanılıyor ve sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomu oluşmasını sağlıyor.
Dr. Azad, "Araştırmacılar, HMO'ların iltihaplı bağırsak hastalığı gibi durumlara yardımcı olmak için yetişkinler için kullanılıp kullanılamayacağını araştırıyor" diyor:
"Mikrobiyomun sağlığımızın pek çok yönü için önemli olduğunu biliyoruz - dolayısıyla bağırsak mikrobiyomunu değiştirmenin ve iyileştirmenin yeni yollarını keşfedebilirsek, bunun çok farklı yararları olabilir. Anne sütünden elde edilen HMO'lar da umut vaat ediyor."
Fareler üzerinde yapılan ve 2021 yılında yayınlanan bir çalışmada Dr. Bode, bir HMO'nun kalp krizi ve felce yol açan atardamar tıkanıklığı olan ateroskleroz gelişimini azalttığını tespit etti.
Dr. Bode, "Anne sütü bileşenleri kayda değer derecede müstesna. İnsanlar tarafından insanlar için geliştirilen tek şey bu" diyor.
Dr. Bode yapay bileşenlerle geliştirilen çoğu ilacın aksine, anne sütü bileşenlerinin potansiyel olarak daha güvenli ve daha etkili olduğunu söylüyor.
Ancak önemli umut vaat etmesine karşın, klinik veriler hala çok az.
Süren klinik çalışmalar başarılı olursa bu bileşenler her yıl milyonlarca kişinin ölümüne yol açan olan kalp krizi ve felçlerin önlenmesinde önemli bir rol oynayabilir.
Bu haber, BBC gazetecileri tarafından hazırlandı ve kontrol edildi. Bir pilot proje kapsamında çevirisinde yapay zekadan da faydalanıldı.
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık, Çocuk haberleri, Gıda
|
'Beyin besini' kolinin neden gözardı edildiği düşünülüyor?
|
Daha önce kolin hakkında pek bir şey duymamış olabilirsiniz, ancak araştırmalar bu besin maddesinin sağlığımız için hayati önem taşıdığını gösteriyor.
Kolin ne bir vitamin ne de bir mineral. İnsan sinir sisteminin sağlıklı işleyişi için gerekli olan organik bir bileşik.
Artık giderek daha fazla sayıda araştırma, daha fazla kolin tüketmenin, bilişsel performansı artırmaktan dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve disleksi gibi nörogelişimsel bozukluklardan korunmaya kadar birçok güçlü etkisi olabileceğini gösteriyor.
Bu besin öğesi aynı zamanda insan nörogelişimi üzerinde de önemli bir rol oynuyor.
2018 yılında The FASEB Journal'da yayımlanan bir çalışmada, hamilelikleri sırasında kolin takviyesi alan annelerin bebeklerinin, daha yüksek bilgi işleme hızına sahip olduğu görüldü. Bu sağlıklı bilişsel işleyişin bir ölçütü olarak biliniyor.
Bilim insanları kolini "mucize besin" olarak nitelendiriyor ama bir o kadar da göz ardı edildiğini söylüyor.
Peki kolin nerede bulunur ve siz yeterince alıyor musunuz?
ABD'nin New York eyaletindeki Brooklyn College'da sağlık ve beslenme bilimleri profesörü Xinyin Jiang, vücudumuzdaki her hücrenin kolin içerdiğini söylüyor.
"Temel" bir besin olan kolin sağlığımız için gerekli ama vücudumuz onu yeterli miktarda üretemiyor.
Nutritional Insight isimli danışmanlık şirketinin kurucusu ve CEO'su olan bilim yazarı Emma Derbyshire'a göre bu nedenle yediklerimiz içtiklerimizle kolini dışarıdan almamız gerekiyor.
Bu açıdan omega-3 yağ asitlerine benzediğini belirten Derbyshire "aslında B vitaminleriyle daha yakından ilişkili" olduğunu söylüyor.
Kolin en çok kırmızı et, yumurta, balık, tavuk ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklı gıdalarda bulunuyor. Ancak yer fıstığı, barbunya, mantar ve brokoli gibi bazı bitkisel gıdalarda da var. Fakat hayvansal gıdalar genellikle daha yüksek kolin içeriyor.
Koline vücudumuzda karaciğer fonksiyonları da dahil olmak üzere birçok işlem için ihtiyaç duyarız. Yetersizliği çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir.
Jiang, "Kolin, yağın karaciğerden taşınmasına yardımcı olur. Eksikliği olduğunda kişi karaciğer yağlanması geliştirebilir" diyor.
Kolin ayrıca hücre zarlarımızın ana bileşeni olan fosfolipidlerin sentezlenmesine yardımcı olur.
Kolin eksikliği, hücre çoğalmasını etkileyen genlerin ifadesini bozabilir. Özellikle bebek gelişimi sırasında, kolin eksikliği beyin hücrelerinin çoğalmasını engelleyerek zararlı sonuçlara yol açabilir.
Derbyshire, kolinin özellikle bir "beyin besini" olduğunu söylüyor.
Vücudumuzun, sinir hücreleri aracılığıyla beynimizden vücudumuza mesaj taşıyan asetilkolin adlı nörotransmitteri üretmesi için koline ihtiyaç duyar.
Asetilkolin; hafıza, düşünme ve öğrenme gibi süreçlerde görev alan beyin hücrelerinde kilit rol oynar.
Prag Yaşam Bilimleri Çek Üniversitesi'ndeki bilim insanları tarafından yapılan ve 36 ila 83 yaşları arasında yaklaşık bin 400 kişiyi kapsayan bir çalışmada, daha yüksek kolin alımına sahip kişilerin daha iyi hafızaya sahip olduğu bulundu.
Çalışmaya göre orta yaşlarda kolin alımının, beyni koruyabileceği öne sürülüyor.
Kolin, aynı zamanda öğrenme ve hafızayı geliştirebileceği düşünülen "nootropik" takviyelerde de sıkça yer alıyor.
Bunun tersine, kolin eksikliği Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendiriliyor.
Kolinin beyni etkileme yollarından biri de ruh sağlığı olabilir. 2009 yılında The American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlanan bir çalışmada, yüksek kolin alımının daha düşük kaygı düzeyleriyle ilişkili olduğu bulundu.
Mart 2022'deki başka bir çalışmada da daha yüksek kolin alımı depresyon riskinin azalmasıyla bağlantılı olduğu sonucuna ulaşıldı.
Yeterli kolin alımı başka faydalar da sağlayabilir.
Amerikan Beslenme Derneği'nce fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, kolinin kalp hastalığı riskini artırabilen homosistein adlı amino asit seviyelerini düşürdüğü görüldü.
Yüksek homosistein seviyeleri osteoporozla da ilişkilendirildi. Kolin alımı yüksek olan bireylerin kemik yoğunluğu da daha yüksek bulundu. Bu, güçlü ve sağlıklı kemiklerin bir göstergesi.
Norveç Deniz Araştırmaları Enstitüsü'nden araştırmacı ve kolin ve kemik sağlığı üzerinden araştırmalar yapan Øyen Jannike'e göre kolinin kemik kaybına karşı etkili olma potansiyeli var. Bunun bir nedeni homosistein olabileceğini belirten Jannike, aynı zamanda kolinin hücre zarlarımızın yapısal bir parçası olduğunu da söylüyor.
Bir çocuğun doğumdan sonraki ilk iki yılı, gelişimi açısından kritik öneme sahip.
Hamilelik ve emzirme dönemlerinde annenin beslenmesinin çocuk üzerindeki etkisi de bu nedenle oldukça büyük.
Araştırmalar, kolinin bebeğin anne karnındaki gelişimi için son derece önemli olduğunu gösteriyor. Hatta bebekler, annelerinden üç kat daha fazla kolinle doğar; bu da bu dönemde kolinin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor.
Bazı çalışmalar, hamilelikte anne karnındaki kolin düzeyi ile bebeğin bilişsel gelişimi arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Bu faydalar çocuğun sonraki yıllarındaki gelişimine de katkı sağlayabilir.
2013 yılında Amerikan Epidemiyoloji Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmada, hamileliğin ikinci üç aylık döneminde (13. – 28. haftalar) en yüksek kolin alımına sahip kadınların çocuklarının, 7 yaşında kısa ve uzun süreli hafıza testlerinde daha yüksek puan aldığı bulundu.
Bazı araştırmalar, hamilelikte yetersiz kolin alımının, çocuklarda dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu vb. davranışlarla bağlantılı olabileceğini öne sürüyor.
Derbyshire "Okullarda giderek daha fazla dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve disleksi görüyoruz. Bunların bir kısmı genetik, ama bazı durumlarda bebekler anne karnındayken yeterli besin alamıyor" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Bu çok ince nörogelişimsel değişimler sonradan etkili olabiliyor. Şu anda sadece sonuçlarla uğraşıyoruz."
Hamilelik ve emzirme döneminde kolin düzeyi ile beyin gelişimi arasındaki ilişkiyi araştıran Jiang, "Hayvan deneylerinde, anne daha fazla kolin aldığında, yavruların bilişsel gelişimi daha iyi oluyor" diyor.
"İnsanlarda da benzer sonuçlar görmeye başlıyoruz, ama birebir aynı değil."
2020 yılında yapılan birincelemede, 38 hayvan ve 16 insan çalışması masaya yatırıldı ve kolin takviyesinin beyin gelişimine yardımcı olduğu sonucuna varıldı.
Ancak şu anda yalnızca hayvan çalışmalarında kolin ile bilişsel işlevler arasında güçlü bir bağlantı gösterilebildi.
Çalışma, ideal takviye miktarını belirtmese de, insanlarda genellikle günde 930 mg'a kadar kolin içeren takviyelerin kullanıldığını ve herhangi bir olumsuz etki görülmediğini belirtiyor.
Bu miktar yaklaşık altı yumurtada bulunan koline eşdeğer.
Øyen'a göre bazı kişilerin günlük önerilen miktardan daha fazla koline ihtiyacı olabilir. Øyen örnek olarak da östrojen seviyesi daha düşük olan menopoz sonrası kadınlar ya da karaciğer yağlanmasına sahip olan kişileri gösteriyor.
Derbyshire, genetik farklılıklara bağlı olarak bazı bireylerin kolin gereksiniminin daha yüksek olabileceğini söylüyor.
Jiang, kolin içeren besinleri tükettiğimizde bu bileşiğin kana kolayca geçtiğini, dolayısıyla yeterince almak konusunda avantaj sağladığımızı söylüyor.
Ancak bazı çalışmalar, pek çok insanın yeterli kolin almadığını gösteriyor.
Bir çalışmaya göre, ABD'li yetişkinlerin sadece yüzde 11'i önerilen günlük miktarı karşılıyor.
Yumurta, kolin açısından en güçlü kaynaklardan biri. Bu nedenle vegan beslenen bireylerin yeterli kolin alamama riski olabilir.
Ancak bitkisel kaynaklar ve kolin takviyeleri gelişmiş ülkelerde de oldukça yaygın.
Bir araştırma, yumurta yiyen kişilerin kolin alımının, yumurta yemeyenlere göre neredeyse iki kat daha fazla olduğunu ortaya koymuş.
Araştırmacılar, günlük yeterli miktarda kolin alımının, yumurta yemeden ya da takviye kullanmadan "son derece zor" olduğunu söylüyor.
Jiang, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi'nin (EFSA) 400 mg'lık günlük kolin önerisi, diyet dikkatlice planlandığında çoğu kişi tarafından karşılanabileceğini söylüyor.
Veganlar için bazı kolin kaynakları ise şöyle:
Øyen, yeterince kolin almadığını düşünen kişilerin günlük bir takviye kullanabileceğini belirtiyor.
Öte yandan, kolinin sağlık üzerindeki faydalarının arkasındaki mekanizmaları daha iyi anlayabilmek için hem hayvan hem de insan çalışmaları yapılması gerektiğini söylüyor.
"Klinisyenler artık kolinin daha fazla farkında" diyen Derbyshire, kolinin göz ardı ediliyor gibi görünmesine karşın yakında hak ettiği ilgiyi göreceğine inanıyor.
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Yaşam, Sağlık, Gıda
|
Yeni teknoloji görseller Titanik faciasının son anlarına ışık tuttu
|
Titanik enkazının dijital taraması üzerinde yapılan detaylı analiz, tarihin en ünlü deniz kazasındaki son saatlere ilişkin yeni bir bakış açısı ortaya koydu.
1912 yılında bir buzdağına çarparak batan gemide 1500 yolcu hayatını kaybetti.
Enkazın üç boyutlu kopyası, batış sırasında ikiye bölünen gemideki dehşeti de gösteriyor.
Örneğin, kazan dairesine ilişkin elde edilenler, görgü tanıklarının anlattıklarını doğruluyor.
Tanıklar, geminin ışıklarını açık tutmak için mühendislerin sonuna kadar çalıştığını aktarmıştı.
Oluşturulan bilgisayar simülasyonu, gövdede oluşan A4 kağıdı büyüklüğündeki deliklerin geminin batmasına yol açtığını gösteriyor.
Titanik batığı uzmanı Parks Stephenson, "Felaketten hayatta kalan son görgü tanığı Titanik ve onun daha anlatacakları var" diyor.
Batık üzerindeki bu araştırma, National Geographic ve Atlantic Productions yapımı bir belgesel için yapıldı.
Atlas Okyanusu'nun soğuk sularında 3 bin 800 metre derinlikte yatan enkaz, su altı robotları kullanılarak haritalandı.
Her açıdan çekilen 700 binden fazla görüntü kullanılarak enkazın "dijital ikizi" oluşturuldu.
Enkazın büyüklüğü ve bu derinlikteki karanlık deniz araçlarına dahi sınırlı bir resim veriyordu.
Buna karşın tarayıcılar, dev batığın tam görünümünü ilk kez ortaya koydu.
Titanik'in devasa pruvası, gemi halen yolculuğuna devam ediyormuş gibi dik duruyor.
Ancak 600 metre mesafedeki kıç bölümü enkazı, parçalanmış bir metal yığını olarak deniz tabanında yatıyor.
Buradaki hasar, geminin batış sırasında ikiye bölünmesi ve sonra deniz tabanına çarpmasıyla oluştu.
Yeni haritalama teknolojisi batığın araştırılması noktasında yepyeni bir pencere yarattı.
Parks Stephenson, gördüğü manzara için, "Bir suç mahalline benziyor. Kanıtların ne olduğunu, nerede bulunduklarını dikkate alarak değerlendirmeliyiz" diyor ve ekliyor:
"Enkazın tamamının, kapsamlı bir görünümüne sahip olmak, burada ne olduğunu anlamak için çok önemli."
Elde edilen üç boyutlu görüntülerden biri, kamara pencerelerinden birinde, büyük ihtimalle buzdağı çarpmasına bağlı hasarı gösteriyor.
Bu, çarpışma sırasında bazı kabinlere buz parçası girdiğine dair görgü tanığı anlatımlarıyla örtüşüyor.
Uzmanlar Titanik'in devasa kazan dairelerinden bir tanesini de inceleyebildi.
Bu kazan dairesi, geminin ikiye bölündüğü noktada olması nedeniyle kolayca tespit edildi.
Kurtulan yolcular, Titanik dalgaların arasında karanlığa doğru yok olurken ışıklarının hala yandığını anlatıyordu.
Üç boyutlu görseller, kazanların bazılarının içbükey olduğunu gösteriyor ki bu da suya batırıldıklarında hala çalıştıklarının kanıtı.
Kıç güvertesinde, açık konumda olduğu anlaşılan bir vana da keşfedildi. Bu da buharla çalışan elektrik sistemine akışın sürdüğünü ortaya koydu.
Joseph Bell liderliğindeki mühendisler ve kazan dairesi çalışanları, fırınlara kömür atarak ışıkları açık tutmak için geride kaldı.
BBC'ye konuşan Titanik uzmanı Parks Stephenson, felakette kazan dairesinde olan herkesin öldüğünü ancak onların kahramanlığının birçok hayat kurtardığına işaret ediyor.
"Işıkları ve elektriği son ana kadar çalışır durumda tutarak mürettebata cankurtaran botlarını zifiri karanlıkta değil, az da olsa aydınlıkta güvenli bir şekilde suya indirmeleri için zaman tanıdılar.
"Oluşabilecek kaosu mümkün olduğu kadar engellediler. Tüm bunları, geminin kıç tarafında bulunan açık buhar vanası sembolize ediyor"
Bunlara ek olarak bir bilgisayar simülasyonu da batışa ilişkin araştırmayı zenginleştiriyor.
Bu modelleme, geminin inşa planları, kaza anındaki hızı, yönü ve konumu üzerinden, buzdağına çarptığında oluşan hasarı tespit etmeye çalıştı.
Araştırmanın direktörü olan Londra'daki University College'dan Profesör Jeom-Kee Paik, "Titanik'in batışını canlandırmak için gelişmiş matematiksel algoritmalar, modellemeler ve süper bilgisayarları kullandık" diyor.
Simülasyon, geminin buzdağına hafifçe vurmasına karşın, gövdede çizgi halinde uzanan bir dizi delik yarattığını gösteriyor.
Titanik, su geçirmez bölmelerinden dördüne su dolsa dahi batmayacak şekilde tasarlanmıştı.
Ancak simülasyon, buzdağının yarattığı hasarının altı bölmeye yayıldığını gösteriyor.
Newcastle Üniversitesi'nde gemi mimarisi alanında çalışan bir akademisyen olan Simon Benson, Titanik'in sonunu "kağıt parçası büyüklüğündeki deliklerin belirlediğini" söylüyor.
Simon Benson, "Ancak sorun şu ki, bu küçük delikler gemi boyunca uzanıyordu. Bu yüzden su, yavaş yavaş ama istikrarlı şekilde tüm bu bölmelere girdi. Sonunda üst taraftaki kompartmanlara ulaştı ve gemi battı" dedi.
Pruvanın alt kısmı deniz yatağının altında gizli olduğu için buradaki hasar dijital taramayla görüntülenemedi.
Geminin yolcularının yaşadığı trajedi de halen belirgin.
Yapılan tarama, yolculara ait kişisel eşyaların deniz tabanına dağılmış durumda olduğunu gösteriyor.
Araştırma, 1912'deki o soğuk gece hakkında yeni ipuçları sağladı. Ancak uzmanların üç boyutlu kopyanın her ayrıntısını tam olarak incelemesi yıllar alacak.
Parks Stephenson, "Bize sırlarını azar azar veriyor. Her seferinde daha fazlasını istememize neden oluyor" diyor.
|
Tarih, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri
|
Ölürken insan beyninde neler oluyor?
|
Ölmek hayatın temel unsurlarından biri olsa da ölürken beyinde neler olduğu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz.
Nörolog Jimo Borjigin bunu neredeyse 10 yıl önce "tamamen kaza" ile fark etmiş.
BBC Haber Mundo'ya konuşan Borjigin, "Farelerin üzerinde deney yapıyorduk ve ameliyattan sonra beyinlerinde gerçekleşen nörokimyasal salgıları izliyorduk" diyor.
Birden bire, iki fare ölmüş.
Borjigin de farelerin beyinlerindeki ölüm sürecini gözlemleme imkanı bulmuş.
"Bir farenin beyninde devasa miktarda serotonin salınımı oldu. O fare halüsinasyon mu görüyordu?"
Duygu düzenleyici serotonin kimyasalını görmek, Borjigin'de merak uyandırmış.
"Bunun bir açıklaması olması gerektiğini düşünerek haftasonu literatür araştırması yapmaya başladım. Ölüm süreci hakkında ne kadar az şey bildiğimizi görünce şaşırdım."
Michigan Üniversitesi'nde moleküler ve bütünleştirici fizyoloji ve nöroloji doçenti Dr. Borjigin bun olaydan sonra kendisini, ölürken beyinde ne olduğunu araştırmaya adamış.
Bu süreçte keşfettiklerinin şimdiye kadar varsayılanlardan farklı olduğunu söylüyor.
Uzun yıllar kalp atışı olmayan kişilerin klinik olarak öldüğü kabul edildi.
Ancak Borjigin "Bunun adı kalp durması, beyin durmasından bahsedilmiyor" diyor.
Beynin çalışmak için çok fazla oksijene ihtiyacı var. Kalp kan pompalamayınca beyne de oksijen ulaşmıyor.
"Yani tüm yüzeysel belirteçlere göre beyin artık çalışmıyor, ya da en azından beyin hiperaktif değil, hipoaktif," diye açıklıyor Borjigin.
Ancak Borjigin'in ekibinin araştırmaları, farklı bir şey gösteriyor.
2013'te fareler üzerinde yaptıkları bir araştırmada hayvanların kalbi durduktan sonra birkaç nörotransmitterde yoğun faaliyet gözlemlemişler.
"Serotonin miktarı 60 katına çıktı, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan sopamın kimyasalı ya büyük ölçüde arttı, yaklaşık 40 ila 60 katına çıktı. Uyarıcı norepinefrin de yaklaşık 100 katına çıktı."
Borjigin hayvanlar hayattayken kimyasalları bu seviyelerde görmenin imkansız olduğunu söyledi.
Ekip 2015 yılında ölmekte olan farelerin beyinlerine dair bir başka araştırma yayımladı.
"İki vakada da hayvanların yüzde yüzü olağanüstü büyük çalışan beyin etkinliği gösterdi," diyor Borjigin.
Beynin yüksek aktivitede, olağanüstü aktif bir durumda olduğunu gördüklerini anlatıyor.
Ekip 2023'te de, komada ve yaşam destek cihazına bağlı dört hastaya odaklandıkları araştırmayı yayımladı.
Bu dört kişi ölüyorlardı. Doktorları ile aileleri bir araya gelerek bu kişilerin yardım edilemeyecek durumda olduklarına karar verdiler.
Akrabaların izniyle hastaları hayatta tutan vantilatörler kapatıldı.
Araştırmacılar bu noktada iki hastanın beyninin çok aktif olduğunu gözlemledi.
Hastalarda en hızlı beyin dalgaları olan gama dalgaları da tespit edildi.
Gama dalgaları, karmaşık bilgi işlenmesi ve hafıza ile ilişkili.
Bir hastanın beyninin her iki tarafındaki temporal loblarda da yüksek aktivite oluştu.
Dr. Borjigin sağ temporoparyetal birleşim noktasının empati için çok önemli olmasıyla bilindiğini söylüyor:
"Kalp durmasını atlatan ya da ölümden dönen birçok hasta bunun kendilerini daha iyi biri haline getirdiğini, sonrasında başkalarına karşı empati duyabildiklerini söylüyor."
Ölüme yakın deneyimler yaşayan bazı kişiler hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini ya da kilit bazı anları hatırladıklarını söylüyorlar.
Birçok kişi yoğun bir ışık gördüklerini söylerken bazıları da vücutlarının dışına çıkmış gibi hissettiklerini ve o anı dışarıdan izlediklerini anlatıyorlar.
Dr. Borjigin'in araştırmalarında gözlemlediği yüksek beyin aktivitesi, neden bazı kişilerin ölüm eşiğinde bu kadar yoğun deneyimler yaşadığını açıklayabilir mi?
"Evet, bence açıklıyor," diyor Dr. Borjigin.
"Kalp durmasını atlatıp hayatta kalan kişilerin en az yüzde 20 ila 25'i beyaz bir ışık gördüklerini, bir şey gördüklerini bildiriyorlar, bu da görme merkezinin etkinleştiğini ima ediyor."
Vantilatörleri kapatıldıktan sonra yüksek beyin aktivitesi gözlemlenen iki hasta ile ilgili de Dr. Borjigin, bilinçli görmeyi destekleyen görme merkezlerinde yoğun etkinleşme görüldüğünü, "bunun da bu görsel deneyimle bağlantılı olabileceğini" söylüyor.
Dr. Borjigin insanlar üzerindeki araştırmasının çok küçük çaplı olduğunu ve ölürken beyinde ne olduğuna dair daha fazla araştırma gerektiğini kabul ediyor.
Ancak bu alanda 10 yılı aşkın süredir araştırma yaptıktan sonra Dr. Borjigin için şu çok net: "Kalp durması sırasında bence beyin hipoaktif değil, hiperaktif."
Peki beyin oksijen almadığını fark ettiğinde ne oluyor?
Araştırmacı "Bunu anlamaya çalışıyoruz. Yani literatürde çok az bilgi var. Aslında, hiçbir şey bilinmiyor," diyor.
Kış uykusundan bahseden Dr. Borjigin şu hipotezini paylaşıyor: Hayvanlar olarak, en azından fareler ve insanlar olarak, oksijen eksikliğiyle başa çıkan içsel bir mekanizmamız var.
"Şimdiye kadar beynin kalp durmasının masum seyircisi olduğunu düşündük: kalp durduğunda, beyin de ölüveriyor. Güncel düşünce bu yönde: beyin başa çıkamıyor ve ölüyor."
Ancak Dr. Borjigin, bundan emin olmadığımız konusunda ısrarcı.
Beynin mücadeleyi kolay bırakmadığına inanıyor. Tıpkı başka krizlere verdiği tepki gibi, karşı koyuyor:
"Kış uykusu, beynin bu durumu ya da oksijen eksikliğini atlatabilecek mekanizmaya sahip olduğunu gösteren çok iyi örneklerden biri. Ancak bu henüz araştırılmadı."
Dr. Borjigin ekibi ile araştırmalarında öğrendiklerinin dev bir buzdağının ucu olduğunu ve keşfedilecek çok şey olduğunu düşünüyor:
"Beynin hipoksiyle [oksijen yoksunluğuyla] başa çıkacak içsel, anlamadığımız mekanizmaları olduğuna inanıyorum.
"Yüzeyde, kalp durması tecrübe eden insanların inanılmaz, öznel deneyimler yaşadığını biliyoruz ve veriler de bu deneyimin beyin etkinliğinde artıştan kaynaklandığını gösteriyor.
"O halde soru şu: Ölen beyinde neden yüksek beyin aktivitesi oluşuyor?
"Bir araya gelip bunu anlamalı, çalışmalı, araştırmalı ve anlamalıyız çünkü milyonlarca insan için prematüre biçimde ölüm teşhisi koyuyor olabiliriz, zira ölümün mekanizmasını anlamıyoruz."
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp
|
Alkol, erkek meyve sineklerini nasıl daha çekici kılıyor?
|
Science Advances dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre alkol alan erkek meyve sinekleri, dişilerine daha çekici görünüyor.
Erkek meyve sineklerinin yiyeceklerine alkol eklendiğinde, dişileri çeken kimyasalların salımı artıyor ve çiftleşmede başarı şansları yükseliyor.
Sirke sineği diye de bilinen meyve sinekleri ya da Latince adıyla Drosophila melanogaster, genelde gıda çöplerinin etrafında yaşıyor ve çürüdükçe alkol üreten meyvelerden besleniyor.
Bilim insanları da neden bu sineklerin alkolü çekici bulduğunu ve nasıl etkilediğini araştırıyordu.
Daha önceki araştırmalarda, dişiler tarafından reddedilen erkekler arasında çiftleşmenin verdiği yüksek hazzın yerine geçecek bir şey aradıkları gibi farklı teoriler üzerinde çalışılmıştı.
Araştırmanın yazarı ve Max Planck Enstitüsü Evrimsel Nöroetoloji Bölümü Başkanı Bill Hansson'a göre, bu tür araştırmalar sinek davranışına antropomorfik (insani niteliklerin başka bir varlığa atfedilmesi, insan biçimci) bir bakış açısıyla yaklaşıyor, oysa bu son çalışma alkolün sineklere üreme avantajı sağladığını gösteriyor.
"Sineklerin depresyonda oldukları için alkol aldıklarını düşünmüyoruz" diyen Hansson sineklerin hem çürüyen meyvelerdeki karbonhidratlara ve mayaya hem de alkole olan ilgisinin birbirinden ayrılamayacağını sözlerine ekledi.
Çalışmada, alkol ve özellikle metanol, erkeklerin feromon adı verilen kimyasal cinsiyet sinyallerinin üretimini ve salınımını artırarak onları dişiler için daha çekici hale getirdi.
Feromonlar, aynı türden başka bir hayvanın davranışını etkilemek için havaya doğru salınıyor.
Bu nedenle erkekler, özellikle de daha önce hiç çiftleşmemiş olanlar, alkole güçlü bir şekilde ilgi duydu.
Yeni çalışma ayrıca sineğin alkol kokusuna verdiği tepkinin beynindeki üç farklı sinirsel devre tarafından kontrol edildiğini gösterdi.
Bunlardan ikisi erkek sinekleri az miktarda alkole çekmekten sorumluyken, üçüncüsü aşırı miktarların caydırıcı bir etkiye sahip olmasını sağlıyor.
Alkolün zehirli olması, sineğin beyninde içmenin risklerini ve faydalarını dikkatlice tartmasını sağlıyor. Bunu da alkol istek sinyallerini isteksizlikle dengeleyerek yapıyor.
Nebraska Üniversitesi'nden Ian Keesey, "Bu, sineklerin alkol zehirlenmesi riski olmadan alkol tüketiminin tüm faydalarını elde etmelerini sağlayan bir kontrol mekanizmasına sahip oldukları anlamına geliyor" dedi.
Araştırmacılar, incelemeleri için sinek beynindeki süreçleri görselleştirmek için görüntüleme teknikleri, çevresel kokuların kimyasal analizleri ve davranışsal çalışmalar gibi fizyolojik çalışmaları birleştirdiler.
|
Bilim, Hayvanlar alemi, Biyoloji
|
Çocuklar Minecraft oyununu neden bu kadar çok seviyor?
|
AJ Minotti'nin üç çocuğu da Minecraft oynamayı çok seviyor. 10 yaşındaki ikiz kızları ve 6 yaşındaki oğlu, oyundaki sınırsız sanal bloklarla sürekli bir şeyler inşa ediyor.
ABD'nin Ohio eyaletinde pazarlama alanında çalışan Minotti, çocuklarının ortaya çıkardığı şeyler karşısında bazen şaşkına döndüğünü söylüyor.
Kızlarından biri yakın zaman önce, "Baba, sana bir şey göstermek istiyorum" diyerek yanına geldi. Nintendo Switch ekranını tutarak, avatarının bir şelalenin önünde durduğunu gösterdi. Oyundaki bir düğmeye bastığında, şelale durdu ve bir mağaranın girişi açığa çıktı.
İçeride, topladığı eşyalar için sergi alanının olduğu ışıklı bir yeraltı sığınağı vardı.
Minotti hayranlık içerisinde "Bildiğin yer altı malikanesi gibiydi" diyor.
"Gerçekten çok etkilendim."
Kızı, bazı YouTube videolarını takip etmiş ama çoğunlukla tasarımı kendi başına yapmış.
Minotti, "Bu, benim çocukken bilgisayarda bir şeyler üretmeye çalıştığım zamanlardaki hislerimi hatırlatıyor" diye devam ediyor.
Minecraft, tüm zamanların en popüler video oyunlarından biri. İlk olarak 2009 yılında piyasaya sürülen oyun, 2023 yılına kadar 300 milyondan fazla kopya sattı.
Roblox ve Terraria gibi benzer oyunlarla birlikte, her yaştan oyuncu tarafından oynanıyor.
Çocuklar saatlerce bu oyunu oynayabiliyor. Bu, dikkat dağıtıcı sayısız unsuru göz önünde bulundurduğumuzda çağımızda pek de kolay bir şey değil.
Bazı ebeveynler, çocuklarının Minecraft'a olan ilgisinin bir tür takıntıya hatta bağımlılığa dönüşebileceğinden endişe ediyor. Çocuklarını ekrandan uzaklaştırmaya çalışırken zorlanan ebeveynler bile var.
Minecraft'ın popülaritesi o kadar büyük ki, yakında çıkacak bir Hollywood filmine ilham kaynağı oldu. Jack Black ve Jason Momoa'nın başrollerinde yer aldığı A Minecraft Movie, Nisan 2025'te vizyona girecek.
Uzmanlara göre, Minecraft ve benzeri oyunların başarısının ardında derin psikolojik ve hatta evrimsel faktörler yatıyor.
Bu tür oyunlar, insan doğasında var olan bir içgüdüye hitap ediyor. Türümüzün başarısının temelini oluşturan bir içgüdü: İnşa etme isteği.
Çocukların her zaman bir şeyler inşa etmeye bayıldığını biliriz. Bu kimi zaman kumdan kaleler, ağaç evler, kimi zaman da oyun hamurları ve oyuncak bloklar olabiliyor.
Minecraft ise bunun dijital bir versiyonu gibi.
Peki, çocukları bir şeyler inşa etmeye çeken şey tam olarak nedir?
ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Boston College'da çocukların öğrenme yöntemleri üzerine çalışan psikolog Peter Gray, tüm memelilerin gençken oyun oynadığını belirtiyor.
Örneğin, yırtıcı hayvanlar avlanma yeteneklerini geliştirmek için oyun oynuyor. Av olan hayvanlar ise kaçma ve saklanma pratiği yapıyor.
Gray, "Oynadıkları oyunlar, onlar için hayatta kalma ve üreme açısından en önemli becerileri geliştirir" diyor.
İnsanlar ise büyük ölçüde hayatta kalmalarını kulübelerden av malzemelerine kadar bir şeyler inşa etmeye borçlu. Gray, bu yüzden de doğal seçilimin insanları inşa etmeye yönelik güçlü bir oyun oynama dürtüsüyle donattığını belirtiyor.
Gray, çocukların da dil ve hayal gücü kullanarak oynadığını veya kuralları ve sosyal etkileşimi merkeze alan oyunlar yarattığını belirtiyor. Gray'e göre tüm bunlar sanki yetişkinliğe hazırlık sürecinin bir parçası gibi görünüyor.
Çocukların nasıl ve ne inşa ettiğinin, yaşadıkları kültüre göre değişiklik gösterebileceğini aktaran Gray, "Bugün çocukların bilgisayar başında oyun oynamaktan keyif almalarına şaşırmamalıyız. Bu bizi rahatsız da etmemeli " diyor.
"Buna üzülmek yerine, onların içgüdüsel olarak gelecekte ihtiyaç duyacakları becerileri geliştirdiğini kabul etmeliyiz."
New York Üniversitesi'nde bilgisayar bilimcisi olan Julian Togelius, henüz üç yaşındaki oğlunun bile oyuncak trenleri için tüneller inşa etmeye çalıştığını fark ettiğini anlatıyor. Yaşı ilerledikçe, bilgisayar oyunlarının kaçınılmaz olarak ilgisini çekeceğini düşünüyor.
Togelius'a göre, Minecraft gibi "sandbox" [oyuncuların serbestçe gezinebildikleri ve doğrusal ilerlemeyen bilgisayar oyunları için kullanılan bir teknolojik terim] oyunları, çocuklara keşfetme ve yaratıcılık özgürlüğü sunduğu için çok cazip geliyor.
Geleneksel bilgisayar kullanımı karmaşık olabilirken, Minecraft gibi oyunlar kolay ve sezgisel bir şekilde üretme fırsatı veriyor.
Togelius, "Minecraft'ta bir şeyler oluşturmak, doğrudan ve basit" diyor ve ekliyor:
"Kod yazmaktan çok daha kolay."
Ancak sadece inşa etme değil, oyunun sunduğu farklı modlar da çocukları içine çekiyor.
"Survival Mode" (Hayatta Kalma Modu), oyuncuların düşmanlarla savaşmasını ve hayatta kalmaya çalışmasını gerektiriyor.
Ayrıca, oyunun sosyal bir yönü de var. Çocuklar, yüz yüze görüşemedikleri arkadaşlarıyla çevrimiçi olarak Minecraft içinde buluşabiliyorlar.
Togelius, Minecraft oynayanların oyun içindeki davranışlarının kişilik özelliklerini nasıl yansıttığını incelediği bir araştırmaya imza attı. Oyunun sunduğu özgürlük sayesinde, oyuncuların kendilerini daha kolay ifade edebildiğini savunuyor.
Örneğin, klasik arcade oyunu Asteroids gibi oyunlarda oyuncular yalnızca uzay kayalarını vururken, Minecraft oyuncularının oyun içindeki seçimleri onların karakterleri hakkında ipuçları veriyor.
Çalışmaları kapsamında Togelius ve ekibi, yetişkin katılımcılara kişiliklerini ortaya çıkaran bir anket yaptı. Daha sonra bu sonuçları katılımcıların Minecraft'ta oynama tarzlarıyla karşılaştırdı.
Sonuçlar, oyun içi davranışların belirli kişilik özellikleriyle bağlantılı olduğunu gösterdi.
Anketlerinde aile değerlerine önem verdiğini belirten kişiler de bunu farkında olmadan oyun içi aktivitelerinde gösteriyordu.
"Bu kişiler küçük evler ve çitlerle çevrili kaleler inşa ediyor."
Togelius bu çalışmayı çocuklarla tekrarlamamış olsa da, onların da kişiliklerinin oyun içindeki seçimlerine yansıyacağını düşünüyor.
Araştırmada, Minecraft oyuncularının genel popülasyona göre daha meraklı ve daha az intikamcı eğilimlere sahip olduğu da ortaya çıktı.
Texas Tech Üniversitesi'nden psikolog Bailey Brashears, Minecraft gibi sandbox oyunlarının sunduğu geniş imkanların, bu oyunları daha çekici hale getirdiğini belirtiyor.
Geçen yıl, Minecraft'ın psikolojik bir araştırma aracı olarak nasıl kullanılabileceği konusunda bir tez yayımlayan Brashears, oyun içinde beş temel oynanış unsurunun bulunduğunu belirledi:
Brashears, "Çoğu oyunda bu unsurlardan sadece biri ya da ikisi bulunur" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Örneğin, Fortnite daha çok sosyal oyun ve hayatta kalma üzerine kurulu."
Elbette, çocukların Minecraft oynarken harcadığı zaman, ekran süresi konusundaki daha geniş endişeleri de gündeme getiriyor.
Ancak Minotti, çocuklarının oyun süresinin dengeli olduğunu vurguluyor. Dışarıda basketbol gibi fiziksel aktivitelerle de ilgileniyorlar.
Minotti yine de bazen oyun oynama sürelerini hatırlatması gerektiğini belirtiyor ve çevrimiçi arkadaşlık isteklerini kendi onayları olmadan kabul etmemelerini sağlıyor.
"Onları internette tamamen serbest bırakmıyoruz" diyor.
İngiltere'deki çocuk güvenliği vakfı NSPCC, çocukları Minecraft gibi oyunlarda güvende tutmak için ebeveynlere çeşitli tavsiyeler yayımladı. Oyun içinde çocuk istismarı ve kötü niyetli kişilerin varlığına dair ciddi vakalar yaşandığı biliniyor.
Ayrıca, Roblox'un CEO'su, çocukların zararlı içeriklere maruz kalmasından endişe eden ebeveynlerin platformdan uzak durması gerektiğini söyleyerek büyük bir tartışma başlattı.
Genel olarak Minotti, çocuklarının Minecraft'ta uzun zaman geçirmesi konusunda rahat, çünkü onların oyun içindeki aktivitelerini yakından takip ediyor ve oyunu yaratıcı bir şekilde kullandıklarını görüyor.
Minotti, "Bu aslında dijital bir oyun parkı gibi" diyor.
Minecraft'ın çekiciliği, insanları yeni yollarla bir araya getirme fırsatı da sunuyor.
Örneğin, Covid-19 pandemisinin ilk yıllarında üniversite profesörleri, çevrimiçi dersleri Minecraft üzerinden gerçekleştirdi.
İrlanda'daki ilkokul öğretmenleri de öğrencileri derse dahil etmek için Minecraft Education'ı kullandı.
Teknoloji Üniversitesi Shannon Midwest'ten psikoloji eğitmeni Éadaoin Slattery, İrlanda'da 11 öğretmenle yaptığı araştırmada, Minecraft'ın sınıf içi etkinliklerde başarıyla kullanıldığını belirtiyor. Çalışma, Minecraft'ın sahibi Microsoft tarafından finanse edildi.
Slattery, bir öğretmenin öğrencilerine Galce öğretmek için Minecraft içinde restoranlar ve farklı yiyecekler oluşturduğunu anlatıyor. "Bu yöntem, öğrencilerin yeni kelimeleri öğrenmesine yardımcı oldu" diyor.
Başka araştırmalar da Minecraft'ın sınıf ortamında kullanıldığında öğrenci motivasyonunu artırdığını, problem çözme, okuma-yazma ve diğer akademik beceriler üzerinde olumlu etkiler yarattığını gösterdi.
Oyunun, oyuncuların tamamen kendilerini kaptırdığı akış halini (flow state) tetiklediği düşünülüyor. Bu durum, çocukların oyuna yoğun bir şekilde odaklanmasını sağlıyor ve etraflarındaki diğer her şeyi unutmalarına yol açabiliyor.
Bununla birlikte, Minecraft'ın her çocuğa hitap etmediğini gösteren bazı çalışmalar var.
Avustralya'da 700 ebeveyni kapsayan bir araştırmada, 3-12 yaş arası erkek çocukların yüzde 54'ünün Minecraft oynadığı, ancak kız çocuklarında bu oranın yüzde 32 olduğu ortaya çıktı.
Araştırmacılar, bu tür oyunların kız çocuklarını da en az erkek çocuklar kadar dahil etmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü bu oyunlar, çocukların gelecekte ihtiyaç duyacakları dijital becerileri geliştirmelerine yardımcı oluyor.
Minotti ise kızlarının bilgisayar kullanımı konusunda hiçbir sorun yaşamadığını düşünüyor.
"Minecraft gerçekten onların dünyası haline geldi" diyen Minotti şöyle devam ediyor:
"Oyun içinde ne olup bittiğini anlamak için bazen onlara sormam gerekiyor."
Fiziksel Lego parçalarıyla da oynamaktan keyif alsalar da, Minotti evde tonlarca Lego parçası saklamaya yerleri olmadığını belirtiyor.
Minecraft ise bunun pratik bir çözüm sunduğunu düşünen Minotti, "Bu, hayal edebileceğiniz tüm Lego parçalarına sahip olmak gibi bir şey" diyor.
|
Teknoloji, Bilim, Yaşam, Çocuk haberleri
|
İki pençeli özel bir dinozor türü keşfedildi
|
Bilim insanları Moğolistan'ın Gobi Çölü'nde iki pençeli nadir bir dinozor türü keşfetti.
Duonychus tsogtbaatariisimli tür, arka bacakları üzerinde ayakta duran ve genelde üç parmağı bulunant terinozorlar grubunda özel bir yere sahip.
Yeni keşfedilen orta boy dinozorun ortalama 260 kilogram ağırlığında olduğu tahmin ediliyor.
Araştırmacılar türün uzun, kıvrımlı pençelerini esnetme becerisi sayesinde bitki örtüsünü etkili biçimde kavrayabildiğine inanıyor.
Terinozorlar otçul veya hepçil, ön bacakları kısa ama arka bacakları uzun olan bir dinozor türü.
Yaklaşık 145 milyon yıl önce başlayan ve 66 milyon yıl önce sona eren Kretase Dönemi'nde Asya'da ve Kuzey Amerika'da yaşıyorlardı.
Terinozorların tanınan örneklerinden biriJurassic World: Hakimiyetfilminde de görülen uzun pençeli Therizinosaurus.
Yeni dinozor türüne ait numune Moğolistan'ın Gobi Çölü'nde bulunan ve geçmişi 66-100 milyon yıla dayanan Bayanshiree yapılaşmasından alındı.
BM'nin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Unesco, Moğolistan'ın Gobi Çölü'nün dünyadaki en büyük dinozor fosili rezervi olduğunu söylüyor.
Bölge özellikle Kretase Dönemi'nin sonlarından kalan fosiller için önemli bir kaynak.
Kretase Dönemi, dinozor çağının üç temel döneminin en sonuncusu, yani dinozor evriminin son aşamasını temsil ediyor.
Araştırmaya göre yeni keşfedilen dinozorun neredeyse 30 santim olan pençeleri, altlarındaki kemiklerden çok daha uzundu.
Gelişmiş kavrama becerisine ek olarak dinozorların iki parmaklı elleri iletişim ve kazı için ya da etkili birer silah olarak da kullanılmış olabilir.
En iyi bilinen iki parmaklı dinozorlar, Tyrannosaurus rex'i de içeren Tyrannosaurid grubunun mensubuydu.
Ancak Duonychus'un iki parmaklı elleri bu gruptan bağımsız olarak evrilmiş.
Bilim insanlarının incelediği numunede dinozorun pençesini tıpkı insan tırnağı gibi kaplayan ve savunmaya, harekete, avlanmaya destek olan zar da korunmuş.
|
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi
|
Signal yazışma uygulaması nedir ve ne kadar güvenli?
|
ABD'deki üst düzey yetkililerin gizli yazışmaları için Signal'da bir grup kurduğunun ortaya çıkmasıyla, bu ücretsiz yazışma uygulaması dünya çapında haberlerde yer aldı.
Olay ABD tarihindeki en ciddi güvenlik açıklarından biri olarak görülüyor.
Söz konusu mesajlarda Trump'ın saldırı kararıyla ilgili çekinceler, emojiler ve Avrupa ülkelerini eleştiren ifadeler yer alıyor.
The Atlantic dergisinin yazı işleri müdürü Jeffrey Goldberg bir anda kendisini, Yemen'deki Husilere yönelik hava saldırılarının konuşulduğu bir Signal grubunda bulmuştu.
Goldberg'in bu gruba eklenmesi ABD'de gündemi değiştirmiş, Demokratların Senato'daki lideri Chuck Schumer bunun "tarihteki en büyük askeri istihbarat sızıntılarından biri olduğunu" söyledi ve soruşturma açılmasını talep etti.
Peki Signal nedir ve ne kadar güvenli?
Signal'ın dünya çapında 40-70 milyon arasında aylık kullanıcısı bulunuyor. Bu, milyarlarca kişinin kullandığı WhatsApp ve Messenger gibi uygulamalara kıyasla küçük bir miktar.
Fakat Signal'ın diğerlerine kıyasla öne çıktığı alan güvenlik. Bunun merkezinde de uçtan uca şifreleme bulunuyor.
Basitçe anlatmak gerekirse uçtan uca şifreleme, mesajların yalnızca gönderici ve alıcı tarafından görülebilmesini sağlıyor.
Signal'ın kendisi bile bu mesajlara erişemiyor.
Uçtan uca şifreleme, WhatsApp gibi bazı başka uygulamalarda da bulunuyor.
Fakat Signal'ın ek güvenlik özellikleri de var.
Bunlardan biri, uygulamanın açık kaynak kodu olması. Böylece herkes uygulamanın kodlarını inceleyip, hackerların kullanabileceği bir güvenlik açığı olup olmadığını denetleyebiliyor.
Signal'ın sahipleri, diğer uygulamalara kıyasla çok daha az kullanıcı bilgisi topladıklarını, kullanıcı adı, profil resmi ve üyesi olan grupların kaydının tutulmadığını söylüyor.
Dahası, para kazanmak için bu bilgileri toplayıp satmaya da ihtiyaç duymuyorlar çünkü uygulamanın sahibi, kâr amacı gütmeyen Signal Vakfı. Vakıf, reklam gelirleriyle değil bağışlarla işliyor.
Vakfın yöneticisi Meredith Whittaker, ABD'deki ulusal güvenlik hikayesinin ardından X hesabından yaptığı açıklamada "Signal özel iletişimde altın standarttır" dedi.
Bu "altın standart" niteliği, siber güvenlik uzmanları ve gazetecilerin sıklıkla bu uygulamayı tercih etmesinin ana nedeni.
Fakat bu seviyede bir güvenlik bile, aşırı hassas ulusal güvenlik konularının ele alındığı çok üst düzey güvenlik konuları için yeterli görülmüyor.
Bunun nedeni de cep telefonun üzerinden iletişim kurmanın kaçınılamaz riskinden kaynaklanıyor: Cep telefonları, onları kullanan kişiler kadar güvenlidir.
Biri telefonunuzu kilitli değilken ele geçirirse veya şifrenizi öğrenirse mesajlarınıza erişebilir.
Ve hiçbir uygulama, kamusal bir alanda telefonunuzu kullanırken bir kişinin omzunuzun üstünden ekranınıza bakmasına engel olamaz.
ABD'de resmi kurumlarla çalışmış bir veri uzmanı olan Caro Robson, üst düzey güvenlik yetkililerinin Signal gibi bir mesajlaşma uygulamasında iletişim kurmasının "çok, çok sıra dışı" olduğunu söylüyor.
Robson, bu düzeydeki yetkililerin, "devlet kontrolünde geliştirilmiş, üst düzey şifreleme kapasitesi olan" uygulamalar kullanmasının beklendiğini ekliyor.
ABD hükümetinin, ulusal güvenlik içeren konuşamalar için Scif adı verilen kontrollü ortamları tercih ettiği biliniyor.
Scif, kişisel elektronik cihazların kullanımına izin verilmeyen en üst düzey güvenlik altında kapalı alanlara verilen bir isim.
Scif'ler askeri üslerden yetkililerin evlerine kadar çeşitli yerlerde bulunabiliyor.
Caro Robson, böylesi gizlilik seviyesindeki bilgilere erişmek için, "dinleme cihazı olasılığına karşı sürekli taranan bir yerde olmanız gerekir" diyor ve devam ediyor:
"Özellikle de ülke savunması söz konusu olduğunda, tüm sistem hükümetin kendisini en yüksek şifreleme standartları ile güvenlik altına alması üzerine kurulu"
Signal mesajlaşma uygulaması ile ilgili endişelere yol açan başka bir konu daha var, o da silinen mesajlar.
Bu uygulama, diğer birçok mesajlaşma uygulaması gibi, kullanıcılarının mesajlarını belirli bir süre sonra kaybolacak şekilde ayarlamasına izin veriyor.
The Atlantic'ten Jeffrey Goldberg, eklendiği Signal grubundaki bazı mesajların bir hafta sonra kaybolduğunu söyledi.
Bu durum, federal yetkililerin kayıt tutma zorunluluğuna ilişkin yasaları, eğer farklı bir yönlendirme yapılmadıysa, ihlal ediyor olabilir.
Çeşitli yönetimler, ulusal güvenlik tehdidi gibi gerekçelerle bu tür şifreli mesajlaşma hizmetlerine ait verilere ulaşma izni arıyor.
Signal ve WhatsApp gibi uygulamalar daha önce böyle bir erişim arayışına karşı hukuki olarak mücadele etti. Böylesi bir erişimin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılabileceğini savundu.
Signal, yasa koyucuların ısrarı halinde uygulamayı 2023'te İngiltere'den çekmekle tehdit etti.
Bu yıl, İngiltere hükümeti bulut (cloud) depolamadaki bazı verileri korumak için uçtan uca şifreleme (E2EE) kullanan Apple ile ciddi bir anlaşmazlık yaşadı.
Apple, İngiltere'de bu özelliği tamamen kaldırmak zorunda kaldı.
Bu dava halen devam ediyor.
Bu tartışmanın da gösterdiği gibi, gizli verilerinizi yanlış kişiyle paylaşırsanız hiçbir güvenlik veya yasal koruma önemli olmaz.
Ya da bir eleştirmenin daha açık bir şekilde ifade ettiği gibi: "Şifreleme sizi aptallıktan korumaz"
|
Teknoloji, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Donald Trump, Bilgisayar güvenliği, Sosyal medya
|
Karanlık Enerji deneyi Einstein'ın Evren teorisini temelden sarsıyor
|
Bilim insanları, Evren'in genişlemesini sağlayan Karanlık Enerji adlı gizemli gücün zamanla değişebileceğini buldu.
Henüz erken aşamada olan bulgu, kısmen Albert Einstein tarafından geliştirilen mevcut teoriyle çelişiyor.
Bu sonuçları doğrulamak için daha fazla veriye ihtiyaç duyuluyor ancak araştırmaya dahil olan bilim insanları arasında heyecan artıyor.
Bazıları, bir nesildir astronomideki en büyük keşiflerden birinin eşiğinde olabileceklerine inanıyor.
Bu keşif, zaman ve mekanın doğası dahil olmak üzere Evren ile ilgili anlayışımızının temelini yeniden düşünmeye zorlayabilir.
Çalışmaya katılan en temkinli ve saygın araştırmacılardan bazıları, örneğin University College London'dan Prof. Ofer Lahav bile, artan kanıtların kendisini heyecanlandırdığını söylüyor.
BBC'ye verdiği demeçte, "Bu dramatik bir an. Evren ile ilgili anlayışımızda bir paradigma değişimine tanıklık ediyor olabiliriz" dedi.
Karanlık Enerji'nin 1998'deki keşfi kendi başına bir devrim niteliğindeydi. O zamana kadar, Evren'i oluşturan Büyük Patlama'dan sonra, genişlemesinin yerçekimi kuvveti altında yavaşlayacağı görüşü hakimdi.
Ancak ABD'li ve Avustralyalı bilim insanlarının gözlemleri, genişlemenin aslında hızlandığını buldu. Bunu yönlendiren kuvvetin ne olduğunu bilmedikleri için buna Karanlık Enerji dediler.
Bilimin en büyük gizemlerinden biri olan Karanlık Enerji'nin ne olduğunu bilmesek de gökbilimciler onu ölçebilir ve Evren'in tarihindeki farklı noktalarda galaksilerin birbirinden uzaklaşma hızlarını gözlemleyerek değişip değişmediğini anlayabilirler.
Tucson, Arizona yakınlarındaki Kit Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki Karanlık Enerji Spektroskopik Aleti (DESI) de dahil olmak üzere bu alanda yanıtlar bulmak üzere birkaç deney yapıldı.
DESI 5.000 optik fiberden oluşuyor. Bunların her biri yüksek hızda galaksileri tarayan ve robotik olarak kontrol edilen ayrı birer teleskop.
DESI araştırmacıları geçtiğimiz yıl, karanlık enerjinin uyguladığı kuvvetin zamanla değiştiğine dair ipuçları bulduklarında, birçok bilim insanı bunun ortadan kalkacak bir veri sapması olduğunu düşündü.
Ancak bir yıl sonra bu sapma büyüdü.
Portsmouth Üniversitesi'nden Prof. Seshadri Nadathur, "Kanıtlar şimdi eskisinden daha güçlü. Ayrıca ilk yıla kıyasla birçok ek test yaptık ve bunlar bize sonuçların hesaba katmadığımız, verilerdeki bilinmeyen bir etkiden kaynaklanmadığı konusunda güven veriyor" dedi.
Veriler henüz bir keşif olarak tanımlanmalarını sağlayacak eşiği geçmedi, ancak Edinburgh Üniversitesi'nden İskoçya Kraliyet Astronomu Prof. Catherine Heymans gibi birçok gökbilimcinin bu deneyleri dikkatle izlemesine yol açtı.
BBC'ye konuşan Heymans, "Karanlık Enerji düşündüğümüzden bile daha tuhaf görünüyor. 2024'te veriler oldukça yeniydi, kimse bundan tam olarak emin değildi ve daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülüyordu.
"Ancak şimdi daha fazla veri var ve bilim camiası tarafından daha fazla inceleme yapılıyor, bu nedenle 'sapmanın' ortadan kalkması ihtimali de; gerçekten büyük bir keşfe doğru ilerliyor olma ihtimalimiz de var."
Peki bu değişime ne sebep oluyor?
"Kim bilir!" diye neşeyle itiraf ediyor Prof. Lahav.
"Bu yeni sonuç doğruysa, değişime sebep olan mekanizmayı bulmamız gerekiyor ve bu da yepyeni bir teori anlamına gelebilir, bu da bunu çok heyecan verici" diye ekliyor.
DESI, önümüzdeki iki yıl boyunca daha fazla veri toplamaya devam edecek.
Gözlemlerinin kesin olarak doğru olup olmadığını saptamak için yaklaşık 50 milyon galaksi ve diğer parlak cismi ölçmesi planlanıyor.
Kaliforniya'daki Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'nda doktora sonrası araştırmacısı Andrei Cuceu, "Evrenin bize nasıl çalıştığını anlama işindeyiz ve belki de bize düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu söylüyordur" diyor
Karanlık Enerji'nin doğası hakkında daha fazla ayrıntı, Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) Euclid misyonu tarafından elde edilecek.
DESI'den daha uzakları araştıracak ve daha da fazla ayrıntı elde edecek olan uzay teleskopu 2023'te fırlatıldı. Yeni görüntülerini 19 Mart'ta yayımladı.
DESI araştırması dünya çapında 70'ten fazla kurumdan 900'den fazla araştırmacının katılımıyla gerçekleşiyor.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Fizik, Uzay keşfi
|
Uzayda dokuz ay mahsur kalan astronotlar Dünya'ya döndü
|
Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) dokuz ay mahsur kalan iki astronot yaklaşık 16 saatlik yolculuğun ardından Dünya'ya ulaştı.
Astronotları taşıyan SpaceX kapsülü 19 Mart TSİ 00:05 sularında Florida açıklarında suya iniş yaptı.
Kurtarma ekibi, ilk güvenlik kontrollerini tamamlamak ve paraşütleri almak için "hız botlarıyla" kapsüle doğru yanaştı.
Daha sonra iniş alanından yaklaşık 3,2 km uzakta bulunan SpaceX kurtarma gemisi, uzay aracına doğru yola çıktı.
Uzay aracı kurtarma gemisinin üzerine kaldırıldı ve kapak açıldı. Mürettebatın uzayda aylar geçirdikten sonra ilk kez temiz hava alması sağlandı.
Daha sonra astronotlar uzay aracından dışarı çıkarıldı.
Sunita Williams ve Butch Wilmore 6 Haziran 2024'te Uluslararası Uzay İstasyonu'na ulaştıklarında sadece sekiz gün kalmaları planlanıyordu. Ancak uzay aracındaki teknik aksaklıklar nedeniyle dokuz ay orada mahsur kaldılar.
Astronotları getirecek olan SpaceX uzay aracı Dragon Cumartesi sabahı ISS'ye ulaşmıştı.
Astronotların görevleri, ISS'deki çalışma arkadaşları Nick Hague ve Aleksandr Gorbunov'un yanı sıra Rusya, Japonya ve ABD'den olmak üzere toplam dört astronot tarafından devralındı.
ISS programının yöneticisi Dana Weigel, kapsülün güvenli bir şekilde dönebilmesi için Dünya'daki hava koşullarının uygun olmasını bekleyeceklerini ve bunun da kısa bir gecikmeye yol açabileceğini söylemişti.
Weigel, astronotların geçen hafta görev teslimi için hazırlanmaya başladığını açıkladı.
Astronotlar, uzay istasyonunda olmaktan mutlu olduklarını sürekli dile getiriyordu. Suni Williams burayı "mutlu olduğu yer" olarak tanımlamıştı.
Butch ve Suni, SpaceX'in rakibi olan havacılık firması Boeing tarafından geliştirilen Starliner adlı deneysel bir uzay aracını test etmek için ISS'ye fırlatıldı.
5 Haziran 2024'te Dünya'yı terk eden iki astronot, sekiz günlük bir misyon için istasyonda bulunacaktı. Ancak Boeing'in uzay aracıyla planlanan dönüşleri, güvenlik riski nedeniyle iptal edilmişti.
Starliner görevi, uzay aracının geliştirilmesindeki teknik sorunlar nedeniyle birkaç yıl ertelenmişti; fırlatılması ve ISS'ye bağlanması sırasında da sorunlar yaşandı.
Bunlar arasında, uzay aracının Dünya atmosferine yeniden girişini yavaşlatmak için ihtiyaç duyulacak olan itici güçlerindeki sorunlar ve itme sistemindeki helyum gazı sızıntıları da vardı.
NASA, Butch ve Suni'yi Dünya'ya geri getirirken Starliner'ı kullanarak risk almak istemedi ve ISS'deki rotasyon için astronotların uzaya götürüleceği zamanı beklemeye karar verdi.
Ancak bu, Butch ve Suni'nin aylar boyunca ISS'de mahsur kalacağı anlamına geliyordu.
Boeing ise Butch ve Suni'yi Starliner ile geri getirmenin güvenilir olduğunu savundu.
Açık Üniversite'den Dr. Simeon Barber BBC'ye yaptığı açıklamada, "Boeing için uzaya götürdüğü astronotların rakip bir firmanın aracıyla geri dönmesi pek hoş bir görüntü değil" diyor.
|
Bilim
|
Uzayda mahsur kalan astronotlara ne oluyor?
|
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) sekiz günlüğüne uzaya giden iki astronotu dokuz ay Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) mahsur kaldıktan sonra 18 Mart'ta Dünya'ya dönüş yolculuğuna başladı.
Deneme uçuşu için Boeing’in yeni Starliner uzay aracı ile ISS'ye doğru 5 Haziran'da yola çıkan Sunita Williams ve Butch Wilmore’un birkaç gün içinde dönmesi planlanıyordu. Ancak arızalar nedeniyle dönemediler.
Bu, astronotların uzayda mahsur kaldığı ilk görev değil.
Peki uzayda uzun süre kalan astronotlara ne oluyor?
NASA yetkilileri, Starliner’ın mekiğindeki itici takımlarda sızıntı tespit ettiklerini, bazı roket motorlarının da çalışmadığını açıkladı.
Mühendisler, yeryüzünde yapılan testlere rağmen yaşanan sorunların nedenini anlamaya çalıştı.
Uzayda ve yörüngede yapılan testlerde motorların çalışıyor olması ise kafaları iyice karıştırdı.
Teknik sorunlar yaşayan kapsül, astronotların dönüşü için çok riskli bulundu.
Starliner 7 Eylül'de mürettebatsız bir şekilde Dünya'ya geri döndü.
Astronotların da SpaceX Crew Dragon ile Şubat'ta geri dönmeleri planlandı.
Ancak bazı teknik sorunlar nedeniyle bu plan da ertelenmek zorunda kaldı.
Aslında Starliner mahsur kalmak için çok da kötü bir yer değildi.
Space Boffins podcastine konuk olarak 2020-2021 yılları arasında Starliner’da geçirdiği altı aylık görevi nasıl tamamladığını anlatan NASA astronotu Victor Glover, araçta “yedi yatak odası ve üç banyo” olduğunu söyledi.
Araçta su kaynakları bol ve yakın zamanda tüketim maddelerine takviye amacıyla yapılan bir uzay görevi sonrası gıda kaynağı da gereğinden bile fazla.
Aracın içi biraz kalabalık olsa da, astronotların camdan gördükleri Dünya manzarası muazzam.
Uzay görevlerini takip eden Florida merkezli haber sitesi SpaceUpClose’un kurucusu Ken Kremer, “Oradaki astronotlar gayet mutlu. Çoğu insan mahsur kaldıklarını düşünüyor ama durum öyle değil” diyor.
Kremer, “Yaşanan sorunları küçümsemiyorum ama zaten bu misyon en başta da sekiz gün olarak hesaplanmış olamazdı. İki astronot da daha önce altı aylık görevlerde yer aldılar ve bu defa daha uzun bir görev için yollanmaları gerekirdi” diye açıklıyor.
Çoğumuz yolculuğumuz iptal olduğunda ya da hava alanındayken uçuşumuz ertelendiğinde öfkeleniyoruz.
Bu gibi beklenmedik durumlar için dünyadaki en hazırlıklı insanlar ise bu konuda eğitimli olan astronotlar.
Glover, astronotları “profesyonel risk alıcılar” diye nitelendiriyor.
Williams ve Wilmore da NASA'nın en deneyimli astronotları arasında.
İkisi de uzmanlıklarını Starliner’ı testlere tabii tutarak kullanıyor ve bu koşullar altında ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar.
Astronotlar uzay istasyonunun bakımını üstlenmekle kalmayıp, uzay giysilerini tamir ediyor, bilimsel deneyler yapıyorlar. Paris'teki Olimpiyatları bile takip ettiler.
Uzay aracının içindeki işleyişi iyi bildikleri için de gıda kaynaklarının yönetilmesinden ekipmanların bulunduğu rafların derin temizliğine pek çok görevi üstlenebiliyorlar.
Normalde uzay istasyonunda astronotların ter ve idrarı yeniden dönüştürülerek içme suyu üretiliyor ancak son arızalar nedeniyle idrarları depolamak zorunda kaldılar.
Bu da zaten iki ek astronot yüzünden kalabalık olan uzay aracını daha da sıkışık hale getirdi.
Astronotlar Williams ve Wilmore, yanlarında getirdikleri yedek parçalar ve takviye amaçlı ek ekipmanlarıyla beraber sistemin tamir edilmesini bekliyorlar.
Bu gibi beklenmedik durumların nadiren trajediye dönüştüğü uzay istasyonundaki herkes, gösterdikleri profesyonel yaklaşımla istasyonun başarısını da ortaya koydu.
Kasım 2000’den bu yana istasyonun hiç boş kalmadığını da unutmamak gerek.
Öte yandan astronotların uzayda beklenenden daha uzun kaldığı geçmişteki vakalara bakılırsa, Williams ve Wilmore için hayat çok daha zor olabilirdi.
Örneğin Mayıs 1991’de Mir uzay istasyonuna göreve giden Sovyet kozmonot Sergey Krikalyov, birkaç ay kalmayı beklerken neredeyse bir yıl uzayda durmak zorunda kalmıştı.
İngiliz astronot Helen Sharman’ın da dahil olduğu uzay görevinin ilk haftalarında her şey planlandığı gibiydi.
Tüm bunlar olurken, Krikalyov’un ülkesi dağılmak üzereydi.
Ağustos 1991’de Sovyet lider Mihail Gorbaçov’a karşı bir darbe girişiminde bulunan komünistler tanklarla Moskova sokaklarındaydı.
2019’da bir röportaj yaptığım Krikalyov, o dönem eşi ile karşılıklı olarak birbirleri için endişelendiklerini söylemiş, “Yerde tüm bu çalkantılar ve istikrarsızlıklar yaşanırken elbette biz de arkadaşlarımız, akrabalarımız, anne babalarımız için kaygılanıyorduk” demişti.
Gerçekten de uzay görevinin başlamasından dört ay sonra Sovyetler Birliği dağıldı.
Uzaya tedarik uçuşları devam etti ancak Krikalyov ve istasyondaki diğer kozmonot Aleksandr Volkov’un Dünya’ya dönüp dönemeyeceği meçhuldü.
Krikalyov, “İstasyonda olduğumuzu unuttuklarına dair hikayeler kulağıma gelmişti. Oysa her gün merkezle iletişim halindeydik ve yapmamız gereken deneyler, elimizde de gereken gıda ve su kaynakları vardı. Aslında her şey tam zamanında ilerliyordu” diye anlattı.
Dünya’dan ayrıldıktan bir yıla yakın süre sonra Krikalyov, yeni ana vatanı olan Rusya’ya döndü.
Starliner’daki arızalara ilişkin incelemeler devam ederken, Sunita Williams ve Butch Wilmore’un durumu herhangi bir paniğe neden olmuyor.
NASA’nın birkaç hafta içinde uzay aracını mürettebatlı ya da mürettebatsız eve geri uçurma konusunda nihai kararı vermesi bekleniyor.
Öte yandan ikili Eylül ayında Dünya’ya dönmeyi başarsa da, özellikle Ay ve ötesine çok daha gelişmiş uzay araçlarıyla görevler düzenlenmesi beklenirken, gelecekte bu tarz beklenmedik olayların yeniden yaşanması olası.
1972’den beri Dünya yörüngesinin ötesine yapılacak ilk görev için Artemis 2’nin pilotluğunu yapması planlanan Victor Glover, “Yaptığımız iş sanki rutin bir görevmiş izlenimi verirsek, hem kamuya hem de mesleğimize kötülük yapmış oluruz. Gelecekte Starliner’ı 10’uncu kez uçurduğumuzda da görevimiz bugünkü kadar karmaşık ve zor olacak” diyor.
|
Uzay, Bilim, Uzay keşfi
|
Demir eksikliği için gıda takviyeleri ne zaman işe yarıyor?
|
Demir eksikliği günümüzde dünyadaki en yaygın mikrobesin yetersizliği. Her üç kişiden birini etkilediği düşünülüyor. Özellikle de çocuklar, üreme çağındaki kadınlar ve hamile kadınlar arasında yaygın.
Üstelik çeşit çeşit sağlık sorununa yol açabiliyor. Kadınlarda demir eksikliği anemisi (bedenin yeterli alyuvar üretebilecek kadar demire sahip olmaması) engelliliğe yol açan en yaygın nedenlerden.
Gazeteci Amanda Ruggeri'nin BBC Future için yazdığı makaleye göre hamile kadınların yeterince demiri olmadığında, fetüslerin beyin gelişimi bundan etkilenebiliyor. Ayrıca ölü doğum, doğum sırasında ölüm, erken doğum ve düşük kiloyla doğum risklerini de artırıyor.
Bebeklerde ve küçük çocuklarda ise uzun vadeli gelişimlerini etkileme ihtimali taşıyor. Araştırmalar demir eksikliği çeken çocukların mutluluğunun ve sosyal etkinliğinin azaldığını gösteriyor.
Dahası, demir eksikliği takviyelerle giderilse bile, motor yetenekleri ve ilerleyen yaşlardaki bilişsel gelişimleri daha düşük kalabiliyor.
Yetişkinlerde ise engelliliğin en büyük nedenlerinden biri. Nadir vakalarda hayati tehlikelere bile yol açabiliyor.
İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden beslenme profesörü Michael Zimmerman bunun büyük bir küresel sorun olduğunu söylüyor.
Mikrobesin yetersizliği üzerine uzun yıllardır çalışan Prof. Zimmerman "Demir eksikliği çok yaygın. Bunu azaltma çabaları da hızlı sonuç vermiyor. Üstelik pek çok engellilikle de ilişkili" diyor.
Çoğu bilim insanı demir eksikliğinin yaygın olduğu konusunda hemfikir. Fakat demir eksikliğinin tam tanımı veya başka şikayetlere yol açmadığı durumlarda sağlığa olumsuz etkisi konusunda hâlâ sorular var. Peki insanlar ne zaman demir desteği almalı veya almamalı?
Bir kişinin demir eksikliğinin olması, anemi olacakları anlamına gelmiyor. Avustralya'daki Melbourne Nüfus ve Küresel Sağlık Okulu Başkanı ve demir eksikliği uzmanı klinik hematolog Sant-Rayn Pasricha "Demir eksikliği anemiden önceki aşamadır" diyor.
Pasricha'nın da aralarında bulunduğu bazı uzmanlar demir eksikliğinin her durumda bir sorun oluşturmayabileceğini düşünüyor – özellikle de bu kişilerin bir sağlık şikayeti yoksa.
Dünya Sağlık Örgütü için yaptığı bir araştırmada demir eksikliği olan ve halsiz hisseden kadınlara demir takviyesi verildiğinde halsizliklerinin geçtiğini fakat demir eksikliği olmasına rağmen halsiz hissetmeyen kadınlara takviye verildiğinde ise enerji seviyelerinde bir değişim olmadığını görmüş:
"Bu da bize gösteriyor ki, en azından yetişkinlerde, demir eksikliği nedeniyle kötü hisseden kişilerin tedavi edilmesi önemliyken, bunun etkisini hissetmeyen kişilere de demir takviyesi verilmesinin gerekli olup olmadığı meçhul."
İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden, mikrobesin yetersizliği üzerine çalışan beslenme profesörü Michael Zimmerman, demir eksikliğinin engelliliğe yol açma risklerine dikkat çekiyor.
Amerikan Pediatri Akademisi Beslenme Komitesi Başkanı Mark Corkins, bunun çocuklardaki etkisinin kalıcı olabileceğini vurguluyor:
"Sadece o anki sağlıkları kötüleşmiyor, gelişim potansiyellerinden de kaybetmiş oluyorlar."
Çocuklar üzerinde yapılan bir araştırma, demir eksikliği anemisi ve kötü bilişsel performanslar arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor.
Fakat bu, aralarında nedensellik olduğu anlamına gelmiyor.
Bütün besin araştırmalarında benzer bir zorluk var: Besin eksikliği mi bu bilişsel soruna yol açıyor yoksa ikisinin ortak başka bir nedeni mi var?
Gelişimlerine potansiyel etkisi büyük olduğu için, çocuklar hakkındaki sağlık tavsiyelerinde, herhangi bir eksiklik belirtisi görülen çocuklara ve hatta bazen önlem olarak tüm çocuklara demir takviyesi verilmesi yer alıyor.
Örneğin Amerikan Pediatri Akademisi sadece anne sütüyle beslenen bebeklere demir damlaları verilmesini tavsiye ediyor.
Fakat bu yaklaşımı sorgulayanlar da var. Onlardan biri de Sant-Rayn Pasricha. Bangladeş'te 3 bin 300 sekiz aylık bebekle yapılan, bugüne kadar bu alandaki en büyük deneyde görev alan Pasricha ve ekibi bebeklerin yarısına üç ay boyunca demir takviyesi verirken diğer yarısına plasebo vermiş.
Demir takviyesinden önce ve sonra çocukların sinirsel gelişimlerini ölçen araştırmacılar, hiçbir fayda veya zarar tespit edememiş:
"Demir alan çocuklarda hemoglobin ve demir seviyelerinin arttığını gördük ama bunlar çocuk gelişimini etkilemedi.
"Bunun neden böyle olduğunu hâlâ açıklamaya çalışıyoruz."
Diğer araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Bir araştırmada demir eksikliği anemisi bulunan çocukların anemisi demir takviyeleriyle giderilse de daha az dinlenebildikleri uyku düzenleri bazı vakalarda yıllar boyunca iyileşmemiş.
Bunun olası nedenlerinden biri, kısa süreli bir eksikliğin bile kalıcı bir hasara yok açabilme ihtimali.
Bir başka araştırma, doğumda demir eksikliği olan çocukların daha sonra demir takviyesi alsalar da, beyninin bilişsel kontrolle ilişkili bölümlerinde, 8-11 yaş aralığında bile daha az aktivite tespit edildiğini gösteriyor.
Pasricha belki de demir eksikliğinin kendisinin bir sorun olmadığını, demir eksikliğinin başka bir şeyin göstergesi olabileceğini söylüyor: Örneğin genel anlamda besin maddesi eksikliği.
Dahası, demir eksikliği olmamasına rağmen demir alan çocukların da risk altında olabileceğini gösteren araştırmalar var. Bunlardan birinde demir takviyesi alan çocukların daha az büyüdüğü görüldü. Bir diğerinde yüksek demirli bebek maması yemiş çocukların, düşük demirli bebek maması yemiş çocuklara kıyasla 10 ve 16 yaşındaki bilişsel testlerinin daha kötü olduğu tespit edildi.
Fakat demir desteğinin hangi miktardan sonra olumsuz sonuçlara yol açabileceği bilinmiyor ve uzmanlar bu sonuçların da demirle alakalı olmayabileceği, ikisinin de arkasında farklı bir neden olabileceği ihtimalini hatırlatıyor.
Demir takviyeleri bağırsaktaki zararlı bakterileri de artırabiliyor ve özellikle bebeklerde bağırsak mikrobiyomunu bozabiliyor.
Çoğu uzmanın uzlaştığı bir konu ise demir eksikliği anemisi olan veya demir eksikliği çekerken yorgunluk gibi belirtileri de olan kişilerin takviye almasının olumlu sonuçları olacağı.
Bir kişinin kendisi veya çocuğu için demir takviyesi kullanmasına yönelik kararı tek başına almaması, doktoruna danışması da büyük önem taşıyor.
İdeal bir dünyada insanların dengeli beslenmeyle, demir açısından zengin gıdaları da yiyerek yeterli demiri alması ve eksiklik yaşamaması gerekir. Fakat bu her zaman mümkün olmuyor.
Karaciğer, kırmızı et, bakliyat, kuruyemiş ve kurutulmuş meyveler iyi birer demir kaynağı.
Corkins "En iyi yöntem dengeli beslenme. Bedeniniz demiri emme ve kullanmaya yatkınlığının en iyi olduğu yöntem budur" diyor ve ekliyor:
"Tabii ki birinde anemi tespit ederseniz onu hızla iyileştirmek için takviye vermek en iyisi."
Uyarı
Buradaki tüm içerikler genel bir bilgi amacıyla sunulmuştur ve bir doktor veya sağlık çalışanının vereceği tavsiyenin yerine geçmesi amacıyla kullanılmamalıdır. BBC, okurların kendi kendilerine koyacakları teşhislerin sorumluluğunu üstlenmemektedir. Sağlığınız hakkında endişeleriniz varsa mutlaka doktorunuza danışın.
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Kadın konuları, Sağlık, Çocuk haberleri, Gıda
|
Dünyanın en güçlü okyanus akıntısı yavaşlıyor, şimdi ne olacak?
|
Antarktika'nın uzak ve gizemli okyanus akıntısı, iklim, gıda ve çeşitli ekosistemler üzerinde büyük bir etkiye sahip. Peki 2050 yılına kadar bu akıntının yavaşlamasını durdurmak mümkün mü?
Antarktika etrafında saat yönünde giden Antarktik Kutup Akıntısı, dünyadaki en güçlü akıntı. Gulf Stream Akıntısı'ndan beş kat, Amazon Nehri'nden de 100 kat daha güçlü.
Büyük Okyanus, Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusunu birleştiren küresel okyanus "taşıma bandının" bir kısmını oluşturuyor.
Sistem Dünya'nın iklimini düzenliyor, küresel çapta su, sıcaklık ve besleyici maddeler pompalıyor.
Fakat Antarktika'da buzların erimesiyle ortaya çıkan tatlı, soğuk su okyanus suyunun tuz oranını düşürüyor ve bu durum yaşamsal önemdeki bu okyanus akıntısını tehdit ediyor.
Yeni bir araştırma Antarktik Kutup Akıntısı'nın dünyanın ısınması sonucu 2050 itibarıyla % 20 zayıflayacağına işaret ediyor.
Bunun Dünya'daki yaşama büyük etkileri olabilir.
Antarktik Kutup Akıntısı, buz kaplı kıta etrafındaki bir hendek gibi.
Sıcak suyun dışarıda kalmasını sağlıyor ve tehdit altındaki buzulları koruyor.
Aynı zamanda, istilacı boğa yosunları ve bu yosun tabakalarının üzerinde otostop yapan hayvanlara karşı bir bariyer görevi görüyor.
Akıntı, Antarktika'ya yaklaşan yosun tabakalarının parçalanmasını sağlıyor. Dünya ikliminin düzenlenmesinde de büyük bir rol oynuyor.
ABD'nin doğu kıyısındaki Gulf Stream, Japonya yakınlarındaki Kuroşio Akıntısı, Güney Afrika kıyılarındaki Agulhas Akıntısı gibi daha iyi bilinen akıntıların tersine, Antarktik Kutup Akıntısı iyi anlaşılmış değil.
Bunun ana nedeni doğrudan ölçüm almayı zorlaştıran uzak konumu.
Okyanus akıntıları sıcaklıklardaki değişikliklere, tuz düzeyine, rüzgar yönlerine ve deniz buzulunun genişliğine tepki veriyor.
Şimdi bu akıntılar birçok açıdan iklim değişikliğinin tehdidi altında.
Daha önceki araştırmalar, bu taşıma bandının yaşamsal önemdeki parçalarından birinin, feci bir çöküşe doğru gittiğini gösteriyordu.
Teorik olarak, Antarktika etrafındaki ısınan suyun akıntıyı hızlandırması gerekiyor.
Antarktika etrafındaki yoğunluk değişiklikleri ve rüzgarlar, akıntının gücünde belirleyici rol oynuyor.
Sıcak su daha az yoğun ve normal şartlarda bunun akıntıyı hızlandırmaya yetmesi gerekiyor.
Ancak bugüne kadarki gözlemler, son yıllarda akıntının gücünün göreceli olarak sabit kaldığı yönünde.
Etraftaki buzun erimesine karşın, bu istikrarın devam etmesi şu ana dek bilimsel tartışmalarda tam anlamıyla ele alınmış bir durum değil.
Okyanus modellemesindeki ilerlemeler, gelecekteki potansiyel değişiklikler hakkında daha kapsamlı bir fikir veriyor.
Antarktik Kutup Akıntısını incelemek için Canberra'da bulunan Avustralya'nın en hızlı bilgisayarını ve iklim simülatörü kullanıldı.
Access-OM2-01 adlı model Avustralya Okyanus-Deniz Buzu Modellemesi Konsorsiyumu'nun bir parçası olarak, çeşitli üniversitelerden Avustralyalı araştırmacılar tarafından geliştirildi.
Model, diğerlerinin sıklıkla kaçırdığı girdaplar gibi durumları da hesaba katıyor. Dolayısıyla, dünya ısındıkça akıntının gücünün ve davranışını değerlendirmek adına çok daha isabetli bir yöntem. Buz erimesi ve okyanus sirkülasyonu gibi karmaşık etkileşimleri de yakalıyor.
Bu gelecek projeksiyonunda, Antarktika'daki buzların erimesinden gelen soğuk, tatlı su kuzeye göç ediyor ve gittikçe okyanus derinliklerini de dolduruyor.
Bu durum da okyanusun yoğunluk yapısında büyük değişikliklere yol açıyor.
Projeksiyona göre akıntının 2050 itibarıyla % 20 kadar yavaşlaması bekleniyor.
Antarktik Kutup Akıntısı'nda zayıflamanın sonuçları büyük ve uzun erimli.
Besleyici düzeyi yüksek suları Antarktika etrafında çeviren ana akıntı olduğu için, Antarktik ekosisteminde önemli bir rol oynuyor.
Akıntının zayıflaması biyoçeşitliliği ve birçok kıyı toplumunun bağımlı olduğu balıkçılıkta üretkenliği azaltabilir.
Ayrıca, boğa yosunu gibi istilacı türlerin girişine yardımcı olup, yerel ekosistemlere ve yiyecek ağlarına zarar veribilr.
Daha zayıf bir akıntı aynı zamanda daha çok sıcak suyun güneye doğru gitmesine ve Antarktik buz kütlelerindeki erimenin hızlanmasına yol açabilir ve küresel deniz seviyesindeki yükselmeyi artırabilir.
Buzların daha da erimesi daha sonra akıntının daha da zayıflamasını beraberinde getirip bir kısırdöngüye yol açabilir.
Bu bozulma, küresel iklim kalıplarına da uzanabilir, okyanusun atmosferdeki fazla ısı ve karbonu emerek, iklim değişikliğini düzenleme kabiliyetini azaltabilir.
Bulgular Antarktik Buzul Akıntısı'nın geleceği anlamında karamsar bir tablo sunarken neler olacağı hâlâ net değil.
Karbon salımlarını azaltmak adına ortak bir uğraş hala Antarktika etrafındaki erimeyi kısıtlayabilir.
Güney Okyanusu'nda yapılacak uzun vadeli araştırmalar, bu değişikliklerin isabetli bir şekilde izlenmesi için hayati önemde.
Proaktif ve koordineli ulusulararası adımlarla, iklim değişikliğinin okyanuslar üzerindeki etkisi üzerine eğilme ve potansiyel olarak bunlardan kaçınma şansımız var.
|
Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre
|
Uzayda mahsur kalan astronotlar Dünya'ya yine dönemedi
|
Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) yaklaşık 9 aydır mahsur kalan iki astronotu Dünya'ya döndürecek NASA-SpaceX misyonu Crew-10, fırlatmaya kısa süre kala ertelendi.
Florida'da Cape Canaveral uzay istasyonundan fırlatılması planlanan Falcon 9 uzay aracı, teknik bir aksaklık nedeniyle fırlatılamadı.
Aracın Cuma akşamı (Türkiye saatiyle Cumartesi 02:00 sularında) uzaya gönderilmesine karar verildi.
Falcon 9, dört yeni astronotu Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşıyacak ve burada mahsur kalan Sunita Williams ve Butch Wilmore'un dönmesini sağlayacak.
İki astronot geçen yıl Haziran ayında uzaya fırlatılan araçla istasyondaki görevlerine başlamıştı.
5 Haziran 2024'te Dünya'yı terk eden iki astronot, sekiz günlük bir misyon için istasyonda bulunacaktı. Ancak Boeing'in uzay aracıyla planlanan dönüşleri, güvenlik riski nedeniyle iptal edilmişti.
SpaceX, Falcon 9 aracının fırlatılmasındaki gecikmenin, tutucu kolların birisinde yaşanan bir hidrolik sorunuyla ilişkili olduğunu açıkladı.
Mühendisler sorunun çözümü üzerinde çalışıyor, ancak SpaceX bunun Perşembe gününe yetişmesiyle ilgili kesin bir açıklama yapmadı.
SpaceX aracının ISS'e varmasından birkaç gün sonra astronotların dönüşe geçebileceği tahmin ediliyor.
58 yaşındaki Williams ve 61 yaşındaki Wilmore, Eylül ayında ISS'ten yaptıkları basın toplantısında, "beklemeye hazır şekilde eğitildiklerini" söylemiş ve istasyonda çalışmalarına devam ettiklerini kaydetmişti.
Williams, "Burası benim mutlu olduğum yer" diyerek istasyonda yaptıklarını anlatmış, ancak ailesini ve iki köpeğini özlediğini de eklemişti.
Uzayda olmanın kendisini Dünya üzerine daha çok düşünmeye sevk ettiğini söyleyen Williams, "Sizi daha farklı düşünmeye yöneltiyor. Bu, sahip olduğumuz tek gezegen ve ona iyi bakmalıyız" demişti.
Wilmore da eğitimlerinin yüzde 90'ının, bu tip durumlara hazırlanmaya odaklandığını dile getirmişti.
Bu, donanma helikopteri pilotu Williams'ın ISS'teki üçüncü görevi. Wilmore ise daha önce iki kez uzaya gitmiş bir pilot.
Williams ve Wilmore uzayda planlanandan uzun kalacak olsa da geçmişte yeryüzünden uzakta daha uzun vakit geçirenler oldu.
Rus Valeri Polyakov, 1990'ların ortasında Mir Uzay İstasyonu'nda 437 gün kaldı.
Frank Rubio ISS'te 371 gün kalarak uzayda en uzun süre kalan Amerikalı oldu.
Halen ISS'te olan Rus Oleg Kononenko kariyeri boyunca uzayda 1.000 günden fazla kalan ilk kişi.
|
Uzay, Bilim, Uzay keşfi
|
Daha iyi bir uyku ve yorgunlukla baş etmek için beş öneri
|
Kendinizi yorgun mu hissediyorsunuz? Yalnız değilsiniz. Hatta siz de uyku alışkanlıklarınızı değiştirmeyi düşünüyor olabilirsiniz.
Sabahları uykumuzdan daha dinlenmiş bir halde uyanabilmek için yapılan öneriler çoğunlukla gece saatlerinde yaptıklarımıza odaklanıyor: örneğin aynı saatlerde uyumak, düzenli bir uyku saati olması ya da yatakta telefona bakmamak gibi...
Ancak iyi bir gece uykusu çekmek yalnızca uyku alışkanlıklarıyla; dinlenmiş hissetmek de her zaman iyi bir uyku ile alakalı olmayabilir. Gün içinde, gün ortasında uyanıkken yaptıklarımız da uykumuzu etkiliyor.
Peki uyku alışkanlıklarımızı değiştirmeden daha dinlenmiş hissetmek, enerji seviyemizi yükseltmek ve uyku kalitesini arttırmak için neler yapabiliriz?
Dünya genelinde yaklaşık her üç kişiden birinde demir eksikliği var. Çocuklar, bebekler, hamile ve üreme çağındaki kadınlar, sürekli kan verenler, vegan ve vejetaryenlerde görülme olasılığı daha yüksek olsa da herkeste demir eksikliği veya buna bağlı olarak gelişen anemi görülebilir.
Demir eksikliğinin en önemli semptomları arasında ise yorgunluk, bitkinlik, huzursuzluk ve gece uyanmaları bulunuyor.
Eğer uyku alışkanlıklarınızı değiştirmenize rağmen çoğunlukla yorgun hissediyorsanız doktorunuza danışmakta ve ferritin veya hemoglobin seviyelerinizi kontrol ettirmekte fayda olabilir.
Demir eksikliğiniz yoksa, demir eksikliği yaşamamak için beslenmenize dikkat etmek faydalı olabilir.
"Hem demir" olarak adlandırılan ve en yüksek demir emilimi olan yiyecekler arasında et, balık ve yumurta bulunuyor. Bunun yanında hem kaynağı olmayan baklagiller ve yeşil sebze gibi yiyecekleri C vitamini bakımından zengin olan yiyeceklerle birlikte tüketmek, biyolojik olarak yararlanma oranlarını artırabiliyor.
Büyük ölçekli bazı araştırmalar daha çok meyve ve sebze tüketen yetişkinlerin daha iyi uyuduğunu, daha fazla hazır gıda ve hazır meşrubat tüketenlerin daha kötü uyuduğunu ortaya koyuyor.
Özellikle araştırmalar, Akdeniz diyeti olarak da bilinen, ağırlıkla sebze, meyve, kuruyemiş ve baklagiller, tam tahıl ve düşük yağ içeren diyetle beslenen kişilerin, böyle beslenmeyen kişilere göre çok daha düzenli ve iyi uyuduğunu gösteriyor.
Aynı zamanda, beş saatin altında uyuyan insanların, daha fazla uyuyan insanlara göre daha az demir, çinko, selenyum, fosfor, magnezyum, C vitamini, lutein ve selenyum tükettiği tespit edildi.
Özellikle diyet ve uyku gibi zorlu başlıklarda neden sonuç ilişkisini tam olarak çözmek çok zor. Bu sebeple iyi bir diyetle beslenen kişilerin mi daha iyi uyuduğu, yoksa insanların iyi uyudukları için mi daha iyi beslendikleri açık değil.
Yorgun olduğumuzda abur cubur ve hazır gıdalara yöneliyor olabiliriz ancak yediklerimiz nasıl uyuyacağımızda da etkili.
İsveç'te 15 genç erkekle yapılan bir çalışma, yağlı ve yüksek şeker içeren yiyecekler yediklerinde beyin dalgalarının uyurken değiştiğini ve derin uyku kalitesinin de düştüğünü buldu. Daha düşük yağlı ve düşük şekerli bir diyete geçtiklerinde ise uykuları iyileşti.
Bu tür çalışmalar çok fazla yapılamıyor, ancak sağlıklı bir diyetin uykuya faydaları olduğunu gösteren pek çok başka kanıt da mevcut.
Bazı randomize kontrollü çalışmalar, günde beş (veya on) çeşit sebze yemenin uykumuzu geliştirdiğini gösteriyor. Örneğin, günde üç porsiyondan az sebze veya meyve yiyen 1000'den fazla gençle yapılan bir çalışmada, üç ay sonra porsiyonlarını en az altıya çıkaran kadınların çıkarmayanlara kıyasla ukusuzluk semptomlarının iyileşme olasılığının iki kat arttığı, uyku kalitesinde artış olduğu, uykuya dalma sürelerinin ise düştüğü gözlemlendi.
Aynı zamanda randomize kontrollü bir deneye göre çocuklar diyetlerine haftada beş yeşil sebze eklendiğinde daha dinlenmiş ve iyi uyuduklarını söylediler.
Araştırmacılar bunun yeşil sebzelerde özellikle demir gibi uykuya yardımcı olan minerallerin emilimine yardımcı olan A ve C vitaminleri gibi vitaminlerin zengin olmasına bağlı olabileceğini söylüyor.
Fiziksel egzersizler ile uyku arasındaki ilişki hala araştırılan bir konu olsa da fiziksel aktivite genel olarak daha uzun ve daha iyi uyumamıza yardımcı oluyor gibi görünüyor. Üstelik düşündüğünüz kadar çok egzersiz yapmak zorunda da değilsiniz.
2015 yılında 66 farklı çalışmanın incelenmesiyle elde edilen meta-analize göre yalnızca birkaç gün egzersiz yapmak insanların daha hızlı uykuya dalmasına ve daha çok uyumasına yardımcı oluyor. Ayrıca daha düzenli egzersiz yapmak da uyku kalitesini arttırıyor.
Etkiler oldukça küçük ancak uyku problemi çeken insanlar için değişim daha fazla oluyor. Bir başka deyişle uyku sorunu çeken insanlar, biraz ter atmanın özellikle faydasını görebilir.
Diğer çalışmalar, vücudumuzda bir değişim yaratması için egzersizlerin çok yoğun veya her gün yapılmak zorunda olmadığını da gösteriyor.
Bir çalışma, haftada üç gün spor yapanların, her gün veya yalnızca haftada bir gün spor yapanlara göre uyku kaliteleriyle ilgili daha iyi sonuç aldığını buldu.
Orta yoğunluklu egzersizler, yüksek yoğunluklu egzersizlere göre uykuya daha iyi etki ediyor. Günde yalnızca 10 dakikalık egzersiz bile fark yaratabiliyor.
Bir başka araştırmanın sonuçları, akşam uyku saatinden iki saat öncesine kadar egzersiz yapmanın uykuyu aksatmadığını gösteriyor.
Egzersizin daha dinlenmiş hissetmemize tek etkisi uykuyu geliştirmek de değil. Araştırmalar, fiziksel aktivitenin ne kadar iyi uyuduğumuzla bağlantılı olmadan bizi daha dinç hissettirme olasılığının da yüksek olduğunu söylüyor.
Pek çoğumuzun yapılacaklar listesinin en üst sırasında sigara ve alkolü hayatından çıkarmak yer alıyor. Ancak tiryakiler ve alkol kullananlar için birden sigarayı ve alkolü kesmek gerçekleştirmesi zor bir hedef.
Bu yüzden yeni bir alışkanlık edinmek veya olumlu bir değişiklik yapmak gibi ulaşılabilir ve başarının kolayca ölçülebildiği, yaklaşım odaklı hedefler belirlemek, bir şeyi tamamen hayatınızdan çıkarmaya çalışmaktan çok daha etkili olabiliyor.
Örneğin, bu yıl hedefinizi "sigara veya alkol alışkanlıklarınızı tümden bırakmak" değil, "daha dinlenmiş hissetmek için sigara ve alkolden uzak durmak" olarak belirleyebilirsiniz.
Sigara kullanımı ile daha zor uykuya dalmak ve daha az dinlendirici, düşük dalgalı bir uyku arasında bir bağlantı olduğu belirlendi.
Ayrıca alkol kullanımı da daha kötü uykuya neden olabiliyor. Ancak buraya bir konuyu açıklığa kavuşturmakta fayda var. Uyumadan önce bir ya da iki içki içmek uykumuzu getirebilir ancak, eğer üç gün boyunca bunu yaparsak, bu etki ters tepiyor. Düzenli içki kullanımı uykusuzluk riskini de arttırıyor.
Bir başka araştırmada, yatmadan önce içilen küçük bir içkinin bile uyku fizyolojimizi değiştirdiğini ortaya koyuyor. İçki içenlerin daha hızlı uykuya daldığı ve gecenin ilk yarısında çok daha derin uyuduğu, ancak gecenin ikinci yarısında çok daha fazla uyandıkları ve çok daha az REM uykusuna daldıkları belirlenmiş.
Alkollü içki ayrıca sirkadiyen ritmimizi de bozabilir ve uykuda kaldığımız süreyi azaltabilir. Bu ayrıca uyku apnesi gibi nefes almayla ilişkili rahatsızlıkların da önünü açabilir.
Kahvaltı yapıp yapmamanın kilo vermeye ne kadar yardımcı olduğu tartışmalı olsa da iyi bir kahvaltının zihinsel olarak zinde ve dinç hissetmemizde potansiyel bir etkisi olduğu daha açık.
43 çalışma üzerine yapılan bir inceleme, kahvaltı yapmanın hafıza ve konsantrasyonu artırdığını ortaya koyuyor. Bu etki genellikle çok küçük ancak yine de tutarlı bir farkı gösteriyor.
Aynı şey çocuklar için de geçerli. Bu konuda yapılan randomize kontrollü deneyler, uyandıktan sonra yemek yiyen çocukların dikkat, hafıza ve hareketlerinde iyileşme olduğunu gösteriyor.
Bir başka araştırma, kahvaltı yapmanın daha az yorgun hissetmemize de yardımcı olabileceğini gösteriyor.
127 tıp fakültesi öğrencisiyle yapılan bir araştırma kahvaltı yapan öğrencilerin kahvaltıyı atlayan öğrencilere göre daha az yorgun hissettiğini ortaya koydu.
Düzenli yemek de faydalı olabilir. Hem tıp öğrencileriyle yapılan araştırma hem de Tayvan'da 1800 üniversite öğrencisiyle yapılan araştırma düzensiz bir şekilde yemek yiyenlerin düzenli yiyenlere kıyasla daha yorgun hissettiğini gösteriyor.
Bu iki araştırma da gözleme dayanıyor, bu sebeple zaten yorgun olan öğrencilerin kahvaltı ya da düzenli yemek yeme olasılığının daha düşük olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.
Yine de yapılan pek çok araştırma sirkadyen ritmimizin ne zaman yemek yediğimizi, ne zaman yemek yediğimizin de sirkadyen ritmimizi etkilediğini gösteriyor. Büyük bir olasılıkla bu ilişki iki yönlü.
Hiçbir şey olmasa bile eğer yorgunlukla mücadele ediyorsanız, kapıdan çıkmadan önce iki yumurta kırmak için zaman ayırmak nispeten deneyebileceğiniz en kolay çözüm.
|
Bilim, Sağlık, Tıp, Uyku
|
Dünyaya bakışınızı değiştirecek altı harita
|
Newcastle Üniversitesi'nde sosyal coğrafya profesörü olan Alastair Bonnett, Dünyaya Bakışınızı Değiştirecek 40 Harita adlı kitabının girişinde "Bu 40 haritanın her biri sarsıcı" diye yazıyor.
Her bir haritayı keşfettiğinde "duygusal bir şok" yaşadığını belirten Bonnett, "Bunlar, dünyayı algılayışımıza meydan okuyan haritalar. Kimi zaman bakış açımızı genişletiyor, kimi zaman ise tamamen yıkıyorlar" diye devam ediyor.
Bonnett, coğrafya ile toplum arasındaki kesişimi inceleyen birçok çalışmanın yazarı ve kitapları Türkçe dahil 19 dile çevrildi.
Bu son kitabında, antik haritalardan en ileri teknolojiyle oluşturulan haritalara kadar geniş bir yelpazeye yer veriyor.
Kitaptaki haritalar, yalnızca gezegenimizi değil, uzayı da kapsıyor.
Bonnett ile kitabındaki çeşitliliği ve zenginliği yansıtan altı haritayı konuştuk.
2001 yılında bir amatör tarihçi, Şanghay'daki bir antika dükkanında insanlık tarihini değiştirme ihtimaline sahip bir keşif yaptı. Bulduğu şey 1418 yılına ait bir dünya haritasıydı.
Bu harita, Amerika'yı da içeriyordu ve Kristof Kolomb'un kıtaya ulaşmasından 70 yıl önce çizilmişti.
Haritayı yapan kişi Antarktika da dahil sadece tüm kıtaları şaşırtıcı bir doğrulukla çizmekle kalmamış, aynı zamanda çeşitli açıklamalar da eklemişti.
Örneğin, Afrika hakkında "Buradaki insanların derisi siyah cila gibidir" yazarken, Güney Amerika hakkında "İnsanlar kurban olarak kullanılır ve ateşe taparlar" ifadelerine yer verilmişti.
1418 Haritası'na dair haberler dünya çapında yankı uyandırdı.
BBC Mundo'ya konuşan Bonnett, "Çinlilerin Amerika'yı Avrupalılardan önce keşfettiği fikri çok önemli" diyor.
Üstelik bu keşif, efsanevi Çinli kâşif Zheng He liderliğindeki bir keşif heyeti tarafından gerçekleştirilmişti.
Ancak bir sorun vardı: Harita tamamen sahteydi.
Bonnett'e göre harita, o kadar ayrıntılı ki Çinlilerin dünya hakkında bu kadar çok bilgiye sahip olması için bir sürü üst üste yapılmış keşif seferlerinin kaydedilmiş olması gerekirdi.
Kitabındaki tek sahte haritanın bu olduğunu belirten Bonnett, "Ama yine de ilginç, çünkü tarihin çeşitlendirilmesine yönelik büyük bir iştah olduğunu gösteriyor" diyor.
Ona göre Çin, "dünyanın en olağanüstü haritacılık geleneğine sahip ülkesi" ve Zheng He'nin Güneydoğu Asya, Arap Yarımadası ve Afrika Boynuzu'ndaki keşifleri dünya üzerinde büyük bir etki bıraktı.
"Bu haritayı, Çin'in gerçekten dünyayı keşfettiğini ve bunun üzerine konuşmamız gerektiğini göstermek için dahil ettim. Ancak bunun için uydurma hikâyelere ihtiyacımız yok. Çin'in haritacılık mirası zaten kendi başına yeterince etkileyici."
'Modern' haritaların hepsinin yollar ve şehirlerden oluştuğunu kaydeden Bonnett, iki Aztek haritasından bahsettiği bölümde "Ancak birçok 'modern öncesi' haritada sihir ve anlatı da işlendi" diyor.
Bu iki harita Codex Quetzalecatzin ve Codex Nuttall.
Codex Quetzalecatzin, 1593 yılına, yani İspanyol fatihlerin gelişinden sonraya aitken, Codex Nuttall ondan yüz yıl önce yapılmış.
İkisi de nadir görülen haritalardan. Çünkü İspanyolların "şeytani" olarak gördüğü birçok harita, kitap ve metin yakılarak yok edilmişti.
Bonnett, Codex Nuttall hakkında "Başta bir harita gibi görünmüyor" diyor.
"Çünkü biz haritaları genellikle gerçekliğin yukarıdan bakılmış küçük bir modeli olarak düşünüyoruz. Ancak burada insanlar, hayvanlar ve bazı fantastik yaratıklar bir arada, farklı perspektiflerle betimlenmiş.
Haritayı anlamanın anahtarı, sembolleri çözmekte yatıyor. Örneğin, açık ağzı olan bir yaratık bir mağaranın varlığını gösteriyor.
"Bu tür haritaları bir daha hiç görmedik" diye ekliyor Bonnett.
Öte yandan Codex Quetzalecatzin, 'hibrit' bir harita.
Aztek sembollerinin yanı sıra İspanyolca ve Nahuatl dilinde Latin alfabesiyle yazılmış metinler de içeriyor.
Harita, dönemin en güçlü Aztek ailelerinden biri olan Quetzalecatzin ya da benimsenen İspanyol ismiyle "de León" tarafından hazırlanmış.
Haritanın amacı, günümüzde Puebla ve Oaxaca olarak bilinen bölgelerdeki belirli topraklar üzerinde atalarından kalma hakları olduğunu göstermekti, bu nedenle coğrafi verilerin yanı sıra bir soy ağacı da içeriyordu.
"Bu harita yalnızca mekânı değil zamanı da gösteriyor" diyor Bonnett ve şöyle devam ediyor:
"Kitapta yer alan bu harita sadece yerli ya da sömürge dönemi haritası olduğu için değil, aynı zamanda melez bir toplumun doğuşunu göstermesi açısından da önemli."
1671 yılında Japonya'nın derin izolasyon döneminde çizilen bu harita, "ülkelerin farklı, insanların da farklı olduğunu" göstermeyi amaçlıyordu.
Harita iki bölüme ayrılmış:
Bir tarafta dünya haritası var, diğer tarafta ise her biri bir erkek ve bir kadından oluşan 40 çift resmedilmiş.
Harita, dünyanın yönlerini alışılmışın dışında gösteriyor. Amerika kıtası kuzeyde, Asya ise haritanın ortasında ve alt kısmında yer alıyor. Bonnett, "Bu da Japonya'yı aşağı yukarı merkeze yerleştiriyor" diyor.
Ancak en dikkat çekici unsur, farklı ulus ve etnik kökenlerden çiftlerin betimlenme şekli.
Bazıları hakkında ilginç ve çoğu zaman hatalı detaylar bulunuyor:
Cücelerin 36 cm boyunda oldukları ve turnalar tarafından yenmemek için hep gruplar halinde yürüdükleri söyleniyor.
Brezilyalılar hakkında "Mağaralarda yaşamayı severler, insan eti yerler" ifadesi yer alıyor.
Kadınların doğum yaparken acı çekmediği ama erkeklerin mide ağrısı çektiği yazıyor.
Bonnett, "Belli ki bazı çiftler sadece merak uyandırıcı ve eğlenceli olduğu için eklenmiş" diyor.
Ancak bu harita, Japonya'nın dış dünyaya olan ilgisini de gözler önüne seriyor.
Bir toplum izole edilmeye çalışılsa bile, dünyayı keşfetme arzusunun sönmediğini savunan Bonnett, kitapta "Sert kısıtlamalara rağmen, dünyayı tanıma, hayal gücünü diğer halklara ve diğer topraklara doğru genişletme arzusu doyumsuzdur" diye yazıyor.
Bu harita, kitabın vadettiği gibi düşünme biçimimizi değiştirmede en etkili olanlardan biri.
Dünyanın en az üçte ikisini kaplayan suyun önemini anlatan bu harita, alışılmış kara merkezli bir dünya haritası yerine, okyanusları merkeze alıyor ve kıtaları kenarlara itiyor.
Bonnett bunu şöyle açıklıyor:
"Atlantik Okyanusu, Hint Okyanusu ya da diğer tüm su kütlelerinin adlandırılması, onların ayrıymış gibi görünmesine neden oluyor. Oysa gerçekte yalnızca tek bir okyanus var, fakat biz onu siyasi sınırlar varmış gibi etiketliyoruz."
Bu harita, suyu farklı mavi tonlarında göstererek okyanusun derinliklerini de vurguluyor.
Bu harita Okyanusların Genel Batimetrik Çizelgeleri (GEBCO) adlı uluslararası bir uzman ekibi tarafından oluşturulmuş ve 2030 yılına kadar dünya okyanus tabanlarının tamamını haritalamayı amaçlıyor.
Bonnett, haritayla ilgili birçok ilginç istatistik bulunduğunu belirtiyor:
Hayvan biyokütlesinin yüzde 78'i suda yaşıyor.
Okyanus türlerinin yüzde 91'i henüz tanımlanmadı.
Bonnett, "Bu harita, okyanusun ne kadar büyük, geniş ve verimli bir alan olduğunu gösteriyor" diyor.
Kitaptaki 40 harita arasında en çok konuşulanlardan biri, Meksika'nın başkenti Mexico City'nin trafik gürültüsünü gösteren harita.
"Bu harita inanılmaz derecede etkili oldu" diyor Bonnett.
2011 yılında, Meksika Özerk Metropolitan Üniversitesi Akustik Analiz ve Tasarım Laboratuvarı tarafından oluşturulan bu harita, Bonnett'in ifadesiyle çevresel akustik alanında bir dönüm noktası.
Harita o kadar etkiliydi ki, yayımlandıktan sonra birçok belediye ve kurum kendi bölgelerinin ne kadar gürültülü olduğunu öğrenmek istedi.
Bonnett'e göre, "bir konudaki tartışmayı değiştirmek isteyen herhangi bir harita, kolay anlaşılır olmalı".
Bu harita tam da bunu yapıyor: Gözler önüne "Hasta bir şehir" seriliyor.
"O ateşli renkler, şişkin damarlar… Adeta bir kartografik migren!"
Bonnett kitabında, "Gürültü hayatları mahvediyor, insanları hasta ediyor ve bundan kaçış yok" diye yazıyor.
Örneğin, 75 desibel ve üzeri ses seviyelerine (haritada mavi ve siyah tonlarla gösteriliyor) günde 8 saat boyunca maruz kalmak işitme kaybına neden olabiliyor.
Bu ses seviyesi, bir blender, çim biçme makinesi veya metro gürültüsüyle eşdeğer.
Ve bu sesler, haritaya göre şehrin dört bir yanında.
Bonnett, bu haritanın "sessizlik hareketini başlatan" bir çağrı niteliğinde olduğunu söylüyor:
"Bu harita 'yeter artık' diyor."
Kitabın sonunda, astrocoğrafya haritalarına geniş yer veriliyor.
Bonnett, "Uzay bilimcileri haritaları sadece illüstrasyon amaçlı değil, temel bir araştırma aracı olarak kullanıyorlar" diyor.
Kitaptaki son harita olan Laniakea Süperkümesi haritası, Bonnett'in favorilerinden biri.
Hawaii dilinde "sonsuz cennet" veya "ölçülemez gökyüzü" anlamına gelen Laniakea, Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü liderliğinde bir ekip tarafından oluşturuldu.
Harita, Büyük Patlama'dan sonra galaksilerin hareket yollarını gösteriyor. Bonnett bunu "yıldızlardan oluşan bir nehir" olarak tanımlıyor.
Haritada, küçük kırmızı bir noktanın altında Samanyolu ve birçok başka galaksi yer alıyor.
Bonnett haritanın "olağanüstü güzelliğine" vurgu yaparak şöyle diyor:
"Eğer Samanyolu'nu hayal etmek bile bizim için zorsa, Laniakea bundan bile çok daha büyük. İnsanın hayal gücünü en uzak ufka kadar zorlaması heyecan verici bir şey."
Kitapta, galaksilerin aslında daha büyük yapılar olan Laniakea gibi süperkümelerin parçaları olduğu anlatılıyor.
"Evrendeki yerimizi anlamak için bu yapıların isimlerini bilmemiz ve onlarla ilişkimizi kavramamız gerekiyor" diyen Bonnett'in aktardığına göre bu harita, Samanyolu'nun saniyede 600 kilometre hızla hareket ettiğini ve süperküme içindeki diğer galaksiler tarafından çekildiğini gösteriyor.
Bonnett'e göre, "Bu harita, her şey hakkında düşünme şeklimizi değiştiriyor."
|
Teknoloji, Bilim
|
Görme engelli doğan biri Türk, dört çocuğa İngiltere'de 'hayat değiştiren' gen tedavisi
|
Londra'daki Moorfields Göz Hastanesi'nde deney aşamasındaki bir gen tedavisini, ileri derece görme engelli dört küçük çocuğa uygulayan doktorlar, büyük iyileşme görüldüğünü açıklıyor.
Yeni yürümeye başlamış dört çocukta da "hayatlarını değiştirecek nitelikte" görme yeteneği kazanımı tespit edildi.
Biri Türk. dört çocukta doğum sonrası hızla ilerleyen nadir bir genetik hastalık bulunuyordu.
Gen tedavisi öncesi görme engelli olarak kayıt altına alınmışlardı ve yalnızca karanlık ile aydınlığı ayırabiliyorlardı.
Tedavi sonrası tüm çocuklarda ilerleme olduğu, hatta bazılarının resim çizmeye ve yazmaya başladığı kaydedildi.
Lancet tıp dergisinde yayımlanan ve henüz erken bir dönemde olan çalışmayla ilgili daha ileri denemeler planlanıyor.
İngiltere'de 2020 yılından bu yana başka bir tür genetik körlük için gen tedavisi uygulanıyor.
Bu yeni çalışma, temel olarak sorunlu bir genin yerine, sağlıklı kopyasının enjekte edilmesini içeriyor.
ABD'nin Connecticut eyaletinden Jace, Londra'da gen tedavisi gören küçük çocuklardan biri oldu.
İki yaşındayken ailesi görme yeteneğinde bir sorun olduğunu fark etmişti.
Annesi DJ, "Sekizinci haftada bebeğinizin size bakmaya ve gülümsemeye başlaması beklenirken, Jace bunu yapmıyordu" diye anlatıyor.
Jace'in annesi bir sorun olduğunu anlamıştı ve nedenini aramaya başladı.
Doktor ziyaretleri ve testlerle geçen 10 aydan sonra bebeğe çok nadir görülen bir rahatsızlık tanısı koyuldu.
Hastalığı, AIPL1 adı verilen bir genin mutasyonundan kaynaklanıyordu ve belirli bir tedavisi yoktu.
Jace'in babası Brendan teşhisi "Bir şok" olarak tanımlıyor ve sonrasını anlatıyor:
"Elbette böyle bir şeyin başınıza geleceğini asla düşünmezsiniz. Ancak sonunda teşhis koyulmuş olması çok rahatlatıcı oldu. Artık bununla ilgili ne yapabileceğimizi düşünebilecektik"
Aile oğullarının göz hastalığı hakkında Londra'da konferansta oldukları sırada tamamen şans eseri, deneysel tedaviyi öğrendi.
Jace'in ameliyatının hızlı ve "çok kolay" geçtiğini anlatıyor annesi DJ.
Anahtar deliği tekniği ile dört küçük nokta açılarak sağlıklı gen Jace'in retinasına enjekte edildi.
Kopyalar, zararsız bir virüsün içinde vücuda enjekte edildi ve retina hücrelerinin içine girerek kusurlu genin yerini aldı.
Sağlıklı şekilde çalışan bu gen, gözün arkasındaki hücrelerin daha iyi işlemesine ve daha uzun süre hayatta kalmasına yardımcı olan bir süreci başlattı.
Baba Brendan, tedaviden sonraki ilk ayda, Jace'in pencereden içeri giren parlak güneş ışığını görünce ilk kez gözlerini kıstığını fark etti.
Anne, oğlundaki ilerlemenin "oldukça şaşırtıcı" olduğunu söylüyor:
"Ameliyattan önce, yüzünün yakınında bir nesne tutardık ve onu hiç takip edemezdi."
"Şimdi yerden bir şeyler topluyor, oyuncakları çıkarıyor, daha önce yapmayacağı şeyleri görerek yapıyor."
Bu Jace'in iyileştiği ya da başka tedaviye ihtiyaç duymadığı anlamına gelmeyebilir. Bununla birlikte görme kazanımı dünyayı daha iyi tanımasına yardımcı oluyor.
Baba Brendan "Birazcık görme yetisine sahip olmanın dahi etkisi gerçekten büyük" diyor.
Deneysel tedavinin direktörlerinden Moorfields Göz Hastanesi retina cerrahı Prof. James Bainbridge, bu yaşta kaydedilecek ilerlemelerin çocukların gelişimi ve insanlarla etkileşim kurma yetenekleri açısından büyük bir fark yaratabileceğine işaret ediyor.
"Küçük yaştaki görme bozukluğunun çocukların gelişimleri üzerinde yıkıcı etkileri olur" diyen Bainbridge, bu gen tedavisinin hayat değiştirebilecek etkileri olduğunu söylüyor.
ABD, Türkiye ve Tunus'tan gelen dört çocuğun hepsi, Leber Konjenital Amaurosis hastalığının saldırgan bir türüyle doğdu. Hastalıkları ışığı ve rengi ayırt etmeye yardımcı olan göz hücrelerin bozulmasına ve hızla ölmesine neden oldu.
Londra'daki University College'dan bilim insanları, genin sağlıklı kopyalarını gözün arkasına enjekte etmeyi başaran yenilikçi bir prosedür geliştirdi.
Great Ormond Street Hastanesi'nden uzmanlar, deneysel tedavide bu yenilikçi prosedürün uygulanmasına öncülük etti.
Aileler, başka hiçbir seçeneğin bulunmadığı durumlar için tasarlanmış özel bir lisans altında bu deneysel tedaviye onay verdi.
Gen tedavisi çocukların ilk etapta yalnızca bir gözüne uygulandı. Bu tedavinin herhangi bir olumsuz etkisi olması durumuna karşı alınan bir önlemdi.
Çocuklar tedaviyi aldıklarında bir ile üç yaş aralığındaydı. Sonraki dört yıl boyunca farklı kereler, koridorlarda hareket etme ve kapıları tanımlama dahil, çeşitli şekillerde görmeleri kontrol edildi.
Moorfields Hastanesi'ndeki doktorlar kendi yaptıkları testler ve ailelerin aktardıkları üzerinden ilerleme noktasında "ikna edici kanıt" olduğuna işaret ediyor. Dört çocuğun da, hastalığın seyri göz önüne alındığında tedaviden yarar sağladığı açıklanıyor.
Yine beklendiği gibi çocukların tedavi edilmeyen gözlerinin durumu da kötüleşti.
Londra'daki University College'ın Oftalmoloji Enstitüsü'nden göz cerrahı Prof. Michel Michaelides şunu ekliyor:
"Bu çocuklarda elde edilen sonuçlar son derece etkileyici ve gen terapisinin hayatları değiştirme gücünü gösteriyor."
Ekip, sonuçların ne denli kalıcı olduğunu tespit etmek için çocukları izlemeye devam edecek.
Şu ana kadar elde edilen sonuçlar, çocukluk çağındaki genetik göz rahatsızlıklarına erken müdahalenin "büyük fayda" sağlayabileceği ve çocukların hayatlarını değiştirecek ilerleme sağlanması noktasında umut veriyor.
|
Teknoloji, Bilim, Sağlık, Çocuk haberleri, Tıp
|
2000 yıl önce patlayan Vezüv Yanardağı'nın sıcak kül bulutundan cama dönen insan beyni bulundu
|
Bilim insanları, yaklaşık 2000 yıl önce İtalya'daki Vezüv Yanardağı patlamasında ölen bir adamın aşırı sıcak kül bulutu içinde cama dönüşen beyninin korunduğunu keşfetti.
Camı 2020 yılında bulan bilim insanları fosilleşmiş bir beyin olduğunu tahmin etmiş, ancak nasıl oluştuğunu bulamamışlardı.
Kafatasının içinde bezelye boyutunda siyah cam parçaları bulunan 20'li yaşlardaki kurban, Milattan Sonra 79 yılında günümüzde Napoli kentinin bulunduğu bölgedeki yanardağ patlamasında ölmüştü.
Bilim insanları, yaklaşık 510 santigrat derece sıcaklığındaki bir kül bulutunun beyni sarmaladığını, ardından da çok hızlı bir şekilde soğuyarak beyni cama dönüştürdüğünü düşünüyor.
Bu, insan dokusunun ya da herhangi bir organik maddenin doğal yollarla cama dönüştüğü gözlemlenen ilk vaka.
Roma Tre Üniversitesi'nden Profesör Guido Giordano, "Beynin cama dönüşmesi için yeniden oluşturduğumuz çok özel koşullar ışığında benzer başka kalıntılar olması çok zor ama imkansız değil" diyor.
Prof. Giordano bunun "özel bir bulgu" olduğunu ekliyor.
Beynin sahibi erkek, Herkulaneum Antik Roma kentinin ana caddesindeki Collegium binasında bulunan yatağının içinde ölmüş.
Bilim insanlarının bulduğu parçacıkların boyutları 1-2 santimetre ile birkaç milimetre arasında değişiyor.
Vezüv'deki dev patlama Herkulaneum ile yakınlarındaki 20.000 kadar kişinin yaşadığı Pompeii kentini tamamen kaplamıştı. Bunlardan neredeyse 1.500 kişinin kalıntılarına ulaşılmış durumda.
Bilim insanları artık Vezüv'den patlama öncesinde çıkan sıcak kül bulutunun muhtemelen ölümlerin çoğuna sebep olduğunu düşünüyor.
Hızla hareket eden bir sıcak gaz ve volkanik madde akıntısı, yani volkanik akıntı da kül bulutunun ardından gelerek bölgeyi tamamen kaplamıştı.
Uzmanlar genç adamın beynini kül bulutunun cama çevirmiş olabileceğini düşünüyor zira volkanik akıntı yeterince ısınmış veya yeterince hızlı soğumuş olamaz.
Cam oluşumu çok özel sıcaklık koşulları gerektiriyor ve çok nadiren doğal olarak gerçekleşiyor.
Bir maddenin cama dönüşmesi için madde ile çevresi arasında devasa bir sıcaklık farklı olması gerekiyor.
Maddenin sıvı halinin katılaştığında kristalleşmemesi için yeterince hızlı soğuması ve çevresinden çok daha yüksek bir sıcaklıkta olması gerekiyor.
Bilim insanları X ışınları ve elektron mikroskobu kullanarak yarattıkları görsellerde, beynin hızla soğumadan önce en az 510 santigrat kadar ısındığı sonucuna vardılar.
Erkeğin vücudunun başka hiçbir yerinin cama dönüştüğü düşünülmüyor.
Yalnızca bir miktar sıvı içeren maddeler cama dönüşebilir, yani kemikleri camlaşmış olamaz.
Diğer yumuşak dokuları da muhtemelen cama dönüşecek kadar soğumadan sıcaklık tarafından yok edildi.
Bilim insanları kafatasının beyni bir miktar koruduğuna inanıyor.
Bu araştırma hakemli bilim dergisi Scientific Reports'ta yayımlandı.
|
Tarih, Bilim, İtalya
|
Duygularınızı kontrol etmek için uzman tavsiyeleri
|
Ethan Kross çocukluğundan beri "duygu gözlemcisi" olmuş ve zor duygularla başa çıkmak için sık sık kullandığımız zararlı yöntemleri gözlemlemiş.
"Hepimiz bir şekilde idare ediyormuşuz, arada bir duygusal hayatlarımızı yönetmemize yardımcı olacak yara bandı bir çözüm buluyormuşuz gibi geliyordu." diyor.
"Doğaçlama geliştirilen araçlar bazen yardımcı olurken bazen işleri daha da kötüleştiriyordu. Her şey çok gelişigüzel, yalnızlaştırıcı ve verimsiz görünüyordu."
Michigan Üniversitesi'nde Duygu ve Öz Kontrol Laboratuvarı'nın yöneticisi olan psikolog Kross, bu vahim gidişatı değiştirmek istiyor.
Türkçeye 'Değişim: Duygularınızın Sizi Kontrol Etmemesi İçin Siz Onları Nasıl Kontrol Edebilirsiniz?' başlığıyla çevrilebilecek yeni kitabında okuyucularına, duygusal iniş ve çıkışlarını daha yapıcı şekilde yönetmelerine yardımcı olabilecek araçlar sunmak istiyor.
Bilim yazarı David Robson'a konuşan Kross, "negatif" duyguların faydalarını, güvenli alanlar ile duygusal vahalar oluşturmanın yararlarını ve dikkat dağınıklığının şaşırtıcı iyi taraflarını anlattı.
İyi ve kötü duygular olduğu, hayatımızı da kötü duygulardan arınmış bir şekilde yaşamaya çalışmamız gerektiği büyük bir yanlış algı.
Bana kalırsa bu yanlış zira bütün duyguları hissedebilecek şekilde evrilmiş olmamızın bir sebebi var.
Öfke bizi, imkan olan durumlarda, haksızlıkları düzeltmek için teşvik edebilir. Üzüntü sayesinde içimize dönebilir ve temelden değişen durumlarla ilgili yeni anlamlar bulabiliriz.
İmrenmek bizi, istediğimiz şeyleri başarmak için çaba sarf etmeye teşvik edebilir.
Doğru oranlarda, bu çok kritik, bütün duygular faydalıdır.
Bu ifadeyi iyice anlamak için fiziksel acıyı düşünebiliriz, ki bu hayal edebileceğimiz en olumsuz duygu halidir.
Birçoğumuz hayatlarımızı hiçbir fiziksel acı hissetmeden yaşamayı hedefliyoruz. Ancak bazı insanlar genetik bir anomali sonucu acı hissetme kabiliyetleri olmadan doğuyor ve bu kişiler genelde acı hissedebilen insanlardan daha genç ölüyor.
Bu kişiler elleri yandığında ellerini ateşten çekmelerini söyleyecek hiçbir sinyal almıyorlar. Bu prensip tüm olumsuz duygular için geçerli.
İnsanlar olumsuzluk olmayan bir hayat için çabalamaları gerekmediği gerçeğini çoğunlukla özgürleştirici buluyorlar. Aslında bu duygusal deneyimleri kontrol altında tutmayı hedeflemek gerekiyor ve bence bu çok daha erişilebilir bir hedef.
Bence bu sorunun yanıtı, duygusal deneyimlerimizin hangi kısmına baktığımıza bağlı.
Hayatımıza devam ederken otomatik olarak tetiklenen düşünce ve duygularımız üzerinde çoğunlukla kontrol sahibi olmuyoruz.
Ancak aktive olduklarında bu düşünce ve duygularla nasıl baş edeceğimizi kontrol edebiliriz, duygusal düzenleme vaadi de tam burada yatıyor.
Ancak bir şeyi yapamadığınızı düşünürseniz pratiğini yapmak için çaba da sarf etmezsiniz.
Örneğin spor yaparsanız daha fit olacağınızı düşünmüyorsanız neden spor yapmaya çabalayasınız ki? Ve duygularınızı yönetmek için farklı stratejiler kullanabileceğinizi düşünmüyorsanız da neden bunları kullanmaya çalışasınız?
Müzik dinlemek genelde az kullanılan araçlardan biri. İnsanlara neden müzik dinlediklerini sorarsanız neredeyse yüzde 100'ü size, müzik dinlediklerinde yaşadıkları hissin hoşlarına gittiğini söyleyecektir.
Ancak insanlara duygularıyla boğuştuklarında ne yaptıklarını sorarsanız, örneğin sinirli, gergin ya da üzgün hissettikleri son anı, yalnızca küçük bir azınlık müziği kullandıklarını söylüyor.
Bu "değiştiriciler" ismini verdiğim, duygularınızı değiştirebilecek araçlardan yalnızca biri. Ve bu araçların nasıl işlediğini öğrendiğinizde onları hayatınızda daha stratejik biçimde kullanabilirsiniz.
Dediğiniz gibi, birçok insan iş ile ilgili çağrışım yapmayan ortamlara girdiklerinde dinlenmiş hissediyor. Ancak tatile çıkmak her zaman mümkün olmayabilir; ben de insanlara sık sık yakınlarında da da ruh hallerini değiştirebilecek mekanlar olduğunu hatırlatıyorum.
İnsanlara bağlanmaktan sık sık bahsediyoruz, işler yolunda olmadığında o kişinin yanında olmak da rahatlama ve direnç sunabilir.
Ama aslında çevremizdeki mekanlara da bağlanıyoruz. Benim bağlandığım yerlerden bazıları da evimin yakınlarındaki bir botanik bahçesi, ilk kitabımı yazdığım çay evi ve kampüsteki ofislerimden biri. O mekana girdiğim andan itibaren hissettiğim olumlu çağrışımlar duygularımı yönetmeme yardımcı oluyor.
Bu mekanların ajan filmlerindeki ve kitaplarındaki güvenli evlere benzediğini söylemek yanlış olmaz. Hepimizin hayatlarımızda güvenli evlerimiz var ve zor anlarımızda buraları ziyaret etmek konusunda stratejik davranmalıyız. Bu kendimizi içeriden dışarı doğru yönetmenin yöntemlerinden biri.
Ayrıca mekanlarınıza başka şekilde de yakın olabilirsiniz. Bitkilerin ve yeşil ortamları gösteren resimlerin dinlendirici olabildiğini biliyoruz.
Sevdiklerimizin fotoğrafları da aynı şekilde. İnsanlara bir sorunla boğuştukları sırada sevdiklerinin fotoğraflarını gösterdiğimiz bir araştırma yaptık. Bunun, kötü deneyimlerinin ardından "onarım" hızlarını artırdığını gördük.
İnsanların bu araçları hayatlarına dahil etmek konusunda daha bilinçli olması, bu kitapla hedeflediğim şeylerden biri.
Kaçınma, yani bir konuyu aktif olarak düşünmemek için kendi dikkatini dağıtma ya da başka eylemlerde bulunma, genelde sağlıksız bir yöntem olarak düşünülür.
Bir şeylerden sürekli olarak kaçınmanın olumsuz sonuçlar doğuracağı şüphesiz, bu hiç kimseye tavsiye edeceğim bir yaklaşım değil.
Duygularımıza yakınlaşmak ve onlardan tamamen kaçınmak arasında seçim yapmak zorunda değiliz; esnek olabilir ve her ikisini birden yapabiliriz. Duygularına hem yaklaşmakta, hem de onlardan kaçınmakta, yani hem kendini ifade etmekte hem de duygularını bastırmakta başarılı olan kişilerin uzun vadede başarılı olduğunu gösteren araştırmalar var.
Bu hayatlarımızda nasıl oratya çıkar? Diyelim ki bir şey sizi tetikledi. Biriyle aranızda geçen bir tartışma ile ilgili duygusallaştınız. Bir yöntem bu durumla tam o anda, orada ilgilenmek olabilir.
Ancak bu sorunla ilgili düşünmekten veya onunla yüzleşmekten uzaklaşacağınız bir zaman ayırmak da mantıklı olabilir. Genelde sorunlarla hemen yüzleşmeyi, köküne inip çözmeyi tercih eden bir insan olarak bunu söylüyorum.
Ancak kendimi bir gün boyunca sorundan tamamen bağımsız bir şeye verip, sonra konuya geri dönmek benim için bazen faydalı oluyor. Geri döndüğümde bunun aslında bir sorun bile olmadığını fark edebilirim, ya da sorunun şiddetinin azaldığını görebilirim ve bu sayede soruna daha geniş bir perspektiften yaklaşabilirim.
Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmamamız gerektiğini sık sık duyuyoruz. İnsan sosyal bir canlı, kendimizi ve dünyadaki yerimizi anlama biçimlerimizden biri de kendimizi diğerleriyle karşılaştırmak.
Çoğunlukla kendimizi kötü hissettirecek kıyaslamalar yaptığımız doğru, ancak düşünce biçiminizi değiştirerek bu karşılaştırmanın aleyhinize değil, lehinize işlemesini sağlayabilirsiniz.
Birinin benden daha başarılı olduğunu gördüğümde kendime "O kişi bunu başardıysa ben neden başaramayayım?" diye sorabilirim. Böylece benim hedefleyebileceğim bir şey haline gelmiş oluyor.
Zorlandığım anlarda ilk savunmam kendimle mesafeli biçimde konuşmak oluyor. Kendi adımı ve ikinci tekil kişi kipini, yani 'sen,' kullanarak kendime bir problem hakkında sessizce akıl veriyorum, bir arkadaşıma akıl veriyormuş gibi.
Ardından zihinsel zaman yolculuğu da yapıyorum. Kendime soruyorum: "Bu konuda bir gün içinde, 10 gün içinde, 10 ay içinde nasıl hissedeceğim?" Zamanda geri de gidiyorum. "Bu, geçmişte yaşadığım zorluklarla nasıl kıyaslanabilir?"
Genelde bu yöntemlerle duygusal olarak ulaşmak istediğim yere varıyorum. Ancak yeterli olmazsa duygusal danışmanlarıma, yani benimle empati yapma ve bana akıl verme konusunda becerikli olan yakınlarıma danışıyorum.
Sonra yeşil bir alanda yürüyüş yapıyorum ya da duygusal vahalarımdan birini ziyaret ediyorum.
|
Bilim, Ruh sağlığı, Yaşam, Sağlık
|
Evin ideal sıcaklığı ne olmalı?
|
Evinizin çok sıcak ya da çok soğuk olması sağlığınıza zararlı olabilir.
Alman doktor Carl Wunderlich 1860'larda yaklaşık 25 bin kişinin ateşini ölçtü ve ortalama vücut ısısını 37 santigrat derece olarak hesapladı. O dönemden beri ortalama vücut ısısı için bu değer kabul ediliyor.
Ancak güncel verilere göre bu sayı doğru olmayabilir.
Modern araştırmalar vücut ısısının cinsiyet, metabolizma, hormonlar, fiziksel aktivite, yaş ve adet döngüsü gibi faktörlere göre kişiden kişiye değiştiğini ortaya koyuyor.
Peki sayılar bu kadar değişirken evinizin ideal sıcaklığı ne olmalı?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ılıman ve soğuk iklimlerde oda sıcaklığının 18 derece olması gerektiğini, bu durumda kişilerin soğuğun olumsuz etkilerinden korunabileceğini söylüyor.
Soğuk, nemli ya da rüzgarlı bir ortamda bulunmak astım, kalp hastalığı riski, kaygı bozukluğu ve depresyon gibi fiziksel ve zihinsel sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
İngiltere'de ev ve sağlık arasındaki bağları güçlendirmek için çalışmalar yürüten Galler Halk Sağlığı kuruluşundan kıdemli sağlık uzmanı Rebecca Wilson şunları söylüyor:
"Sağlıkı olmanın kilit yapı taşlarından birinin de sağlıklı evler olduğunu biliyoruz. Yani erişilebilir, güvenli, rahat ve sıcak evler sağlığımızı korumamıza ve halkın sağlığına ve dirayetine destek vermemize katkıda bulunuyor."
Kuruluş tarafından 2022 ve 2023'te yapılan kış anketlerine göre insanlar kış gelmeden önceki üç ayda artan ısınma maliyetlerinden dolayı giderek daha fazla stres ya da kaygı yaşıyor. Stres ve kaygı oranı bu süreçte yüzde 57,2'den 66,5'e çıkıyor.
Ankete göre kış bastırdığında insanlar termostatlarının ısı ayarını daha kısığa indiriyor, tüm evi ısıtmak yerine belirli odaları ısıtıyor ve ısınmak için sıcak su torbası ve battaniye kullanıyor.
Daha sıcak iklimlerde yaşayanlar içinse aşırı ısınma sağlık riskleri barındırıyor.
Vücudun kendini soğutmaya çalışmasıyla kalp ve böbreklerin üzerindeki baskı artıyor, bu da sıcak ve güneş çarpması gibi sorunlara neden oluyor.
Aşırı ısınma sağlık sorunlarına yol açtığı gibi zihinsel sağlığı da olumsuz etkileyebiliyor.
Bazı araştırmalara göre aşırı sıcaklarla intihar riskinde artış arasında bağlantı bulunuyor.
Meslek ve sosyoekonomik durum gibi faktörlerin de bu süreçte etkisi var. Dışarıda çalışan işçiler çoğunlukla aşırı hava olaylarına maruz kalıyor, yoksul mahallelerde ya da kırsal bölgelerde yaşayanlar da düşük kaliteli ve cereyanlı evlerde yaşıyor.
Havanın sıcak olduğu bölgelerdeyse klima gibi soğutma imkanlarına erişmek zorlaşıyor.
Vücut ısılarını ayarlamakta zorlanan bebekler, küçük çocuklar ve yaşlılar ısı farkından özellikle etkilenen kesimler arasında yer alıyor.
İngiltere merkezli Lullaby Trust (Ninni Vakfı) adlı hayır kurumuna göre bebekler için ortalama oda sıcaklığı normalin biraz üstünde, yani yaklaşık 16 ila 20 derece olmalı.
Bebeklerin aşırı sıcakta kalması durumunda ani bebek ölümü sendromu riski ortaya çıkıyor.
Bu yüzden hem oda sıcaklığının kontrol edilmesi hem de bebeğin ensesi ve göğsünün terleyip terlemediğine bakılması öneriliyor.
Yenidoğanların ve küçük çocukların vücut ısıları büyük çocuklara ve yetişkinlere göre daha yüksek oluyor.
Bunun nedeni metabolizmalarının daha aktif olması ve vücut yüzeylerinin vücut ağırlıklarına oranla daha büyük olması.
Bebeklerin ve küçük çocukların terlemesi daha uzun sürdüğü için vücutları ısıyı daha uzun süre muhafaza ediyor.
Vücut ısısı gençlere göre ortalamanın altında olan yaşlılarınsa evlerini daha fazla ısıtmaları gerekebiliyor.
Yaş ilerledikçe metabolizma hızı yavaşladığı için vücudun ısı üretmesi zorlaşıyor.
Düzenli ilaç kullanımı ve kronik hastalıklar gibi faktörler de vücudun ısısını düzenlemesini zorlaştırabiliyor.
Örneğin şeker hastalığı yüzünden kan dolaşımı yoluyla vücudun ısınması ile ilgili sorunlar yaşanabiliyor.
Bu gibi durumlarda 18 derece gibi nispeten serin bir evde kalmak dahi hipotermiye yol açabiliyor.
15 ve 25 derece sıcaklıklarda 70-95 yaş arasındaki kadınların fiziksel performansını inceleyen bir çalışmaya göre 45 dakika soğukta kalmak yaşlı kadınların fiziksel kabiliyetlerini oldukça olumsuz etkiliyor.
Sıcaklık tercihinde kadın ve erkekler arasındaki biyolojik ve hormonal farklar da devreye giriyor.
Kadınların deri ve kasları arasındaki yağ oranı daha fazla olduğu için iç organları sıcak kalırken deri ve uzuvlar daha az ısınıyor.
Bir araştırmaya göre kadınların elleri soğuk havada erkeklere göre neredeyse üç derece daha serin oluyor.
Adet döngüsü de bu süreçte etkili oluyor.
Vücut ısısı, ovülasyonun ardından gelen uteal fazında en yüskek noktasına ulaşıyor.
Hamilelik ve projesteron içeren hormonel doğum kontrol yöntemleri de vücut ısısının artmasına neden olabiliyor.
Ancak kadınlar genel olarak erkeklere kıyasla daha ufak yapılı ve daha yavaş metabolizmalara sahip oldukları için vücut ısıları daha yüksek olmasına karşın soğuğu daha yoğun hissedebiliyor.
Finlandiya'da yürütülen bir çalışma, kadın ve erkeklerin sıcaklığı hissetmesi arasında büyük fark olduğuna işaret ediyor.
Örneğin en tartışmalı konulardan biri olan ofis sıcaklığına bakıldığında kadınların erkeklere kıyasla hem daha soğuk hem de daha sıcak hissettiği görülüyor.
Japonya'da yürütülen başka bir çalışmaya göreyse kadın ve erkek çalışanların ortalama ofis sıcaklığı tercihleri arasında 3.1 derece fark bulunuyor.
İngiltere'deki düzenlemelere göre kapalı çalışma mekanlarında sıcaklık en az 16 derece olmalı. "Sıkı fiziksel çaba" gerektiren işler içinse bu sayı 13 dereceye düşebiliyor.
ABD'de ise yetkili makamlar 20 ila 24 derece arasında bir sıcaklık önerse de işverenlerin iş yerleri için ısıtma ya da soğutma sağlama zorunluluğu bulunmuyor.
Imperial College London'da bulunan İngiltere Demans Araştırma Enstitüsü Direktörü ve uyku uzmanı Bill Wisden, ideal vücut ısısına ulaşmanın kusursuz bir uykuyu garanti etmediğini söylüyor.
Wisden, uykunun vücut ve deri sıcaklığındaki günlük değişiminden etkilendiğine dikkat çekiyor.
Uykuya dalmadan birkaç saat önce uyku düzenini sağlayan melatonin hormonunun salgılanmasıyla vücut ısısı düşüyor.
Gece boyunca düşmeye devam eden vücut ısısı, sabahın erken saatlerinde en düşük noktasını gördükten sonra ilerleyen saatlerde artıyor.
Uzmana göre yatmadan önce sıcak bir duş almak uykuya dalmaya yardımcı olabilir:
"Farelerle yaptığımız fizyolojik deneylerde deriyi ısıtmanın beyindeki hipotalamusa sinyal göndererek uykuya ve vücudun soğumasına yol açtığını gördük."
Yani gece kalın bir yorganın altına girmek vücudu uzun ve derin bir uykuya hazırlayabilir.
Üstelik bu yöntem sadece insanlar tarafından kullanılmıyor.
Wisden, evcil hayvanların kıvrılarak uyuduğunu, bazı vahşi hayvanların kendilerine yaptıkları yuvalarda yattıklarını hatırlatıyor ve bunların ısı izolasyonu sağladığını vurguluyor.
Ancak uykuya daldıktan sonra oda sıcaklığının 16 ila 18 derecede olması tercih ediliyor.
Çok sıcak bir odada uyumak, gece boyunca uyanmaya ve iyi dinlenememeye yol açabiliyor.
Wisden bunu rahatsız edici bir sese, deride hassasiyete ya da acı çekmeye benzetiyor ve "Uyurken sıcaklamak duyusal algıyı tetikliyor ve sizi uyandırıyor" diyor.
Tüm araştırmalara karşın herkesin içine sinecek bir oda sıcaklığı tespit etmek mümkün olmayabilir.
Yaştan cinsiyete, hormonlardan metabolizmaya kadar birçok faktör, tercih edilen ortam sıcaklığını değiştirebiliyor.
|
İklim değişikliği, Bilim, Sert hava koşulları, Yaşam, Sağlık
|
İnsanın yeryüzündeki izleri ve kum tanelerinde iz sürenler
|
İnsanlık tarihinin bazı anları Dünya'ya kazınıyor. Araştırmacılar gezegenimiz üzerindeki etkilerimizin kanıtlarını topluyor ve bunun için doğada bıraktığımız izleri kullanıyorlar.
Fransa'daki Brest Limanı'nda yaşayan mikroplar İkinci Dünya Savaşı'ndan hala toparlanamadı. Raffaele Siano, 2012 ve 2017 yıları arasında bu imandaki deniz dibinden tortu numunesi toplarken neyle karşılaşacağını merak ediyordu.
Siano ile Fransız Okyanus Bilimi Enstitüsü'nden (Ifremer) çalışma arkadaşları numuneleri incelediklerinde ise olağanüstü bir şey keşfettiler.
1941'den öncesine dayanan en eski ve en derindeki tortularda bulunan dinoflagellat plankton izi, daha sığ yerlerden toplanan yeni tarihli tortularda bulunan plankton izlerinin genetik yapısından çarpıcı derecede farklıydı.
"Dinoflagellatların bir grubu, bir dizisi vardı ki İkinci Dünya Savaşı'ndan önce yaygın miktarda görülüyordu ama savaştan sonra neredeyse yok oldu" diyor Siano.
Meslektaşları ile Siano 2021 yılında bulgularını detaylandırdıkları bir araştırma yayımladı.
Siano, Brest Limanı'nın savaş sırasında bombalandığını söylüyor. Ardından, 1947 yılında, Norveç'ten gelen bir kargo gemisi bu limanda havaya uçtu. Kazada 22 kişi hayatını kaybederken, gübre ve patlayıcı yapımında kullanılan amonyum nitrat da denize karıştı.
80'li ve 90'lı yıllardan kalan daha güncel bulgularda bile limanın plankton topluluğunda değişiklikler olduğu görüldü.
Siano, "Bunu yoğun tarım faaliyetlerinden gelen başka bir kirlilik türüyle ilişkilendirdik" diyor.
Doğanın hafızası var. Özellikle fazla kirlilik yaratan bazı insan faaliyetleri bazen ağaçların halkalarında, kıyı birikimlerinde ve ekosistemlerde ortaya çıkıyor.
Bu izlerin Antroposen'in kalıntıları olduğu savunulabilir: Antroposen'in insanlığın Dünya'yı geri dönülemez ve dramatik biçimde değiştirdiği bir jeolojik çağ olduğu öne sürülüyor.
Öyle görünüyor ki insanlık tarihi, gezegenimizin dokusuna ve burada bizimle beraber yaşayan canlı formlarına yazılmış halde.
Siano ile çalışma arkadaşlarının çoğu ekolojist, ancak tarihçilerle de işbirliği yapıyorlar. Siano, "Topraklar insan etkisiyle ve tarihi olaylarla değişti" diyor.
Ekip, Brest'ten alınan tortu numunelerini analiz ederken, zamanla ağır metal kirliliğinin de kademeli olarak arttığını tespit etmiş. Örneğin güncel tortularda cıva, bakır, kurşun ve çinko hacminin daha yüksek olduğunu gözlemlemişler.
Çalışma, Pearl Harbour'da da, kurşun ve krom başta olmak üzere, bu metallerin benzer seviyelerde bulunduğuna dikkat çekiyor.
Japon savaş uçakları 1941'de Hawaii eyaletindeki ABD donanma üssü Pearl Harbour'ı bombalamıştı. Ancak Siano bu metallerin doğrudan bombalardan mı kaynaklandığından emin olamadığını söylüyor. Metallerin kaynağı bombalar olmasa da hem Brest'te, hem de Pearl Harbour'da insanlık tarihinin felaket ve kirliliğe sebep olan bir anının izleri bulunuyor.
Antroposen kirliliğinin jeolojik izlerini başka araştırmacılar da gezegenin dört bir yanında arıyor. Çin'de toplanan toprak tortuları da 1950'den bu yana metal kirliliğinde keskin bir artış gösteriyor, bu da 20. yüzyılın ikinci yarısında gözlemlenen hava kirliliği ile paralel bir bulgu.
Bir başka araştırma da, gemi inşası gibi endüstrilerin ortaya çıkması ile Çin'in bazı bölgelerindeki ağaç halkalarında gitgide daha sık bulunan ağır metal birikintileri arasındaki olası ilişkiyi inceliyor.
Romalıların yüzyıllar önceki metalürji aktiviteleri bile iz bırakmış. 2022'den bir çalışma Avrupa'dan alınan buz, tortu ve bataklık numunelerindeki kurşun artışını Romalıların endüstriyel gelişimiyle ilişkilendiriyor. Fakat araştırmacılar, hangi olayların kurşun kirliliğinde artışa yol açtığından emin olmanın zor olabildiğine dikkat çekiyor.
Cenevre Üniversitesi'nden Jean-Luc Loizeau, Cenevre Gölü'nden alınan tortuları incelemiş ve gölün atık su işleme tesisine yakın kısımlarından toplananlara odaklanmış. Bu bölgedeki tortuların insan aktivitelerinin birçok izini taşıdığını söylüyor. Suyun gölün bu bölgesindeki hareket biçimleri bu ipuçlarını korumaya yardımcı olmuş.
Gölün kuzey kıyısındaki Vidy Koyu'ndan bahsederken Loizeau "Tortuyu koyda tutan bir girdap türü olduğu için birikinti oluşuyor" diyor.
2017 tarihli araştırmalarında Loizeau ile çalışma arkadaşları, 1930'lu yıllara kadar dayanan tortularda ağır metal kirliliğinin gözlemlendiğini açıklıyor. 1970'li yıllarda fırlayan cıva kirliliği de verdikleri örnekler arasında.
"Bu endüstrilerden birinde bir kaza yaşandığını biliyoruz" diyor Loizeau. "Bir tankın delinmesi sonucu cıva akıntısı olmuş ve bu ani artışı gerçekten tortularda görüyoruz."
Loizeau'ya göre numunelerde baryum gibi elementlerin izlerinde gözlemlenen artış ise otomobil kullanımının yaygınlaşmasıyla bağlantılı olabilir. Çünkü araba frenlerinde çoğunlukla baryum bulunuyor.
Metaller bir yana, bazı sektörlerde radyoaktif materyaller de kullanılıyor. Örneğin İsviçre'de, saat kadranlarında karanlıkta parlayan kısımları üretmek için radyum uzun süre kullanıldı. Saat üretim sektöründe kullanılan radyumun kalıntıları ülkedeki katı atık sahalarında ve binalarda bulundu.
20. yüzyılın nükleer silahları içeren karanlık mirasına dair kanıtlar da dünyanın dört bir yanına dağılmış halde.
Nevada Çölü'nde yürütülen geniş çaplı silah denemeleri sırasında oluşan dev kraterler, bunların bazı örnekleri. Ancak nükleer patlatmaların yarattığı kirliliğin bazı izleri çok daha az görünür.
2019'da araştırmacılar, Japonya'nın Hiroşima kenti yakınlarındaki kumsallarda bazı kum tanelerinin moloz parçaları olduğunu açıkladı. Bu molozlar, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru ABD'nin Hiroşima'ya atom bombası atmasıyla oluşmuştu.
Uzmanlar "Erimiş molozların kimyasal yapıları nereden geldiklerine dair ipuçları veriyor, özellikle de şehir inşa malzemeleri bağlamında" demişti. Yani, bomba binaları toza çevirmiş, patlamanın ısısı bu tozları yeniden şekillendirmiş ve patlamanın kendisi bu malzemeyi etrafa yayıp, toprağa sonsuza kadar iz bırakmıştı.
Nükleer patlamaların kalıntıları yalnızca doğada bulunmuyor. Çatı katınızda da bulunabilir. Şehirlerdeki toprağın aksine çatı katlarındaki toz katmanları, çoğunlukla on yıllarca hareketsiz kalıyorlar, dolayısıyla kirliliğin izlerini taşıyor olabilirler.
2003'te yayımlanan bir çalışmada ABD'nin New Jersey eyaletindeki 201 hanede yapılan araştırmanın sonuçları açıklanmıştı.
Numunelerdeki kurşun yoğunluğu, 20. yüzyılda hava kirliliğinde görülen kurşun miktarı ile paraleldi. Fakat numunelerde az miktarda da olsa Sezyum-137 radyoaktif izotopundan da bulunmuştu. Bu madde daha eski evlerde gözlemlenmişti. Araştırmacılar bu durumun özellikle 50'li ve 60'lı yıllarda sık sık uygulanan yerüstü nükleer silah denemeleriyle ilişkilendirilebileceğini söylemişti.
Siano ve ekibi, doğada insanlık tarihinin izlerini aramak üzere gözlerini uzaklara dikmiş halde.
Avrupa'da dokuz farklı ülkede 120'den fazla tortu numunesi toplayan ekip, tarihi olayların arasında daha fazla bağlantı kurmak ve bu numunelerde bulunan metal kirliliği ile DNA'nın izini sürmek istiyor.
"Vezüv Yanardağı [patlamasının] etkilerini Napoli'de arayabiliriz" diyen Siano, yanardağın en son 1944'te patladığına dikkat çekiyor.
Ekip, başka yerlerde olduğu gibi burada da Çernobil nükleer faciasının da izlerini bulabilir. Çünkü, kazanın yarattığı kirlilik Avrupa'nın yüzde 40'ından fazlasına yayılmıştı.
Siano birçok başka konumdaki tortularda da petrol sızıntılarından, midye çiftliklerinin gelişimine kadar birçok olayın kanıtlarının bulunabileceğini söylüyor.
Siano'ya göre, "Bu soruları yanıtlayacak bütün malzeme elimizde".
|
Tarih, Bilim
|
Atomu parçalayan ilk kişi kimdi? Bu soruyu yanıtlamak neden zor?
|
Donald Trump yemin töreninde ABD'li bilim insanlarının atomu parçaladığını söylerken, bu sözlerinin internette ateşleyeceği tartışmaları tahmin edemezdi.
Tartışmaya katılan birçok kişi bu unvanın İngiliz-Yeni Zelandalılara ait olduğunu savunuyordu. Ne de olsa 1919 yılında Yeni Zelandalı bilim dehası Ernest Rutherford bilimde çığır açan bu başarıya, o zamanki adıyla Manchester Victoria Üniversitesi'nde imza atmıştı.
Basitçe bakıldığında bu iddia doğru. Ancak alanın uzmanları için "Atomu parçalayan ilk kişi kimdi?" sorusunun cevabı neredeyse atomu parçalamak kadar karmaşık. Aslına bakarsanız, parçacık fiziği uzmanı Dr. Harry Cliff'in de dediği gibi, "atomu parçalamak" terimi bile "sorunsal".
Bütün maddelerin en temel yapı taşını oluşturan atomlar bir çekirdekten ve çekirdeğin yörüngesinde dönen elektronlardan oluşuyor.
İlk olarak Antik Yunan felsefesinde tartışılan atomların aslında var olan en küçük parçacıklar olduğu düşünülüyordu. "Atom" ismi de Antik Yunanca "bölünemeyen" kelimesinden türetilmiş.
John Dalton'ın atom teorisi ile atomlar 1803 yılında bilim alanına giriş yaptılar. Ancak Manchesterlı bilim adamı Antik Yunanlılara hak veriyordu, yani atomların daha basit ve küçük parçalara ayrılamayacağı konusunda ısrarcıydı.
Bir başka Manchesterlı olan Joseph John Thomson neredeyse yüz yıl sonra elektronları keşfetti ve atomun daha da küçük parçaları olduğunu kanıtlamış oldu.
Böylece atomun içindeki parçacıklara yönelik hipotezlerin ve deneylerin de önü açıldı.
Rutherford atomların doğasına dair birçok keşifte bulundu ve 1911 yılında meslektaşları Hans Geiger ve Ernest Marsden ile beraber gezegensel atom modelini ortaya koydu.
Modelde atomların merkezinde pozitif yüklü bir çekirdek olduğunu, etrafındaki yörüngelerde de bir yıldızı turlayan gezegenlere benzer elektronların döndüğünü açıkladı.
Rutherford ve ekibinin 1914-1919 yılları arasında Manchester'da yürüttüğü deneylerin "atomu parçalayan" ilk çalışma olduğu savunuluyor.
Rutherford'ın nitrojen gazını radyoaktif parçacıklardan oluşan birçok ışınlara maruz bırakmasıyla gaz dışarı bir "hidrojen çekirdeği tükürdü" ve oksijene dönüştü.
Dr. Cliff, Rutherford ve ekibinin "bugün proton dediğimiz şeyi," yani bütün atomların yapı taşı olan parçacıklardan birini bulduklarını söylüyor.
Dr. Cliff'e göre Rutherford'ın keşfettiği şey, "bu tür nükleer reaksiyonlar gerçekleştirilebileceği, bir şeyi başka bir şeye çarptırarak yeni bir şey üretilebileceği" idi.
"Bu daha önce yapılmamıştı" diyor Dr. Cliff.
Rutherford kendisi de "parçalama" ifadesini değil, "dezentegrasyon" ifadesini kullanıyordu.
Rutherford Aralık 1917'de yazdığı bir metinde, deneylerinin "çok önemli olduğunun sonuçta ortaya çıkacağını" ve "çekirdeğin etrafındaki güçlerin yapısı ve dağılımı hakkında oldukça aydınlatıcı" olacaklarını söylüyor.
"Bu yöntemle atomu da parçalamaya çalışıyorum," diye ekleyen Rutherford şöyle devam ediyordu:
"Bir vakada sonuçlar umut verici ama emin olmak için çok büyük miktarda iş gerekecek."
Tarihçi Dr. James Sumner, Rutherford'ın çalışmalarının "temel konseptler açısından çığır açtığını" ancak atomu "parçalamaktan" ziyade "bir elementi başka bir elemente dönüştürdüğünü" söylüyor.
Ancak Rutherford uzun bir süre daha atomlarla çalışacaktı. 1919'da mezun olduğu okula, Cambridge Üniversitesi'ne, Cavendish Laboratuvarı'nın yöneticisi olarak geri döndü ve atom çekirdeğini "parçalamaya" yönelik kasıtlı ilk çabalara nezaret etti.
Dr. Cliff, Rutherford'ın gözetimi altında öğrencileri John Cockfort ve Ernest Walton'ın 1932'de dünyanın ilk parçacık hızlandırıcılarından birini inşa ettiğini söylüyor ve bu cihazı "atomu resmen ikiye ayıran" güçlü bir makine olarak betimliyor.
Dr. Cliff, genel anlamda "cesur bir insanın atomu parçalara ayırması olayı burada oluyor" diye açıklıyor.
Ancak Dr. Sumner bu deneyin "nükleer enerjinin ve nükleer bombaların önünü açan tür atom parçalaması" olmadığını ve bunun "biraz daha sonra olacağını" söylüyor.
Birçok kişinin atom bilimine dair bilgileri gizli Manhattan Projesi ile ilişkili, özellikle de projedeki en önemli karakterlerden biri J. Robert Oppenheimer'ın hayatına dair Oscar'lı film yapıldığından beri.
ABD'nin araştırma ve geliştirme projesi 1942'de başladığında, atomun gücünü toplayabilecek ilk nükleer silahları üretmeyi hedefliyordu.
Dr. Sumner projenin ABD merkezli ve fonlu olmasına rağmen "ulus sınırları ötesinde işbirliği yapan," dünyanın birçok yerinden bilim insanından oluştuğunu açıklıyor.
Oppenheimer'ın ekibe dahil ettiği isimlerden biri de İtalyan fizikçi Enrico Fermi'ydi.
Fermi'nin 1934 yılında Roma'daki deneylerinde atomu ilk kez parçaladığı, çekirdeği iki ya da daha fazla küçük parçaya ayırdığı iddia ediliyor.
Rutherford'ın eski öğrencisi, Alman kimyacı Otto Hahn ile Fritz Strassman dört yıl boyunca Fermi'nin deneylerini tekrarladılar ve 1938 yılına kadar Fermi'nin nükleer fisyonu keşfetmiş olduğunu anladılar.
Fisyon sırasında uranyum ve plütonyum gibi instabil elementlerin çekirdekleri parçalanarak büyük miktarda enerji serbest bırakılıyor.
Fermi 1939'da İtalya'dan kaçtı ve Chicago'ya geldikten sonra dünyanın ilk nükleer reaktörünü inşa etti. Bu cihaz kontrollü bir nükleer reaksiyon yaratarak uranyum atomlarının sürekli bölünmesini sağlıyordu.
Bu çalışmalar ile Rutherford'ın önceki çabaları nükleer fisyon sürecini yıkıcı biçimde kullanan atom silahlarının temelini attı.
Dr. Cliff Manhattan Projesi'ni "bu bilimin dünya üzerinde devasa etkisi olacak bir şey üretmek üzere endüstriyelleştirilmesi" şeklinde betimledi.
Atomu ilk kez kimin parçaladığı bir yana Rutherford, Walton, Cockcroft, Oppenheimer, Fermi, Geiger, Marsden ve diğer öncü bilim insanlarının çalışmaları nükleer çağ ile dünya tarihindeki en büyük bilim deneyinin temellerini attı.
Dev bir parçacık hızlandırıcı olanBüyük Hadron Çarpıştırıcısı(LHC) atomları birbirlerine çarpıştırmak ve sonuçları incelemek için 1998 ve 2008 yılları arasında Alp Dağları'nın altında, yer altında inşa edildi.
LHC sayesinde 'Tanrı parçacığı' denen Higgs bozonu gibi keşifler yapıldı ve bilim insanlarının atom altı dünyaya daha derin incelemeler yapması sağlandı.
LHC'ye ev sahipliği yapan Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi'nde (CERN) çalışan Dr. Cliff merkezdeki çalışmaların "evreni oluşturan, henüz keşfetmediğimiz temel parçacıkları" bulmaya odaklandığını söylüyor.
Karanlık maddeyiörnek gösteren Dr. Cliff, bu görünmez materyalin bütün maddelerin yüzde 80'ini oluşturduğunu ve "herkesin bu konuda bir açıklama bulmak isteyeceğini" söylüyor.
Bu çalışmaların, Rutherford'ın araştırmalarının "bizzat mirası" olduğunu ifade eden Dr. Cliff, bugünkü deneylerin Rutherford'ın "hayal dahi edemeyeceği boyuta" ulaştığını söylüyor.
|
Nükleer silahlar, Nükleer güç, Tarih, Bilim, Fizik
|
Dünya'nın iç çekirdeği şekil değiştirmiş olabilir, ne anlama geliyor?
|
Bir grup bilim insanı dünyanın iç çekirdeğinin son 20 yıl içinde şekil değiştirmiş olabileceğini düşünüyor.
Araştırmanın yöneticisi Profesör John Vidale'ye göre genelde iç çekirdeğin küre şeklinde olduğu düşünülüyordu, ancak bazı noktalarda kenarlarının yüksekliği 100 metre veya daha fazla deforme olmuş olabilir.
Dünya'nın çekirdeği, ürettiği manyetik alan ile yeryüzündeki yaşamın Güneş'in radyasyonuyla yanmasını engellediği için gezegenimizin kalbini oluşturuyor.
İç çekirdek, sıvı dış çekirdekten ve gezegenin geri kalanından bağımsız olarak dönüyor. Bu hareket olmadan Dünya ölür ve milyarlarca yıl önce manyetik alanını kaybeden çorak Mars'a dönüşür.
Şekil değişikliği katı iç çekirdeğin, aşırı sıcak sıvı metal dış çekirdekle temas ettiği yerde gerçekleşiyor olabilir.
Araştırma, bilim dergisi Nature Geoscience'da yayımlandı. Bilim insanları aslında dünyanın iç çekirdeğinin neden Dünya'nın dönüş hızının altına yavaşlayıp, 2010'da yeniden hızlandığını araştırıyorlardı.
Dünya'nın çekirdeğinin nasıl işlediğini anlamak, gezegeni koruyan manyetik alanı ve bunun zayıflayıp durma ihtimalini anlamak için çok önemli.
Gezegenimizin içi çok gizemli bir yer. Çekirdek Dünya'nın yüzeyinden yaklaşık 4,000 mil (yaklaşık 6500 kilometre) uzakta ve bilim insanları tüm çabalarına rağmen henüz çekirdeğe ulaşamadılar.
Bazı araştırmacılar bu sırları çözmek için depremlerin oluşturduğu, gezegene yayılan şok dalgalarını ölçüyor.
Dalgaların hareketleri nasıl bir materyalin içinde ilerlediklerini gösteriyor, ki buna iç çekirdek de dahil, ve ayaklarımızın altında ne olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.
Yeni analiz de 1991 ve 2023 yılları arasında aynı konumda gerçekleşen depremlerin sismik dalga düzenlerini inceliyor. Bu, iç çekirdeğin zaman içinde nasıl değiştiğini anlamaya yardımcı oluyor.
Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde yer bilimci olarak çalışan Prof. Vidale 2010 civarında iç çekirdeğin yavaşladığı teorisini destekleyecek yeni deliller buldu.
Ancak ekibi iç çekirdeğin şekil değiştirdiğine dair kanıtlar da buldu.
Görünen o ki değişiklik iç ve dış çekirdeğin sınırında, iç çekirdeğin erime noktasına yakın olduğu yerlerde gerçekleşiyor. Dış çekirdekteki sıvı akışı ile düzensiz bir yerçekimi alanından oluşacak çekim kuvveti deformasyona sebep olabilir.
Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden Profesör Hrvoje Tkalcic araştırmaya katılmamış, ancak araştırmanın "daha fazla incelenmesi gereken ilginç bir olgu" öne sürdüğünü söylüyor.
Tkalcic araştırma sayesinde bilim insanlarının "modern bilimde en az bilinen ölçümlerden biri olan, iç çekirdeğin viskozitesi (akışkanın akmaya karsı gösterdiği direnç) gibi bazı önemli maddi özellikleriyle ilgili bilgiye dayanan daha iyi tahminler yürütebileceğini" söylüyor.
Sıvı dış çekirdek zaman içinde katı iç çekirdeğin içine doğru donuyor, ancak tamamen katılaşması milyarlarca yıl sürecek.
Bu durumun Dünya'daki yaşamın sonu anlamına geleceği neredeyse kesin, ancak bu gerçekleşene kadar gezegenin Güneş tarafından yutulmuş olması muhtemel.
Prof. Vidale'nin araştırması, dünyanın birçok yerindeki uzmanların çekirdekte ne yaşandığına dair yürüttüğü keşiflerin ve tartışmaların parçası.
"Genelde bilimde bir şeyi anlayana kadar ona bakarız," diyor Prof. Vidale.
"Büyük olasılıkla bu bulgu günlük yaşamlarımızı zerre kadar etkilemeyecek ama Dünya'nın ortasında ne olduğunu anlamayı çok istiyoruz," diye ekliyor.
Bu değişimlerin Dünya'nın manyetik alanındaki değişimlerle bağlantılı olması da olası.
"Geçen onyıllarda farklı zamanlarda manyetik alanda değişimler oldu, biz de bunların iç çekirdeğin sınırında gördüklerimizle bağlantılı olup olmadığını bilmek istiyoruz," diyor Prof. Vidale.
Prof. Vidale bulguların abartılarak çekirdeğin yakın zamanda dönmeyi bırakacağı gibi fikirlere dönüşmesini istemiyor.
Hâlâ birçok belirsizlik olduğunu da ekliyor.
"Bu değişimleri doğru yorumladığımızdan yüzde yüz emin değiliz," diyor Prof. Vidale ve bilimsel bilginin sınırlarının sürekli değiştiğini, birçok bilim insanı gibi kendisinin de geçmişte yanıldığını ekliyor.
|
Bilim
|
Soğuk su banyosu, vitaminler, egzersiz: Bağışıklık sistemini güçlendirmek gerçekten mümkün mü?
|
Soğuk kış günlerinde birçokları soğuk algınlığı, gribal enfeksiyon gibi hastalıklar nedeniyle hastanelere akın ediyor.
Bir an evvel ayağa kalkmak isteyenler tıbbi ilaçların yanı sıra narenciyeler, ballı sıcak çaylar ve de vitamin haplara başvuruyor.
Peki bağışıklık sistemimizi güçlendirmek gerçekten mümkün mü?
BBC Radyo 4 sunucusu ve sağlık muhabiri James Gallagher, merak edilenleri uzmanlara sordu.
Soğuk, hatta buz gibi sularda yüzmek hasta olmadan önce bağışıklık sistemimizi güçlendirebilir mi?
Araştırmalar soğuk suyun yarattığı adrenalin etkisinin, kanda enfeksiyonla savaşan hücreleri artırdığını gösteriyor.
Peki bu daha fazla korunduğumuz anlamına mı geliyor?
Edinburgh Üniversitesi'nde immünoloji profesörü Eleanor Riley, "Birkaç saat içinde her şey normale dönüyor" diyor.
Prof. Dr. Riley, "Soğuk suda yüzen kişilerin daha az soğuk algınlığı geçirdiğine ya da daha az enfeksiyona kapıldığına dair bir kanıt yok" diye devam ediyor.
Soğuk suyun bağışıklığı güçlendirdiğine yönelik geçerli kanıtlar olmayabilir ama düzenli egzersiz gerçekten işe yarayabilir.
St Andrews Üniversitesi'nden aile hekimi Dr. Margaret McCartney, yetişkinlerin yılda ortalama iki-üç kez, çocukların ise beş ila sekiz kez arasında soğuk algınlığına yakalandığını söylüyor.
Dr. McCartney, "Ancak orta düzeyde egzersiz yapan kişilerde daha az viral enfeksiyon görme eğilimi var" diyor.
Bu konuda da kesin sonuçlara ulaşmış klinik çalışmaların olmadığını dile getiren Dr. McCartney, "Elimizdeki veriler egzersizin insanlar için iyi bir şey olduğu yönünde... ancak mucizevi bir yöntem de değil" diyor.
Laboratuvar çalışmaları düzenli egzersizin bağışıklık sisteminin yaşlanmasını yavaşlatabileceğini gösteriyor.
Vücudumuzun savunma sistemi 20'li yaşlardan itibaren gerilemeye başlıyor.
Ancak 80 yaşındaki bisikletçiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilerin kendilerinden onlarca yaş daha genç insanların bağışıklık sistemine sahip olduğunu gösterdi.
Söz konusu çalışmaların yeterince yüksek kalitede yapılmadığını bildiğini kaydeden Dr. McCartney, "Ama ben bol bol bisiklete bineceğim" diyor.
Hasta geçen günlerde hemen hemen herkes C vitaminine sarılıyor.
Portakal soyan, limonlu çaylar içenlerin yanı sıra pek çok kişi de vitamin haplar alıyor.
C vitaminlerinin işe yarayıp yaramamasıyla ilgili soruya "Ben hayır diyorum" yanıtını veren Dr. McCartney'e göre, eksik olması bağışıklık sistemini zayıflatabilir, ancak büyük çoğunluk için fazladan almanın kazandıracağı çok az şey var.
Aynı şey multivitaminler için de geçerli.
Dr. McCartney bunların sadece "pahalı idrar" yaptırdığını söylüyor.
Ancak D vitamini ile ilgili kanıtlar üzerine tartışmalar devam ediyor.
Güneş ışığıyla birlikte alındığı için D vitamini seviyeleri kışın düşüş gösteriyor.
Dr. McCartney, "Bence kanıtlar, solunum yolu hastalığı olan ve D vitamini çok düşük olan insanlar için olası faydalara işaret ediyor" diyor ancak herkese yardımcı olacağına dair kanıtların hâlâ "yetersiz" olduğunu söylüyor.
Dr. McCartney, ayrıca ekinezya, zerdeçal ve zencefil gibi bitkilerin de bağışıklık sistemini güçlendirmeyeceğini söylüyor.
Bağışıklık sistemlerinin yapabilecekleri gün boyunca sabit değil.
Prof. Riley, "Bağışıklık sistemimiz sabahın erken saatlerinde uyandığımızda en etkili halini alır, günün ilerleyen saatlerinde ise azalmaya başlar" diyor.
Bu nedenle soğuk algınlığında sabahları insan daha kötü hisseder.
Çünkü bağışıklık sistemi bu saatlerde semptomlarla daha çetin bir mücadele verir.
Düşüş ise "akşam üstü saat 4 ya da 5 civarında" başlar.
Uzmanlara göre bu nedenle sabahları öksüren birine maruz kalırsanız daha iyi korunabilirsiniz.
Prof. Riley, bağışıklık sistemi 24 saatlik bir döngüye sahip olduğundan, gece geç saatlere kadar çalışmak ve hafta sonları uzun süre yatmak yerine "düzenli bir günlük ritme" sahip olmanın "bağışıklık sisteminizi güçlendirmeye önemli ölçüde yardımcı olabileceğini" söylüyor.
Bağışıklık sistemini güçlendirmeye çalışmak için çeşitli yollar denemek elbette çok önemli.
Ama en az onun kadar önemli olan bir başka şey ise ona zarar vermemek.
Bunların en önemlilerinden birisi sigara içmemek.
Çünkü sigara akciğerlere doğrudan zarar vererek virüslere karşı daha az etkili bir bariyer oluşturur.
Sigara ayrıca vücuttaki iltihaplanmayı (enflamasyonu) da artırır.
Enflamasyon bağışıklık sistemi için bir termostat görevi görür ve vücudun bir enfeksiyona nasıl tepki verdiğini gösterir.
Ancak Prof. Tregoning'e göre "kontrolsüz iltihaplanma sizin için kötüdür çünkü bağışıklık sistemini bozar". Ve böylece vücut olası risklere karşı daha az iyi yanıtlar verir.
Obezite de vücuttaki enflamasyonu artırarak enfeksiyonlara yatkınlığı ve şiddetini artırabilen bir başka faktör.
Dr. McCartney, "Bunların ikisi de insanlar için durdurulması veya tersine çevrilmesi zor şeyler olabilir, evet. Ancak değiştirilmesi en mümkün olanları" diyor.
Sürekli stres altında olmak vücuttaki kortizol hormonu seviyelerini yükseltir.
Kortizol bağışıklık sistemini zayıflatarak enfeksiyona daha yatkın hale gelmenize neden olabilir.
Prof. Tregoning, doğada olmanın, yürüyüşe çıkmanın, arkadaşlarla vakit geçirmenin, hatta soğuk suda yüzmenin, neden faydalı bir etkiye sahip olabileceğinin açıklamasının da bu olabileceğini söylüyor ve devam ediyor:
"Daha az stresli oluyorsunuz, daha az kortizol salgılıyorsunuz, dolayısıyla bağışıklık sisteminiz yapmaya çalıştığı görev için daha uygun hale geliyor."
Prof. Riley ise şöyle ekliyor:
"Mutlu olmanın, olumlu bir ruh hali içinde olmanın bedensel işlevlerimiz üzerinde çok ama çok önemli bir etkisi olduğuna hiç şüphe yok."
Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma, soğuk algınlığının başlangıcında buruna sıkılacak burun spreylerinin işe yaradığına işaret etti.
Araştırmada binlerce insana ya tuzlu su (salin) spreyi ya da jel bazlı bir sprey verildi.
Araştırmaya katılanlar hastalandıklarını hissettiklerinde günde altı defaya kadar bunları kullandı.
Burun spreyi kullanmadan günlük hayatlarına devam eden insanlar çalışma sırasında ortalama sekiz günlerini hasta olarak geçirdi.
Ancak tuzlu su (salin) ya da markalı jel bazlı sprey kullananlarda bu süre altı güne düştü.
Dr. McCartney, markalı bir spreyin normal bir tuzlu su spreyinden daha iyi olmayacağını savunuyor.
Prof. Riley, sağlığınıza dikkat etmek için zaten sigara içmiyor, sağlıklı besleniyor, düzenli egzersiz yapıyorsanız bağışıklık sisteminizin bir enfeksiyona yanıt vermek için "mümkün olan en iyi durumda" olduğunu söylüyor.
"Normal, sağlıklı bir insan olmanın ötesine geçmek için bir şey yapabilir misiniz?" sorusuna cevap olarak gerçek bir kanıtın olmadığını belirten Prof. Riley şöyle devam ediyor:
"Ancak belirli enfeksiyonlara karşı bağışıklığınızı artırmak için yapabileceğiniz şeyler var, bu da aşı olmak."
Prof. Riley, bağışıklık artıcı ürünler için çok fazla para harcamak yerine ilk olarak enfekte olmamanın yollarını düşünmeyi, bir başka deyişle de "kiminle sosyalleştiğiniz dikkat etmeyi" öneriyor.
|
Bilim, Sağlık
|
Dolunaylar bizim için neden bu kadar önemli?
|
Çarşamba günü gözlemlenecek dolunay, Kuzey Yarımküre'de bu kışın son dolunayı olacak. Ekvatorun güneyindeyse yaz mevsiminin son dolunayı olarak kayda geçecek.
12 Şubat günü tam bir yuvarlak haline gelecek olan Ay'ın bu şekli 14 Şubat Sevgililer Günü'ne de yansıyacaktır ve bu da kutlayanlar için ekstra bir romantik gökyüzü yaratabilir.
Dolunaya her ay farklı bir isim veriliyor.
Ocak ayındaki dolunay'Kurt Dolunayı' olarakadlandırılırken, Şubat ayında 'Kar Dolunayı' olarak tanımlanıyor.
Dolunay, Ay'ın bize bakan tüm yüzünün aydınlanmasıyla oluşuyor. Bunun olabilmesi için Güneş, Dünya ve Ay şeklinde hizalanma gerekiyor.
Dolunaylar, dünya genelindeki yerel kültürler ve gelenekler üzerinde de önemli rol oynamıştır.
Efsaneler, mitolojik bağlantılar ve yüklenen anlamlardan bazılarını derledik.
Ay'ın döngüleri, düzenli büyüme ve küçülme evreleri üzerinden, ilkel zamanlardan beri zamanı takip için kullanılmıştır.
Bugün Demokratik Kongo Cumhuriyeti olan topraklarda 1957'de bulunan Ishango Kemiği'ni ele alalım. Muhtemelen bir babun maymununa ait kaval kemiğinden alınan ve 20 bin yıldan daha eski olduğu hesaplanan kemiğin erken bir takvim biçimi olduğuna inanılıyor.
Belçikalı bir jeolog tarafından bulunan ve bugün Brüksel'de sergilenen kemikte belirgin dairesel şekiller gözleniyor.
Harvard Üniversitesi'nde arkeolog Alexander Marshack, bu dairelerin ayın farklı evrelerini temsil ettiğini ve kemiğin altı ay süreli bir Ay takvimi olarak kullanılmış olabileceğini savunuyor.
Hasat Ay, Sonbahar Ekinoksuna (Eylül sonu veya Ekim başı) en yakın olan dolunaya verilen isimdir.
Yılın bu zamanında Ay, güneş battıktan hemen sonra doğar, bu da ürünlerini toplamaya çalışan çiftçilerin Ay ışığı yardımıyla geç saatlere kadar çalışmaya devam edebildiği anlamına gelir.
Günümüzdeyse çoğu çiftçi traktörlere koyulan projektörlerle hasadı tamamlıyor.
Çin'de, Sonbahar Ortası Festivali, Zhongqui Jie (Ay Festivali olarak da bilinir) Hasat Ayı gününde gerçekleşir ve resmi tatil olarak kutlanır.
Festivalin tarihi 3 bin yıl öncesine dayanıyor ve bol ürün beklentisiyle düzenleniyor.
Benzer şekilde, Kore'deki Chuseok festivali Hasat Ayı'na denk gelecek şekilde düzenleniyor ve üç gün devam ediyor. Çiftçi aileler hasadı kutlamak ve toprakla uğraşan atalarına saygı göstermek için bir araya geliyor.
Hindu kültüründe, Purnima adı verilen dolunay günleri oruç ve dualarla birlikte idrak ediliyor.
Kartik Purnima, Hindu takviminin en kutsal ayı olan Kasım ayında düzenleniyor. Kartik Purnima, Tanrı Şiva'nın Tripurasura isimli şeytana karşı zaferiyle, Tanrı Vişnu'nun ilk enkarnasyonu olan Matsya'yı da simgeler.
Bu dolunaydaki dini ritüeller arasında kutsal nehirlerde yıkanma ve topraktan yapılan kandiller yakma yer alır.
Dolunay zamanı başlayan Kumbh Mela, her on iki yılda bir gerçekleşir.
Budistler, Buda'nın 2 bin 500 yıl önce bir dolunay zamanı dünyaya geldiğine ve aydınlanmaya ulaştıktan sonra yine bir dolunayda öldüğüne inanıyor. Anma amaçlı ritüel Nisan veya Mayıs ayındaki dolunayda Buda Purnima (Buda Dolunayı) ismiyle idrak ediliyor.
Sri Lanka'da, her ayın dolunayda alkol ve et satışı yasaklanıyor ve Poya adıyla resmi tatil olarak idrak ediliyor.
BudistBali'de de dolunay Purnama adıyla idrak ediliyor. Tanrıların ve tanrıçaların kutsama amacıyla Dünya'ya indiklerine inanılıyor. Ritüel olarak ilahiler söyleniyor, adaklar sunuluyor ve meyve ağaçları dikiliyor.
BazıMüslümanlar,dolunay zamanında üç günlük bir oruç tutabiliyor. Dolunay İslam coğrafyasında Beyaz Günler veya Arapça el-Ayyam el-Bid olarak anılabiliyor. Muhammed Peygamber'in karanlık geceleri aydınlattığı için Allah'a şükretmek amacıyla bu günlerde oruç tuttuğuna inanılıyor.
Hristiyanlıktaise İsa Peygamber'in göğe yükselişi olarak kabul edilen Paskalya, ilkbahar ekinoksunu takip eden ilk dolunaydan sonraki ilk pazar günü kutlanıyor.
Meksikave diğer bazı Latin Amerika ülkelerinde, kıtanın yerli halklarına uzanan bir gelenek olan "Ay Dansı" yapılıyor.
Avrupa'da, eski zamanlardan beri dolunayın bazı insanlarda deliliğe neden olduğu düşünülmüştür. Bu anlama gelen "lunacy" kelimesi, Ay'ın Latince karşılığı olan Luna'dan türemiştir.
Dolunayın kontrol edilemeyen davranışları tetiklediği düşüncesi, kurt adam efsanesinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Yunan tarihçi Herodot, MÖ 4. yüzyılda İskitya'da (şimdiki Rusya'da) Neuri adlı bir kabileden bahsetti ve halkının her yıl birkaç gün kurda dönüştükleri efsanesini ortaya attı.
Avrupa'da, 15. ve 17. yüzyıllar arasında kurt adam oldukları gerekçesiyle yargılanan insanlar oldu.
Bu davaların en ünlülerinden birinde 1589'da Almanya'da Peter Stubbe adlı bir toprak sahibi yargılandı. Avcılar, onun bir kurttan insana dönüştüğünü gördüklerini iddia ettiler. Stubbe işkence altındayken, kendisini kurt adama dönüştüren sihirli bir kemere sahip olduğunu söyledi. Bu sayede insanları avlayıp yiyebildiğini anlattı.
2000 yılında İngiltere'nin Bradford kentinde yapılan bir araştırmaya göre, dolunay sırasında hayvanların agresifleşme olasılığının yükseldiği görüldü.
Araştırma, 1997 ile 1999 yılları arasında, hayvan ısırığı yaralanmalarıyla hastaneye gelen hasta sayısının dolunay civarındaki günlerde önemli ölçüde arttığını tespit etti.
Ancak bu ısırıklar arasında ne yazık ki kurt adam ısırığı yoktu.
Bazıları dolunayda uyku ritminin bozulduğuna inanıyor.
Çalışmalar, dolunay sırasında veya civarında insanların uykuya dalmasının daha uzun sürdüğünü, derin uykuda daha az zaman geçirildiğini, daha az uyunduğunu ve uykuya yardımcı olan bir hormon olan melatonin seviyelerinin daha düşük olduğunu gösteriyor.
Deneylere katılan kişiler, dolunay ışığının giremediği kapalı odalarda bile daha az tatmin edici bir uyku uyuduklarını söylüyor.
Bahçe ile uğraşan birçok kişi, Ay'ın toprağı iyileştirdiğine inancıyla dolunay zamanında tohum ve filiz ekiyor. Baliler de Purnama'da böyle yapıyor.
Dolunay zamanı, Ay'ın çekim kuvveti Dünya'nın bir tarafına yoğunlaşırken, Güneş'in çekim kuvveti de diğer tarafına benzer etki yapar. Dolunayda gelgitler daha etkili olur.
|
Uzay, Kültür-Sanat, Bilim, Gökbilimi
|
Kendi icatları nedeniyle ölen beş mucit
|
Bazı mucitler kendi yarattıkları icatlarla insanlık tarihine geçti. Hatta bazıları isimleriyle hâlâ hayatımızda olmayı sürdürüyor.
Samuel Morse'un bulduğu Mors alfabesinden Louis Pasteur'ün pastörizasyonuna, Candido Jacuzzi'nin jakuzisinden Ernő Rubik'in Rubik Küpüne kadar pek çok şey hâlâ mucitlerinin isimleriyle anılıyor.
Mikhail Kalashnikov'un AK-47 tüfeği, Adolphe Sax'ın saksafonu, 4. Sandviç Kontu'nun sandviçi ile bu liste daha da uzuyor.
İcatlarını her gün kullandığımız ama isimlerini çok az kişinin hatırladığı mucitler de var.
Örneğin konserve açacağını insanlığa kazandıran Robert Yates; düz tabanlı kağıt torbayı yaratan Margaret Knight ve trafik lambasını icat eden Garrett Augustus Morgan.
Ölümleri kendi icatlarıyla gelen mucitler ise o kadar şanslı değil.
İşte onlardan bazıları.
Kuşlar gibi uçabilmek insanlığın hep hayali oldu.
Yunan mitolojisinde Daedalus, kendi yarattığı Girit labirentinden kaçmak için tüy ve balmumundan yapılmış kanatları kendi sırtına ve oğlu İkarus'unkilere taktı.
Ancak İkarus, güneşe fazla yaklaşınca kanatları parçalandı ve denize düşerek öldü.
Yer çekiminin kurban aldığı tek kişi İkarus değildi.
İngiliz suluboya ressamı Robert Cocking, tarihte paraşütle atlama kazasında ölen ilk kişi oldu.
1785 yılında ünlü Fransız mucit Jean-Pierre Blanchard ilk modern paraşüt atlayışını gerçekleştirdi.
Yarım yüzyıl sonra Cocking, bu mekanizmayı geliştirebileceğini düşündü ve yıllar boyunca yeni bir tasarım üzerinde çalıştı.
24 Temmuz 1834'te, Londra'da ünlü Royal Nassau balonundan sarkarak kendi geliştirdiği paraşütü denemek istedi.
Greenwich'teki iniş alanına ulaştığında artık 1.500 metre yükseklikteydi ve güneş batmaya başlamıştı.
Balonu bırakmanın zamanı gelmişti. Öyle de yaptı.
Bir an için her şey yolunda gidiyor gibiydi. Ama aniden paraşütün kumaşı ters döndü.
Cocking yere çakılarak hayatını kaybetti.
Tasarımında paraşütün ağırlığını hesaba katmayı unutmuştu.
Yaklaşık 80 yıl sonra, bir Fransız terzi de aynı kaderi paylaştı.
Franz Reichelt'in düşüşü de en az Cocking'inki kadar konuşuldu.
Ancak Reichelt'inki sadece ressamlar tarafından değil, fotoğrafçılar ve bir film ekibi tarafından da kaydedilmişti.
Terzi, pilotlar için uçaktan çıkmaları gerektiğinde genişleyerek paraşüte dönüşecek bir giysi tasarlamak istiyordu.
Giysinin ipekten yapılmış katlanır kanatları vardı.
İlk tasarımlar, Paris'teki binasından fırlatılan mankenlerle yapılan testlerde umut verici sonuçlar verdi.
Ancak bu kanatlar kolayca taşınamıyordu, Reichelt bu nedenle tasarımını değiştirdi.
Mankenlere giydirdiği paraşütlerinin düzgün bir şekilde açılması ve düşüşü durdurması adına yeterli hızı kazanabilmeleri için daha yüksek bir fırlatma alanı aradı.
Eyfel Kulesi bunun için ideal bir yerdi. Kulenin birinci katı yerden 57 metre yükseklikteydi.
Test için izin aldı ve 4 Şubat 1912'de basını çağırdı.
O gün geldiğinde ise kimsenin beklemediği bir duyuru yaptı: Bir mankeni değil, kendisini fırlatacaktı.
Polis, terziyi böyle bir atlayış için yetkisi olmadığı konusunda uyardı. Etrafındaki arkadaşları da onu vazgeçirmeye çalıştı. Ama tüm çabalar nafileydi. Fransız terzi atladı.
Paraşüt tam olarak açılmadı ve Reichelt kalabalık bir seyirci topluluğunun önünde öldü.
Henry Winstanley, mekanik ve hidrolik mekanizmalara hayranlık duyan İngiliz ressam ve gravürcüydü.
Çalışmaları tekneler üzerinde yoğunlaşıyordu.
Yaptığı iki tekne İngiltere'nin güneybatı kıyısındaki Eddystone kayalıklarında battı.
Winstanley bu bölgenin yüzyıllar boyunca gemi kazalarına neden olması ve birçok denizcinin hayatına mal olmasıyla ünlü olduğunu fark etti.
Bir şeyler yapması gerekiyordu.
Açık denizde kayalıklar üzerine bir deniz feneri inşa etmek için bazı planlar hazırladı.
Ancak yetkilileri ikna etmekte güçlük çekti: Gelgit sırasında kayalıkların suyla kaplanması bir yana, daha önce açık denizlerde hiç deniz feneri inşa edilmemişti.
Çalışmalar 1696'da başladı, ancak Winstanley Fransız korsanlar tarafından kaçırıldı.
Serbest bırakılır bırakılmaz işe geri döndü ve 1698'de 27 metrelik kulede 60 mum yaktı.
Kuvvetli rüzgârlarda fenerin gıcırdadığını ve dalgalar çok büyük olduğunda da görülemediğini anlayınca yapıyı yeniden tasarladı. Duvarları güçlendirdi ve yüksekliğini 40 metreye çıkardı.
Tarihin açık denizlerdeki ilk deniz feneri olan icadının güvenliğinden memnun olan Winstanley, "tüm zamanların en büyük fırtınası" olarak tanımlanan bir doğa olayı sırasında orada bir gece geçireceğini açıkladı.
1703 yılında bu bölgede kaydedilen en şiddetli fırtına meydana gelmiş, saatte 190 kilometreye ulaşan rüzgarlar denizde ve karada yaklaşık 15 bin kişinin ölümüne neden olmuştu.
Winstanley ise deniz fenerinin testi geçip geçmediğini görmeyi iple çekiyordu. 27 Kasım günü rüzgârlar bunu yapmasına yetecek kadar dindi.
Feneri ayakta görünce büyülenen Winstanley, arkadaşlarına geceyi orada geçireceğini söyledi ve sabah kendisini almaya gelmelerini istedi. Ancak arkadaşları onu bir daha hiç görmediler.
Kayıtlara göre o gece rüzgar deniz fenerinin ve mucidinin tüm izlerini silip süpürdü.
Ama Winstanley'in çalışmaları boşa gitmedi.
Deniz fenerinin çalışır olduğu beş yıl boyunca bölgede hiçbir gemi enkazı olmadı. Bunun böylesine tehlikeli bir yerde olağanüstü bir başarı olduğu söylendi.
Bu nedenle bugün Eddystone kayalıklarında hala bir deniz feneri bulunuyor.
1745'te icat edilen ve ilk ilkel kondansatör olma özelliği taşıyan Leyden Kavanozu veya diğer adıyla Leyden şişesi, elektrik üzerine çalışan bilim insanlarının iştahlarını kabarttı.
Elektrik konusunda öncü çalışmalar yapan Alman-Baltık kökenli Rus fizikçi Georg Wilhelm Richmann da bu meraklılardan biriydi.
Benjamin Franklin 1752'de yıldırımın elektriksel bir olgu olduğunu ve bir deneyle bunun kanıtlanabileceğini söylediğinde, Richmann da bunu yapmak istedi.
Böylece icat ettiği bir elektrometreyle atmosferik elektriğin yoğunluğunu ölçebilecekti.
Linda Hall Kütüphanesi'nde yer alan bir makale, Richmann'ın evine tavandaki bir kabloya bağlı demir bir çubuk yerleştirdiğini ve elektrometresini de bu çubuğa monte ettiğini anlatıyor.
6 Ağustos 1753'te bir fırtına patlak verdi ve Richmann Rus Bilimler Akademisi'nden evine doğru koştu. Akademi'nin gravürcüsünü de yanına aldı, amacı deneyi kayda almaktı.
Richmann elektrometresine göz kulak olurken, gravürcü küçük bir yıldırım topunun çubuktan Richmann'ın alnına sıçradığını ve onu yere düşürdüğünü gördü.
Sonra bir patlama oldu ve alevler yayılmaya başladı.
Richmann bir elektrik araştırmasının ilk ölümcül kurbanıydı.
İngiliz bilim insanı Joseph Priestley 1767'de "Her elektrikçiye Richmann kadar görkemli bir ölüm nasip olmaz" diye yazdı.
19. yüzyıl yayıncılık tarihi için önemli bir dönüme sahip.
Giderek artan talebin karşılanması için mevcut elektrikli baskı makinelerinin gelişimine ihtiyaç duyuluyordu.
1860'larda Amerikalı William Bullock baskı endüstrisinde devrim yaşanmasına yardımcı oldu.
Birkaç önemli teknik sorunu çözen Bullock, döner baskı makinesini icat etti.
Bullock'un makinesi, büyük ve kesintisiz kağıt rulolarının makaralar aracılığıyla otomatik olarak beslenmesine olanak tanıyordu. Önceki sistemler ise emeğin yoğun olduğu elle beslenen makinelerden oluşuyordu.
Buna ek olarak Bullock'un makinesi kendini otomatik olarak ayarlıyor, her iki tarafa da baskı yapıyor, kağıdı katlıyor ve sayfaları doğru ve hızlı bir şekilde kesiyordu.
Ancak Nisan 1867'de, Philadelphia Public Ledger gazetesi için kurulmakta olan yeni baskı makinelerinden birinde ayarlamalar yaparken bir kayış kasnaktan çıktı.
William Bullock döner makineyi kapatmak yerine, eski bir geleneğe başvurdu ve makineyi tekmeleyerek çalıştırmayı tercih etti.
Bacağı mekanizmaya sıkıştı. Etrafındakiler onu kurtarmayı başarsalar da kangren oldu ve bacağının kesilmesi için yapılan ameliyat sırasında öldü.
1964 yılında, üzerinde "Döner baskı makinesinin icadı (1863) modern gazeteyi mümkün kıldı" yazan bir plaketle onurlandırıldı.
|
Teknoloji, Tarih, Bilim
|
Deepseek'in ötesi: Çin'in 10 yıllık yüksek teknoloji planı nasıl işledi?
|
Çin yapımı yapay zeka uygulaması DeepSeek dünyanın büyük bir kısmını şaşkınlığa uğratsa da Çin'i yakından takip edenler için bu bir sürpriz değildi.
Çin son 10 yılda yüksek teknoloji ürünlerindeki uzmanlığını yavaşça geliştiriyordu. Bu, "Çin Malı 2025" adlı iddialı bir projenin parçasıydı.
Uzmanlara göre DeepSeek'in başarısı, bu büyük projenin bir meyvesi.
"Çin Malı 2025", Çin hükümeti tarafından 2015'te gösterişli bir şekilde duyuruldu.
Amaç, her gün kullanılan milyonlarca nesnenin altında yazan bu ifadeyi düşük kaliteli ürün imajından kurtarıp, yüksek teknolojili, yüksek kaliteli ürünlerin üstüne de yazabilmekti.
Çin 2025'e kadar domine etmek istediği 10 teknoloji endüstrisi seçip, bunlara odaklandı.
Yapay zeka, kuantum bilgisayarlar, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji ve pil teknolojisi bunlardan bazılarıydı.
Çin bu alanların çoğunda büyük bir oyuncu olmayı başardığı gibi, bazılarında en iyimser beklentileri bile aştı.
Londra'daki Kings College'dan ekonomik kalkınma uzmanı Dr. Yundan Gong "Çin Malı 2025 bence çok başarılı oldu" diyor ve ekliyor:
"Pek çok endüstride Çin çağa ayak uydurdu hatta bazılarında liderlik etmeye başladı."
Çin otomobil sektörünün önceki liderlerini (Almanya, Japonya, ABD) geçti ve elektrikli araç üreticisi BYD gibi şirketler sayesinde diğer ülkelerden daha fazla otomobil satar hale geldi.
Elektrikli araçlardaki bu başarısı, Çin'in dünyanın en büyük pil üreticisine dönüşmesiyle de ilişkili.
Uluslararası Enerji Ajansı'na göre yenilenebilir enerji alanında Çin artık, küresel güneş paneli tedarik zincirinin yaklaşık yüzde 80-95'inden sorumlu.
Araştırmacılar Çin'in yenilenebilir enerjide bir deve dönüştüğünü ve 2028 itibarıyla dünyadaki tüm yenilenebilir enerjinin yüzde 60'ının Çin'de üretileceğini söylüyor.
Çin drone sektöründe de lider oldu. Araştırma şirketi BCC Research'e göre Şenzen merkezli DJI'ın Pazar payı yüzde 70 ve bu alandaki ilk 10 şirketten üçü Çinli.
Bu noktaya ulaşabilmek için Çin Komünist Partisi 10 yıl önce 250 adet mini hedef belirlemişti. South China Morning Post gazetesinin analizine göre bu hedeflerin yüzde 86'sı tutturuldu.
Eski ABD Başkanı Joe Biden'ın eski danışmanı ve düşünce kuruluşu German Marshall Fund'ın idari direktörü Lindsay Gorman "Çin'in başarılı olduğu şey, devlet kapitalizmi modelini kullanarak hükümetin araştırılacak ve fonlanacak alanları tespit etmesi" diyor.
Gorman, Çin'in yabancı yetenekleri ülkeye getirebilme ve yabancı şirketleri Çinli şirketlerle ortaklık kurmaya ikna etme kapasitesine de dikkat çekiyor.
Bu başarı için büyük harcamalar da yapıldı. ABD Kongresi'nin araştırmasına göre Çin hükümeti araştırma, geliştirme ve yabancı şirketlerin alımına 1,5 trilyon dolarlık kaynak aktarmayı planladı. Rapora göre 2020'ye kadar bunun 627 milyar doları harcanmıştı.
Çin Malı 2025 o kadar başarılı oldu ki, birkaç yıl sonra Çin hükümeti rakip ülkeleri kışkırtmamak için bu kavramı kullanmayı bıraktı.
Fakat bunun için çok geçti. Son yıllarda Batı'daki pek çok ülke Çin'e, her geçen yıl daha da sıkılaşan teknoloji ihracat yaptırımları uygulamaya başladı.
Amaçları Çin'in gelişmesini yavaşlatmaktı. Bu, mikroçip inovasyonu gibi bazı alanlarda işe yaramışa benziyor.
Fakat uzmanlar diğer bazı alanlarda kısıtlamaların Çin'i engellediğini düşünüyor. Sonuçta Çin Malı 2025'in hedeflerinden biri de kendine yetebilirlik oranını artırmaktı.
Galler'deki Cardiff University Business School'dan Uygulamalı Ekonomi Profesörü Peng Zhou "Çin'de eski bir deyiş vardır: Yaşam bir yolunu bulur" diyor ve ekliyor:
"Kısıtlamalar ve yaptırımlar sadece kökünü değiştirdi, yönünü değiştirmedi."
Prof. Zhou gibi uzmanlar, DeepSeek'i bunun güzel bir örneği olarak görüyor. Şirket, ABD'nin yaptırımları nedeniyle en güçlü çiplere erişemiyordu.
Daha güçsüz çiplerle çalışmak zorunda kalmaları, onları yeni teknikler geliştirmeye itti ve böylece çok daha ucuza çalışabilen bir yapay zeka modeli geliştirdiler.
Bazı rakipleri DeepSeek'in açıklamalarına şüpheyle yaklaşsalar da DeepSeek ABD Başkanı Donald Trump'ı da şoka uğrattı. Trump bunun ABD'li yapay zeka devleri için "uyarı işareti" olduğunu söyledi.
Fakat yine de ABD yapay zeka alanında dünya lideri olarak görülüyor.
Kuantum bilgisayar alanında da ABD pek çok açıdan önde. Fakat Çinli bilim insanları artık bu alanda diğer ülkelerdeki meslektaşlarından daha fazla makale yayımlıyor.
ABD ayrıca kamu ve özel kaynaklardan yüz milyarlarca doları mikroçip üretimi, bilimsel araştırmalar ve yapay zeka altyapısına yatırarak Çin'le rekabetinde konumunu güçlendirmeye çalışıyor.
Çin'in yolundaki bir diğer potansiyel engel de ulusal güvenlik endişeleri. TikTok'un ABD'den çıkmamış ilk popüler sosyal medya platformu haline gelmesi, casusluk şüphesi nedeniyle ABD'de yasaklanmaya yaklaşmasına yol açtı.
Temu ve Shein gibi Çinli e-ticaret platformları ve DeepSeek gibi yapay zeka uygulamaları da aynı kaderi paylaşabilir.
Öte yandan Batı'nın dışında varlığını sürdürmenin mümkün olduğunu Çinli Telekom devi Huawei'ye bakarak görebilirsiniz.
Hızla büyüyen şirket 5G ve akıllı telefon alanında liderliğe yükselirken, 2019'dan itibaren ulusal güvenlik endişeleriyle yaptırımlar ve yasaklarla karşı karşıya kaldı.
Fakat Huawei dünyanın başka bölgelerinde büyüdü, kendi mikroçiplerini üretmeye başladı ve 100 milyon dolar ciroya ulaşarak Batı'nın yaptırım zincirini boşa çıkardı.
|
Teknoloji, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Şirket Haberleri, Çin, Yapay zeka
|
Fentanil: ABD'de on binlerce kişinin ölümüne yol açan opioid
|
ABD Başkanı Donald Trump, Meksika, Kanada ve Çin mallarına gümrük vergisi getirme kararını sadece ekonomik nedenlerle almadığını, "fentanil belasını" da sona erdirmek istediğini söyledi.
Fentanil, her yıl on binlerce Amerikalının ölümüne yol açan güçlü bir opioid.
Trump yönetimi, uyuşturucunun yapımında kullanılan kimyasalların Çin'den geldiğini, Meksikalı çetelerin uyuşturucuyu yasa dışı yollardan temin ettiğini ve Kanada'da fentanil laboratuvarları olduğunu belirtiyor.
Trump göreve başladığı gün yabancı uyuşturucu kartellerinin "yılda 250 bin veya 300 bin Amerikalıyı öldürdüğünü" söyledi. Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt de fentanil "on milyonlarca Amerikalıyı öldürdüğü" için gümrük vergilerinin gerekli olduğunu söyledi.
Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinden alınan son verilere göre, fentanil ve diğer uyuşturuculardan kaynaklanan aşırı doza bağlı ölümler, Haziran 2023'ten bu yana yüzde 21'den fazla düşerek, yaklaşık beş yıl sonra ilk kez yıllık 90.000 ölümün altına geriledi.
Aşağıdaki haberimiz ilk olarak, fentanil kullanımından ölümlerin rekor düzeye yükseldiği bir dönemin ardından 19 Eylül 2023'te yayımlandı.
ABD’de aşırı doz fentanil kullanımından yaşanan ölümler tarihi zirvesine ulaştı. Ülkede ilk kez bir yılda aşırı doz ilaç kullanımından hayatını kaybedenlerin sayısı 100 bine ulaştı.
Bu ölümlerin yüzde 66’sı fentanil yüzünden gerçekleşti.
Fentanil bir tür opioid.
Opioidler, vücutta morfin etkisi yapan ve genelde analjezik olarak kullanılan kimyasal maddeler olarak tanımlanıyor, bağımlılık yaratabiliyorlar.
Morfin ve kodein gibi reçeteli ilaçların yanı sıra, eroin de bir opioid.
Fentanil, aşırı ağrı durumunda doktor tarafından reçeteyle yazılabilen bir ilaç; ancak yasa dışı örgütler tarafından da üretip satılıyor.
Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Kurumu’na (DEA) göre Çin’den getirilen kimyasallar kullanılarak üretilen yasa dışı ilaçlar Meksika’dan ülke sınırlarına sokuluyor.
2010 yılında 40 binden daha az kişi aşırı doz ilaç kullanımından hayatını kaybetmişti; bu ölümlerin yüzde 10’undan azı fentanil kullanımı kaynaklıydı.
O zamanlar ölümlerin nedeni daha çok eroin ya da reçeteli opioid kullanımıydı.
California Los Angeles Üniversitesi (UCLA) tarafından bu hafta yayımlanan ve 2010-2021 yılları arasında aşırı doz yüzünden yaşanan ölümleri inceleyen bir araştırma ise vahim tabloyu ortaya koydu.
BBC muhabiri Nadine Yousif’in haberine göre veriler, fentanilin ABD’de aşırı doz ölümlerde etken bir madde olduğunu gösteriyor.
Araştırmacılar, yasa dışı üretilen fentanilin ABD’de “benzeri görülmemiş bir aşırı doz krizi yarattığını” aktarıyor.
Hawaii’den Alaska ve Rhode Island’a kadar ABD’nin bütün köşelerinde fentanil görüldüğü belirtilirken, bu madde yüzünden yaşanan ilk ölümlerin 2015 yılında gözlendiği ifade edildi.
Araştırmada fentanil ile kokain ve metamfetamin gibi başka bir uyarıcı maddenin beraber kullanılmasından ötürü yaşanan ölümlerin de artış gösterdiği ortaya çıktı.
Kim Blake, 6 yıl önce 26 yaşındaki oğlu Sean’ı kazara gerçekleşen bir fentanil doz aşımı yüzünden kaybetti.
Kendisi de hekim olan Blake, oğlunun arada sırada kokain kullandığını, ancak toksikoloji raporunda sisteminde sadece fentanil görüldüğünü belirtti.
Blake, çok sayıda kişinin fentanili bir başka uyarıcı madde ile beraber kullandığını öğrendiğini ekledi.
Araştırmanın yazarlarından ve UCLA Tıp Fakültesi'nde görevli olan Prof. Chelsea Shover, fentanilin ABD’ye yasa dışı ilaç olarak ilk geldiğinde “kimsenin bu maddeyi istemediğini” ancak sentetik opioidlerin diğer ilaçlara kıyasla üretiminin daha ucuz olması nedeniyle yaygınlaştığını vurguladı.
Yüksek oranda bağımlılık yaratması dolayısıyla, madde kullanımıyla mücadele eden kişilerin acı verici geri çekilme krizleriyle karşı karşıya kaldığında kullanmayı tercih ettiği belirtiliyor.
ABD'de Alaska, West Virginia, Rhode Island, Hawaii ve California gibi halihazırda yüksek madde kullanımının olduğu eyaletlerde, fentanil ve bir başka uyarıcı madde kullanımı yüzünden gerçekleşen ölümlerin sayısı yüksek.
Opioid krizinin eskiden beyazlara ilişkin bir sorun olarak algılandığını vurgulayan Shover’a göre ise araştırmaları fentanil ve bir başka ilacın kullanımı dolayısıyla hayatını kaybeden Afrika kökenli Amerikalıların da oranının bir hayli yüksek olduğunu gösteriyor.
Ohio eyaletinin Cincinnati şehrinde, Afrikalı Amerikalı topluluklarda görülen doz aşımı ölümlerin artması üzerine çalışan A1 Stigma Free organizasyonundan aktivist Rasheeda Watts-Pearson da benzer bir gözlemde bulunuyor.
Berberleri, barları, marketleri ve manavları dolaşan Rasheeda Watts-Pearson, tarihi olarak ırk ve etnik azınlıklarda görülen sağlık sistemi eşitsizliklerinin bu mevzuda da kendini gösterdiğini aktarıyor.
Watts-Pearson, opioid kriziyle ilgili bilinçlendirme çalışmalarında hep beyazların kullanıldığını aktarıyor.
Watts-Pearson’a göre fentanilin izlerinin bulunduğu uyuşturucuların sokaklarda satılması ölümlerin artmasına yol açıyor:
“Savcının ofisi, fentanil izlerine rastlanan kokain ve hap yüzünden gerçekleşen aşırı doz ölümlerle dolup taşıyor.”
Araştırmacılara göre diğer ilaçlarla beraber fentanilin ölümcül bir şekilde kullanılması, ABD’de aşırı dozdan ölümlerin dördüncü dalgasının yaşanmasına neden oluyor.
Prof. Shover’a göre madde kullanımına ilişkin tedavi yöntemlerinin güncel olmaması da sorunu körüklüyor:
“Bizim tedavi sistemimiz tek bir uyuşturucuya odaklanmayı seçiyor. Ancak insanlar aynı anda birden fazla uyuşturucu kullanıyor.”
Oğlunun anısını canlı tutmak isteyen Blake ise aşırı doz yüzünden çocuklarını kaybeden ailelerin yas tutarken yanında olmaya çalışıyor:
“Herkesin bir hikayesi var, çocuğunu kaybeden bir ebeveyninki ise sonsuza dek sürüyor.”
Oğlunun madde kullanımına karşı birkaç defa tedavi gördüğünü söyleyen Blake’e göre eyaletten eyalete değişse de tedavi seçenekleri yeterli değil.
Blake, aşırı dozdan ölümlerin önüne geçmeyi hedefleyen ve insanların güvenli bir şekilde, gözetim altında uyuşturucu kullandıkları alanların oluşturulabileceğini söylüyor.
Bir başka opioid krizinin yaşandığı ülke olan Kanada’da bu tarz alanlar çok sayıda varken ABD’de sadece iki tane bulunuyor.
Madde kullanımıyla mücadele eden kişilere anlayışla yaklaşılması gerektiğini söyleyen Blake, “Konuştuğum çok sayıda kişinin çocuğu ölmek istemiyordu” diyor.
|
Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Uyuşturucu ticareti, Yaşam, Sağlık, Tıp, İlaç kullanımı
|
Bill Gates 100 milyar dolardan fazla bağışladı, çocuklarına ne kalacak?
|
Teknoloji devi Microsoft'un patronu Bill Gates, BBC'ye yaptığı özel açıklamada, şimdiye dek vakfı üzerinden 100 milyar dolardan fazla bağış yaptığını söyledi.
Gates, bağış yapmaya devam edeceğini söyledi.
100 milyar dolar kabaca Bulgaristan ekonomisiyle eşit.
Aynı zamanda Tesla'nın sadece bir yıllık satış miktarı.
Tesla'nın sahibi Elon Musk şu anda dünyanın en zengini.
Bill Gates de yıllarca bu unvanı taşımıştı.
Microsoft'un kurucusu, Gates VAkfı'nı eski eşi Melinda ile kurmuştu.
Şimdi ise Warren Buffet ile birlikte bu vakıf üzerinden milyarlarca dolar dağıtıyor.
Vakfın Mayıs ayındaki 25. Kuruluş yıldönümü öncesi BBC'ye konuşan Gates, bağışlara rağmen günlük yaşamında bir değişiklik olmadığını söyledi:
"Kişisel bir taviz vermedim. Daha az hamburger sipariş etmiyorum ya da daha az filme gitmiyorum."
Gates tabii özel jetini ve çok sayıdaki evini kullanmaya da devam ediyor.
Annesinin kendisine hep "servetle birlikte, bağış yapma zorunluluğu da gelir" dediğini anlatan Gates, servetinin "çok büyük bölümünü" bağışlamayı düşündüğünü söyledi.
Üç çocuğuyla, servetinden onlara ne bırakacağı konusunda "çok konuştuğunu" aktaran Gates'e "Siz öldüğünüzde yoksul mu kalacaklar" diye sordum.
"Kalmayacaklar" dedi ve gülümseyerek "Genel anlamda iyi durumda olacaklar" yanıtını verdi, bunun yüzde bazında çok yüksek olmadığını ekledi.
Bloomberg Milyarderler listesine göre Gates'in serveti 160 milyar dolar ve bu servetin küçük bir yüzdesini bırakması bile, çocuklarını çok zengin kılabilir.
Bloomberg'e göre Gates, serveti 100 milyar dolardan fazla olan 15 kişiden biri.
Kendisi de sık sık bazı komplo teorileriyle karşılaşan Gates'e, Meta'nın sahibi Mark Zuckerberg'in, Donald Trump'ın başken seçilmesinden sonra bağımsız teyit mekanizmasını ABD'de kaldırmasını sordum.
Hükümetlerin ve özel şirketlerin ifade özgürlüğü ve gerçek arasındaki sınırlarda dolaşma biçiminden "pek etkilenmediğini" söyledi.
Gates "Bu çizgi nerede çekilmeli, şahsen bilmiyorum ama bu durumla gerektiği kadar iyi başa çıkamadığımızdan kaygılıyım" dedi.
Gates ayrıca, çocukların sosyal medyadan korunması gerektiğini düşündüğünü ve Avustralya'nın 16 yaş altına sosyal medyayı yasaklayarak "büyük ihtimalle akıllıca bir iş yaptığını" vurguladı.
Bill Gates "Sosyal medya, bilgisayar oyunlarından bile çok zamanınızı alabilir ve diğer insanların sizi onaylayıp, onaylamadığı konusunda kaygılandırabilir. Dolayısıyla kullanımı konusunda çok dikkatli olmalıyız" dedi.
Gates, Trump'ın sağlık bakanlığı görevine atadığı, daha önce aşılarla ilgili yalanlanmış iddiaları yaydığı halde şimdi aşı karşıtı olmadığını söyleyen Robert F Kennedy için de "insanları yanlış yönlendirdiğini" söyledi.
Bill Gates, yoksul bir yaşamdan gelerek milyarder olmayı başarmış bir isim değil.
Babası bir avukat ve annesi şirket yöneticisiydi. Para sıkıntıları yoktu.
Ancak, Gates'i 1970'te ilk olarak bilgisayarla karşılaştığı özel okula göndermek, aile bütçesini zorlayan bir durumdu.
Bilgisayarı, okulun aile birliği satışlardan ele ettikleri gelirle almıştı.
Gates daha sonra, bu bilgisayarda birlikte çalıştığı okul arkadaşlarından Paul Allen ile birlikte Microsoft'u kurdu.
|
Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, Microsoft, Bill Gates
|
Hafıza nasıl çalışır, sınırları var mı?
|
Hafıza nedir ve sınırı var mı? Bir şeyi unuttuğumuzda bunun nedeni yeni hatıranın mevcut hatıranın "üzerine yazılması" mı? Ünlü Amerikan animasyon dizisiThe Simpsons'taki baba Homer Simpson kesinlikle böyle olduğuna inanıyordu.
Homer bir bölümde eşi Marge'a "Hep yeni bir şeyler öğrendiğimde, beynimdeki eski şeyleri itiyor. Evde şarap yapma kursu aldığımda, araba kullanmayı unuttuğumu hatırlıyor musun?" diye soruyordu.
Homer'ın bu tespiti, gerçeklerden sandığımız kadar uzak olmayabilir.
"Catastrophic forgetting" (Felaket unutma) diye adlandırılan durumda, yeni bilgi edinme süreci, mevcut hafızayla karışabiliyor ya da onu "silebiliyor".
Benzer bir durum, yapay zekaya enerji vermek için insan beyni üzerine modellenen dijital nöron ağlarda da görülüyor. Bu sistem, yapay zekanın öğrendiği mevcut şeylerin üzerine yenilerini koymakta sıklıkla zorlanıyor.
Beyinlerimizin nasıl anı ürettiğini anlamak üzerine çalışan ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden araştırmacılar, buluşlarının, yapay zekayı geliştirmekte ve Alzheimer gibi hastalıklarla mücadelede kullanılabileceğini söylüyor.
Bunu, uyuyan fareler üzerinden tespit ettiler.
ÇalışmalarıNaturedergisinde yayımlanan araştırma ekibi bir şey tespit etti: Fareler yeni ve eski hatıraların karışmasını, bu anıları uyku döngülerinin farklı aşamalarında işleyerek önlüyor gibi görünüyorlar.
BBC'ye konuşan Dr. Azahara Oliva "İlk kez, göze bakarak beynin hangi anıyı işlediğini, bu kadar spesifik bir şeyi bilebiliyoruz" dedi.
Fareler, bu tür deneyler için ideal çünkü uykularının bir aralığında gözleri kısmen açık kalıyor ve bu da bilim insanlarına beyine bakabilecekleri bir pencere sunuyor.
Fareler uyuduğunda, göz bebekleri bir dakika boyunca tekrar tekrar daralıyor ve daha sonra orijinal, daha büyük haline dönüyor.
Bilim insanları, farenin beyninin her bir uyku aşamasında farklı görevleri yerine getirdiğini tespit etti.
Dr. Olivia göz bebekleri büyükken beynin eski anıları sakladığını, daraldığında ise yeni anıları işlediğini söylüyor. Araştırma ekibi bu iki aşamalı sistemin beynin yeni bilgileri alıp, eskilerini saklama sorununa olası bir çözüm olabileceğine inanıyor.
Araştırmadaki bulguların elde edilmesi, beyazlardan daha akıllı olduğu düşünülen kahverengi farelerin, ışığa tepki veren genetiğiyle oynanmış beyin hücrelerine sahip olmasıyla mümkün kılındı.
Araştırma ekibinden Dr. Antonio Fernandez Ruiz "Farelerin genetiğiyle oynanmış, dolayısıyla beyinlerinde yapay bir protein var" diyor.
Araştırmacılardan Hongyu Changise şöyle açıklıyor:
"Beyine bir optik kablo yerleştirdiğimizde, çok az düzeyde ışık bile bu nöronları ışıldatıyor ve beyindeki spesifik hücreleri isteğimiz şekilde aktif hale getirebiliyoruz".
Bu şekilde araştırmacılar kendi tasarladıkları özel ekipmanla, anı saklama sürecini tetikleyebiliyor ya da baskılayabiliyorlar.
Araştırmada farelere, kamera ve aynalı özel bir kulaklık takılıyor. Böylece bilim insanları farenin göz bebeğini gözlemleyebiliyor ve hangi uyku durumunda olduğunu anlayabiliyorlar.
Daha sonra beyin yalnızca gerekli dönemde, göz bebeği büyük veya küçük olduğunda uyarılabilir.
Beyne yerleştirilen minik elektrotlar, bilim insanlarının hem farenin beyin işlemlerini gözlemlemesine hem de anı oluşturma yeteneğini bozmasına olanak tanıyor.
Yüzlerce belirli nöronu incelemek, bilim insanlarına hangi sırayla hareket ettiklerini söylüyor. Önceki deneyimdeki sırayla uyuşuyorsa, uyuyan farenin daha önceki bir olayı gözden geçiriyor ve bir anı oluşturuyor veya pekiştiriyor olabileceğini gösteriyor.
"Bir odada yürüdüğümde, bazı nöronlar belirli bir sırayla hareket eder ve sonra gece, aynı hücreler aynı sırayla tekrar aktive olur, bu anıları pekiştirir ve sabitler" diye açıklıyor Chang.
Ancak, uyuyan faredeki genetiği değiştirilmiş nörona optik fiber aracılığıyla küçük miktarda ışık göndermek bu süreci bozar.
Raporun ortak yazarlarından Dr. Wenbo Tang "Fareyi üzerinde çok sayıda delik olan bir peynir labirentine koyduk" diyor.
"Ve deliklerden birinde gizli bir şeker ödülü vardı."
Fareler tatlıya giden yolu öğreniyor ve bilim insanları nöronların ateşlendiği örüntüyü haritalandırıyor.
İkinci ve farklı bir yol belirleyerek, eski bir anı ile o gün oluşan anı arasında ayrım yapabiliyorlar.
Daha sonra ekip, seçici anıları silip silemeyeceklerini araştırmaya başladı.
Ekip, şekeri nasıl bulacaklarını yeni öğrenmiş farelerin, küçük göz bebeği uyku evresindeyken hafıza oluşturan nöronları bastırıldığında, uyandıklarında onu tekrar bulamadıklarını gördü.
Ancak, bunu uykunun daha geniş göz bebeği evresinde yaptıklarında, fareler doğrudan şekere gitti. Yolu hatırlayabiliyorlardı, bu da uyku sırasında hafıza oluşturma sürecinin kesintiye uğramadığını gösteriyordu.
Bilim insanları beynin yakın zamandaki deneyimlerin işlenmesinin göz bebeği küçükken gerçekleştiğini öğrendiler.
Daha önceki deneylerden, daha büyük göz bebeği evresinin farklı bir işlevi olduğunu düşünüyorlar: Mevcut anıları güçlendirmek.
Bu, ekibi, en azından farelerde, beynin yeni anıları işleme ve mevcut anıları pekiştirme görevlerini ayırdığı sonucuna götürdü. Bu sayede, büyük olasılıkla bunların birbirleriyle etkileşime girmesini engelliyor.
Uykunun hafıza oluşumu süreci için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ve bu çalışma, beynin, uykunun farklı evrelerinde hafıza yaratma sorunlarını önlemede önemli olduğunu öne sürüyor.
Ekip, diğer birçok vakada olduğu gibi, farelerdeki bulguların insanlar için de geçerli olacağına inanıyor. Memeli olan fareler insanlarla birçok genetik benzerliğe sahip.
İnsan beyninin eski ve yeni hafızaları karıştırmasını önleyebilirsek, çeşitli rahatsızlıkları tedavi etmenin yollarını bulabiliriz.
Dr. Fernandez Ruiz, "Bunun doğal yaşlanma ve belki de Alzheimer gibi hastalıklarda görülen şey olduğunu düşünüyoruz" diyor.
Dr. Oliva, gelecekte, belirli travmatik anı veya deneyimin pekiştirilmesi sırasında müdahale edilebileceğini öne sürüyor.
Araştırma ayrıca yapay zekanın geliştirilmesine yardımcı olabilir.
Dr. Tang, "Bu çalışma uykunun anıları daha iyi depolamamıza nasıl yardımcı olabileceğiyle ilgili" diyor ve bu insan sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilir.
|
Teknoloji, Bilim, Hafıza, Sağlık, Psikoloji
|
Geceleri uykuya dalamıyorsanız ne yapmanız gerekiyor?
|
Belki uykuya dalamıyorsunuz ya da belki de gecenin bir yarısı uyandınız ve tekrar uykuya geçmekte zorlanıyorsunuz.
Uykusuzluk ya da insomnia, hayatımızın bir döneminde birçoğumuzun etkilendiği bir sorun. Ancak bazıları için kısa dönemli bir sorun olmanın ötesinde, daha ciddi bir rahatsızlığa dönüşebiliyor.
Uykusuzlukta rol oynayan bazı faktörler var. Bunlara yaş alma, gece tuvalete çıkma ihtiyacı, menopoz ya da farklı saatlerdeki mesailerde çalışmak dahil.
BBC'de yayımlanan Inside Health programına konuşan uzmanlar, bazı şaşırtıcı tavsiyeler verdi.
Uzmanların başlıca önerileri :
"Uyuyamadığımda bunun nedeni normalde, beynimin fazla çalışması ve fazla düşünmem oluyor. Dolayısıyla, bir kitap alıyorum ve biraz daha rahatlayana kadar okuyorum."
"Uyuyamadığımda bunun nedeni genelde kocamın dönüp durması ve horlaması. Ben de 'uyku boşanması'tekniğini uyguluyorum ve başka bir odada uyumaya gidiyorum."
"İyi uyuyamadığımda, kalkıyorum ve sistemi yeniden başlatmak için yatağa geri dönüyorum. Genellikle aklımda bir şeyler olmasından kaynaklanıyor ve sanırım bu çoğu insan için geçerli."
Prof. Espie, insomniayı şöyle tanımlıyor: "Kötü geçen bir gece birkaç geceye, sonra da birkaç haftaya, birkaç hafta da üç ay ya da daha uzun bir süreye dönüşürse, buna insomnia diyoruz."
Dr. Orchard da insomnianın kendisini birkaç farklı şekilde gösterdiğini söylüyor:
"Genel olarak, uyuyamamayı düşünürüz ama insomnia uykuya dalıp, uyku halinde kalmakla ilgili bir durum. Dolayısıyla bazılarında gecenin ortasında uyanmakla ve daha sonra uykuya geçememekle ya da sabah çok erken uyanıp, yeniden uykuya dalamamakla kendini gösteriyor."
Dr. Hare insomnia belirtilerinin çok sık görüldüğünü ve insanların yüzde 50'sinin bunlardan mustarip olduğunu ekliyor.
Üç aydan uzun süre haftada üç geceden çok uykuya dalmakta zorlanıyorsanız ve bu durum ertesi gün hayatınızı etkiliyorsa, tıbbi yardım alma zamanı gelmiş demektir.
Dr. Hare ilk olarak eczaneden, sonra doktordan yardım istemeyi ve uyku konusundaki dijital kaynakları incelemeyi tavsiye ediyor.
Dr. Orchard uykuya dalmamıza ve uyanmamıza yardımcı olan iki süreç bulunduğunu söylüyor:
Bunlar "uykuyu tetikleyen uyku hormanları ve gün boyunca biriktirdiğimiz baskı ve bu iki süreç iyi bir şekilde birlikte çalışıyor. Senkron bozulmuşsa, mesela öğleden sonra ya da akşam şekerleme yapmışsak, bu süreçler birbiriyle hizalanmayabiliyor ve uyumamız daha da zorlaşıyor."
"Diğer meseleyse, insomniada stres gibi dış tetikleyiciler ya da faktörler söz konusu olabilir."
Prof. Espie ayrıca uykusuzlukta evrimsel bir nedenin de olduğunu söylüyor:
"Hala uykuya çok bağımlıyız. Evrim uykuya ihtiyacımıza son vermedi. Aslında çok uyuyoruz, çünkü çok fazla yardıma ihtiyaç duyan büyük beyinlerimiz var."
"Ancak tehdide tepki vermekten kurtulamadık, yani aklınızda bir şey varsa beyniniz size uyanık kalmanızı ve sizi kaygılandıran şeyi düşünmenizi söylüyor. Çünkü bu kaygı ciddi ve tehditkar olabilir."
Dr. Hare bazı sağlık sorunlarının da etkili olabileceğini vurguluyor.
"Uykusuzluk çeken tek bir birey tipi olduğunu söyleyemem ama kronik sağlık sorunları, kronik ağrıları olan insanlar uykuya dalmakta daha da zorlanır. Insomnianın başka hastalıklarla birlikte geldiğini, kaygıyla, depresyonla ve diğer psikolojik sorunlarla birlikte ortaya çıktığını biliyoruz."
Profesör Espie, yaşın da uykusuzlukta rol oynayan bir faktör olabileceğini belirtiyor.
"Uyku sistemi yaşlanıyor ve vücut saatimiz de bununla birlikte yaşlanıyor. Uyku sistemi, uyku miktarı ve uyku derinliğiyle ilgili, vücut saati de uykunun zamanlamasıyla. Yaş aldıkça, uyku doğal olarak biraz daha parçalı bir hale geliyor."
"Ancak vücut saatiniz de yaşlanıyor, yani bir ergen geç yatıp, geç uyanmaya eğilimliyken, daha yaşlı yetişkinler daha erken yatıp, sabah daha erken kalkmaya eğilimli ve uykuya yeniden dalmakta zorlanıyorlar."
Prof. Espie, genetiğin de rol oynayabileceğini vurguluyor;
"Strese açıklık, tahrik olmaya ya da hiper tahrik olmaya açıklık gibi durumlar karakteristik olabiliyor ve ailelerde bunu görebiliyorsunuz. Gece insanı ya da sabah insanı olmak gibi özellikler kalıtımsal olabiliyor ama insomniada başka birçok faktör rol oynayabiliyor."
Peki, gecenin bir yarısı uyanmışsanız ve uykuya dalmakta zorlanıyorsanız ne yapmalısınız?
Prof. Espie uykuya dalmaya çalışmanın kendisinde bir paradoks olduğunu vurguluyor:
"Sabaha doğru, uyku dürtümüz azalıyor, belki de bu konuda fazla düşünmeye başlıyor ve 'Uykuya dalamıyorum' diyorsunuz ve bu da uykunun düşmanlarından biri haline geliyor.
"Benim deneyimlerime göre hiç kimse uyku haline geçemez. Çünkü uyku haline geçmeye çalıştığınızda sadece uykuya dalabilirsiniz. Uykuya geçmeye çalışırken uyanık kalıyorsunuz ve zorluklardan biri de bu."
Dolayısıyla, inanın ya da inanmayın en iyi çözüm uyanık kalmaya karar vermek. Prof. Espie uykuya direnebileceğinizi ve doğal bir şekilde uykunuzun gelmesine izin verebileceğinizi söylüyor.
"Yüzünüz kızarmasın diye uğraştığınızda daha çok yüzünüz kızarır, kekelememeye çalıştığınızda daha çok kekelersiniz. Dolasıyla, bu bize gerçekten çok önemli bir şey anlatıyor. Psikolojik süreçler uykuya engel oluyor ve sürekli üzerinde durmadan alışkanlığın oluşması için doğru davranış kalıplarını takip etmeliyiz. İşte böyle iyi uyuyan birine dönüşebilirsiniz."
Dr. Orchard ise iyi uyku alışkanlıkları kazanmak için kendimizi eğitmek adına yapabileceğimiz basit şeyler olduğunu belirtiyor.
Üzerinde çalışabileceğimiz bir unsur tutarlılık; yatağa aynı zamanda girip, aynı saatte uyanmak gibi.
Dr. Orchard'a göre uyuduğumuz yerler konusunda da devamlılık ve beynimizin orada uyunduğunu öğrenmesine izin vermemiz gerekli. Yani, kanepede şekerleme yapmaktan ya da yatakta çalışmaktan kaçınılması gerektiğini vurguluyor.
Dr. Hare ayrıca, uyanıksanız ve uykuya dalamayacak gibiyseniz, kalkıp yarım saat kadar başka bir şey yaptıktan sonra yatağa geri dönmemiz gerektiğini kaydediyor.
"Uyanıksanız ve bunun farkındaysanız, yatağınızdan çıkın."
Peki ya uyku ilaçları? Dr. Hare de, Prof. Espie de uyku ilaçlarına pek sıcak bakmıyor. İnsanların sorunları ele alma biçimlerini, düşünme ve davranışlarını değiştirmesine yardımcı olan psikoterapi çeşidi olan bilişsel davranış terapisinin, uyku sorunlarını çözmek için en iyi yöntemlerden biri olduğunu vurguluyorlar.
Dr. Hare "Uykusuzluk tedavisinde en iyi yöntem bilişsel davranış terapisi ve bireylerin yüzde 70 ila 80'inde işe yarıyor. Bunların yarısında da uykusuzluk sorunu tamamen tedavi oluyor" diyor.
Prof. Espie bazı hastaların bu terapinin ilaçlardan daha çok işe yarayacağına inanmadığını belirtiyor.
"Ama aslında bu terapi tekniklerinden biri olan uyku kısıtlaması tedavisini ele alırsak, uyku döngüsü birleşene dek insanları daha kısa süre uyumaya teşvik ediyoruz. Daha geç yatıp, biraz daha erken kalkıyorlar."
Bazı insanlarsa, uyku saatinde magnezyum takviyesi almanın çok işe yaradığını söylüyor. Ancak Dr. Orchard bu konuda çok fazla araştırma olmadığını, mevcut araştırmaların da küçük boyutlu olduğunu aktarıyor.
Peki, bazı ülkelerde reçeteli, bazı ülkelerdeyse reçetesiz satılan melatonin işe yarar mı?
Dr. Hare bu tür takviyelerin güçlü bir placebo etkisi yarattığı görüşünde.
Peki ya, menopoz, alkol ya da gece mesaileri? Bunlar uykumuzu nasıl etkiliyor?
Dr. Hare menopozun kadınlar için gerçekten zorlu bir dönem olabileceğini ve uykularını hem uzunluk hem de geceleri uyanma anlamında olumsuz etkileyebileceğini söylüyor.
Dr. Orchard da alkolün uyku yapımızı değiştirebileceğini, yani uykunun çeşitli aşamalarında geçirdiğimiz zamanı etkileyebileceğini belirtiyor.
"Ancak alkol uykunun diğer kısımlarını da etkileyebilir. Örneğin tuvalete kalkma sıklığı gibi. Ayrıca kaslarımızı gevşetir, horlamaya yol açar ve hormonları etkileyebilir. Bunların hepsi, uykuya dalmak ve uykuda kalmakta önemli süreçler."
Dr. Hare gece mesaileri konusundaysa, "çekirdek uykuyu optimize etmeyi" tavsiye ediyor.
"Yani örneğin gece mesaisinde değilseniz ve normal zamanlarda uyuyabiliyorsanız, bunu optimize etmeye çalışın ve şekerlemeler yapın. Şekerleme yapmayı tavsiye ettiğimiz birkaç durumdan biri de bu" diyor.
Dr. Orchard, küçük çocukların uyandırmasıyla bölünen uykuyla başa çıkmak için de, anne babalara mümkün olduğunda şekerlemeler yaparak, uykularını almaya çalışmalarını tavsiye ediyor.
"Bazen kendinize ve çocuğunuza bakmak adına yeterli uyku için şekerleme yapmanız gerekiyor ve kendilerine bu dönemin bir gün sona ereceğini hatırlatmalılar."
Dr. Orchard mavi ekranlı cihazların uykuya etkisi sorunu konusunda ise şunları söylüyor:
"Aşama aşama öğrendiğimiz şey, sorunun cihazdan gelen ışık değil, cihazda yaptığımız faaliyet olduğu. Yani telefon elimizdeyse ve rahatlatıcı bir şey yapıyorsak uykuya dalmamıza olumsuz etkisi daha azalıyor. Ama daha uyarıcı bir şeyle uğraşıyorsak bu farklı bir mesele."
|
Bilim, Ruh sağlığı, Yaşam, Sağlık, Psikoloji, Uyku
|
4.5 milyar yaşındaki Bennu asteroitinde yaşamın yapı taşları bulundu
|
Bilim insanları, Bennu isimli bir asteroitin toz parçacıklarının içinde yaşamın kimyasal yapı taşlarını buldu.
NASA uzay aracı tarafından toplanan ve Dünya'ya geri getirilen uzay taşı numunesinin içinde mineral ve organik bileşiklerden oluşan zengin bir karışım bulundu.
Bunların arasında proteinleri oluşturan amino asitler ile DNA'nın temel yapı taşı olan nükleobazlar bulunuyor.
Bu bulgu Bennu'nun üzerinde yaşam bulunduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu kritik maddelerin milyarlarca yıl önce Dünya'ya çarpan asteroitler tarafından gezegenimize getirildiği teorisini destekliyor.
Bilim insanları aynı maddelerin Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlere da taşınmış olabileceğini düşünüyor.
Londra'daki Doğal Tarih Müzesi (Natural History Museum) kozmik mineral bilimcisi Prof. Sara Russel, "Ondan öğrendiklerimiz inanılmaz" diyor:
"Kökenlerimizi bize anlatıyor ve yaşamın nerede başladığına dair çok, çok büyük bu soruları yanıtlamamızı sağlıyor. Kim yaşamın nasıl oluştuğunu bilmek istemez ki?"
Bu bulgular, Nature dergisinde iki makale olarak yayımlandı.
Bennu'dan numune almak, NASA'nın teşebbüs ettiği en cüretkar görevlerden biriydi.
Osiris Rex isimli uzay aracı 2023 yılında robotik bir kol ile uzanarak 500 metre genişliğindeki uzay taşından numune aldı, numuneyi bir kapsülde muhafaza etti ve Dünya'ya getirdi.
Yaklaşık 120 gram siyah toz toplandı ve dünyanın birçok yerindeki bilim insanları ile paylaşıldı. Bu kulağa büyük bir miktar gibi gelmese de, bir hazine olduğu ortaya çıktı.
Toz parçacıklarını inceleyen Prof. Russel, "Her parçacık bize Bennu ile ilgili yeni bir şey anlatıyor" diyor.
Birleşik Krallık'taki bilim insanlarına bir çay kaşığı kadar asteroit numunesi gönderildi.
Yeni araştırma uzay taşının nitrojen ve yüksek miktar karbon içeren bileşiklerle dolu olduğunu gösterdi.
Bu bileşiklerin içinde Dünya'daki yaşamın protein inşa etmek için kullandığı 20 aminoasitin 14'ü ve DNA'yı oluşturan adenin, guanin, sitozin ile timin de bulundu.
Çalışmada bir dizi mineral ve tuz da tespit edildi. Bu, bir zamanlar asteroitin üzerinde su bulunmuş olabileceği anlamına geliyor.
Numunede, biyokimyasal reaksiyonlarda önemli rol oynayan amonyak da bulundu.
Bu bileşiklerden bazıları daha önce Dünya'ya düşen uzay taşlarında bulunmuştu, ancak bazıları daha önce hiç tespit edilmemişti.
Prof. Russel, "Zenginliği gerçekten inanılmaz. Daha önce meteorlarda görmediğimiz minerallerle ve minerallerin daha önce görmediğimiz bir karışımı ile dolu. İncelemesi çok heyecan verici bir konu oldu" diyor.
Bu araştırma, Dünya'ya su ve organik maddelerin asteroitler tarafından getirildiğine dair artmakta olan kanıtlara bir yenisini ekledi.
Doğal Tarih Müzesi'nden Dr. Ashley King, "Güneş Sistemi ilk dönemlerinde çok çalkantılıydı ve Bennu gibi milyonlarca asteroit etrafta uçuşuyordu" diyor.
Bu uzay taşlarının o sırada hala genç olan Dünya'ya art arda yağdığı ve gezegenimize okyanuslar ile yaşamı mümkün kılan malzemelerin tohumlarını ektiği düşünülüyor.
Ancak yapı taşlarının darbelerine maruz kalan tek gezegen Dünya değildi. Asteroitler başka gezegenlere de çarpmış olmalı.
Dr. King "Dünya bu zamana kadar yaşamın keşfedildiği ilk yer olması açısından özel, ancak asteroitlerin Güneş Sistemi'nin başka yerlerine de bu maddeleri, karbonu ve suyu taşıdığını biliyoruz" diyor ve ekliyor:
"Şimdi anlamaya çalıştığımız büyük konulardan biri de, eğer doğru koşullar sağlanıyorsa, neden Dünya'da yaşam var ve Güneş Sistemi'nin başka yerlerinde de yaşam bulabilir miyiz?"
Bilim insanları bu kritik soruyu yanıtlamaya çalışmaya devam edecekler.
Bennu'dan gelen numuneye dair on yıllarca yıl sürecek araştırma ve kozmik mahallemizin keşfedilecek diğer bölümleri onları bekliyor.
|
Bilim, Uzay keşfi
|
DeepSeek'in arkasındaki dahi Liang Wenfeng kim?
|
Gizemli Çinli milyarder, düşük maliyetli yapay zeka asistanı DeepSeek'in dünya çapında fırtına estirmesinin ardından sosyal medyada "yapay zeka kahramanı" ilan edildi. Peki tüm dünyanın konuştuğu Liang Wenfeng kim?
Çin'in yeni yapay zeka (AI) asistanı DeepSeek, ChatGPT'yi "ABD'de en çok indirilen uygulama" tahtından indirip teknoloji dünyasında fırtınalar estirdi. Milyarder kurucusu Liang Wenfeng de bir gecede ülkesinde şöhreti yakaladı.
Geçtiğimiz hafta piyasaya sürülen ve rakiplerininkinden çok daha az bütçeyle geliştirildiği söylenen bu sohbet robotu Wall Street'i sarsarken, rakipleri de onu yakalama yarışına girdi.
ABD Başkanı Donald Trump da, bunun, ABD şirketlerine bu yarışta ilerlemek için bir "uyanış sinyali" olduğunu söyledi.
DeepSeek, Liang Wenfeng tarafından Aralık 2023'te kuruldu ve ilk büyük ölçekli dil modelini ertesi yıl piyasaya sürdü.
Çin'in güneyindeki Guangdong'da doğan ve Zhejiang Üniversitesi'nde elektronik bilgi mühendisliği ve bilgisayar bilimi okuyan 40 yaşındaki bu kişi hakkında fazla bir şey bilinmiyor.
Teknoloji alanında yayınlar yapan 36Kr, Liang Wenfeng'den "Patrondan ziyade bilgisayar kurdu" şeklinde söz ediyor.
Nadiren kamuoyunun karşısına çıkan ve röportaj veren Liang, bir anda uluslararası kamuoyunun ilgi odağı haline geldi.
Ülkenin ikinci en güçlü lideri Li Qiang ile birlikte, kamuoyuna duyurulan girişimci zirvesine katılmak üzere seçilen tek AI lideriydi. Bu toplantıda, iş insanlarına "temel teknolojileri aşmak için çabalarını yoğunlaştırmaları" telkin edildi.
Silikon Vadisi'ndeki Amerikalı AI girişimcilerinin aksine, Liang finans alanında da çalıştı.
Liang, yatırım kararları almak için finansal verileri analiz eden bir yapay zeka kullanan High-Flyer adlı bir serbest yatırım fonunun CEO'su.
High-Flyer, 2019 yılında Çin'de 100 milyar yuandan (13 milyon dolar) fazla para toplayan ilk serbest yatırım fonu oldu.
Liang, High-Flyer'da yapay zeka ve algoritmalar yoluyla hisse senedi fiyatlarını etkileyebilecek gidişatları tanımlayarak bir servet elde etti.
Ekibi, AI çip tasarımcısı ve son zamanlarda Wall Street'in gözdesi olan Nvidia üretimi H800 çipleri aracılığıyla, hisse senedi ticareti yaparak para kazanma konusunda uzmanlaştı.
2023'te DeepSeek'i piyasaya sürerek insan seviyesinde zeka geliştirme niyetini duyurdu.
DeepSeek'in araştırma sürecine bizzat dahil olan Liang'ın, serbest yatırım fon ticaretinden elde ettiği geliri, AI konusunda en yetenekli isimlere yüksek maaşlar ödemek için kullandığı söyleniyor.
Şirket, ABD kurumlarından uzmanlar yerine Pekin, Tsinghua ve Beihang üniversiteleri gibi Çin'in en iyi okullarından doktora derecesi almış kişilerle çalışıyor.
TikTok'un sahibi ByteDance şirketi ile birlikte DeepSeek'in Hangzhou ve Pekin'deki ofislerde çalışan personeli, Çin'deki AI mühendislerine sunulan en yüksek ücreti sunmasıyla biliniyor.
Geçtiğimiz yıl yerel basına verdiği bir röportajda çekirdek ekibinde "yurt dışına gidip dönen kimse olmadığını" söyledi. "En iyi yetenekleri kendimiz geliştirmeliyiz" dedi.
Ayrıca Çin'in AI sektörünün "sonsuza kadar öncüleri takip eden konumunda kalamayacağını" söyledi ve ekledi:
"Çin ve Amerikan yapay zekası arasında genellikle bir veya iki yıllık bir boşluk olduğunu söyleriz, ancak gerçek boşluk orijinallik ve taklit arasındadır. Bu değişmezse, Çin her zaman bir takip eden olacaktır."
DeepSeek'in yapay zeka modelinin Silikon Vadisi'ndeki birçok kişiyi neden şaşırttığı sorulduğunda ise şöyle cevap veriyor: "Şaşkınlıkları, bir Çinli şirketin sadece bir takipçi değil, bir yenilikçi olarak oyunlarına katılmasından kaynaklanıyor, ki bu çoğu Çinli firmanın alışkın olduğu şeydir."
DeepSeek, modeli R1'in mevcut teknoloji ve herkes tarafından ücretsiz olarak kullanılabilen ve paylaşılabilen açık kaynaklı yazılımla geliştirildiğini söylüyor.
Ancak WIRED dergisi, Liang Wenfeng'in hedge fonu High-Flyer'ın, yapay zekanın omurgasını oluşturan GPU veya grafik işleme birimleri olarak bilinen çipleri stokladığını bildiriyor. MIT Technology Review, kaç tane satın aldığına dair tahminleri 10.000 ila 50.000 arasında veriyor.
Bu çipler, basit soruları yanıtlamaktan karmaşık matematik problemlerini çözmeye kadar çeşitli insan işlerini yerine getirebilen güçlü yapay zeka modelleri oluşturmak için olmazsa olmazdır.
Eylül 2022'de ABD, bu yüksek güçlü çiplerin Çin'e satışını yasakladı ve Wenfeng bir röportajda bunu "ana zorluk" olarak tanımladı.
Batı'daki önde gelen yapay zeka modelleri tahmini olarak 16.000 özel çip kullanıyor. DeepSeek ise, 2.000 adet bu tür çip ve binlerce düşük kaliteli çip kullanarak AI modeli R1'i eğittiğini söylüyor. Bu da ürününü daha ucuz hale getiriyor. Geliştiricilerine göre, sohbet robotunun yapımı yalnızca 5,6 milyon dolara mal oldu. ChatGPT üreticisi OpenAI ise geçen yıl 5 milyar dolar harcadı.
ABD'li teknoloji milyarderi Elon Musk da dahil olmak üzere bazı kişiler, şirketin kısıtlamalar göz önüne alındığında gerçekte kaç tane gelişmiş çip kullandığını açıklayamayacağını savunarak bu iddiayı sorguluyor.
Ancak uzmanlar, Washington'un yasağının Çin'in AI endüstrisine hem zorluk hem de fırsatlar getirdiğini söylüyor.
Sidney Teknoloji Üniversitesi'nden Marina Zhang, bunun "DeepSeek gibi Çinli şirketleri yenilik yapmaya zorladığını" ve böylece daha azıyla daha fazlasını yapabileceklerini söylüyor:
"Bu kısıtlamalar zorluklar yaratırken, aynı zamanda yaratıcılığı ve dayanıklılığı teşvik ederek Çin'in teknolojik bağımsızlığa ulaşma yönündeki daha geniş politika hedefleriyle uyumlu hale getirdi."
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi, elektrikli araçlara ve güneş panellerine güç veren pillerden AI'ya kadar teknolojiye büyük yatırımlar yaptı.
Çin'i bir teknoloji süper gücüne dönüştürmek uzun zamandır Başkan Şi Cinping'in isteğiydi, bu nedenle Washington'un kısıtlamaları Pekin'in de karşı karşıya kaldığı bir zorluktu.
DeepSeek piyasaya sürüldükten sonra büyük teknoloji hisselerinde büyük bir düşüş yaşandı.
Nvidia hisseleri 27 Ocak Pazartesi günü ABD piyasaları kapandığında yüzde 17 düştü. Bloomberg'e göre, ABD borsa tarihinin en büyük düşüşü olan 600 milyar dolarlık bir piyasa değeri kaybı yaşandı.
Girişim sermayedarı Marc Andreessen, 26 Ocak Pazar günü X üzerinden, uzay yarışını başlatan uyduya atıfta bulunarak DeepSeek-R1'i "yapay zekanın Sputnik anı" olarak tanımladı.
Ancak Çin menşeli uygulama birçok kişide endişeye yol açtı.
Analist Gene Munster, BBC'ye DeepSeek'in finansal açıklamalarıyla ilgili, "Gerçeğin hala bilinmediğini düşündüğünü" söyledi. Girişimin sübvanse edilip edilmediğini veya bildirilen rakamlarının doğru olup olmadığını sorguladığını belirtti:
"Sohbet robotu şaşırtıcı derecede iyi, bu da inanmayı zorlaştırıyor".
Avustralya Bilim Bakanı Ed Husic de, güvenlik endişelerine işaret etti. ABC'ye, "Kalite, tüketici tercihleri, veri ve gizlilik yönetimi konusunda cevaplanması gereken birçok soru var" dedi. İhtiyatlı olunması gerektiğini vurguladı.
Geçtiğimiz hafta, OpenAI CEO'su Sam Altman ve Oracle CEO'su Larry Ellison, ABD Başkanı Donald Trump'a katılarak, yapay zeka altyapısı için 500 milyar dolara kadar özel yatırım vadeden ortak girişim Stargate'i duyurdu. Teksas ve etrafındaki veri merkezleri ve 100.000 yeni iş vadedildi.
Ancak bazı uzmanlar DeepSeek'in ani çıkışının, Amerika'nın yapay zeka hakimiyetinin geleceği ve ABD şirketlerinin planladığı yatırımların ölçeği hakkında sorular ortaya çıkarabileceğine inanıyor.
|
Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, Cep telefonları ve akıllı telefonlar, Çin, Yapay zeka
|
Gezegen dizilimi nedir ve ne zaman görülebilir?
|
Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında gezegenlerin gökyüzünde bir arada görülebildiği özel bir seyir imkanı yaşanıyor.
Gezegenlerin dizilimi ya da hizalanması olarak bilinen bu olay sayesinde gezegenler gökyüzünde aynı anda görülebiliyor.
Aslında bu durum o kadar da nadir yaşanmasa da gökyüzüne bakanların gezegenleri bir arada seyretmesi için bir fırsat ortaya çıkıyor.
NASA'nın açıklamasına göre gezegenler zaten gökyüzünde bir sıraya girmiş gibi gözüktüğü için aslında bu o kadar da farklı bir durum değil.
Ancak bu iki ay boyunca nadir bir şekilde aynı anda dört ya da beş parlak gezegeni bir arada görmek imkanı ortaya çıkıyor.
Bu durum her yıl gerçekleşmiyor.
Ocak ayı boyunca Venüs, Satürn, Jüpiter ve Mars gezegenlerini aynı anda gökyüzünde görmek mümkün.
Bu durum Şubat ayı boyunca sürecek.
25 Ocak Cumartesi gecesi ise Jüpiter, Satürn, Venüs, Mars, Uranüs ve Neptün birbirine yakın bir şekilde gökyüzünde görünür bir hale geldi.
Aynı şekilde 21 Ocak gecesi de bu altı gezegeni bir arada görebilmek mümkündü.
Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn, Dünya'dan çıplak gözle görülebilecek kadar aydınlıkken Uranüs ve Neptün'ü görmek için dürbün ya da teleskop gerekiyor.
28 Şubat'ta ise hava durumunun müsait olduğu yerlerde içinde Merkür'ün de olduğuyedi gezegen birden gökyüzünde görülebilecek.
Beş gezegenin tekrar bir arada gökyüzünde görülmesi ise 2040 yılında gerçekleşecek.
Kuzey yarıkürede yaşayanlar Güneş battıktan yaklaşık 90 dakika sonra gökyüzüne baktıkları zaman hava durumunun izin vermesi halinde gezegenleri beraber görebilecek.
Karanlık ve gökyüzünün açık olduğu geceler, gezegenleri görmek için daha iyi bir durum ortaya çıkarıyor.
Her ne kadar bu olay daha çok gezegenlerin hizalanması olarak bilinse de aslında gezegenler dizilmiyor.
Çünkü hepsi Güneş'in etrafında kendi yörüngelerini ve hızlarını takip ederek dönüyor.
Sadece bu tarz gerçekleşen nadir olaylarda, farklı hızlarda dönen gezegenler Güneş'in aynı tarafında kabaca hizalanmış gibi bir arada görülebiliyor.
NASA, gezegenlerin her zaman gökyüzünde bir sıraya girmiş gibi gözüktüğünü, o yüzden "dizilim" demenin astronomi açısından doğru olmadığını, ancak herkesin istediği gibi bu durumu tanımlayabileceğini aktarıyor.
Güneş'in etrafında kendi yörüngelerini ve hızlarını takip ederek dönen sekiz ana gezegen var.
Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür dönüşünü 88 günde tamamlarken en uzaktaki Neptün'ün yörüngesini tamamlaması 60.190 gün sürüyor.
Dünya'da ise bu süre 365 gün.
Dünya'dan bu gezegenler gökyüzünde bir kavisin içerisine dizilmiş gibi görülebiliyor.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
Gıda üretiminde fütürist bir yaklaşım: Yemek için yosun yetiştirmek
|
İzlanda'nın en büyük jeotermal enerji santralinin gölgesindeki büyük bir depo, daha öne hiç görmediğim şeylerin yetiştirildiği, yüksek teknolojili bir seraya ev sahipliği yapıyor.
Fütüristik mikro algler büyürken, garip bir pembe-mor ışığın altında aydınlatılmış paneller vızıldıyor ve silindir sütunlardaki su fokurduyor.
İzlandalı Vaxa Teknoloji şirketi burada, bu küçük su organizmalarını büyütmek için yakındaki santralden ve diğer kaynaklardan enerji alan bir sistem geliştirdi.
Genel Müdür Kristinn Haflidason bana uzay çağı tesisini gezdirirken "Gıda üretimi alanında yeni bir düşünme yöntemi" diyor.
Tarihimiz boyunca, insanlar makroalg diye de bilinen deniz yosununu tüketti.
Ancak küçük akrabası mikoalgler daha nadir tüketilen bir gıda kaynağı, antik dönemde Orta Amerika'da ve Afrika'da yüzyıllar boyunca yendiği biliniyor.
Şimdi bilim insanları ve girişimciler giderek artan oranda, bu besleyici ve sürdürülebilir gıdanın potansiyelini keşfediyor.
Başkent Reykjavik'ten 35 dakika uzaklıktakı Vaxa tesisi hem insanlar için gıda hem de balık ve karides çitfçiliğinde gıda olarak kullanılmak üzere Nannochloropsis mikroalgini yetiştiriyor.
Aynı zamanda mavi-yeşil alg diye bilinen ve mikroalge benzer özellikleri bulunan Arthospira adlı bir bakteri de üretiyorlar.
Kurutulduğunda spriluna adıyla anılıyor ve besin takviyesi ve gıda malzemesi olarak, ayrıca parlak mavi gıda boyası yapımında kullanılıyor.
Bu küçük organizmalar fotosentez yapıyor ve karbon dioksit sindirip, oksijen salmak için ışıktan enerji alıyorlar.
Haflidason "Algler CO2 yiyor ve CO2'yi biyokütleye dönüştürüyorlar" diye açıklıyor.
Vaxa'nin tesisi müstesna bir durumda.
Alg yetiştirmenin, görece temiz elektrik sağlayan jeotermal bir enerji santraliyle entegre olduğu tek yer. Santral aynı zamanda hasat için soğuk su, ısıtma için sıcak su sağlıyor, karbondioksit salımlarını borularla tahliye ediyor.
Vaxa'nın spriluna üretiminin çevreye etkisini değerlendiren çalışmanın yazarlarından, Danimarka Teknoloji Entitüsü'nden gıda teknolojisi danışmanı Asger Munch Smidt-Jensen, "Bir parça negatif karbon ayak izi oluyor" diyor.
"Aynı zamanda hem toprak hem de su kullanımında görece düşük bir ayak izi olduğunu bulduk" diye ekliyor.
24 saat yenilenebilir enerji, aynı zamanda bir CO2 akışı ve karbon ayak izi düşük besinlerle bu tesisin iklim dostu olması gerektiğini belirtiyor ve bunun kolayca tekrarlanamayacağını düşünüyor.
"Bu foto-biyoreaktörleri çalıştırmak için dev bir enerji girişi lazım ve yapay güneş oluşturmak zorundasınız, yani yüksek bir enjerji kaynağına ihtiyacınız var.
"Bence enerji yoğun ürünlerin yetiştirilmesi için düşük etkili enerji kaynaklarına sahip olduğumuz İzlanda gibi alanları harekete geçirmeliyiz."
Alg yetiştirme tesisinde, yer seviyesinin üzerindeki bir platforma tırmanıyorum ve etrafım foto-biyoreaktör diye adlandırılan gürültülü modüler birimlerle çevriliyor.
Binlerce ve binlerce küçük mavi ve kırmızı LED ışık, güneş yerine mikroalglerin büyümesine yakıt oluyor.
Su ve besleyici maddeler de veriliyor.
Haflidason "Fotosentezin % 90'ından fazlası kırmızı ve mavi ışığın çok belirli bir dalgaboyunda oluyor. Onlara sadece kullandıkları ışığı veriyoruz" diye açıklıyor.
Tüm koşulların sıkı bir şekilde kontrol edildiğini ve makine öğrenmesi sayesinde optimize edildiğini anlatıyor.
Ürünün % 7'si günlük hasat ediliyor ve hızla yerini yeni büyüyen mikroalgler alıyor.
Vaxa'nın tesisi yılda 159 tona kadar alg üretebiliyor ve genişlemesi planlanıyor.
Ürün, protein, karbonhidrat, omega-3, yağlı asitler, B12 vitamini açısından zengin olduğundan, Haflidason mikroalgleri bu şekilde yetiştirmenin küresel gıda güvensizliğiyle mücadelede yardımcı olabileceğine inanıyor.
Çok sayıda diğer şirket de mikroalglerin potansiyeline yatırım yapıyor. Pazarın 2033 itibarıyla büyüklüğünün 25,4 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.
Danimarkalı Algiecel şirketi de foto-biyoreaktörlere ev sahipliği yapabilen seyyar, konteyner büyüklüğünde modülleri deniyor. Bunlar bir yandan gıda ve yem üretebilirken, bir yandan da CO2 hapsetmesi için karbon üreten sektörlerle bağlantılandırılabilir.
Ürünler aynı zamanda kozmetikçe, eczacılıkta, biyoyakıtta ve plastik ikamesi olarak kullanılıyor.
Mikroalgler belki de uzayda da yetiştirilebilir.
Avrupa Uzay Ajansı'nın fonladığı bir projede, Danimarka Teknoloji Enstitüsü, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda mikroalgler yetiştirmeyi deneyecek.
Tüm bu yatırıma karşın, mikroalglerin günlük beslenmemizin bir parçası olması için uzun bir yol var.
Munch Smidt-Jensen'e göre hala geliştirilmesi gerekiyor.
Yetiştirilen migroalglerin yapısının sıkı olmamasına dikkat çekiyor. Bu arada, tuzlu suda yetişmiş çeşidiyse, tadı "balık gibi" olabiliyor.
Ancak Much Smidt-Jensen "Bunu axmanın yolları var" diye de ekliyor.
Ayrıca bir de toplumsal yanı var.
"İnsanlar buna hazır mı? Nasıl yapmalıyız ki, herkes yemek istesin?"
Kopenhag Üniversitesi'nden mikro algleri araştıran gıda bilimcisi Malene Lihme Olsen, besin değerinin daha çok araştırılması gerektiği görüşünde.
"Yeşil mikroalglerin çok sağlam bir hücre duvarı var insanların sindirmesi ve tüm besinleri alabilmesi zor olabilir" diyor.
Şimdilik, mikroalglerin tadına, dokusuna ve görünümüne yardımcı olması için makarna ve ekmek gibi "taşıyıcı ürünlere" eklenmesinin daha iyi olacağını belirtiyor.
Ancak Olsen, mikroalglerin gelecek için bir gıda vaat ettiğine inanıyor.
"Brezilya'da bir dönüme ekilmiş soyayı düşünün ve bir hektarlık alg tarlamız olduğunu farz edin. Alglerden bir yılda 15 daha kat fazla protein elde edebilirsiniz."
Tesiste, pek de iştah açıcı görünmeyen yeşil bulamaca bakıyorum. Hasat edilmiş mikroalglerin suyu süzülmüş, daha fazla işlenmeye hazır hali.
Halidason tatmamı rica ediyor ve başta pek istememe rağmen biraz deniyorum ve tadını ve dokusunu tofuya (uzak doğu'da soya fasulyesi suyunun fermantasyonundan elde edilen bir tür gıda) benzetiyorum.
Haflidason "Kesinlikle kimseden yeşil bir bulamaç yemesini istemiyoruz" diye şakalaşıyor.
Bunun yerine işlenmiş algler günlük gıdalara konuyor. Reykjavik'teki bir fırında Sprilunalı ekmek yapılıyor ve bir spor salonunda besin takviyesi içeceklere konuyor.
Halidason "Ne yediğinizi değiştirmeyeceğiz. Sadece yediğiniz gıdaların besin değerini değiştireceğiz" diyor.
|
Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, Gıda
|
Antarktika'da dev buz dağı adayla çarpışma yolunda: Penguenler ve foklar tehlike altına girebilir
|
Dünyanın en büyük buz dağı, uzaktaki bir İngiliz adasıyla çarpışma güzergahında ve bu durum penguenleri ve fokları potansiyel bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor.
Buz dağı, Antarktika'dan sarp bir İngiliz bölgesi ve vahşi yaşam cenneti olan Güney Georgia'ya doğru ilerliyor. Şu anda 280 kilometre uzaklıktaki buz dağı adaya çarpıp, parçalanabilir.
Geçmişte dev buz dağlarının beslenmelerine engel olması nedeniyle Güney Georgia'nın buzlu koyları ve sahillerindeki sayısız kuş ve fok ölmüştü.
Güney Georgia yönetimine ait Pharos gemisinden BBC News ile konuşan kaptan Simon Walace "Buz dağları yapısı itibarıyla tehlikeli. Bizi tamamen pas geçerse inanılmaz mutlu olacağım" diyor.
Dünya genelinde bilim insanları, denizciler ve balıkçılar kaygıyla uydu fotoğraflarından bu buz dağının günlük hareketlerini gözlemliyor.
A23a diye bilinen buz dağı dünyanın en eskilerinden.
1986'da Antarktika'daki Filchner Buz Sahanlığı'ndan koptu ama dağa sonra deniz yatağına sıkışıtı ve okyanus girdabında tutsak kaldı.
Son olarak Aralık'ta sıkıştığı yerden kurtuldu ve şimdi hızla son yolculuğunu yapıyor.
Antarktika'nın kuzeyindeki daha sıcak su nedeniyle buz dağı eriyor ve boyu 400 metreyi bulan yan kısımları zayıflatıyor.
Bir zamanlar 3900 kilometrekare olarak ölçülen buz dağı, son uydu fotoğraflarına göre yavaş yavaş küçülüyor. Şu andaki boyutu 3500 kilometrekare. Ve büyük buz parçaları kopup sulara gömülüyor.
A23a herhangi bir gün büyük parçalara ayrılabilir ve sonra yıllarca Güney Georgia'nın etrafında yüzen şehirler gibi kontrolsüz bir şekilde seyredebilir.
Güney Georgia ve Sandwich Adalarını tehdit eden ilk dev buz dağı bu değil.
2004'te A38 adlı bir buz dağı kıta sahanlığında çöktü ve dev buz parçaları beslenme alanlarına erişimi engellediği için sahiller ölü penguen ve fok yavrularıyla doldu.
Bölge, kral penguenleri kolonilerine ve milyonlarca deniz fili ve kürklü foka ev sahipliği yapıyor.
Güney Georgia yönetimine danışmanlık yapan deniz biyoloğu Mark Belchier "Güney Georgia buz dağlarının geçiş güzergahında ve hem balıkçılığa hem de yabanıl hayata etkileri beklenen bir durum. Her ikisinin de büyük bir uyum sağlama kabiliyeti var" diyor.
Denizciler ve balıkçılar, buz dağlarının giderek büyüyen bir sorun olduğunu söylüyor. 2023'te A76 çökmeye yaklaştığında korku yaşatmıştı.
Denizdeyken buz dağını gören Belciher "Büyük parçaların uçları havaya kalkıyordu ve büyük buz kulelerine benziyorlardı. Ufuktaki bir buzdan şehir gibiydi" diyor.
Bu parçalar bugün hala adaların etrafında dolanıyor.
Güney Georgia'da çalışan balıkçılık şirketi Argos Froyanes'ten Andrew Newman "Birkaç Wembley Stadyumu büyüklükten, çalışma masası büyüklüğüne kadar çeşitli boyutlarda parçalar var" diye konuşuyor.
Kaptan Wallace da "Bu parçalar adanın etrafını kaplıyor. Etraflarından yolumuzu bulmak zorunda kalıyoruz" diyor.
Gemilerdeki denizciler bu nedenle sürekli tetikte olmak zorunda.
"Bütün gece buz parçalarını görebilmek için spot ışıkları kullanıyoruz. Nereden çıkabilecekleri belli olmuyor" diyor.
Newman'a göre A76 "oyunun kurallarını değiştirdi" ve "gemiler ile mürettebatlarını güvende tutma operasyonuna büyük bir etkisi oldu."
Her üç uzman da buzullar yıldan yıla gerilerken, çevrenin hızla değiştiğinden deniz buzulu seviyelerinin oynak seyrettiğinden bahsediyor.
Büyük ihtimalle A23a buz dağının doğumunda iklim değişikliği rol oynamadı. Çünkü çok önceleri, şu anda gördüğümüz artan sıcaklıkların etkisinden çok daha evvel koptu.
Ancak dev buz dağları geleceğimizin bir parçası. Antarktika daha sıcak okyanus ve hava sıcaklıklarıyla istikrarsızlaşırken, daha çok büyük buz parçaları kopacak.
Ancak A23a sona yaklaşmadan önce bilim insanlarına bir ayrılık hediyesi de verdi.
Sir David Attenborough araştırma gemisindeki İngiliz Antarktik Araştırma Kurumu'ndan bir uzmanlar ekibi, 2023'te kendilerini A23a'ya yakın bir noktada buldu.
Uzmanlar, mega buz dağlarının çevreye ne yaptığını araştırmak adına çıkan bu nadir fırsatı değerlendirmek için harekete geçti.
Gemi, buz dağının dev duvarları arasındaki bir yarıkta yol aldı ve araştırmacı Laura Taylor, buz dağının yamaçlarından 400 metre uzaklıktan değerli su örnekleri topladı.
Taylor şimdi Cambridge'de örnekler üzerinde çalışırken "Etrafta gözün görebildiği kadar dev bir buz duvarı gördüm. Farklı noktalarda farklı renklerdeydi. Parçalar kopuyordu, muhteşem bir şeydi" diyor.
Taylor'ın araştırmasında, erimiş suyun güney okyanuslarındaki karbon döngüsüne etkisi inceleniyor.
Taylor "Bu içtiğimiz su gibi değil. Besleyici maddeler ve kimyasallarla dolu ve pitoplankton gibi içinde donmuş küçük hayvanlar da var" diyor.
Buz dağı eridikçe bu elementler suya karışıyor ve okyanusun fiziği ile kimyası değişiyor.
Parçacıklar yüzeyden aşağı batarken, okyanus derinliklerinde daha fazla karbon depolayabilir. Bu da, iklim değişikliğine katkıda bulunan karbondioksit salımlarının bir kısmını saklayabilir.
Buz dağları öngörülemezlikleriyle biliniyor, hiç kimse daha sonra ne yapacağını bilemiyor.
Ancak yakında adanın kendisi kadar büyük bir dev, ufukta görülebilir.
|
Bilim
|
Küresel ısınmayı 1,5C'de tutmak neden önemli?
|
Yeni veriler 2024'ün kayıtlara geçen en sıcak yıl olduğunu gösterirken, daha önce alınan kararların aksine dünya 1,5C'den daha fazla ısınmaya yaklaştı.
200'den fazla ülke, iklim değişikliğinin en zararlı etkilerinden kaçınmak için uzun vadeli sıcaklık artışlarını bu seviyenin altında tutmak için çalışacaklarını kabul etmişti.
Peki küresel ısınmayı 1,5C'de tutmak neden önemli?
Bilim insanları, her 0,1C'lik sıcaklık artışının gezegen için daha uzun süreli sıcak hava dalgaları, daha yoğun fırtınalar ve orman yangınları gibi daha büyük riskleri beraberinde getirdiğini söylüyor.
Dünya 2C'lik sıcaklık artışına yaklaştıkça etkilerin çok daha aşırı düzeylerde seyredeceğine dair güçlü bilimsel kanıtlar var. Bu nedenle de 1.5C hedefi kabul edildi.
Bilim tamamen kesin sonuçlar vermese de, 1,5C küresel ısınmaya karşı 2C'lik küresel ısınmanın sonuçları çok vahim olabilir:
2015 yılında dünya liderleri, küresel sıcaklıkların "sanayi öncesi" seviyeler olarak bilinen 19. Yüzyılın sonlarındaki seviyelerin 1,5C üzerine çıkmasını önlemeye çalışacakları yönünde taahhütte bulundu.
Neredeyse tüm dünya ülkeleri küresel ısınmaya neden olan sera gazı emisyonlarını azaltmayı kabul etti.
12 Aralık 2015'te Fransa'nın başkenti Paris'te 194 taraf (193 ülke ve AB) tarafından kabul edilen Paris Anlaşması, 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girdi.
Anlaşmada bazı taahhütler sıralanıyor:
1.5C hedefinin genellikle tek bir yıldan ziyade 20 yıllık ortalamayı ifade ettiği kabul ediliyor.
Dolayısıyla, 2024 yılı sanayi öncesi döneme göre 1,5C'den fazla daha sıcak olsa da, bu Paris Anlaşması eşiğinin henüz aşıldığı anlamına gelmiyor.
Dünya liderleri her yıl COP olarak bilinen uluslararası zirvelerde iklim taahhütlerini görüşmek üzere bir araya geliyor.
2015'ten bu yana düzenlenen tüm COP'larda ülkelerin Paris'te verdikleri sözleri nasıl yerine getirdikleri takip edildi.
Anlaşma imzalandığında, hükümetler Paris hedeflerinin küresel ısınmayı 1,5C ile sınırlandırmayacağını kabul etti.
BM'ye göre mevcut iklim planları dünyanın 2100 yılına kadar yaklaşık 2,6C ile 2,8C ısınacağını öngörüyor. Ancak tüm net sıfır taahhütlerine ulaşılması halinde bu değer 1,9C'ye düşebilir, yani ülkelerin hedeflerine ulaşmak için daha fazla politika uygulamaya koymaları gerekecek.
Aralık 2023'teki COP28'de ülkeler, harekete geçmeye zorlanmasalar da ilk kez "fosil yakıtlardan uzaklaşmaya katkıda bulunmayı" kabul etti.
Ancak Kasım 2024'teki COP29'da önemli bir ilerleme kaydedilmedi.
Aralarında Kanada, Yeni Zelanda ve bazı ada devletlerinin de bulunduğu pek çok ülke, zirvede varılan anlaşmanın çok zayıf olduğunu ve önceki yıllarda verilen taahhütleri zayıflattığını söyledi.
Paris Anlaşması, dünyanın zengin ülkelerinin gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmalarına ve daha yeşil ekonomiler inşa etmelerine yardımcı olmak için 2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar sağlamaları yönünde ilk kez 2009 yılında verilen bir taahhüdü yineledi.
OECD verilerine göre, 2020'de sadece 83,3 milyar dolar toplandı ve hedefe nihayet 2022 yılında ulaşıldı.
2023'te ülkeler ilk defa sadece kayıp ve zararlar için bir fon kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Bu para, ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerinden kurtulmalarına yardımcı olacak.
COP29'da ülkeler 2020 hedefini güncelleme konusunda anlaştı.
Zengin ülkeler 2035 yılına kadar gelişmekte olan ülkelere yılda300 milyar dolar sağlamayı taahhüt ederken, aynı tarihe kadar özel ve kamu kaynaklarından 1,3 trilyon dolar toplanması için daha geniş bir hedef belirlendi.
Ancak daha fazlasını uman gelişmekte olan ülkeler 300 milyar dolarlık rakamı "önemsiz bir meblağ" olarak eleştirdi.
|
Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Sert hava koşulları, Çevre
|
Haftada iki saat egzersiz, kalp hastalıklarından ölüm riskini ne kadar azaltıyor?
|
Birçok kişi, her hafta tavsiye edilen düzeyde egzersiz yapmakta zorlanıyor. Ancak araştırmalar, az miktarlarda egzersizin bile çok olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.
Egzersiz yapmak kalbe iyi geliyor. Düzenli spor, tansiyonu ve kolesterolü ve dolayısıyla kalp krizi ve felç riskini azaltıyor.
Ancak bazen egzersiz yapacak zamanı ve motivasyonu bulmak zor olabiliyor. Peki, bu faydaları sağlayabileceğimiz minimum egzersiz düzeyi ne? Bunun yanıtı spora başlarken ne kadar formda olduğunuza bağlı.
Yani, tamamen hareketsiz bir bireyseniz, kalp hastalığı riskini azaltmak için sadece küçük miktarda bir egzersiz gerekiyor. Sıfır egzersizden, haftada birkaç saat tempolu yürüyüşe ya da bisiklet sürmeye geçiş, kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 20'ye kadar azaltabilir.
Ancak forma girdikçe ve egzersiz miktarı arttıkça, kalp sağlığına fayda azalıyor ve en nihayetinde sabit bir noktaya geliyor.
Hareketsiz yaşam süren biri, haftada birkaç saatlik egzersiz yapmaya geçtiğinde kalp sağlığına en büyük yararı bu aşamada görüyor.
Egzersiz miktarı haftada dört saate çıktığında ise daha küçük bir oranda olsa da (yüzde 10 civarı) kalp sağlığı anlamında ek bir fayda görülüyor. Bu noktadan sonra ise herkeste egzersizin kalp sağlığına pozitif bir etkisi olmuyor.
Ancak bir araştırmaya göre hareketsiz yaşayan insanların maraton gibi bir dayanıklılık yarışına girecek kadar, haftada yedi ila dokuz saat, spor yaptıklarında kalp yapılarında görülür bir değişiklik oluyor.
Bu seviyede spor yapmak, kalp hastalığı riskini haftada dört ila altı saat egzersiz yapmakla aynı düzeyde azaltıyor. Ancak araştırmaya katılanlarda kalp kasının geliştiği ve kalp odacıklarının büyüdüğü görüldü. Kalp de tüm diğer kaslar gibi, yeterince çalıştırılırsa büyüyor. Bu değişiklikler spora başladıktan sonraki üç ay gibi kısa bir sürede görülebiliyor.
Daha önce bu tür değişikliklerin sadece profesyonel sporcularda görüldüğü düşünülüyordu. Ancak bu araştırmaya göre sporda yeterince ısrar edersek sadece kalp sağlığına faydalarını görmekle kalmıyoruz, kalbimizin yapısı da bir sporcununki gibi olabiliyor.
Kalp sağlığınızı geliştirmek için haftada bir ya da iki saat spor yapmaya başladığınızda, müthiş ve beklenmedik bir şey yaşanabilir. Egzersizden keyif alabilirsiniz. Kalp sağlığı anlamında doğru egzersiz miktarı haftada dört saat ama spordan hoşlanmaya başlarsanız daha da fazlasını yapabilirsiniz.
Hiç spor yapmamaktan haftada dört saat egzersize geçiş, özellikle boş zaman bulamayanlar için zor olabilir. Bu noktada, egzersizlerin yoğunluğu önemli.
Kalp sağlığı risklerini azaltmak adına yatırımınızın karşılığını tam anlamıyla almak istiyorsanız, terlemeniz gerekiyor. Yüksek yoğunluklu egzersiz (HIIT) spordan en kısa zaman diliminde faydalanmanız için etkili bir yöntem. HIIT genelde arada kısa molalarla 30 ila 60 saniyelik yoğun çalışmalardan oluşan 20 dakikalık seanslardan oluşuyor.
Bu egzersizler çok kısa süreli olsa da, yoğunlukları sayesinde birkaç hafta HIIT egzersizi yapıldıktan sonra çok sayıda faydası görülebilir. Buna kolesterol ve tansiyonda azalma da dahil.
Kalp sağlığı konusunda bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Çok ağır spor yapmanın tavsiye edilmediği kalp hastalıkları da var. Bu hastalıkları olanlar düşük ve orta yoğunluklu egzersiz yapmalı.
Hafta içi spor yapacak vaktiniz yoksa, sadece hafta sonları spor yapmak da faydalı. 37 bin kişiyle yapılan bir araştırmada, bir haftalık egzersizi bir ya da iki günde yapanların kalp hastalıkları riskinde de aynı azalmanın olduğunu ortaya koydu.
Dolayısıyla, kalp sağlığını geliştirmek isteyen ve kendini tembel olarak tanımlayan insanlar için mesaj net: Küçük miktarlarda egzersiz bile büyük bir fark yaratabiliyor.
|
Spor, Diyet & Beslenme, Bilim, Kalp hastalığı, Sağlık
|
NASA, Güneş'e en yakın noktaya ulaşarak tarihe geçti
|
NASA'ya ait bir uzay aracı, bugüne kadar Güneş'e en çok yaklaşan insan yapımı araç oldu.
Parker Güneş Sondası isimli araç, olağanüstü miktarda radyasyona ve sıcaklığa maruz kalarak Güneş'in dış atmosferinden geçti.
Güneşin arka tarafında kaldığı için birkaç gündür sinyal alınamayan Parker, 26 Aralık'ın son dakikalarında ilk sinyalini gönderdi.
Gelen veriler aracın saatte 692 bin kilometre hıza ve 980 santigrat derece ısıya ulaştığını gösterdi.
NASA, aracın işlevsel halde olduğunu ve güneşin yüzeyine 6,1 milyon kilometre yaklaştığını açıkladı. Karşılaştırmak için bu, Dünya ile Ay'ın arasındaki mesafenin yaklaşık 16 katı, Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin ise 24'te biri.
BBC'ye konuşan NASA'nın bilim projeleri direktörü Dr. Nicola Fox, "İnsanlar yüz yıllardır Güneş'i inceliyor, ancak bir yerin atmosferini orayı ziyaret etmeden anlayamazsınız" diyor.
Parker, 2018'de fırlatılarak Güneş Sistemi'nin merkezine doğru yola çıktı.
Şimdiye kadar 21 kere Güneş'in yakınından geçen ve her seferinde yıldıza daha çok yaklaşan uzay aracının 24 Aralık'taki geçişi ise yeni bir rekor olmuştu.
Araç bir önceki geçişinde Güneş'e 6,2 milyon kilometre kadar yaklaşmıştı.
Bu mesafe çok da yakın gibi görünmeyebilir, ancak Dr. Fox şu karşılaştırmayla geçişin önemine işaret ediyor:
"Biz Güneş'ten 93 milyon mil uzaklıktayız. Yani Güneş ile Dünya birbirinden bir metre uzaklıktaymış gibi düşünürsek, Parker Uzay Sondası Güneş'ten dört santimetre uzaklıkta. Yani bu yakın bir mesafe."
Uzay aracı bir kalkan ile korunuyor ve bu sayede Güneş'in atmosferine hızlıca girip çıkabildi.
Araç, saniyede 191 km ile insan yapımı tüm taşıtlardan daha hızlı hareket ediyor. Bu süratle Londra'dan New York'a yalnızca 30 saniyede ulaşılabiliyor.
Peki neden Güneş'e "dokunmak" için bu kadar uğraşıyoruz?
Bilim insanları uzay aracının, Güneş'in atmosferinin en dış katmanından (Korona'dan) geçerek uzun süredir devam eden bir gizemi çözeceğini umuyorlar.
Fifth Star Labs'den gök bilimci Dr. Jennifer Millard, "Korona çok, çok sıcak ve nedenine dair hiçbir fikrimiz yok" diyor ve devam ediyor:
"Güneş'in yüzeyi aşağı yukarı 6.000 C ama korona, Güneş tutulmaları sırasında gördüğümüz dış atmosfer, milyonlarca derece sıcaklığa ulaşabiliyor, üstelik yüzeyden bu kadar uzakta bulunmasına rağmen. O zaman bu atmosfer nasıl daha fazla ısınabiliyor?"
Bilim insanlarının bu seyahat sayesinde, koronadan sürekli yayılan parçacık akımına verilen isim olan Güneş rüzgârını da daha iyi anlamaları bekleniyor.
Bu parçacıklar, Dünya'nın manyetik alanıyla etkileştiklerinde gökyüzünde büyüleyici renkler oluşturanKutup Işıkları'nı görüyoruz.
Ancak bu jeomanyetik fırtına elektrik şebekelerini, elektronik cihazları ve iletişim sistemlerini devre dışı bırakabiliyor.
Dr. Millard, "Güneş'i, hareketlerini, uzay kaynaklı hava olaylarını, Güneş rüzgarını anlamak, Dünya'daki hayatlarımız için çok önemli" diyor.
NASA'dan bilim insanları uzay aracının Dünya ile iletişiminin kesildiği günleri heyecan içinde geçirmişti.
Nicola Fox, Parker'dan ilk sinyalin gelmesi sonrası, Dünya'daki ekibin ona bir kalp emojisi yollayarak, araca iyi olduğunu haber vereceklerini söylemişti.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
Hayvanlar neden birbirine hediye verir?
|
Hediyeleşmenin insanlara özgü olduğu düşünülebilir ama birçok hayvan türünün de eşine ve arkadaşına bu jesti yaptığı anlaşıldı.
Aldığınız bir hediyeyi açarken hayal kırıklığına uğradıysanız, en azından dişi bir akrep sineği olmadığınıza şükredebilirsiniz.
Öyle olsaydınız, yılbaşında dört gözle bekleyeceğiniz en iyi şey hayatınızın aşkından bir tükürük topu olurdu. Ancak hayal kırıklığına uğramaktan ziyade dişi akrep sinekleri, taliplerini onlarla çiftleşme fırsatıyla ödüllendirerek lezzetli jestin tadını çıkarırlar.
Erkeğin kur yapma ve çiftleşme sırasında dişiye doyurucu bir lokma sunduğu evlilik hediyesi verme davranışı, salyangozlar, solucanlar ve kalamarlar gibi çeşitli türlerde gözlemlendi.
Kuşların da hediye vermekten hoşlandığı biliniyor; erkek büyük örümcek kuşları, eşlerini etkilemek için küçük yaratıkları dikenlere ve dallara saplar ve kur yapma sırasında hediye olarak sunar.
Ancak, bu fenomen en çok böcekler ve araknidler arasında yaygın.
Örneğin, altı benekli güvelerin erkekleri, dişilerine spermleriyle siyanür verir. Bazı örümcek türleri de potansiyel eşlerine sundukları ipeğe sarılı avlarını daha çekici hale getirmek için kimyasallar ekler.
Dişi reddederse, erkek hediyeyi tekrar sunmadan önce daha fazla sarmalar.
Bazen erkekler, düşük kaliteli avları, hatta az, yarısı yenmiş lokmaları sararak dişileri kandırmaya çalışırlar.
Dişi, düşünceli bir hediye sandığı paketi açmakla meşgulken, erkek onunla çiftleşir ve farkına varmadan kaçar.
Bir araştırmaya göre, pisauridae familyasından bazı örümcek türlerinin verdiği hediyelerin yüzde 70'i sahte.
Kanada'daki Toronto Üniversitesi'nde davranışsal ekolojist Darryl Gwynne, "Erkeklerin hile yapmaya çalıştığını görüyoruz. Bayat, kurumuş bir cırcır böceği bacağı gibi şeyleri paketleyip sunabilirler" diyor
Diğer böceklerin de hediyeleri esirgediği biliniyor.
Gwynne, "İlkbaharda evimin yolunun aşağısında erkek oynak sineklerinin nehre uçup su böceklerini yakaladığı çok güzel bir olay yaşanıyor" diyor
"Avı getiriyorlar ve dişiler bunun için yarışıyor çünkü yumurtalarını üretmek için bu besine ihtiyaçları var. Bir keresinde, bir erkeğin söğüt ağacı tüyüyle gelip onu sunmaya çalıştığını gördüm" diye ekliyor.
Değersiz bir hediye sunmak kısa vadede erkeğe fayda sağlasa da, dişi hediyesini açıp aldatıldığını anladığında onu reddeder.
Bu, erkeğin onunla yalnızca kısa bir süre çiftleşebileceği anlamına gelir. Dişi böcekler genellikle birkaç aday ile çiftleştiğinden, sahtekar erkeğin sperminin yumurtalarını dölleme olasılığı daha düşüktü, bu da uzun vadede kaybedeceği anlamına gelir.
Adaçayı cırcır böceğinin erkeği çiftleşme sırasında, dişinin arka kanatlarını kemirmesine, hatta hemolenfini (böcekler için kana eşdeğer sıvı) emmesine izin verir.
Bir araştırmaya göre, erkekler bu "aşk ısırığını" bir kez atlattıktan sonra, başka bir eş bulma şansları düşüktür çünkü romantizmi sürdürmek için enerjileri kalmaz.
Diğer yandan erkek kızıl sırtlı örümcek, çiftleşme sırasında dişinin çenesine doğru geri takla atar ve tamamen tükenene kadar dişinin karnının ucunu çiğnemesine izin verir.
Gwynne, bu hareket erkek örümceğin sonunu getirse de çiftleşme süresini uzatarak yavru sayısını artırdığını söylüyor.
Çin'in Jiangsu Tarım Bilimleri Akademisi'nden böcek bilimci Chufei Tang ve meslektaşları, 2022 yılında 99 milyon yıllık kehribarda saklanmış bir böcek hediyesini keşfettiler.
Antik kehribarın içinde, Alavesia cinsinden bir erkek sinek, bacaklarının arasında mukustan yapılmış boş, köpüklü bir balon tutarken bulundu.
Tüm bu örnekler, erkeklerin dişileri çiftleşmeye ikna etmek için verdiği evlilik hediyelerini temsil ediyor.
Çoğu zaman, hediyelerin besin değerinin olması dişinin de yararınadır.
Ancak bazen hayvanların sadece alıcıyı memnun etmek için hediye verdiği de biliniyor..
Örneğin, yunusların insanlara yılan balığı, ton balığı ve ahtapot gibi yiyecekler hediye ettiği biliniyor..
İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nde karşılaştırmalı bilişsellik profesörü Nicola Clayton, "Kargalardan ceviz, zeytin, bira kapağı ve şarap mantarı gibi hediyeler aldım" diyor.
"Vejetaryen olduğum için bana ölmüş hayvan vermedikleri için mutluyum. Bir mücevher parçasını tercih ederim."
Karga familyasından Avrasya alakargaları da sadece vermenin verdiği mutluluğu yaşamak için eşlerine hediye veriyor gibi görünüyor.
Clayton ve ekibinin yaptığı bir deneyde, erkek alakargalar, eşlerini güve veya solucan yerken izledi. Eşine sulu bir lokma verme fırsatı verildiğinde, eşine farklı bir yiyecek sunmayı seçti.
Başka bir deyişle, erkekler dişilerin hep aynı şeyden ziyade yeni bir şey yemeyi tercih edeceğini anladı.
Clayton, "Alakargalar, eşlerinin ne istediğini biliyor gibiydi ve kendilerinin ne istediğinden bağımsız olarak, doğru türden hediyeyi verebiliyordu" diyor.
DNA'sının neredeyse yüzde 99'unu insanlarla paylaşan bonobolar arasında da özverili hediye verme davranışı yaygın.
2013'te yapılan bir araştırma, bonoboların tıpkı insanlar gibi bazen yabancılara görünürde hayır amaçlı hediye verdiğini buldu.
Bonobolar elma ve muz gibi yiyeceklerini, grupları dışındaki diğer bonobolarla paylaşmayı seçti, hatta yabancılarla etkileşime girebilmek için kendi yiyeceklerinden vazgeçti.
Tüm bunlar akla hayvanların neden birbirine hediye verdiği sorusunu getiriyor.
Davranışın farklı türler arasında defalarca evrimleşmiş olması, hem erkeklerin hem de dişilerin üreme şansını artırdığını düşündürüyor.
Bu, böcekler ve araknidler söz konusu olduğunda, eğer hile yapılmıyorsa, kesinlikle doğru görünüyor.
Gwynne, "Erkek ona yemek verirken dişi de üreme imkanına erişim sağlıyor" diyor.
Kulağa romantik gelmiyor olabilir ancak farklı hayvanlar için durum tam olarak böyle olmayabilir.
Clayton, "Böceklerin dünyasında erkek, dişiyle çiftleşebilmek için hediye verir, ancak alakargalarda ömür boyu eş olurlar, bu yüzden bu bir rüşvet değil, bir hediyedir" diyor ve ekliyor:
"Alakargalar oldukça zeki, uzun ömürlü hayvanlardır ve bildiğiniz gibi, bir ilişki kurmaya kıyasla bunu uzun yıllar boyunca sürdürmek çok daha zordur. Bu yüzden hediyeler bir takdir göstergesidir."
Bu yüzden Avrasya alakargaları gibi türler için hediyeleşmenin arkasındaki temel motivasyon insanlarla aynı olabilir: En yakınımızdakilerle sosyal bağları güçlendirmek.
|
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi
|
Mars ya da Ay'daki evlerimiz neye benzeyecek?
|
Bu yumurta şeklindeki tasarım, Hintli astronotların uzaydaki evi olabilir mi?
Hint uzay ajansı ISRO bir süredir uzay koşullarının simülasyonu için Habitat-1'in kısaltması olan Hab-1 isimli projeyi yürütüyor.
Bu kapsamda bir astronot adayı, Himalaya dağ zincirinin Hindistan'daki kolu Ladakh'ın yüksek bir bölümünde üç hafta boyunca teste tabii tutuldu.
Aastha Kacha-Jhala, Gujarat merkezli bir firma olan Aaka'da uzay mimarı olarak çalışıyor.
BBC'ye konuşan Kacha-Jhala, bu simülasyonlar sayesinde, astronotların ve ekipmanların, uzaya gönderilmeden önce karşılaşabilecekleri sorunların tespit edilmeye ve çözülmeye çalışıldığını söylüyor.
Uzay şartlarına dayanıklı teflondan yapılan ve endüstriyel nitelikte köpükle izole edilen Hab-1'de, çalışma istasyonuna dönüşebilen bir açılır kapanır raf bulunuyor. Ek olarak malzemeleri ve acil durum kitlerini saklamak için depolama alanı, yemekleri ısıtmak için bir mini mutfak ve bir tuvalet bulunuyor.
Simülasyona yerleşen astronot, Hab-1'de üç hafta kaldı.
Uzay mimarı Kacha-Jhala, Hab-1'in Ay veya Mars'taki dar kullanım alanları düşünülerek tasarlandığını söylüyor:
"Astronotun suyu çok sınırlı olacak, bu yüzden kuru bir tuvalet tasarladık. Ayrıca dışkı atıklarının uygun şekilde atılabilmesi için de bir sistem kurduk ve yaşam alanının kokusuz kalmasını sağladık."
Kacha-Jhala, kalıcı bir simülasyonu Ladakh'ta inşa etmek için Hint uzay ajansı ISRO ile görüşmeleri sürdürüyor.
Bu çalışmalara paralel olarak Hindistan ilk astronotunu uzaya gönderme hazırlığı da yapıyor.
ISRO, Gaganyaan isimli seyahati ile üç astronotu üç gün boyunca 400 km yükseklikteki Alçak Dünya Yörüngesine yerleştirmeyi planlıyor.
Her şey plana göre giderse, ülke tarihi için büyük önemdeki fırlatma gelecek yıl gerçekleşecek.
Hindistan ayrıca 2035'e kadar, ilk uzay istasyonunu kurmayı ve 2040'a kadar Ay'a bir astronot göndermeyi planlıyor.
NASA, Avrupa Uzay Ajansı (ESA), Rusya, Çin ile uzay programlarına sahip diğer ülkeler ve özel şirketler düzinelerce benzer simülasyon projeleri yürütüyor.
Gaganyaan görevi için seçilen dört Hintli astronottan ikisi şu anda NASA'da eğitiliyor.
Ladakh Üniversitesi'nden Prof. Subrat Sharma, bu simülasyonlar sayesinde "astronotlarımızı eğitmek için yabancı uzay ajanslarına bağımlı kalmayacağız" diyor.
BBC'ye verdiği demeçte Ladakh'ın deney için seçilme nedeninin toprak, arazi ve kayalar bakımından Mars ve Ay'a benzerlik olduğunu da söyledi.
Ladakh projesinde toplanan toprak örnekleri, astronotların uzayda ev inşa etmek için gezegenin sunduğu malzemeleri kullanıp kullanamayacaklarını görmek için üniversite tarafından test ediliyor.
Hindistan-Çin sınırında yer alan Himalaya sıra dağlarının buradaki zinciri 3500 metre yüksekliğe ulaşıyor. İklim aşırı hızlı şekilde değişebiliyor, sıcaklık 20C'den -18C'ye düşebiliyor.
Bu değerler, sıcaklıkların -153C'nin altına düşebildiği Mars ile bazı derin kraterlerde -250C'nin standart olabildiği Ay ile boy ölçüşmese de yine de dayanıklılık testi anlamında fikir veriyor.
Profesör Sharma, "Her seferinde test için uzaya gidemezsiniz, uzay benzeri koşulların yaratılabileceği bu tesislere ihtiyacınız var" diyor.
BBC'ye konuşan profesör, millerce uzanan coğrafyasıyla "gezegende yalnız olma hissi verdiğine de" işaret ediyor.
Buz gibi soğuk çöl şartlarında kapsülde üç hafta geçiren simülasyon astronotu da tahmin edildiği şekilde hisler yaşadı.
Simülasyon astronotu isimsiz kalmak şartıyla BBC'ye yaşadıklarını anlattı:
"İnsanlardan izole edilmiştim. Yaptığım her hareket planlanmıştı, ne zaman uyanacağım, ne zaman ne yapacağım ve ne zaman uyuyacağım belliydi.
"Her hareketim 7/24 kamera ile izlendi. Aktivitelerim ve sağlığımla ilgili veriler merkeze gönderiliyordu"
"İlk birkaç gün harikaydı, ancak daha sonra aynı günü yaşıyor gibi hissetmeye başladım ve bu da beni etkiledi. Günlük performansım da etkilenmeye başladı. Uyku düzenim etkilendi ve konsantrasyonum bozuldu."
Simülasyon astronotuna, uyku düzeni, kalp atış hızı ve stres seviyelerini izlemek için biyometrik cihazlar taktı.
Kanı ve tükürüğü günlük olarak test edilerek mevcut şartlarla nasıl başa çıktığı incelendi.
Bilim insanları, psikolojik faktörlerin uzayda insanları nasıl etkileyeceğini görmek için de simülasyonların önemine dikkat çekiyor.
Nisan ayında, NASA'nın robot köpeği Lassie'yi Ay'ın yüzeyinde hazırlamak için Oregon'da denemelere başladı.
Mars'taki yaşamı simüle etme amaçlı bir proje için Teksas'ta bir "analog" tesiste bir yıl geçiren dört gönüllü, Temmuz ayında projeyi tamamladı.
Economist dergisine göre, NASA yalnızca Ay'ın sağladığı kaynakları kullanarak, 3D yazıcı ile bir üs kurmak üzerine çalışıyor.
Çin ve Rusya ise ortak proje yürütürken Hindistan da bu yarışta var.
Profesör Sharma, Ladakh'ta toplanan verilerin, astronotların yaşayabilecekleri hastalıklara karşı da tıbbi teknolojiler üretilmesini sağlayacağını savunuyor:
"Günlerin ve gecelerin Dünya'dakinden çok daha uzun olduğu Ay'da veya yeterli oksijenin olmadığı uzayda vücudumuzun nasıl işleyeceğini bilmemiz gerekiyor"
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Hindistan, Uzay keşfi
|
Kız çocukları neden artık daha erken regl oluyor?
|
ABD'de yapılan yeni araştırmalar kız çocuklarının ilk adetlerini daha erken yaşta gördüklerini tespit ediyor. Uzmanlara göre bunun nedenlerinden biri de hava kirliliği.
Bilim insanları dünyanın dört bir yanında bu eğilimi endişeyle takip ediyor.
Tespitlere göre ilk regl ve meme gelişimi gibi ergenliğin başlangıcını işaret eden değişiklikler giderek daha erken gerçekleşiyor.
ABD'de kız çocukların bundan 100 yıl öncesine kıyasla dört yıl erken adet görmeye başladıkları tahmin ediliyor.
Mayıs ayında açıklanan yeni veriler, 1950-1969 yılları arasında doğan kız çocukların adet görmeye genellikle 12,5 yaşında başladığını, 2000'li yılların başında doğan kuşakta ise yaş ortalamasının 11,9'a düştüğünü gösteriyor.
Benzer eğilimler dünyanın farklı bölgelerinde de kaydediliyor.
Güney Koreli bilim insanları, erken ergenlik belirtileri (sekiz yaşından önce meme gelişimi ya da adet görme) gösteren kız çocukların sayısının 2008 ile 2020 yılları arasında 16 kat arttığını söylüyor.
ABD'nin Atlanta kentindeki Emory Üniversitesi'nde Doç. Dr. Audrey Gaskins, ergenlik yaşındaki değişimin "sosyoekonomik durumu düşük olan gruplarda ve etnik azınlıklarda daha belirgin" olduğunu aktarıyor ve "bunun uzun vadeli sağlık sonuçları var" diyor.
Araştırmalar erken ergenliğin, özellikle menopoza erken girilmesi durumunda kadınların doğurganlık pencerelerini kısaltabileceğini ve yaşam sürelerini de etkileyebileceğini gösteriyor.
Erken ergenlik aynı zamanda meme ve yumurtalık kanseri, obezite, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalıklarla da ilişkilendiriliyor.
Bilim insanları halen bunun nedenini anlamaya çalışıyor.
Berkeley'deki California Üniversitesi'nde halk sağlığı profesörü olan Brenda Eskenazi'ye göre teorilerden biri, vücudun hücre büyümesini teşvik eden östrojen gibi hormonlara daha uzun süre maruz kalmasıyla tümör gelişimi riskinin artması.
Uzmanlar ergenliğe erken girmenin olası sosyal etkilerinden de söz ediyor.
Eskenazi, ergenliğe daha erken giren genç kızların cinsel olarak daha erken yaşta aktif olabildiğine ve ABD'nin bazı eyaletlerinde kürtajın yasa dışı olmasının yanı sıra doğum kontrol yöntemlerine erişimin de zorlaştığına dikkat çekiyor:
"Bu da genç yaşta daha fazla istenmeyen hamileliğe yol açabilir. Bu faktörlerin bir araya gelmesi çok korkutucu."
Ergenliğin başlangıcı, vücutta hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) ve hipotalamus-hipofiz-gonad (HPG) eksenleri tarafından belirleniyor.
Bu eksenler, açlıktan ısı kontrolüne kadar çeşitli temel bedensel işlevleri düzenleyen hipotalamus adlı beyin bölgesini farklı hormon salgılayan bezlere bağlıyor.
Emory Üniversitesi'nden Audrey Gaskins'e göre 10-20 yıl öncesine kadar bilim insanları erken ergenliğin sadece çocukluk obezitesinden kaynaklandığını düşünüyordu.
Bunun nedeni, vücuttaki yağ hücreleri tarafından üretilen proteinlerin HPA ve HPG eksenlerinin uyarılmasında rol oynaması.
Ancak son üç yılda yapılan bir dizi araştırma, erken ergenlikte hava kirliliğinin de rol oynadığını gösteriyor.
Bu konuda yapılan araştırmaların büyük kısmı Güney Kore'deki bilim insanları tarafından yürütülüyor.
Seul, Busan ve Incheon dünyanın en kirli 100 şehri arasında yer alıyor.
Seul'deki Ewha Womens Üniversitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan bir çalışmada çeşitli kirleticilere maruz kalmakla ergenliğin daha erken başlaması arasında tekrarlanan bir ilişki tespit ediliyor.
Sülfür dioksit, nitrojen dioksit, karbonmonoksit ve ozon gibi çeşitli zehirli gazların buna yol açtığı düşünülüyor.
Bu gazlar araç emisyonları ve üretim tesislerinin ürettiği atıklar yoluyla havaya salınıyor.
Polonya'da 2022 yılında 1.257 kadından alınan verilerle yapılan bir araştırmada nitrojen gazlarına daha fazla maruz kalma ile 11 yaşından önce adet görme arasında bir bağlantı tespit edilmişti.
Polonya, kömür kullanımının yol açtığı hava kirliliğiyle tanınan bir ülke.
Ancak inşaat alanlarından orman yangınlarına, enerji üretim tesislerinden araç motorlarına ve hatta tozlu, asfaltsız yollara kadar çeşitli kaynaklardan havaya salınan ve gözle görülemeyecek küçüklükte olan partiküller daha da endişe verici.
Ekim 2023'te Gaskins ve meslektaşları, ABD'de hem anne karnında hem de çocukluk döneminde yüksek miktarda PM 2.5 (çapları 2.5 mikrondan küçük olan partiküller) ve PM10'a maruz kalan kız çocukların ilk adetlerini erken yaşta görme olasılıklarının daha yüksek olduğunu tespit etti.
Gaskins, "PM2,5 partikülleri kan dolaşımına oldukça kolay bir şekilde girebiliyor. Bu partikülleri ciğerlerinize çekiyorsunuz ve bazı büyük partiküller gibi filtrelenmiyorlar. Daha sonra farklı organlara ulaşabiliyorlar. Bazı PM2,5 partiküllerinin plasentada, fetal dokularda ve yumurtalıklarda biriktiğini gördük. Her yere ulaşabiliyorlar" diyor.
İç mekan hava örneklerinde bulunan partikül karışımlarıyla yapılan araştırmalar, bu partiküllerin androjen ve östrojen gibi gelişimde rol oynayan çeşitli hormonların uyarıcılarıyla etkileşime girebildiğini gösteriyor. Bu da ergenliğin erken başlamasına yol açan zincirleme bir reaksiyonu tetikleyebiliyor.
Gaskins, "Bizim öncelikle teorimiz, PM2.5'e daha fazla maruz kalan kız çocukların aynı zamanda östrojeni taklit eden ya da genel olarak HPA eksenini ve düzenli sinyalleri bozarak vücudun daha erken ergenliğe girmesine neden olan kimyasallara maruz kaldıklarıydı" diyor.
Uzmanlar erken ergenlikte birçok farklı faktörün daha etkili olduğunu düşünüyor.
Gaskins, "Ergenlik öncesi yaştaki kız çocukları ilginç bir grup çünkü hormonal süreçleri bozan kimyasalların bir başka kaynağı da kişisel bakım ürünleri" diyor ve devam ediyor:
"Şu anda aktif olarak bu demografinin peşinden giden ve onlara ürün pazarlayan çok sayıda şirket var."
Eskenazi, değişen dünyamızın çocuk gelişimini nasıl etkilediği hakkında hala bilmediğimiz çok şey olduğunu, mikroplastikler ve hatta iklim değişikliği gibi faktörlerin rolünün henüz tespit edilmediğini söylüyor:
"Bence hala buzdağının görünen kısmındayız. Daha sıcak bir iklimin adet döngüsünü nasıl etkilediğini ya da kızları daha erken büyümeye zorlayan sosyal faktörlerin rolünü bile bilmiyoruz. Ancak bu eğilim çok gerçek ve ergenlik yaşını çevresel kimyasallar, obezite ve psikososyal sorunların kombinasyonu etkiliyor olabilir."
|
Hava kirliliği, Bilim, Kadın sağlığı, Tıbbi araştırma, Kadın konuları, Doğurganlık, Yaşam, Sağlık, Tıp
|
Bronz Çağı insanları arasında esrarengiz şiddet: Bir grubun onlarca insanı öldürüp yediği keşfedildi
|
Bilim insanları, İngiltere'nin güney batısındaki Somerset'te yaklaşık 4 bin yıl önce gerçekleşen vahşi bir saldırıda en az 37 kişinin yine insanlar tarafından öldürülüp yendiğini keşfetti.
İngiltere'de Bronz Çağı'ndaki "barışçıl" olarak kabul edilen bir zamanda tespit edilen bu olay, o dönem insanlar arasındaki en büyük şiddet vakası olarak kayda geçti.
Bilim insanlarının araştırmaları, 1970'lerde mağara araştırmacıları tarafından bulunan kemik örneklerine dayanıyor. Öldürülenlerin 15 metrelik bir kuyuya saldırganlar tarafından atıldığı düşünülüyor.
Katliamın nedeni ise gizemini koruyor. Bilim insanları bu saldırının "intikam isteği" nedeniyle yapılmış olabileceğini düşünüyor. Oxford Üniversitesi'nden Prof. Rick Schulting, saldırının etkilerinin kuşaklar boyunca sürmüş olabileceğini kaydediyor.
Saldırganların "cesetleri aşağılayarak mesaj vermek istediği" ve bu nedenle bir ritüelin parçası olarak cesetleri yemiş olabileceği değerlendiliriliyor.
Araştırmaya konu olan kemikler Charterhouse adı verilen bölgede Mendip Hills üzerindeki bir mağara sisteminde bulundu ve arkeologlar tarafından incelendi.
Araştırmacılar, erkek, kadın ve çocuklardan oluşan en az 37 kişinin öldürüldüğünü belirledi. Gençlerin, kurbanların yaklaşık yarısını oluşturduğu sanılıyor.
Bronz Çağı'nda İngiltere'deki köyler yaklaşık 50 ila 100 kişi arasında insandan oluşuyordu. Bu nedenle uzmanlar saldırıda bir topluluğun neredeyse tamamen yok edildiğini düşünüyor.
İngiltere'de bu çağ Milattan Önce (M.Ö.) 2500-2000 yılları arasında başlayıp M.Ö. 800 yılına kadar devam etti. Bu dönemde taşın yerini bronzun almasıyla alet ve silah yapımında ve tarımda. yeni yöntemler keşfedildi.
Araştırmacıların keşfettiği bu saldırıda, kurbanların direnemediği ve muhtemelen hazırlıksız yakalandığı belirlendi.
Kemiklerdeki izler, saldırganların kurbanlarını taş aletlerle parçalara ayırdığını ve yüksek ihtimalle etlerini yediğini ortaya koyuyor.
Prof. Schulting, "Eğer bu izleri hayvan kemiklerinde görmüş olsaydık, onların kesilip yendiğini düşünürdük" diyor.
Saldırının nedeninin açlık olduğu ihtimali ise zayıf bulunuyor çünkü kurbanlardan geriye kalan parçalar, hayvan kemikleriyle birlikte bulundu. Yani bölgede yeterince gıda kaynağı mevcuttu.
Olay, bu çağda cesetlerin parçalanmasına ait ilk örnek olarak kayda geçti.
Bronz Çağı'nın bu evresinde kaynak yetersizliği nedeniyle gerilimlerin ortaya çıktığına yönelik kanıt pek bulunmuyor.
Tüm bunlar, bilim insanlarını, katliamın nedeni olarak bu topluluklar arasındaki ilişkinin bir nedenle çökmüş olmasını düşünmeye yöneltiyor.
Prof. Schulting, "Bu sıradışı bir olay. Bir insanı neredeyse yok etmenin bu türü, yani parçalara ayırmak, ancak öfke, korku ve hınçla yapılabilecek bir şeye benziyor" yorumunu yaptı.
Bir teoriye göre, böyle bir katliamın nedeni, kurbanların "daha önce korkunç bir şey yapmış" olması olabilir. Yani bunun bir "intikam saldırısı" olma ihtimali yüksek.
Çünkü uzmanlar bunun bir bireyin "manyakça" bir eylemi olmadığını, bir topluluğun bu katliamı gerçekleştirmek üzere bir araya gelip bu eylemi yaptığını kaydediyor.
Prof. Schulting belki de o döneme has bir "namus" kültürünün bu saldırıya neden olduğunu söylüyor ve ekliyor:
"O dönem eğer size yanlış yapıldığını düşünürseniz, bununla ilgili adım atmak sizin sorumluluğunuzdadır. Haliyle mahkemeye gidip başkasından bir şey yapmasını istemek mümkün değil. Bu vakada olaylar çığrından çıkmış ve toplumlar arasındaki denge mekanizmaları işlevini yitirmiş olabilir."
Bu çağda çatışmalar yaşandığına dönük çok fazla veri olmadığı ve insanların da kendilerini korumak için kılıç ve benzeri silahlara ihtiyaç duymadığı biliniyor.
Uzmanlar bu keşif öncesinde bu çağda yaklaşık 10 kişinin vahşi saldırılar sonucu öldürüldüğünü belirlemişti.
Bunun bir seferlik bir saldırı olma ihtimali düşük ve bir ihtimalle artçı saldırılar da yaşanmış olabilir. Ancak bir noktada topluluklar içindeki "sakinleştirici" sesler baskın gelmiş ve normalleşme dürtüsü hakimiyet kurmuş olmalı.
Antiquity adlı akademik dergide yayımlanan bu araştırmaya öncelik eden Prof. Schulting, "Bu vaka barbar ve kanlı bir geçmişe sahip olduğumuzun işareti olarak görülmemeli" uyarısını yapıyor.
|
Arkeoloji, Tarih, Bilim
|
Neandertaller olmasaydı 'soyumuz tükenebilirdi'
|
Fosillerin DNA'ları üzerinde yapılan yeni bir araştırma, büyük bir nüfusa ulaşmadan önce insanların soylarının birçok kez tükendiğini ortaya koydu.
Bu yeni araştırma ayrıca Neandertal kuzenlerimizin başarımızdaki rolüne de ışık tutuyor.
Uzun bir süredir Afrika'dan ayrıldıktan sonra Avrupa kıtasındaki bu türe egemen geldiğimiz düşünülse de, yeni çalışmalar yalnızca Neandertallerle çiftleşen insanların gelişmeye devam ettiğini, diğerlerinin soyunun tükendiğini gösteriyor.
Hatta, Neandertal genleri bizi daha önce karşılaşmadığımız yeni hastalıklardan koruyarak gelişmemizde büyük rol oynamış olabilir.
Araştırma ilk kez, Homo sapienslerin (modern insan) Afrika'yı terk ettikten sonra Neandertallerle çiftleştiği ve ardından dünyanın daha geniş kesimlerine yayıldığı 48.000 yıl önceki kısa bir döneme odaklanıyor.
Homo sapiensler bundan önce Afrika kıtasından geçmişti, ancak yeni araştırma, türler arasında çiftleşmenin olmadığı dönemde yaşayan bu popülasyonların hayatta kalmadığını gösteriyor.
Almanya'daki Max Planck Evrimsel Biyoloji Enstitüsü'nden Profesör Johannes Krause,'a göre modern insanların tarihinin artık yeniden yazılması gerekecek.
"Modern insanları, 60.000 yıl önce Afrika'dan çıkıp gezegendeki en başarılı memeli olmak için tüm ekosistemlere yayılan büyük bir başarı hikayesi olarak görüyoruz. Ancak başlangıçta öyle değildik, birçok kez neslimiz tükendi."
Uzun bir süre, hayatta kalan tek insan türünün nasıl evrimleştiğini çözmek, yüz binlerce yıl önce yaşamış atalarımızın fosilleşmiş kalıntılarının şekillerine bakmaya ve anatomilerinin zamanla nasıl değiştiğini gözlemlemeye dayanıyordu.
Antik kalıntılara seyrek rastlanıyordu ve genellikle hasar görmüş durumdalardı. Ancak binlerce yıllık kemiklerden genetik kodu çıkarma ve inceleme imkanı, gizemli geçmişimizin üzerindeki sis perdesini kaldırdı.
Fosillerdeki DNA, bireylerin hikayesini, birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarını ve göç örüntülerini anlatır.
Homo sapienslerin Neandertallerle başarılı bir şekilde çiftleşmesinden sonra bile, Avrupa'daki nüfusu sorunlarla karşılaştı.
Neandertallerle çiftleşen ve onlarla birlikte yaşayan ilk modern insanlar 40.000 yıl önce Avrupa'da tamamen yok oldular - ancak geride dünyaya daha da yayılacak kuşakları bıraktılar.
Sonunda Avrupa'ya dönerek buraya yerleşenler, bu ilk uluslararası öncülerin atalarıydı.
Bunun nedenini kimse bilmiyor, ancak yeni kanıtlar bizi türümüzün onları avlayarak yok ettiği ya da onlara bir şekilde, fiziksel veya entelektüel olarak üstün olduğumuz teorilerinden uzaklaştırıyor.
Profesör Krause bunun çevresel faktörlerden kaynaklandığı görüşünü destekliyor.
"Bu dönemde Avrupa'da hem insanlar hem de Neandertaller yok oldu. Eğer biz başarılı bir tür olarak bölgede yok olduysak, daha küçük bir nüfusa sahip olan Neandertallerin yok olması büyük bir sürpriz değil."
Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden Profesör Chris Stringer'a göre, iklim o zamanlar inanılmaz derecede dengesizdi. Bazen bir insanın yaşam süresi içerisinde, hava bugünkü kadar sıcakken daha sonra dondurucu soğuklar ortaya çıkabiliyordu.
"Çalışma, gezegendeki zamanlarının sonuna doğru Neandertallerin sayıca çok az olduğunu, birlikte yaşadıkları modern insan türlerinden daha az genetik çeşitliliğe sahip olduklarını ve kolayca yok olmanın eşiğine gelmiş olabileceğini gösteriyor" dedi.
Science dergisinde yayınlanan ayrı bir DNA çalışması, modern insanların Neandertallerden evrimsel bir avantaj sağlamış olabilecek bazı temel genetik özelliklere sahip olduğunu gösteriyor.
Bunlardan biri bağışıklık sistemleriyle ilgili. İnsanlar Afrika'dan çıktıklarında, daha önce hiç karşılaşmadıkları yeni hastalıklara karşı aşırı derecede hassas durumdalardı. Neandertallerle melezleşme, daha sonraki kuşaklara koruma sağladı.
Stringer'a göre, "Belki de Neandertal DNA'sı elde etmek başarının bir parçasıydı çünkü bize Afrika dışında daha iyi uyum sağlama yetenekleri sağladı".
"Biz Afrika'da evrim geçirdik, oysa Neandertaller Afrika dışında evrim geçirdi. Neandertallerle melezleşerek bağışıklık sistemimizi hızlıca onarmış olduk."
|
Bilim, Antropoloji
|
70 milyon yıllık sırrı aydınlatabilecek bir kuş fosili bulundu
|
Brezilya'da keşfedilen bir fosil, bugünkü kuşların beyninin nasıl evrildiğiyle ilgili tüm bildiklerimizi yenileyebilir.
Cambridge Üniversitesi ve Los Angeles Doğa Tarihi Müzesi öncülüğündeki araştırmada bilim insanları, sığırcık kuşuna yakın büyüklüğündeki bir kuş fosilini inceledi.
İncelenen fosil, dinozorların da yaşadığı Mezozoik Çağ'a aitti.
Bilim insanları, fosil üzerinden kuşun beyin yapısını dijital olarak yeniden tasarlamayı başardı ve bugünkü kuş beyninin evrimsel geçmişi incelendi.
Araştırmayı yapan ekipten Dr. Guillermo Navalon, fosilin kafatası kısmının neredeyse hiç bozulmadan korunduğuna dikkat çekiyor.
Navalon hayranlık duyduğunu söylediği fosil üzerindeki incelemenin bugünkü kuşların anatomisini anlamamıza yardımcı olacağını kaydetti.
Navaornis adı verilen kuş, yaklaşık 80 milyon yıl önce, bugünkü Brezilya sınırları içerisinde yaşadı.
Bu dönemden hemen sonra tüm uçamayan dinozorların yeryüzünden yok olduğu biliniyor.
Kuşların beyninin evrimsel olarak nasıl geliştiğiyle ilgili bilgiler, 70 milyon yıllık bir boşluk içeriyor.
150 milyon yıl önce yaşayan ve ilk kuş türü olduğu düşünülen Arkeopteriks ile bugünkü kuşlar arasındaki halkalar henüz gizemini koruyor.
Navaornis'in beyninin Arkeopteriks'e göre daha büyük bir serebruma (sinir sistemi bölümü) sahip olduğu tespit edildi. Bu nedenle daha gelişmiş bilişsel kapasiteye sahip olduğu tahmin ediliyor.
Ancak bugünkü kuşlarla karşılaştırıldığında beyninin birçok bölgesi daha az gelişmiş görünüyor.
Yani Navaornis'in uçuşunu sağlayan mekanizmalar, bugünkü kuşlardan daha zayıf.
Dr. Navalon, "Kayıp parçanın zincire muhteşem şekilde uyduğu örneklerden birisini yaşıyoruz. İlk gördüğümde bu nedenle hayranlık duydum" diyor.
Cambridge Üniversitesi'nden Prof. Daniel Field de çalışmanın öncülerinden.
Field, günümüz karga ya da papağanlarının, çok gelişmiş bilişsel yetilere sahip olduğuna işaret ediyor.
Bilim insanlarının bu kuşların beyinlerinin nasıl bu kadar geliştiğini anlamakta zorlandığını dile getiriyor ve devam ediyor:
"Araştırmacılar tam da böyle bir fosilin bulunmasını bekliyordu. Bu tek bir fosil olabilir ancak kuşların beyninin evriminde yapbozun kayıp parçası olduğu kesin."
Dr. Luis Chiappe ise bu yeni bulgunun, dinozorların tepesinde uçuşan bazı kuşların 80 milyon önce de bugünkü kafatası geometrisine sahip olduğunu ortaya çıkardığını kaydediyor.
|
Arkeoloji, Tarih, Bilim
|
Uranüs'ü yanlış tanımışız: Gezegende ve uydularında yaşamı destekleyecek koşullar mevcut olabilir
|
Güneş'e en yakın 7. gezegen olan ve 5'i büyük 28 uydusu bulunan Uranüs'ün, bilim insanlarının düşündüğü gibi "ölü bir gezegen" olmayabileceği tespit edildi.
Bilim insanları, yeni bulguların, Uranüs ve beş büyük uydusunda okyanuslar ve yaşamı destekleyecek koşullar olabileceğini ortaya koyuyor.
Gezegenle ilgili bildiklerimiz, NASA'nın Voyager 2 uzay aracının yaklaşık 40 yıl önce topladığı verilere dayanıyordu.
Ancak yeni analizler, Voyager'in verileri topladığı dönemde, Uranüs'teki sistemin gerçekte nasıl işlediğini görmemizi engelleyen güçlü bir güneş fırtınası yaşandığını ortaya çıkardı.
Uranüs, en soğuk gezegenler arasında yer alıyor.
Voyager 2'nin Uranüs'ten paylaştığı fotoğraflar 1986 yılına dayanıyor. O dönem gelen görüntüler, Uranüs ve beş büyük uydusuna ilişkin ufkumuzu genişletmişti.
Ancak bilim insanlarını daha da şaşırtan, Voyager 2'nin bu gezegenle ilgili gönderdiği verilerdi.
Uzay aracının yaptığı ölçümler ve topladığı veriler, gezegenin ve uydularının inaktif olduğunu, yaşam için uygun olmadığını gösteriyordu. Uranüs'ü çevreleyen manyetik alan da tuhaf biçimde bozulmuştu, basık haldeydi.
Gezegenin manyetik alanı, gezegenden ve uydularından kopan gaz ve diğer materyalleri yakalıyordu. Bu, okyanuslardan ya da başka jeolojik faaliyetlerden kaynaklanıyor olabilirdi ancak Voyager 2 hiçbir bulguya ulaşamadı ve gezegenin "ölü" olduğu sonucuna vardı.
Bu özelliğiyle Uranüs, Güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerden de farklı bir niteliğe sahipti.
Yeni analizler ise on yıllardır süren bu gizemi çözmüş görünüyor. Buna göre Voyager 2, Uranüs'ü "kötü bir günde" ziyaret etmiş.
Araştırmalara göre Voyager 2 Uranüs'ü incelediği sıra gezegen bir güneş fırtınasının etkisi altındaydı ve manyetik alan bu nedenle de bozuk algılanıyordu.
University College London'dan Dr. William Dunn, 40 yıldır Uranüs'le ilgili yanlış fikirlere sahip olduğumuzu belirtiyor:
"Yeni bulgular, Uranüs'teki sistemin daha önce düşündüğümüzden çok daha ilginç olabileceğini ortaya koyuyor. Yaşam için gerekli koşullara sahip olabilecek uyduları da bulunabilir. Yüzeylerinin altında okyanuslar da mevcut olabilir."
Linda Spilker, Uranüs'ten veriler geldiğinde Voyager programında çalışan genç bir bilim insanıydı. Aradan geçen uzun yılların ardından halen aynı programda çalışıyor. Journal Nature Astronomy'de yayımlanan yeni sonuçlardan büyük heyecan duyduğunu aktarıyor:
"Sonuçlar büyüleyici. Uranüs'te yaşam potansiyeli olduğunu görmekten büyük heyecan duyuyorum. Voyager verileriyle bunca çalışma yapılmış olmasından da memnunum. 1986'da topladığımız verilere geri dönüp bakılması ve yeni sonuçlar elde edilmesi heyecan verici."
Dublin Advanced Studies'den Dr. Affelia Wibisono ise sonuçlar "çok heyecan verici" olarak tanımlıyor:
"Geçmiş verilere tekrar bakmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Çünkü bazen bu verilerin arkasında gizlenen ve keşfedilmeyi bekleyen yeni bir olgu olabiliyor. Bu da uzay keşfi misyonlarının geleceğini şekillendirebilir."
NASA'nın yapmaya çalıştığı gerçekten de bu. Yeni planlara göre Uranüs Orbiter ve Probe misyonu, gezegenin işleyişine yeniden bakmak üzere başlatılacak.
NASA'dan Dr. Jamie Jasinski, verilerin yeniden incelenmesi fikrini ortaya atan bilim insanı olarak, gelecek misyonların bunu hesaba katması gerektiğini söylüyor:
"Gelecekteki uzay aracını bazı özellikleri, Voyager 2'den gelen eski verilere göre şekilendirildi ancak bu veriler toplanırken olağan dışı koşullar etkiliydi. Şimdi geleceğin uzay aracını, yeni keşifler için ihtiyacımız olan özelliklere göre tasarlamalıyız."
NASA'nın yeni Uranüs misyonunun 2045'te gezegenle ilgili ufkumuzu daha da genişletecek sonuçlar ortaya çıkarması umuluyor.
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
DANA fenomeni: Valencia'daki sele bağlanan hava olayı nedir?
|
İspanya’da en az 158 kişinin ölümüne yol açan aşırı yağış DANA fenomeni isimli bir hava olayına da bağlanıyor.
Son olay ülkenin, 1987 yılından bu yana yaşadığı en büyük sel felaketi olarak kayda geçti.
Valencia’nın bazı bölgelerinde bir senelik yağış miktarına yakın yağmur, bir saatte düştü.
Utiel ve Chiva'da bir metrekareye 300 litreden fazla yağış düştüğü hesaplanıyor.
Meteorologlar, DANA fenomeni sonucu aşırı dengesiz bir sistem oluştuğunu kaydediyor.
Buna göre aşırı yağışa, atmosferin üst tabakalarındaki soğuk havanın, çok hızlı yükselen Akdeniz kaynaklı sıcak ve nemli hava ile çarpışması yol açtı.
Nemli rüzgarların, yüksek irtifadaki karasal rüzgarlarla desteklenerek, çok hızlı yükseldiği ve daha yüksek irtifalara ulaştığı açıklandı.
İspanyolca isminin baş harfleri nedeniyle DANA olarak anılan hava olayı, İtalya’daAğustos ayında bir süper yatın batmasına daneden oldu.
Meteorologlar bu fenomenin ortaya çıkış sıklığında küresel ısınmanın etkisini de yadsımıyor.
BBC Çevre Muhabiri Matt McGrath’e konuşan Imperial College London'dan iklim bilimci Dr. Friederike Otto, "Hiç şüphe yok; bu yoğun yağışlar iklim değişikliği tarafından güçlendirildi” diyor ve ekliyor:
"Fosil yakıt kaynaklı ısınmadaki her derece artışı ile atmosfer daha fazla nem tutabiliyor ve bu da daha yoğun yağış patlamalarına yol açıyor."
Araştırmacılar, iklim değişikliğinin bu bulutların taşıdığı yağmur miktarını doğrudan etkilediği kanısında.
Buna göre her bir derecelik ısınmada bulutların taşıdığı yağış miktarı % 7 oranında artıyor.
Yağmur şiddetle yağdığında da, toprak bu kadar fazla suyu emebilecek durumda olmuyor.
Leeds Üniversitesi'nden Prof. Mark Smith, daha sıcak yazların toprağı kuruttuğunu, bunun da su emme kapasitesini azalttığını vurguluyor.
Aynı zamanda daha sıcak bir iklimde fırtınaların hareketinin yavaşlayıp yavaşlamadığı da araştırılıyor; çünkü bu durum da yağış miktarını artırabilir.
Eylül ayında Akdeniz’deki yüksek sıcaklıkların etkisiyle daha da güçlenen Boris Fırtınası, Orta Avrupa’daki birçok ülkeye ölüm ve yıkım getirmişti.
İspanya’da ise uyarıların geç yapıldığına dair çok sayıda eleştiri yöneltildi.
Ancak meteorologlar, hızla hareket eden, yoğun gök gürültülü fırtınaların yolunu tahmin etmenin çok zor olduğunu söylüyor.
Oxford Üniversitesi'nden Dr. Linda Speight, “Uyarılar, insanlara selden önce yüksek yerlere çıkmaları ve kendilerini güvene almaları için hayat kurtarıcı olabilir. Ancak İspanya'da da gördüğümüz gibi, yoğun gök gürültülü fırtınalar için önceden uyarıda bulunmak inanılmaz derecede zor, çünkü en şiddetli yağışın tam yeri genellikle önceden bilinemiyor” açıklamasını yaptı ve ekledi:
"Meteorologlar ve bilim insanları, bu zorluğa yenilikçi çözümler bulmak için çok çalışıyor, ancak bu kolay çözülecek bir sorun değil."
İspanya'daki sel felaketinin öne çıkardığı sorunlardan biri de modern altyapının aşırı sel olaylarıyla başa çıkamaması.
Bazı araştırmacıların belirttiği gibi, yollar, köprüler ve caddeler şu anki iklime göre değil, geçen yüzyılın iklimine göre inşa edilmiş durumda.
|
Avrupa, Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Sert hava koşulları, Çevre, İspanya
|
Üç milyar yıl önce Dünya'ya çarpan göktaşı okyanusların kaynamasına neden oldu
|
Bilim insanları, ilk kez 2014 yılında keşfedilen dev bir göktaşının, Dünya tarihinde bilinen en büyük tsunamiye neden olduğunu ve okyanusları kaynattığını keşfetti.
40-60 km genişliğindeki bu göktaşı üç milyar yıl önce Dünya'ya çarptı.
S2 adı verilen göktaşının, 66 milyon yıl öncedinozorları yok edengöktaşının 200 katı büyüklüğünde olduğu tahmin ediliyor.
Güney Afrika'daki çarpma bölgesinde incelemelerde bulunan bilim insanları, büyük asteroit çarpmalarının Dünya'ya sadece yıkım getirmediğine, erken yaşamın gelişmesine yardımcı olduğuna dair kanıtlar buldu.
Yeni araştırmanın başyazarı Harvard Üniversitesi'nden Prof. Nadja Drabon, Dünya ilk oluştuktan sonra uzayda çarpacak çok sayıda enkaz olduğunu hatırlatıyor ve “Ama şimdi, bu dev çarpışmaların ardından yaşamın gerçekten dirençli olduğunu ve aslında daha da geliştiğini anladık” diyor.
66 milyon yıl öncedinozorların yok olmasına neden olan göktaşıyaklaşık 10 km genişliğindeydi ve neredeyse Everest Dağı yüksekliğindeydi.
S2 göktaşı ise 40-60 km genişliğindeydi ve kütlesi 50-200 kat daha fazlaydı.
Oluşumundan yaklaşık 1,5 milyar yıl sonra bu göktaşının çarptığı Dünya bugünkünden çok farklı görünüyordu. Yüzeyinin büyük kısmı sularla kaplıydı ve sadece birkaç kıta denizden belirmiş durumdaydı. Tek hücreli mikroorganizmalardan ibaret olan yaşam ise çok basit formdaydı.
Barberton Greenstone Belt'in doğusundaki çarpma alanı, bir meteor çarpmasının kalıntılarının bulunduğu Dünya'daki en eski yerlerden biri.
Bu bölgeye üç kez giden Prof. Drabon ve ekibi çarpışmadan geriye kalan küçük kaya parçalarını arıyorlardı. Topladıkları yüzlerce kilogram kaya parçasını analiz için laboratuvara gönderdiler.
Ekip, S2 göktaşı Dünya'ya çarptığında nelere yol açmış olabileceğine dair şu öngörülerde bulunuyor:
Göktaşı 500 km'lik bir krater açmış ve inanılmaz hızlarda fırlayan kayaları toz haline getirerek dünyanın etrafında dönen bir bulut oluşturmuştu.
Prof. Drabon bu manzarayı, “Bir yağmur bulutu düşünün, ama su damlacıkları yerine, gökyüzünden yağan erimiş kaya damlacıkları gibi” diye tarif ediyor.
Çarpmanın etkisiyle dev bir tsunami oluşmuş, deniz tabanını parçalayıp kıyı şeritlerini sular altında bırakmıştı.
Tüm bu enerji, okyanusları kaynatarak onlarca metre suyun buharlaşmasına neden olan büyük miktarda ısı üretmiş, ayrıca hava sıcaklığını da 100C'ye kadar arttırmıştı.
Gökyüzü toz ve parçacıklardan oluşan kara bir bulutla kaplanmış, güneş ışığı bu Dünya’ya sızamadığı için fotosenteze dayanan karadaki veya sığ sulardaki basit yaşam yok olmuştu.
Bu etkiler, jeologların diğer büyük göktaşı çarpmaları hakkındaki bulgularıyla benzeşiyor.
Ancak Prof. Drabon ve ekibi daha sonra şaşırtıcı bulgulara rastladı. Kayalarda saklı bulgular, şiddetli sarsıntıların basit organizmaları besleyen fosfor ve demir gibi besinleri alt üst ettiğini gösterdi.
“Yaşam sadece dirençli değildi, aynı zamanda gerçekten hızlı bir şekilde geri döndü ve gelişti” diyen Drabon şu benzetmeyi yapıyor:
“Sabahları dişlerinizi fırçaladığınız zamanki gibi. Bakterilerin yüzde 99,9'unu öldürürsünüz ama akşama kadar hepsi geri döner.”
Yeni bulgular, büyük çarpışmaların besleyici bir işlev gördüğünü ve fosfor gibi yaşam için gerekli maddelerin dünyanın dört bir yanına dağılmasını sağladıklarını gösteriyor.
Gezegeni sarsan tsunami aynı zamanda demir açısından zengin suyu derinlerden yüzeye çıkararak erken dönem mikroplarına ekstra enerji sağlamış olabilir.
Prof. Drabon, bulguların, erken dönemde art arda Dünya'ya çarpan göktaşlarının yaşamın gelişmesine yardımcı olduğuna dair görüşü desteklediğini söylüyor.
“Öyle görünüyor ki çarpmalar yaşamın gelişmesini sağlayan elverişli koşullar yarattı” diye açıklıyor.
Bulgular PNAS adlı bilim dergisinde yayımlandı.
|
Doğa, Uzay, Bilim, Gökbilimi
|
Hücre Atlası: Cildin yaşlanmasını geciktirebilecek yeni bir yöntem keşfedildi
|
Biyoloji dalında dünyanın en iddialı araştırma programlarından İnsan Hücresi Atlası projesi kapsamında, insan bedeninin kök hücreden nasıl deri hücreleri ürettiği keşfedildi. Bilim insanları laboratuvar ortamında az miktarda insan cildi üretmeyi başardı.
Araştırmanın bulgularının cildin yaşlanmasını geciktirmeye yardımcı olabileceği düşünülüyor.
Bununla birlikte cilt nakli için hücre üretimi ve yara izlerinin önlenmesinde kullanılabileceği belirtiliyor.
İnsan Hücresi Atlası projesi insan vücudunun her bir parçasının hücre hücre nasıl oluştuğunu anlamayı amaçlıyor.
Uluslararası projenin merkezi Cambridge Üniversitesi'ndeki Wellcome Sanger Enstitüsü.
Projenin liderlerinden Prof. Muzlifah Haniffa, çalışmalarının hastalıkları daha etkin bir şekilde tedavi etmek; aynı zamanda insanları daha uzun süre sağlıklı ve hatta daha genç tutmak için yeni yollar bulunmasına yardımcı olabileceğini söyledi.
"Cildi manipüle edip yaşlanmayı önleyebilirsek daha az kırışıklığımız olacaktır.
"Hücrelerin ilk gelişiminden itibaren yetişkinlikteki yaşlanmaya kadar değişimlerini anlayabilirsek, 'Organları nasıl canlandırabiliriz, kalbi, cildi nasıl gençleştirebiliriz? diye sorup bunları deneyebiliriz."
Araştırmacıların bu aşamaya gelmesi yakın zamanda mümkün görünmüyor ancak anne karnındaki fetüste deri hücrelerinin nasıl geliştiğini anlama konusunda ilerleme kaydettiler.
Bir yumurta ilk döllendiğinde, tüm hücreler birbirinin aynıdır. Ancak üç hafta sonra, "kök hücre" adı verilen özel hücrelerdeki belirli genler devreye girerek talimatlar üretirler. Böylece vücudun uzuvlarını oluşturmak üzere toplanma ve özelleşme süreci başlar.
Araştırmacılar, vücudun en büyük organı olan cildi oluşturmak için hangi genlerin hangi zamanlarda ve hangi yerlerde devreye girdiğini tespit ettiler.
Bunlar mikroskop altında belirli kimyasallar kullanılarak renklendirildiğinde ayırt ediliyorlar.
Turuncuya dönen genler cildin yüzeyini oluşturuyor. Sarı renkliler cilt rengini belirliyor. Bunun dışında kılları uzatıp, terlememizi sağlayan ve bizi dış dünyadan koruyan diğer yapıları oluşturan birçok gen daha var.
Nature dergisinde yayımlanan araştırma, insan cildini oluşturmak için kök hücrelerin kullandığı komuta dizisini ortaya çıkardı. Bu talimatları okuyabilmek heyecan verici olasılıkları beraberinde getiriyor.
Bilim insanlar halihazırda fetüsün cildinin iz bırakmadan iyileştiğini biliyor.
Yeni keşfedilen talimat dizini bunun nasıl olduğunu detaylandırıyor. Bir sonraki araştırma alanı bunun, cerrahi prosedürlerdeki kullanımına yönelik, yetişkin cildinde kopyalanması olabilir.
Bir diğer önemli gelişme de, bilim insanlarının bağışıklık hücrelerinin derideki kan damarlarının oluşumunda kritik bir rol oynadığını keşfetmeleri oldu. Bunun ardından laboratuvarda bu talimatları taklit edebildiler.
Genleri aktif ve pasif hale getiren kimyasalları doğru zamanda, doğru yerde kullanarak kök hücrelerden yapay cilt ürettiler.
Şimdiye kadar küçük deri parçaları ürettiler ve bunlardan küçük tüyler çıktı.
Prof. Haniffa'ya göre nihai amaç tekniği mükemmelleştirmek.
"İnsan cildinin nasıl yapıldığını biliyorsak, doku nakliyle bunu yanık hastaları için kullanabiliriz.
"Ya da saç kökleri oluşturabilirsek, kel insanların saçlarının çıkmasını sağlayabiliriz" diyor.
Laboratuvardaki deri, kalıtsal cilt hastalıklarının nasıl geliştiğini anlamak ve olası yeni tedavileri test etmek için de kullanılabilir.
Genleri aktifleştirmek ve pasifleştirmek için talimatlar, gelişen embriyonun her yerinden gönderilir ve doğumdan sonra yetişkinliğe kadar devam ederek bütün farklı organ ve dokuların gelişimini sağlar.
İnsan Hücresi Atlası projesi, başladığından bu yana geçen 8 yılda vücudun farklı uzuvlarından 100 milyon hücreyi analiz etti. Beynin, akciğerin taslak atlaslarını üretti. Araştırmacılar böbrek, karaciğer ve kalp üzerinde çalışıyor.
İnsan Hücresi Atlası Konsorsiyumu'nun kurucularından ve liderlerinden Cambridge Üniversitesi Profesörü Sarah Teichmann'a göre bir sonraki aşama ayrı atlasları bir araya getirmek.
"İnanılmaz heyecanlı çünkü bize fizyoloji, anatomi konularında yeni içgörüler sağlıyor ve insanlarla ilgili anlayışımızı ilerletiyor.
"Kendimiz, dokularımız, organlarımız ve bunların nasıl çalıştıkları hakkında kitapların baştan yazıldığını göreceğiz."
Vücudun diğer bölümlerinin nasıl oluşturulduğuna dair genetik talimatlar önümüzdeki haftalarda ve aylarda yayınlanacak; ta ki sonunda insanların nasıl yapıldığına dair daha eksiksiz bir resme sahip olana kadar.
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Sağlık
|
Jüpiter'in uydusu Europa'da 'yaşamın izlerini' arayacak uzay aracı fırlatıldı
|
Jüpiter'in uydusu Europa’da yaşamın izlerini aramak üzere ABD’nin Florida'da eyaletinde Cape Canaveral'daki uzay üssünden bir uzay aracı fırlatıldı.
Bu esrarengiz uydunun buzlu yüzeyinin altında, Dünya'daki su miktarının iki katına sahip geniş bir okyanus olabilir.
Europa Clipper isimli uzay aracı, geçen yıl fırlatılan Avrupa Uzay Ajansı'na (ESA) ait uzay aracından da daha önce hedefe varacak.
Clipper'ın 2030'da Europa isimli uyduya ulaşması bekleniyor.
Burada keşfedecekleri, Güneş Sistemi'mizdeki yaşam hakkında bildiklerimizi değiştirebilir.
5 milyar dolar maliyeti olan seyahat için hazırlıklar yıllardır sürüyor.
Milton kasırgasının geçen hafta Florida'yı vurmasının ardından kalkış ertelenmişti.
Uzay aracı 14 Ekim'de yerel saatle 12.06'da (TSİ 19.06) fırlatıldı.
Açık Üniversite'den gezegen mikrobiyoloğu Mark Fox-Powell, “Güneş'ten bu kadar uzakta yaşam keşfedilmesi, yaşamın Dünya'dan ayrı bir kökeni olduğu anlamına gelecek” diyor.
Fox-Powell’a göre, "güneş sistemimizde yaşam başka bir yerde daha tespit edilirse, bu yaşamın gerçekten yaygın olduğu anlamına gelebilir."
Europa Dünya'dan 628 milyon km uzaklıkta ve bizim uydumuzdan biraz daha büyük.
Görüş mesafemizde olsaydı, buzlu yüzeyi nedeniyle yansıtacağı güneş ışığı beş kat daha parlak olacaktı.
Buz kalınlığı 25 km'ye kadar çıkabilecek uyduda, buz altında geniş bir tuzlu su okyanusu ve basit yaşam için gerekli kimyasal maddeler de olabilir.
Bilim insanları Europa'da hayat olabileceğini ilk kez 1970'lerde Arizona'daki bir teleskoptan bakıp su buzu gördüklerinde fark ettiler.
Voyager 1 ve 2 uzay araçları, uydunun ilk yakın görüntülerini çekti ve ardından 1995’te NASA'nın Galileo uzay aracı Europa'nın yanından geçerek son derece çarpıcı fotoğraflar elde etti.
Bu fotoğraflarda koyu, kızıl kahverengi çatlaklarla dolu bir yüzey görülüyordu; bu çatlaklar yaşam barındırabilecek tuz ve sülfür bileşikleri içeriyor olabilir.
James Webb teleskobu da Europa yüzeyinden 160 kilometre yukarıya püskürtülen ve su birikintilerine benzeyen görüntüler tespit etti.
Ancak bu sehayatlerin hiçbirinde, Europa'ya onu gerçekten anlayacak kadar uzun süre yaklaşılmadı.
NASA, Clipper'daki cihazlarla, Europa’nın haritasının çıkarılması, toz parçacıkları toplanması ve su birikintilerinin içinden geçilmesini umuyor.
ABD'deki Cornell Üniversitesi'nde yer ve atmosfer bilimleri doçenti Britney Schmidt, buzun içini görecek bir lazerin tasarlanmasına yardımcı oldu.
Schmidt, "Beni en çok Europa'nın su yapısını anlamak heyecanlandırıyor. Su nerede? Europa'da Dünya'daki dalma-batma bölgelerinin, magma odalarının ve tektoniğin buz versiyonu var - bu bölgeleri görmeye ve haritalarını çıkarmaya çalışacağız" diyor.
Reason adı verilen araç Antarktika'da test edildi.
Ancak Dünya'dakinin aksine Clipper'daki tüm aletler büyük miktarda radyasyona maruz kalacak ve Schmidt bunun “büyük bir endişe” yarattığını söylüyor.
Uzay aracı, Europa'nın yanından yaklaşık 50 kez geçecek ve her seferinde bir milyon X-ışınına eşdeğer radyasyona maruz kalacak.
Clipper, şimdiye kadar bir gezegeni ziyaret etmek üzere inşa edilmiş en büyük uzay gemisi ve önünde uzun bir yolculuk var. 2,9 milyar km yol kat ederek hem Dünya'nın hem de Mars'ın yörüngesinde dönecek ve sapan atışı etkisi denilen yöntemle kendisini Jüpiter'e doğru ilerletecek.
Tüm yol için yeterli yakıt taşıyamayacağından, Dünya ve Mars'ın çekim gücünün momentumundan yararlanacak.
Jüpiter'in Ganeymede adlı bir başka uydusuna giderken Europa'yı da ziyaret edecek olan Avrupa Uzay Ajansı'nın uzay gemisi JUICE'u geçecek.
Clipper 2030'da Europa'ya yaklaştığında motorlarını tekrar çalıştırarak doğru yörüngeye dikkatlice manevra yapacak.
Uzay bilimciler yaşam keşfetme şansından bahsederken çok temkinli davranıyorlar; insan benzeri canlılar ya da hayvanlar bulacaklarına dair bir beklenti yok.
Londra'daki Imperial College'da uzay fiziği profesörü olan Michelle Dougherty, “Yaşanabilirlik potansiyelini araştırıyoruz ve bunun için dört şeye ihtiyacınız var: Sıvı su, ısı kaynağı, organik madde ve son olarak bu üç bileşenin yeterince uzun bir süre boyunca istikrarlı olması gerekiyor ki bir şeyler olabilsin” diyor.
Buz yüzeyi daha iyi anlaşıldığında, gelecekteki bir seyahatte aracın nereye indirilebileceğini belirlemeyi umuyorlar.
Bu yolculuğu NASA, Jet İtki Laboratuvarı ve Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan bilim insanlarının oluşturduğu uluslararası bir ekip denetleyecek.
Profesör Fox-Powell’a göre, neredeyse her hafta bir uzay aracı fırlatılan bir dönemde, bu görev farklı bir şey vadediyor:
“Kâr amacı güdülmüyor. Bu görev, keşif ve merakla ilgili, dünyamız hakkındaki bilgimizin sınırlarını zorlamakla ilgili.”
|
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
|
Sağlıklı yaşam için ne kadar tuz kullanmalıyız?
|
Tuz, yiyecekleri daha lezzetli kılıyor. Aynı zamanda insan yaşamı için de hayati önemde.
Tuzdaki sodyum, vücutta yeterli su miktarının korunması için kritik. Aynı zamanda hücrelerin besinleri özümsemesine yardımcı oluyor.
BBC Dünya Servisi'nde yayımlanan The Food Chain (Besin Zinciri) tuzun insan vücudunda oynadığı yaşamsal rolü ve ne kadar tuzun çok fazla olduğunu inceledi.
ABD'deki Rutgers Üniversitesi'nden beslenme bilimleri profesörü Paul Breslin, "Tuz yaşam için gerekli" diye özetliyor.
"Tuz özellikle elektriksel anlamda aktif hücreler için önemli. Bunlara nöronlar, beynimiz, omuriliğimiz, tüm kaslarımız dahil. Aynı zamanda deri ve kemikteki önemli bir madde."
Profesör Breslin, yeterli miktarda sodyum almazsak, öleceğimizi söylüyor.
Sodyum eksikliği, akılda bulanıklık, asabiyet, reflekslerin zayıflaması, kusma, felç ve komaya neden olabilecek hiponatremiye yol açıyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), günlük iki gramı sodyumdan oluşan beş gram tuz tüketilmesini tavsiye ediyor. Bu miktar kabaca bir tatlı kaşığı kadar.
Ancak küresel düzeyde ortalama tuz tüketimi neredeyse günlük 11 gram. Bu da kalp hastalıkları, mide kanseri, obezite, osteoporoz (kemik erimesi) ve böbrek hastalıkları riskini artırıyor.
WHO, her yıl 1.89 milyon kişinin aşırı tuz tüketimi yüzünden öldüğünü tahmin ediyor.
Birçok ülkede tuzun fazla kullanımının nedeni, işlenmiş gıdalardaki gizli tuz miktarları.
Ancak tarihi nedenleri de olabiliyor. Kazakistan'da halk günde 17 gram dolayında, yani tavsiye edilen miktarın üç katından fazla tuz tüketiyor.
Kazakistan'ın başkenti Astana'da yaşayan Meryem bunu "geleneklere" bağlıyor.
"Yüzyıllar boyunca steplerde dolaştık, çok miktarda eti tuzlayarak yanımızda taşımamız gerekiyordu. Aileler kış için hazırlık yapardı. Tüm bir ineği, bir koyunu ya da bir atın yarısını tuzlayıp saklarlardı."
Sekiz yıl önce Meryem'in kızı bazı sağlık sorunları yaşayınca doktoru fazla şekerli, yağlı ve tuzlu gıdaların kısıtlanmasını tavsiye etti. Aile derhal, yemeklerinde tuzu kesti.
"Ertesi gün yeni beslenme tarzına geçtiğimizde iğrenç oldu. Yemeği yiyor ama tadını alamıyorduk" diye anlatıyor Meryem.
Ancak bu tatsızlık hali uzun sürmedi. Meryem'in ailesi tuzsuz yaşama uyum sağladı.
Tuz yediğimizde, dilimizdeki tat dokuları ve boğazımızdaki yumuşak doku tarafından tespit ediliyor.
Profesör Breslin "Tuz vücudumuzu ve aklımızı elektriklendiriyor" diyor.
"Tuz kristallerini oluşturan iyonlar sodyum iyonları tükürüğünüzde çözünüyor."
Daha sonra bu iyonlar tat dokusu hücrelerine girip, doğrudan hücreyi canlandırıyor ve bu "küçük bir elektrik kıvılcımı yaratıyor."
Tuz düşüncelerimizin ve hislerimizin temelini oluşturan elektrik sinyallerini iletiyor. Dolayısıyla vücudumuz ve aklımız canlanıyor.
Tuz miktarının vücut üzerindeki tam etkisi, bireylerin genetik yapısına bağlı.
Dünyada bir milyardan fazla kişi yüksek tansiyon sorunu yaşıyor. Tuz tüketimini azaltmak, bu sorunu önleyip, tedavi edebilir.
Avustralya'daki Newcastle Üniversitesi'nden beslenme ve diyet uzmanı Profesör Claire Collins "Vücudunuzda çok fazla tuz olduğunda vücudunuzun yaptığı ilk şey su tutmak oluyor ve bu ek sıvıyı dolaştırmak için kan basıncınız (tansiyon) artıyor" diye açıklıyor.
Bu durumun sonuçları ise yıkıcı olabiliyor.
"Damarlarınızda bir zayıflık varsa, örneğin beyninizde, patlayabilir ve felce yol açabilir."
İngiltere'de ortalama günlük tuz tüketim miktarı sekiz grama düştü. Yine de tavsiye edilenden fazla. Bu düşüşte, gıda üreticilerini tuz oranlarını düşürmeye zorlayan kurallar etkili oldu.
Tavsiye edilen günlük tuz tüketimi miktarı ülkeden ülkeye değişiyor. Vücudunuzda çok mu az mı tuz olduğu idrar testiyle belirlenebiliyor.
Vücudunuzdaki tuz miktarı çok olsa da, azaltmak kolay olmayabiliyor.
Örneğin Meryem, Kazakistan'ın haşlanmış et ve makarnadan oluşan ulusal yemeklerinden beşbarmaka dayanamıyor. Yaşlı anne ve babası da riskleri bilmelerine karşın tuzdan vazgeçmeye pek hevesli değiller.
Profesör Collins, ekmek, makarna ve diğer gıda ürünlerinde en az tuz olanı seçmemizi tavsiye ediyor.
"Kendiniz yemek yapıyorsanız, tuz yerine baharat kullanın" diyor.
|
Doğa, Diyet & Beslenme, Bilim, Yaşam, Sağlık, Gıda, Tıp
|
Cleveland Clinic araştırması: 'COVID-19 kalp krizi ve felç riskini üç yıl süreyle iki katına çıkarabilir'
|
COVID-19 ve kalp sağlığı arasında nasıl bir ilişki var?
Pandemiden bu yana sık sık gündeme geldi, çok tartışıldı.
Etrafında çokça bilgi kirliliği oluştu.
ABD'nin Ohio eyaletinde yer alan Cleveland Clinic Lerner Araştırma Enstitüsü yöneticisi Dr. Stanley Hazen, COVID'in kalp ve damar sağlığına etkilerine dair en güncel araştırmanın detaylarınıBBC Türkçe'ye anlattı.
Cleveland Clinic ve University of Southern California'nın İngiltere'de yaşayan yaklaşık 250 bin kişinin sağlık verisine dayanarak yaptığı bilimsel araştırma, COVID-19'un kalp sağlığına etkileri konusunda önemli bulgular ortaya çıkarttı.
Araştırma, COVID-19 enfeksiyonu geçirenlerin, teşhisten sonraki üç yıla kadar kalp krizi, felç geçirme olasılığının iki kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.
Ağır geçirilmiş COVID-19'u 'hastaneye kaldırılmak' olarak tanımlayan Dr. Hazen, "Hastalığı ağır geçirenlerin kalp krizi riskinin, daha önce kalp hastalığı geçmişi olanlara eşdeğer olduğunu" tespit ettiklerini açıkladı.
Dr. Hazen, COVID hastalığının "hastanın bedenini adeta yeniden yapılandırdığını" söylüyor. Bunun da zaman içinde kan pıhtılaşması sonrası kalp krizi veya inme geçirme riskini arttırdığını açıklıyor.
Araştırmanın sonuçlarından biri bu riskin üç yıl boyunca azalmaması.
Dr. Hazen, dünya çapında bir milyardan fazla kişinin COVID geçirdiği göz önüne alınırsa, bu araştırmanın bulgularına dayanarak, COVID nedeniyle dünyada kalp ve damar hastalıkların artabileceğine dikkat çekti.
COVID-19 enfeksiyonuyla beraber ortaya çıkan kalp hastalığı riskinin, kan grubuna bağlı olarak değiştiği de tespit edilenler arasında.
0 rH kan grubuna sahip olanlarda risk dört kat artarken, A, B ve AB rH kan grubuna sahip kişilerde risk yedi katına kadar çıktı.
Dr. Hazen, daha önce kalp hastalığına dair bir geçmişi olmayan kişilerin, COVID geçirdiklerinde, kalp-damar hastalarının riskine eşdeğer bir seviyeye ulaşmaları anlamına geldiğini tespit ettiğini vurguluyor.
Dünyanın en prestijli kalp sağlığı hastanelerinden biri olan ABD'deki Cleveland Clinic'te önleyici kardiyoloji alanında hasta gören bir hekim olarak görev yapan Dr. Hazen, araştırmanın sonuçlarına dayanarak COVID geçiren hastalarda önleyici kalp sağlığı tedbirlerini arttırdığını söylüyor.
"Bu denli yüksek bir risk seviyesi, normalde, önleyici kalp-damar tedbirlerine başvurulmasını gerektiren bir etken olmuştur. Bu veriye dayanarak, kişinin COVID geçirmiş olmasını, kalp-damar hastalık riskini azaltmaya yönelik önleyici yaklaşımlar tasarlarken dikkate almamız gerektiğine inanıyorum."
|
Bilim, Aşılar, Koronavirüs, Sağlık, Tıp
|
Nobel Ödülleri'nin mimarı olan mucit Alfred Nobel kim, servetini nasıl kazandı?
|
2024 yılı Nobel Ödülleri'nin farklı kategorilerdeki sahipleri bu hafta açıklanıyor.
Nobel Barış Ödülü'nün kazananı da Cuma günü duyurulacak.
Ödüllerin arkasındaki isimse, servetini buna adayan büyük iş adamı ve mühendis Alfred Nobel.
Dinamiti icat etmesiyle tanınan ve silah şirketine sahip olmasına rağmen barış için ödül verilmesine öncülük eden Alfred Nobel'in yaşamına dair bilinenleri derledik.
Alfred Nobel, 1833'te Stockholm'de bir mühendis olan Immanuel Nobel ile Andriette Ahlsell'in oğlu olarak doğdu.
Babası Immanuel, askerler için yastık ve can yeleği olarak da kullanılabilen özel bir sırt çantası icat etti ve bunun gibi başka icatlarının da patentini aldı.
Ancak 1833'te iflas eden Immanuel, 1837'de alacaklılarından kaçmak için Rusya'nın St. Petersburg şehrine gitti.
Sonraki beş yıl boyunca, aristokrat bir aileden gelen anne Andriette, Stockholm'da kalarak aileye bakmak zorunda kaldı ve bir bakkal dükkanı işleterek geçimini sağladı.
Ingrid Carlberg'in yazdığı biyografiye göre, yaşamı boyunca 355 icadın patentini alan Alfred Nobel, ilkokulda öğrenme güçlüğü çeken çocuklar için açılan bir sınıfa yerleştirilmişti.
Babası Immanuel Nobel, St. Petersburg'da Rus ordusuna mühimmat tedarik eden bir tesis kurdu ve Rus donanmasını deniz mayınlarını kullanmaya ikna etti.
Bu mayınlar, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında St. Petersburg'u İngiliz savaş gemilerinin saldırılarından korumak için kullanıldı.
Immanuel Nobel'in işleri iyiye gitti ve 1842'de ailesi Rusya'ya gelerek ona katıldı. Burada Alfred ve kardeşlerine özel öğretmenler tarafından bilim ve çeşitli diller öğretildi.
1850'de Immanuel, Alfred'i kimya eğitimine devam etmesi için Paris'e gönderdi.
Alfred Nobel burada nitrogliserinin mucidi İtalyan bilim insanı Ascanio Sobrero ile tanıştı.
Sobrero'nun icat ettiği güçlü bir patlayıcı sıvı olan nitrogliserin, uçucu özellikte olan baruttan birkaç kat güçlüydü.
Barut, ısı ya da basınç değişikliğine maruz kaldığında patlıyordu. Alfred Nobel, güvenli bir şekilde kullanılmasını sağlayacak bir icat geliştirirse bunun kârlı olacağını düşünüyordu.
1863'te, Kırım Savaşı'nın sona ermesiyle Rusya'daki işleri duran Immanuel Nobel iflas etti; bunun üzerine Stockholm'e döndü.
Immanuel ve oğlu Alfred, burada nitrogliserin üzerinde deneyler yapmaya başladılar.
Bir yıl sonra bu kimyasalın bulunduğu bir atölyede patlama oldu ve Alfred'in erkek kardeşi Emil de dahil olmak üzere birkaç kişi hayatını kaybetti.
Bunun üzerine Stockholm yetkilileri, şehir sınırları içinde patlayıcı maddelerle deney yapılmasını yasakladı.
İkili atölyelerini Stockholm'ün dışındaki Vinterviken körfezine taşıdı.
Alfred Nobel, 1866'ya gelindiğinde nitrogliserini İsveççe'de "kieselguhr" olarak bilinen ince bir kumla karıştırarak sabitleştirmenin mükemmel bir yolunu buldu.
Bu karışım, çubuk şekline sokulabilen bir macun haline geliyordu.
Kayaların sondaj deliklerine yerleştirildiklerinde patlatılarak onları parçalayabiliyordu.
Nobel, bu yeni patlayıcıya "dinamit" adını verdi ve 1867'de patentini aldı.
Dinamit, dünya çapında madencilikte, taş ocaklarında, inşaat yıkımlarında, bunun yanı sıra yol ve demiryolu yapımında kullanılmaya başlandı.
1898'deki İspanya-Amerika Savaşı sırasında "dinamit tabancası" olarak bilinen silahta kullanıldı.
Alfred Nobel, 1896'daki ölümüne dek 20'den fazla ülkede 90 fabrikanın sahibiydi.
Bir silah şirketine dönüştürdüğü İsveç demir ve çelik firması Bofors bunlardan sadece biriydi.
Rusya'daki kardeşlerinin yönettiği petrol işine yaptığı yatırımlardan da büyük bir servet elde etmişti.
Nobel, servetinin neredeyse tamamını (31.5 milyon İsveç kronu- 102 milyon TL); fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, edebiyat ve barış alanlarında insanlığa en çok katkıda bulunan kişilere ödüller vermek amacıyla bir fona bağışladı.
Ödüllerin sahiplerini seçme görevini, 1884'te kendisini üye olarak kabul eden İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne verdi.
Öte yandan Nobel'in bu vasiyetine ailesi şiddetle itiraz etti.
Aile, fonu kurmaya çalışan Nobel'in asistanı Ragnar Sohlman'a karşı mahkemelerde dört yıl boyunca mücadele verdi.
Nihayetinde İsveç hükümeti, bu meselenin Nobel'in hayatının sonlarına doğru yaşadığı ve atlarının bulunduğu küçük Karlskoga kasabasındaki mahkemede karara bağlanmasına karar verdi.
İlk Nobel ödülleri 1901'de sahiplerine verildi.
Kazananların kişi başına aldığı 9 milyon İsveç kronu ödül, bu yıl 11 milyon krona yükseltildi.
1888'de Alfred Nobel'in öldüğüne dair bir iddia duyan gazetelerin hatalı bir biçimde onunla ilgili ölüm ilanları yayımladığına ilişkin teyit edilmemiş bir hikaye var.
Nobel'in öldüğü kulağına gelen bir Fransız gazetenin mucit için "ölümün tüccarı" benzetmesini yaptığı, Nobel'in de vicdanını rahatlatmak için her yıl verilecek barış ödülünü başlattığı öne sürülüyor.
Gerçek olması ihtimali daha yüksek olan başka bir açıklama da var:
Alfred Nobel, Bertha Kinsky von Chinic und Tettau isimli (daha sonra ismi Kontes Bertha von Suttner oldu), barış yanlısı ünlü bir Avusturyalı yazarla arkadaştı.
Nobel, çok satan "Silahları Bırakın" kitabının da yazarı olan kadını bir dönem sekreteri olarak işe almıştı.
Evlenmek için yanından ayrıldıktan sonra da Nobel, yıllar boyunca Bertha von Suttner'le iletişimde kalmayı sürdürdü.
Nobel'in barış hareketine bağış yapmak yerine barışa adanan özel bir ödül verilmesine öncülük etmesinde, Bertha von Suttner'le olan arkadaşlığının etkisi olduğu düşünülüyor.
Nitekim 1905'te ilk Nobel Barış Ödülü, "savaşın dehşeti karşısında gösterdiği yüreklilik" nedeniyle Bertha von Suttner'e verildi.
Nobel Barış Ödülü alan kişi ve kurumlar arasında Rahibe Teresa, eski ABD başkanları Barack Obama ve Jimmy Carter; Avrupa Birliği; Birleşmiş Milletler ve o zamanki Genel Sekreteri Kofi Annan gibi isimler bulunuyor.
|
Bilim, Nobel ödülü, Edebiyat
|
Erken yaşta kanser vakalarında artış: ‘Halk sağlığı krizine dönüşmesi an meselesi’
|
Dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalar, 20’li, 30’lu ve 40’lı yaşlarındaki kişilerde görülen meme ve kolon (bağırsak) kanseri ile diğer kanser vakalarının arttığını gösteriyor.
İngiltere, ABD, Fransa, Avustralya, Kanada, Norveç ve Arjantin dahil 24 ülkede, 25-49 yaş aralığındaki kolon kanseri hastalarının oranında son on yılda önemli bir artış oldu.
Amerikan Kanser Derneği (ACS) ile Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı’nın (IARC) 50 ülkeyi kapsayan araştırmasının ilk sonuçları Eylül ayında açıklandı.
Bulgular, tıp dünyasında kaygılara neden oldu.
Bu ülkelerden 14’ünde artış eğilimi yalnızca genç yetişkinlerde görülürken, daha yaşlılarda artış oranı sabit kaldı.
Gençler arasında diğer kanser türlerinde de artış göze çarpıyor.
En başta da meme kanserinde bu eğilimi görüyoruz.
ACS’nin yeni araştırmasına göre, kadınlar için meme kanserine bağlı ölümler geçtiğimiz on yılda yüzde 10 azalmış olsa da, 50 yaşından önce bu kanser türüne yakalananların oranı yıl başına yüzde 1,4 arttı.
Uluslararası tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir araştırmaya göre, ABD’de özellikle X kuşağı (1965-1980 arasında doğanlar) ile Y kuşağı (1981-1996 doğumlular) arasında 17 farklı kanser türünde düzenli bir artış kayda geçti.
Araştırmalar, bu eğilimin ilk olarak 1990’lı yıllarda başladığını gösteriyor.
Yapılan bir çalışmada, 1990-2019 arasında genç yaşta baş gösteren kanser vakalarındaki artış yüzde 79 olarak belirlendi.
Uluslararası Kanser Kontrol Örgütü (UICC) doktorlara genç hastaları gördüklerinde kaygı yaratabilecek bazı semptomları daha fazla dikkate almaları uyarısında bulunuyor.
UICC’den Sonali Johnson, “Bir doktor 60 yaşın üstündeki bir hastadan aşırı yorgunluk, şişkinlik ve dışkılamada yaşanan zorluklar gibi şikayetleri dinlediğinde, 30’lu yaşlarında aktif ve kanser profiline uymayan bir hastaya göre ona daha ciddiyetle yaklaşıyor” diyor.
Johnson, doktorların bazen genç hastalardan kan testi ya da kolonoskopi istemek yerine, semptomların nedenini “hassas bağırsak sendromu ya da iş stresine indirgediğini, birçok vakada belirtilerin göz ardı edildiğini” söylüyor.
Uzmanlar sıklıkla 70’li yaşların başında görülen pankreas kanserinin de çok daha erken yaşlarda görülmesinden kaygılı.
40 yaşından önce pankreas kanserine yakalanan pek çok hastası olduğunu söyleyen New York’taki Memorial Sloan Ketter Kanser Merkezi’nden gastroenteroloji uzmanı Eileen O'Reilly, “Aile kurmaya başlayan, hayatının en güzel dönemini yaşayan insanlar bunlar. Bu durumun topluma olan etkisi büyük” diyor.
Aslında onkoloji uzmanları çoğunlukla genç yaşta kanser vakalarını en başta genetik unsurlarla açıklıyor, örneğin BRCA1 ve BRCA2 gen mutasyonunu meme kanseri için risk faktörleri arasında sayıyorlardı.
Ancak son çalışmalar, giderek daha fazla hastanın belirgin bir genetik yatkınlık olmadan kansere yakalandığını gösteriyor.
O'Reilly de, erken yaşta kanser vakalarının çoğunu "genetik unsurlarla açıklayamadığını”, laboratuvarda incelediği 20’li, 30’lu ve 40’lı yaşlarında hastalardan alınan tümörlerin 70’li yaşlarındaki tipik pankreas kanseri hastalarına göre “daha agresif” olduğunu vurguluyor.
Uzmanlar, bu eğilimin kanserin yarattığı yükü ileride daha da artırabileceği, kansere karşı halk sağlığında kaydedilen ilerlemeyi durdurabileceği uyarısında bulunuyor.
Peki neden bu noktaya gelindi?
Belki de bu eğilimin nedenlerine dair en bilinen yanıt, vücuttaki enflamasyonu artırarak ve önemli bazı hormonlarda düzensizlik yaratarak kanser riskini artırdığı bilinen metabolik sendrom ve obezite.
Erken yaşta kanser vakalarını araştıran Harvard Üniversitesi’nden patoloji uzmanı Profesör Shuji Ogino, “Genel olarak bulgular yaşam şeklindeki değişiklerin etkisine işaret ediyor. Çok fazla işlenmiş gıda ve şeker yemenin kan şekerini yükselttiğini ve insülin direncine yakalanmanın da sadece diyabet değil kanser riskini de artırdığını biliyoruz” diyor.
Öte yandan obezite tek başına genç vakalardaki artışı açıklamak için yeterli değil.
O’Reilly birçok pankreas hastasının fit ve sağlıklı göründüğü ve neden hastalandığına dair net bir açıklama göremediğini söylüyor.
Uzmanlar uzun süredir sigara ve kanser arasında bağlantı kuruyor. Ancak sigara tüketimi on yıllar içinde azaldı ve eskisi kadar yaygın değil.
WHO’nun verilerine göre, tütün ürünü tüketenlerin oranı 2000’de üç yetişkinden biri iken, son istatistiklere göre beş kişiden biri.
Öte yandan Ogino’ya göre eğilim, daha önce pek dikkate alınmayan bazı farklı kanserojen maddelerle de açıklanabilir.
Ogino, gözden kaçan bağlantının uyku olduğunu söylüyor.
Son 50-100 yılda dünya nüfusunun uyku düzeninin değiştiği anlaşılıyor.
Bir araştırmaya göre 1905-2008 yılları arasında çocuk ve yetişkinlerin ortalama uyku süresi gece başına 60 dakika azaldı ve özellikle Avustralya, Çin, Japonya, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika’da gece vardiyası yaygınlaştı.
İngiltere’de 50 yaşın üzerindeki 10 bin katılımcı ile yürütülen bir araştırma, uyku kalitesinin düşmesi ile kanser riskindeki artış arasındaki bağlantıyı tespit etti.
Bazı uzmanlar, telefonlar, tabletler hatta sokak ışıklarına düzenli olarak yakından maruz kalmamız sonucu vücuttaki biyolojik saati olumsuz etkileyen yeni bir kanserojen türünden bahsediyor. Vücut saatinin bozulması ile meme, kolon, yumurtalık ve prostat kanseri arasında bağlantı olduğu belirtiliyor.
Bazı çalışmalar da gece vardiyası yapanların devamlı olarak gece saatlerinde ışığa maruz kalmasının, melatonin hormonunun azalmasına yol açarak kanserin büyümesini kolaylaştırabileceğini gösteriyor.
Buna karşın Ogino, erken yaşta kanser başlangıcı vakalarının tek bir risk faktörüyle açıklanamayacağı, farklı unsurların bir araya gelerek bu hastalığa yol açtığı görüşünde.
Kanser üzerine çalışan birçok araştırmacı, yaşam tarzının değişmesinin yanında, bağırsaktaki çeşitli zararlı değişimlerin de bu hastalıklara yol açabildiğine inanıyor.
Haziran 2023’te Yeni Zelanda’nın Christchurch Hastanesi’nden kolon-rektum cerrahı Frank Frizelle, erken bağırsak kanseri ile mikroplastik sayısındaki artış arasındaki bağlantıyı daha iyi araştırmaları için bilim insanlarına çağrıda bulundu.
Tartışma yaratan “Mikroplastikler erken yaşta başlayan kolorektal kansere yol açabilir mi?” başlıklı makalesinde, 50 yaşın altındaki hastaların arttığı zaman aralığının, mikroplastiklerin çevrede daha fazla yaygınlaştığı dönemle çakıştığını savundu.
Frizelle, bu ufak plastik parçacıklarının kalın bağırsakta gıdalardan alınan çeşitli zararlı unsurlar ve hastalık yapan mikroplardan bizi koruyan mukus tabakasına nüfuz ettiğini söylüyor.
Kulağa spekülasyon gibi gelse de Frizelle bu bağlantıyı kuran tek uzman değil.
Başka araştırmacılar da özellikle işlenmiş gıdalardaki renklendiriciler ve gıdayı homojenleştirmek için kullanılan emülgatörlerin enflamasyonu artırarak kalın bağırsakta DNA hasarına neden olduğunu belirtmişti.
Mikroplastiklerle ilgili araştırmalardaki kanıtlar ise sınırlı.
Kimi uzmanlar, dünyada son on yıllar içinde artan antibiyotik kullanımının etkilerine dikkat çekiyor.
Küresel verilere göre kişi başına tüm yaş gruplarında antibiyotik tüketimi 2000-2015 yılları arasında arttı.
Bunun kaygı verici olduğunu söyleyen O’Reilly, “Bağırsakta yaşayan bakteriler bir çeşit Darvinci (Charles Darwin) süreçle seçiliyor ve bu süreç, bağışıklık sisteminin anormal hücreleri ve yabancı maddeleri tespit ederek hastalıklardan bizi korumasını sağlayan bağışıklık takip sisteminin bir parçası" diye açıklıyor.
O’Reilly ve kimi bazı uzmanlar Fusobacterium nucleatum adı verilen bir bakterinin, bağırsakta hücre büyümelerine ve daha agresif tümörlerin gelişmesine sebep olabileceğini öne sürdüler.
Bazı Koli Basili (E. Coli) türlerinin kanser gelişimini tetikleyebildiğini ve aynı zamanda vücudun bağışıklık tepkisini baskılayabildiğini gösteren çalışmalar da var.
Ogino, çoğumuzun vücudunda zaten Koli Basili’nin bir çeşidi olduğunu , ancak “Batı rejimi” olarak adlandırılan ve fazla işlenmiş gıdalara dayanan beslenme şeklinin bu bakterinin gelişmesini kolaylaştırdığını vurguluyor.
Tüm bu değerlendirmelere karşın hâlâ neden daha genç insanların erken yaşta kansere yakalandığını tam olarak bilmiyoruz.
Bilim insanlarının küresel bir felakati öncelemek için mutlaka bu konuyu araştırmaları gerektiğini vurgulayan O’Reilly, gençler arasında pankreas ve diğer organ kanserlerini gözlemlemenin “çok korkutucu” olduğu konusunda uyarıyor:
“Bana kalırsa, bir halk sağlığı krizinin eşiğindeyiz.”
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Toplum, Yaşam, Kanser, Gençler, Sağlık, Gıda, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Tıp
|
Nobel Fizik Ödülü 'Yapay Zeka'nın Babası' Geoffrey Hinton ve bilim insanı John Hopfield'e verildi
|
Nobel Fizik Ödülü, makine öğrenimi alanındaki çalışmalarından dolayı Toronto Üniversitesi'nde Prof. Geoffrey Hinton ve ABD'deki Princeton Üniversitesi'nden Prof. John Hopfield'a verildi.
Makine öğrenimi, bilgisaryaların kendilerini eğiterek bilgi üretmesinin önünü açıyor.
Bugün internette arama yapmaktan, telefonlarımızda fotoğraf düzenlemeye kadar farklı teknolojiler makine öğrenimi odaklı geliştiriliyor.
Nobel ödülü duyurusu İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından Stockholm'de düzenlenen bir basın toplantısında yapıldı. Bundan birkaç dakika sonra telefonla aranan Hinton, "Şaşkınım. Bunun olacağını hiç tahmin etmemiştim" dedi.
Nobel Akademisi, iki bilim insanının çalışmalarının, iklim modellemeleri, güneş enerjisi üretmek için kullanılan hücrelerin geliştirilmesi ve tıbbi görüntülerin analizi gibi bazı önemli alanlara uyarlandığını vurguladı.
İngiliz-Kanadalı Profesör Geoffrey Hinton "Yapay Zekanın Babası" olarak anılıyor. Hinton, insanlardan daha zeki makinelerin olası tehlikeleri konusunda uyarılarıyla tanınıyor.
Eski bir Google çalışanı olan Hinton, 2023'te sohbet robotlarının kötü niyetli kullanımı konusundaki endişelerini dile getirerek Google'dan istifa etmişti.
Prof. Hinton'ın sinir ağları üzerine araştırması, ChatGPT gibi mevcut yapay zeka sistemlerinin geliştirilmesinde öncü oldu.
Yapay zeka için sinir ağları, öğrenme ve bilgiyi işleme biçimleri bakımından insan beynine benzeyen sistemler olarak tanımlanıyor. Yapay zekaların bir insan gibi deneyimlerinden öğrenmesini sağlıyorlar. Buna derin öğrenme adı veriliyor.
Prof. Hinton, yapay sinir ağları üzerindeki çalışmalarının devrim niteliğinde olduğunu söyledi, ancak gelecek konusunda endişeleri olduğunu da belirtti.
Seçme şansı olsa aynı işi tekrar yapacağını söyleyen Hinton, "ancak bunun sonunda kontrolü ele geçirebilecek bizden daha zeki sistemlerin ortaya çıkacağından endişeleniyorum" dedi.
Nobel ödülünü kazanan iki bilim insanı, 11 milyon İsveç kronu (yaklaşık 1 milyon dolar) değerinde ödülü paylaşıyor.
|
Teknoloji, Bilim, Nobel ödülü, Yapay zeka
|
Nobel Tıp Ödülü: mikroRNA çalışmaları için iki bilim insanına verildi
|
2024 Nobel Tıp Ödülü, mikroRNA üzerine yaptıkları çalışmalar nedeniyle ABD'li bilim insanları Victor Ambros ve Gary Ruvkun'a verildi.
İki ismin yaptığı keşifler, Dünya'da karmaşık yaşamın nasıl ortaya çıktığını ve insan vücudunun nasıl çok çeşitli dokulardan oluştuğunu açıklamaya yardımcı oluyor.
MikroRNA'lar, yaşamın talimatları olan genlerin, organizmaların içinde nasıl kontrol edildiğini etkiliyor.
İnsan vücudundaki her hücre, DNA'mızda kilitlenmiş aynı genetik bilgiyi içerir.
Ancak aynı genetik bilgiyle başlamalarına rağmen, insan vücudundaki hücreler biçim ve işlev bakımından farklıdır.
Sinir hücrelerinin elektriksel uyarıları kalp hücrelerinin ritmik atışlarından farklıdır.
Metabolik güç merkezi olan karaciğer hücresi, kandaki üreyi süzen böbrek hücresinden farklıdır. Retinadaki hücrelerin ışık algılama yetenekleri, enfeksiyonla savaşmak için antikor üreten beyaz kan hücrelerinden farklıdır.
Aynı başlangıç malzemesinden bu kadar çok çeşitlilik ortaya çıkması gen ifadesi nedeniyle olabiliyor.
Gen ifadesi, bir gende kodlanan bilginin bir protein molekülünün birleşmesini yönlendirmek için kullanıldığı süreçtir.
ABD'li bilim insanları mikroRNA'ları ve bunların genlerin farklı dokularda farklı şekilde ifade edilmesi üzerinde nasıl kontrol sağladığını ilk keşfedenler oldu.
Tıp ve fizyoloji ödüllerini kazananlar İsveç'in Karolinska Enstitüsü Nobel Kurulu tarafından seçiliyor.
Kazananlar 11 milyon İsveç kronu (1 milyon dolar) değerindeki ödülü paylaşıyor.
Nobel Kurulu, iki bilim insanının çığır açan keşiflerinin, "insanlar da dahil olmak üzere çok hücreli organizmalar için gerekli ve tamamen yeni bir gen düzenleme ilkesini ortaya çıkardığını" belirterek, “Artık insan genomunun binden fazla mikroRNA'yı kodladığı biliniyor” dedi.
Gen ifadesini kontrol etme yeteneği olmasaydı, bir organizmadaki her hücre birbirinin aynısı olurdu, bu nedenle mikroRNA'lar karmaşık yaşam formlarının evrimleşmesine yardımcı oldu.
MikroRNA'lar tarafından anormal düzenleme kansere ve doğuştan işitme kaybı ve kemik bozuklukları gibi bazı durumlara yol açabilir.
Nobel ödülleri, dinamitin mucidi, iş insanı Alfred Nobel'in vasiyetiyle 1901'den beri veriliyor. Daha önce Nobel Tıp Ödülü'nü alan isimler ve buluşları şunlar:
|
Bilim, Nobel ödülü
|
Cinsel iktidarsızlık sorunu olan erkeklere keçi testisi naklederek servet sahibi olan 'doktor'
|
BBC Latin Amerika Servisi
1917 yılında ABD’nin Kansas eyaletinde bir çiftçi, cinsel isteksizlik ve iktidarsızlık sorunu nedeniyle John Brinkley adında bir doktorun kapısını çaldı.
Çiftçi çaresiz bir şekilde doktor doktor gezip çok para harcadığını ama çözüm bulamadığını söyledi.
Doktor Brinkley ise benzer birçok vakayla karşılaştığını söyleyerek “Cinsel zayıflık yaşayan birçok erkek hasta üzerinde serumlar, ilaçlar ve elektrik kullandım, ama hiçbiri yarar sağlamadı. Tıp bilimi bu gibi durumlara neyin fayda edeceği hakkında hiçbir şey bilmiyor" dedi.
Brinkley camdan bakarken gezinen keçileri gördü ve espiriyle karışık, “Eğer bir erkek keçi (teke) olsaydın hiç böyle sorunların olmazdı!” dedi.
Çaresiz çiftçi, “Keçinin testislerine sahip olsaydım, öyle mi? “ diye yanıt verdi ve “O zaman keçi testisi naklet bana” dedi.
“Bu seni öldürebilir” diye uyaran doktora, “Bu riski almaya değer” diye yanıt verdi.
Bu diyalog, farklı kaynaklarda farklı şekilde anlatılıyor ve bazı kısımları şehir efsanesi olabileceği için, doğrulaması zor.
Ancak inanması zor olsa da, bu yaşananlar gerçek.
Hikayenin başrolündeki doktorun adı John R. Brinkley.
Brinkley, bu çiftçi ve başka hastalarını gördüğü eczanenin bulunduğu kasabaya, “Kansas, Milford, 2000 nüfus. Doktor arıyoruz” yazan reklamı görüp taşınmıştı.
Daha sonra reklamda yazım hatası olduğunu ve aslında kasaba nüfusunun 200’den ibaret olduğunu anladı.
Yolları bozuktu, ulaşım yoktu. Su, kanalizasyon ya da elektrik sistemleri dahi olmayan gösterişsiz bir kasabaydı.
Ama cebinde sadece 23 doları ve çok borcu vardı.
1913’te bir ortağı ile beraber Güney Carolina’da enerji ve isteksizlik sorunu yaşayan erkek hastaları tedavi ettikleri bir işletme kurdular.
Ancak ruhsatsız çalıştıkları ve sahte çekler kullandıkları ortaya çıkınca işletme iki ay sonra kapatıldı ve kendilerini hapiste buldular.
İki yıl sonra etlerin kesilip paketlendiği bir tesiste kısa süreliğine doktor olarak çalışan Brinkley, buradaki keçilerin çoşkulu bir şekilde nasıl çiftleştiğini gördüğünde çok etkilendi.
Aslında Brinkley küçük yaşlardan beri doktor olmak istemişti ve fırsat bulduğunda doktorluk eğitimini tamamlamak için üniversitelere yazıldı.
Milford’a geldiğinde de, kaynağı şüpheli de olsa, sekiz eyalette doktorluk yapmasına izin veren bir tıp diploması vardı.
Kısa süre sonra 1917-1918 yılları arasındaki ölümcül grip salgını sırasında tedavileriyle ün kazandı.
Çiftçi hastasının ziyareti ve aralarındaki diyalog ise, Brinkley’nin kariyerinde şaşırtıcı bir değişime yol açtı.
Çiftçi ile konuşmalarına geri dönelim.
Brinkley’nin keçi testislerinden bahsetmesi çiftçinin umutlarını yeşertmişti.
O yıllarda organların tamamının ya da bir kısmının hayvanlardan alınarak tedavi amacıyla insanlara nakledilmesi fikri hiç de yeni değildi ve ana akım hekimler de bu konuları ilgiyle takip ediyorlardı.
Ancak böylesi bir işlemin fikri bile absürttü.
Brinkley ve çiftçi yine de baş başa verip detaylı bir planlama yaptı.
Bu operasyonu gizli tutma konusunda da anlaştılar.
O gece çiftçi keçiyi getirecekti ve gün doğmadan, karanlıkta eve dönecekti.
Çiftçinin karısı ertesi gün doktoru arayıp kocasının gribe yakalandığını söyledi. Amaçları, bu alışılmadık ameliyat sonrası Brinkley’in hastanın takibini yapmasını meşrulaştıracak bir bahane bulmaktı.
Brinkley’in kendi yazdırdığı düşünülen ve 1937’de Clement Wood’un yazdığı otobiyografik kitaba göre, işlemden iki hafta sonra doktoru ziyarete gelen çiftçi ona 150 dolarlık bir çek verdi. Kitaba göre çiftçi sonuçtan o kadar memnundu ki, “Mümkün olsa o paranın 10 katını verirdim” demişti.
İkili ne kadar gizli tutsa da dedikodular yayıldı ve başka bir adam daha gizlice Brinkley’e gidip aynı tedaviyi istedi.
William Stittsworth isimli bu adam tedaviden o kadar memnun kaldı ki, karısına da keçiye ait yumurtalığı nakletmesini istedi.
Stittsworth’in eşi kısa süre sonra hamile kaldı ve çift, doğan oğlan çocuğuna erkek keçinin (teke) İngilizce’deki karşılığı olan “Billy goat” kelimesinden ilhamla, Billy adını koydu.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, hikayedeki bazı kısımların şehir efsanesi olması mümkün.
Kabul edelim ki Brinkley’in hastalarının organlarını keçininkiyle değiştirmesi ihtimali olsa da, bu organlarla çocuk sahibi olmaları mümkün değildi.
Buna karşılık yaşananlar ağızdan ağza yayılıp hem medyada hem kitaplarda yer buldu.
Hem de cinsel iktidarsızlık gibi tabulaşmış bir konuya değinmesine rağmen.
Brinkley, cinsel işlev bozukluğu nedeniyle hayatı kararan hastalara bir nevi “gençlik iksiri” sunuyordu.
Pek çok hastanın olumlu sonuçlar alması sonucu Brinkley servet kazandı.
Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin dekanı JJ Tobias gibi önemli kişilerin de desteğini alarak işi büyüttü.
Milford’a giderek Brinkley’in kliniğinde ameliyat olan JJ Tobias, “Bitkindim. Yaşlı bir adamdım. Operasyondan 4 gün sonra başağrılarım gitti. 7 gün sonra hastaneden 25 yaş gençleşmiş hissederek ayrıldım” diye yazmıştı.
Kısacası sadece iktidarsızlık değil, yaşlılıktan kaynaklanan bunama ve yellenme gibi sorunlara da şifa olduğu iddia ediliyordu.
Bu tedavilerin yarattığı başarıyla ilgili çok şey yazılıp çizilse de, neyin nasıl işe yaradığıyla ilgili çok az şey biliniyordu.
Brinkley’in tedavilerine ilişkin 1921’de basılan kitabında yazar Sydney B. Flower, Brinkley’in “hayvandaki bezleri naklederken lokal anestezi ile erkeğin hayalarında iki kesik açtığını” belirtmişti.
Flower kitapta şöyle anlatıyordu:
“Brinkley’in teknikleri vakanın koşullarına göre değişiklik gösteriyordu. Brinkley bu yüzden meslektaşlarına neyi nasıl yapacaklarını öğretmek için ne kadar çabalarsa çabalasın, bütün vakaları kapsayacak bir tedaviyi yazılı olarak öneremediğini açıklamıştı.”
Belirsizliklere rağmen Brinkley’in keçi organ nakliyle ilgili makaleler çoğalıyordu.
Brinkley 1922’de yayımladığı kendi kitabında şunları yazmıştı:
“Bugün lafı gevelemeden tüm dünyaya duyuruyorum: Doğru yöntem bulundu. Gün be gün insanların bedenine hayvan bezleri naklediyorum ve bunlar insan vücudunda canlı dokular olarak çalışmaya devam ediyorlar.”
Los Angeles Times gazetesinin ve şehrin ilk radyo istasyonunun sahibi Harry Chandler, okuduklarından etkilenerek Brinkley’i California’ya çağırdı. Doktora bu eyalette operasyon yapacak geçici ruhsat verilmesini sağladı.
Kansas City Star adlı gazetede memnuniyetsiz hastaların şikayetlerine yer verildi.
Ancak Dr Brinkley’in ünü ve başarısının önüne hiçbir şey geçemiyordu.
Brinkley hakkından gelecek olan kişiyse, ABD’nin en zengin adamlarından biri olan, tam bir “şarlatan avcısı” olarak bilinen Amerikan Tıp Derneği Dergisi’nin editörü Morris Fishbein idi.
Fishbein’in kendi radyo programını insanları kurbanlaştırarak kendini zengin etmekle suçladığı Brinkley, yine kendi radyo kanalından buna yanıt verdi:
Gazetelerin ve Amerikan Tıp Dergisi’nin bulduğu her memnuniyetsiz hastaya karşılık, tedaviden memnun 10 mutlu hasta göstereceğini söyledi.
1930’da Kansas Sağlık Kurulu ahlaksızlıkla ve profesyonel olmamakla suçladıkları Brinkley’in ruhsatını geri almadı. Radyo kanalının lisansı da iptal edildi.
Ancak hikaye burada bitmedi.
Kansas’ta birçok insan hâlâ ruhsatları elinden alınan doktoru seviyor ve ona güven duyuyordu.
Bazıları vali olmak için adaylığını koyması çağrısında bulundu.
Gerçekten de bağımsız olarak adaylığını koydu. Seçimleri kazanamadı ama kaybettiğini de söyleyemeyiz.
Yarışa çok geç katıldığı için oy pusulalarında ismi yer almamıştı dolayısıyla birçok insan el yazısıyla ismini pusulaya yazarak ona oy vermeye çalışmıştı.
Brinkley oyların çoğunluğunu aldı ama ismini yanlış yazanlara ait 50 bin oy geçersiz sayıldı ve seçimi kazanamadı.
Bu arada Meksika’dan kendi radyo istasyonunu kurması için davet aldı.
ABD’de lisanslı olan en güçlü radyo istasyonundan 10 kat daha güçlü (500 bin vat) olan Brinkley’in radyo kanalı, dünyanın en güçlüsüydü.
ABD radyolarının yayınlayamadığı ama dinleyicilerin ilgi duyduğu sağlık, seks, müzik ve din alanlarındaki bazı konuları programlarında ele alabiliyordu.
Böylece Brinkley, lisansı olmadan başka bir ülkeye yayın yapabilen radyo istasyonlarının en önemli öncülerinden biri oldu.
Şöhreti ve servetinin önüne kimse geçemedi ve tüm çabalara rağmen, birkaç eyalette hekimlik yapabildi. Meksika sayesinde sesini duyurmasının önünde engel kalmadı.
Brinkley’in sonunu getiren ise kendi kibri oldu.
1938’de Fishbein’in “kötü niyetli bir dolandırıcı” olmakla suçladığı Brinkley’in imajı büyük darbe aldı.
Eski hastaları açtıkları davalarla Brinkley’e karşı şikayetlerde bulundu.
Brinkley, Fishbein hakkında hakaret davası açtırdı ama dava görülürken kürsüye çıkan eski hastalar Brinkley’in kendilerine finansal ve fiziksel zarar verdiğini söyledi.
42 erkeğin ameliyat masasında öldüğüne dair kanıtlar sunuldu.
Hastalar milyonlarca dolarlık tazminatlar talep ettiler.
Mahkeme Fishbein lehine karar verdi ve imajı darbe alan Brinkley 1941’de de iflas etti. Suçlamalar nedeniyle sağlığı kötüleşen adam, bir yıl sonra 56 yaşında hayatını kaybetti.
|
Tarih, Bilim, Yaşam, Sağlık
|
Meyve sineğinin beyni, insanlardaki düşünme sürecine ışık tutuyor
|
Yürüyebiliyorlar, havada süzülebiliyorlar ve hatta erkekleri dişileri çekebilmek için aşk şarkıları bile söyleyebiliyor. Bütün bunları bir toplu iğne başından küçük beyinleriyle yapıyorlar.
Bir sineğin beynini araştıran bilim insanları ilk kez, 130 bin beyin hücresinin her birinin ve 50 milyon bağlantının şeklini ve konumunu tespit etti.
Yetişkin bir hayvan beyninin şu ana dek yapılmış en ayrıntılı analizi.
Araştırmaya katılmayan önde gelen bir beyin uzmanı araştırmayı, insan beynini anlamakta "büyük bir ilerleme" diye tanımladı.
Cambridge'teki Tıbbi araştırma Konseyi'nin Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'ndan Dr. Gregory Jefferies, şu anda beyinlerimizdeki hücre ağının birbirimizle ve etrafımızdaki dünyayla etkileşime girmemizi sağladığı konusunda, şu anda hiçbir fikrimiz olmadığını söylüyor.
"Bağlantılar nedir? Yüzünüzü tanımam için bilgiyi işleyen, sesimi duymanızı ve bu kelimeleri elektrik sinyallerine dönüştürmenizi sağlayan sistemde sinyaller nasıl akıyor? “
"Sinek beyninin haritalanması gerçek anlamda kayda değer bir çalışma ve kendi beyinlerimizin nasıl çalıştığını cidden kavramamızda bize yardımcı olacak."
Araştırmada incelenen meyve sineğine kıyasla bir milyon kat daha fazla beyin hücresine, yani nörolara sahibiz.
Peki, bir sineğin beyni arasındaki bağlantıların haritası, bilim insanlarının nasıl düşündüğümüzü anlamasına nasıl yardımcı olabilir?
Nature dergisinde yayımlanan, bilim insanlarının ürettiği diyagramlar, güzel olduğu kadar karmaşık bağlantıları sergiliyor.
Bu kadar küçük bir organın, bu kadar güçlü hesaplama görevleri yapabildiğini açıklamanın anahtarı şekli ve yapısında.
Tüm bu görevleri yerine getirecek bir haşhaş tanesi büyüklüğünde bir bilgisayar geliştirmek, çağdaş bilimin kabiliyetlerinin çok ötesinde.
Projenin liderlerinden Princeton Üniversitesi'nden Dr. Mala Murthy, bilimsel olarak "konnektom" diye bilinen yeni bağlantı diyagramlarının "nörobilimciler için dönüştürücü" olacağını söylüyor.
"Araştırmacıların, sağlıklı bir beynin nasıl çalıştığını daha iyi anlamasına yardımcı olacak. Gelecekte, beynimizde işler yolunda gitmediğinde neler olduğunu kıyaslamanın mümkün olmasını umuyoruz."
Çalışmada yer almayan Londra'daki Francis Crick Enstitüsü'nde beyin araştırması grup lideri Dr. Lucia Prieto Godolo da bu görüşe destek veriyor.
"Araştırmacılar 300 konnektomu bulunan basit bir solucanı ve üç bin bağlantısı olan bur kurtçuğun bağlantılarını tamamlamıştı. Ancak 130 bin bağlantının bulunması, fareler gibi daha büyük beyinlerde ve belki de 10-20 yıl içinde kendi beyinlerimizdeki connectomları bulmak adına müthiş bir teknik ilerleme."
Araştırmacılar, her bir fonksiyon için ayrı devreleri tespit etti ve nasıl bağlantılı olduklarını gösterdi.
Örneğin hareketle ilgili bağlantılar, beynin tabanında, görmeyi işlemek için gerekenlerse yanlara doğru. Görmek için çok daha fazla sayıda nöronun rol oynaması gerekiyor, çünkü görüş için çok daha fazla hesaplama gücü gerekiyor.
Bilim insanları, görüş ve hareketin ayrı devrelerde olduğunu biliyordu, ancak birbirleriyle nasıl bağlandıkları bulunamamıştı.
Diğer araştırmacılar, daha şimdiden devre diyagramlarını kullanmaya başladı. Örneğin, sinekleri dürülmüş gazete ya da dergilerle avlamanın neden zor olduğunu araştırdılar.
Görüş devreleri, dürdüğünüz gazetenin hangi yönden geldiğini tespit ediyor ve sineğin bacaklarına sinyal yolluyor.
Ancak, sonlarını getirebilecek nesneden uzaktaki bacaklara daha kuvvetli bir zıplama sinyali gidiyor. Yani, düşünmek zorunda kalmadan zıplayabiliyorlar. Kelimenin tam anlamıyla, düşünce hızından daha seri bir şekilde.
Bu bulgu da, biz hantal insanların neden nadiren sinek avlayabildiğimizi açıklayabilir.
Bağlatı diyagamı, mikroskobik bir peynir rendesine benzeyen bir cihazla bir sineğin beyninin dilimlenmesiyle yapıldı. 7 bin dilimin her biri fotoğraflandı ve dijital yöntemlerle bir araya getirildi. Princeton Üniversitesi'ndeki ekip, tüm nöronların şekillerinin ve bağlantılarının çıkartılması için yapay zeka kullandı.
Ancak yapay zeka mükemmel sonuçlar vermedi ve uzmanlar üç milyonun üzerindeki hatayı elle düzeltti.
Bu teknik anlamda zorun başarılmasıydı, ancak iş daha bitmemişti.
Yine Tıbbi Araştırma Konseyi'nin Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'nan Dr. Philipp Schlegel'e göre her bir bağlantının ne yaptığını tanımlamadan harita tek başına anlamsızdı.
"Bu veriler Google Haritaları gibi ama beyin için olanı. Nöronlar arasındaki ham bağlantı diyagramı, hangi yapıların hangi sokaklar ve binalara denk geldiğini bilmek gibi.
"Nöronları tanımlamaksa, haritaya, sokakların ve şehirlerin adlarını, iş yerlerinin açılış saatlerini, telefon numaralarını, değerlendirmeleri eklemek gibi. Gerçekten kullanışlı olabilmesi için her ikisi de gerekiyor."
Sinek konnektomu, kullanmak isteyen tüm araştırmacıların erişimine açık.
Dr. Schlegel bu yeni harita sayesinde nörobilimde önümüzdeki birkaç yıl içinde "bir buluşlar çığı" olacak.
İnsan beyni, sineklerinkinden çok daha büyük ve bağlantıları hakkında tüm bilgileri alabilecek teknolojiye henüz sahip değiliz.
Ancak araştırmacılar, belki 30 yıl içinde bir insan konnektomuna sahip olmanın mümkün olabileceğine inanıyor. Sinek beyninin, beynimizin nasıl işlediği konusunda yeni ve daha derin bir anlayışın ilk adımı olduğunu söylüyorlar.
Araştırma, Flywire Konsorsiyumu adlı, bilim insanlarının büyük bir uluslararası işbirliğiyle yapıldı.
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Sağlık, Tıp
|
Alkol tüketmek ne kadar riskli?
|
Dünyanın birçok yerinde alkolsüz bir parti düşünülemez. Bir kadeh şarap bazı kişiler için yabancılarla sohbete başlamayı kolaylaştıran bir işlev görür.
İnsanlar birçok nedenden dolayı içki içerler.
Kutlamak, sosyalleşmek ve hatta stresi azaltmak yaygın alkol tüketim nedenleri arasında gösterilir.
Bazı araştırmalar, kırmızı şarap gibi bazı alkollü içeceklerin sınırlı tüketiminin sağlığa iyi gelebileceğini de öne sürüyor.
Ancak Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlıklı bir alkol tüketim seviyesi bulunmuyor.
BBC Dünya Servisi’nin The Food Chain isimli programı içki içmenin risklerini ve faydalarını inceledi.
DSÖ'nün yakın tarihli bir raporuna göre, yılda 2,6 milyon kişi alkol tüketimine bağlı nedenlerle ölüyor.
Alkol, bağırsak ve meme kanseri de dahil olmak üzere en az yedi kanser türünün nedenleri arasında gösteriliyor.
DSÖ tarafından yapılan ayrıntılı bir çalışma; hafif ve orta düzeyde tüketime karşılık gelen 1,5 litreden az şarap, 3,5 litreden az biranın dahi tehlikeli olduğunu açıklıyor.
DSÖ'nün yeni kılavuzunda, güvenli bir tüketim miktarının olmadığı, "herhangi bir alkollü içeceğin ilk damlasıyla sağlık riskinin başladığı" belirtiliyor.
DSÖ verileri, dünya genelinde kişi başına toplam alkol tüketiminin 2010'da kaydedilen 5,7 litreden, 2019'da 5,5 litreye hafif bir düşüş gösterdiğini ortaya koyuyor.
Alkol tüketiminde erkekler kadınların önünde geliyor. Ortalama olarak kadınlar yılda 2,2 litre, erkekler 8,2 litre alkol tüketiyor.
İngiltere'nin Berkshire bölgesinde yaşayan Anna Tait (44) alkolü tamamen bıraktı.
Tait, “Genel olarak çok fazla içtiğimi söyleyemem ama cuma olduğunda çok fazla alkol tüketiyordum. İşten sonra birkaç bira, birkaç cin içip sonra kocamla bir şişe şarabı paylaşmayı dört gözle bekliyordum” diye anlatıyor.
Tait Cumartesi günü de alkol tüketiyordu. Sonra Perşembe ve Pazar günleri de içtiğini fark etti.
Ancak bu yılın başlarında katılacağı maraton için antrenman yapmaya başladı ve antrenörü onu alkolü bırakmaya teşvik etti.
Kocası da spor yapıyordu ve ikisi de alkol tüketimini kesti.
Tait, "Çok büyük bir değişim oldu. Kendimi daha güçlü veya daha iyi hissediyorum" diyor.
Ancak sosyal ortamlarda çiftin alkol almayacağını anlayan arkadaşlarının bundan mutlu olmadığını da aktarıyor.
Almanya'nın Bavyera eyaletinden 22 yaşındaki Amelie Hauenstein, içkiyi bırakmak için arkadaş desteğini aldı.
Hauenstein, "İçmediğim zaman eğlenceli bir gece geçirmediğimi fark ettim” diyor ve devam ediyor:
“Bırakmak istedim çünkü pazar günü uyandığımda bir önceki gün ne yaptığını bilmemek çok kötü bir histi"
Hauenstein da Tait gibi yaşadığı gelişimden dolayı çok mutlu hissediyor.
Programa konuşan iki kadının deneyimleri, alkolü bırakmanın onlar üzerindeki sağlık faydalarını açıkça gösteriyor.
Kanada’da madde bağımlılığı üzerine çalışan Dr. Tim Stockwell, Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırma sonuçlarına katılıyor.
Stockwell, “Alkol esasen riskli bir maddedir ve risk bunu içmeye başladığınız anda başlar" diyor.
Stockwell, düşük seviyelerde alkol tüketimi ile ölüm oranları arasındaki bağlantıyı anlamak için 107 makaleyi analiz etti.
British Medical Journal isimli tıbbi yayın, yüzde bir ölüm riskini orta, binde bir ölüm riskini düşük seviye olarak tanımlıyor.
Bu seviyeler ülkeden ülkeye farklı konumlandırılıyor.
İngiltere hükümeti haftada on dört üniteden fazla içilmemesini öneriyor, bu da yaklaşık altı orta boy bardak şarap veya biraya karşılık geliyor.
Stockwell, ölçülü alkol kullanımının sağlığa iyi gelebileceği fikrinin araştırma metodolojisinin zayıf olmasından kaynaklandığını savunuyor.
Soruların olması gerektiği seviyede olmadığını, geçmiş alkol tüketimlerinin hesaba katılmadığını, bazı önemli faktörlerin göz ardı edildiğini söylüyor.
Stockwell, "Orta seviye içki tüketenler daha yüksek gelir grubundaydı. Daha iyi besleniyor, egzersiz yapıyor ve sağlık hizmetlerine daha kolay ulaşıyorlardı. Daha iyi işleri ve daha ince bir bel ölçüleri vardı" diyor.
Ancak herkes alkol ile ilgili risklerin endişe verici seviyede olduğunu düşünmüyor.
Profesör Sir David Spiegelhalter, "Günde bir veya iki bardak alkol tüketiminin risklerini anlamaya çalışma saplantısını gerçekten anlamıyorum" diyor.
İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nde istatistik profesörü olan Spiegelhalter, riski nasıl anlamlandırabileceğimizi açıklıyor:
"Güvenli bir sürüşün de seviyesi yok. Güvenli bir yaşamın da öyle. Ancak bunları kesmeyi kimse önermiyor. Fayda-zarar dengelerine bakmamız gerekiyor."
Dr. Spiegelhalte, riskleri doğru bir şekilde belirleme kapasitemiz konusunda şüpheci ve “Bence insanların sadece keyif almak için içtiğini kabul etmeliyiz." diyor.
Spiegelhalte, ne içki firmaları için çalışan bir lobinin de ne de ölçülülük lobisinin (alkole karşı bir hareket) parçası olduğunu vurguluyor ve BBC'ye neden alkol içmekten hoşlandığını anlatıyor:
“Burada risk, ortalama yaşam süresini yüzde bir oranında azalttığı zaman anlamlı oluyor. Elli yılı aşkın süre, günde bir bardak içki içmek hayatınızdan altı ay götürebilir.
Dr. Spiegelhalte, günde bir saat televizyon izlemenin veya haftada iki kez pastırmalı sandviç yemenin de sağlık riskleri taşıdığını ekliyor.
Doktor, yetişkin bireylerin kendileri için neyin iyi olduğuna kendilerinin karar vermesi tavsiyesini yapıyor.
Dr. Tim Stockwell de içki içmekten hoşlanıyor ve alkolü kesmeyi savunmuyor:
“Eğer alkolü hayatınıza renk katan bir şey olarak görüyorsanız, bunun küçük riskler getireceğini bilerek değerlendiriyorsunuzdur”
|
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Alkol bağımlılığı
|
İsviçre ile İtalya arasındaki sınır 'birkaç metre kaydırılacak'
|
İsviçre ile İtalya arasındaki sınırın Alpler'deki bölümünde, iki ülkenin kurduğu ortak komisyonun kararıyla 'birkaç metrelik' değişiklik yapılacak.
İklim değişikliğiyle bağlantılı olarak Alpler’in Cervino-Matterhorn bölgesinde yer alan Rosa Platosu buzulundaki erime nedeniyle, sınır çizgisinin değiştirilmesi fikri yıllardır görüşülüyordu.
İki ülke arasındaki bir ortak komisyon geçen yıl değişiklik kararını kabul etmişti. İsviçre yönetimi bu konudaki anlaşmayı geçen Cuma günü onayladı, İtalya tarafının da onayı bekleniyor.
Anlaşmayla, sınırın bazı noktalarda İtalya’ya doğru birkaç metre kaydırılması ve İsviçre’nin topraklarının genişlemesi öngörülüyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’ne (WMO) ve Avrupa Birliği'nin iklim ajansı Copernicus’a göre dünyanın en hızlı ısınan kıtası Avrupa.
Kıtadaki buzulların iklim değişikliğinin etkisiyle kütle kaybetmesi nedeniyle Alpler’de ülke sınırlarının yeniden çizilmesi son yıllarda gündemde.
Sınır değişikliği kararı ekonomik ve idari boyuta da sahip.
Kayak merkezleri ve konaklama tesisleri gibi mekanların işleyişi, teleferik inşası, olası bir acil durumda yardım faaliyetlerinin yönetimi gibi faktörler de buna dahil.
İsviçre Bilimler Akademisi, ülkede buzulların 2023’te yüzde 4 hacim kaybettiğini belirtiyor. 2022’deki yüzde 6’lık kayıpla birlikte bu iki veri rekor teşkil ediyor.
Alplerin bazı bölgelerinde önemli miktarda buz kalmadığı için İsviçreli araştırmacılar ölçümleri durdurdu.
İtalya’da da çevre örgütü Legambiente geçen haftalarda, Alp sisteminin parçalarından Dolomitlerdeki en büyük buzul olan Marmolada’nın hızla eridiği ve 2040’ta tamamen yok olabileceği uyarısı yaptı.
Marmolada’da 2022’de bir buzul parçasının çökmesi sonucu 11 kişi hayatını kaybetmişti. Bu vaka da olağandışı sıcaklıkların etkisiyle yaşanan erimeyle bağlantılandırılıyordu.
İsviçre’nin İtalya sınırına yakın Theodul Buzulu’nda 1986’da kaybolan bir Alman dağcının kalıntıları da eriyen buzların arasında geçen yıl bulunmuştu.
|
Doğa, İklim değişikliği, Bilim, İtalya, Çevre
|
Çocuklar neden zamanı yetişkinlerden yavaş algılıyor?
|
Çocukların zaman algısı üzerine yapılan araştırma sayısı nispeten az. Zamanı onlar gibi algılamayı öğrenmekse, bizi daha mutlu bir insan yapabilir.
Bizim evde zamanın ne kadar hızlı ya da yavaş geçtiğine ilişkin tartışmalar sıklıkla yapılır.
Oğlum, “Zaman en yavaş arabada geçiyor!” diyor.
Kızım, “Asla!” diye yanıtlıyor.
“Zamanı yavaş geçiremeyecek kadar çok meşgulüm ama belki hafta sonları kanepede film izlerken yavaş geçiyordur" diyor.
İkisinin de ortaklaştıkları bir nokta var.
İkisi de Noel'in ve doğum günlerinin ertesi günü, bir sonraki kutlamaya kadar 365 gün beklemeleri gerektiğini anladıklarında, bugünün "yavaş" ve kasvetli geçtiği konusunda hemfikirler.
Onların yaşlarında yıllar hiç geçmiyormuş gibi geliyor.
Bu hissi iyi hatırlıyorum. Sulu oyunlarla, yeni biçilmiş çimlerde hoplayarak geçen yaz tatillerinde, zaman gerçekten yavaş akıyormuş gibi hissettiriyordu.
Kuzey İrlanda'daki Belfast Kraliçe Üniversitesi’nde bilişsel gelişim üzerine çalışan Psikoloji Profesörü Teresa McCormack, çocukların ve zamanın çok az çalışılmış bir konu olduğunu düşünüyor.
Yaptıkları çalışmalar, çocukların zamanı algılama süreçlerinin farklı olup olmadığını, örneğin yetişkinlerinkinden farklı bir hızda işleyen biyolojik bir saatle yaşayıp yaşamadıklarını araştırıyor. Ancak hala çok sayıda soru var.
McCormack, "Çocukların geçmiş ve gelecek arasında ne zaman bir ayrım yapabildikleri gibi soruların yanıtlarını hala gerçekten bilmiyor olmamız garip, çünkü yetişkinler olarak hayatlarımız hakkındaki düşünme biçimimizi bu ayrım yapılandırıyor gibi görünüyor" diyor.
Profesör McCormack çocukların doğrusal zaman duygusunu ne zaman kavradıklarına dair net bir bilgi olmasa da, gelişimin nispeten erken dönemlerinden itibaren çocukların yemek ve uyku saatleri gibi rutinlere duyarlı olduklarının bilindiğini söylüyor.
Fakat bunun, yetişkinlerdeki doğrusal zaman duygusuyla aynı şey olmadığını vurguluyor.
Çocukların aksine yetişkinler, geleneksel saat ve takvim sistemi hakkındaki bilgileri sayesinde, bir olayın gerçekleştiği zamandan bağımsız olarak, belli bir an hakkında düşünme kapasitesine sahipler. Bunda sözcüklerin anlamlandırılabilmesi de rol oynar.
McCormack, "Çocukların, önce, sonra, yarın ve dün gibi terimleri kullanarak zamansal dili gerçekten tamamen yetkin bir şekilde kullanabilmeleri vakit alır" diyor.
McCormack, zamanın akışına ilişkin anlayışımızın, zaman duyarlı yargılarda bulunmamız istendiğinde temellendiğini ekliyor: "Bu soruyu olaylar yaşanırken mi yoksa geriye dönük olarak mı soruyorsunuz?"
Birçok kişi için geçerli olabilecek bir örnek veriyor. "Çocuğumun doğduğu andan evden ayrıldığı ana kadar geçen zaman, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibi gelir. Ancak çocuğunuzu yetiştirirken, tek bir gün bile sonsuzluk kadar uzun görünür."
Araştırmalar, bir zaman diliminin geçiş süresi ve hızının insanlarda birbirlerinden ayrı bir şekilde geliştiğini ortaya koyuyor.
Örneğin, altı yaşın altındaki küçük çocuklar bir dersin sınıfta ne kadar hızlı geçtiğini kavrayabiliyor gibi görünüyor, ancak yargıları gerçek süreden çok duygusal durumlarıyla bağlantılı oluyor.
Çocukların hız ve süre arasındaki bağlantıyı anladıkları daha sonraki bir aşamada bu iki unsur birleştirilebiliyor.
Bir de hafıza meselesi var.
Birçok araştırma, zamanın akışına ilişkin deneyimimizin beynimizin anıları nasıl depoladığına ve deneyimleri nasıl algıladığına odaklanıyor. Bu, Budapeşte'deki Eötvös Loránd Üniversitesi'nde psikoloji doçenti olan Zoltán Nádasdy'yi uzun zamandır büyüleyen bir konu.
Nádasdy, 1987'de Budapeşte Üniversitesi'nde lisans öğrencisiyken, diğer öğrencileri, çocuklar ve yetişkinler arasındaki zaman algısı üzerine bir saha çalışması yapmaya ikna etti. Örneğin, bir kaza olduğunda zamanın neden uzuyormuş gibi göründüğünü anlamak istiyordu. Deney basitti. Çocuk ve yetişkin gruplarına, her ikisi de bir dakika uzunluğunda iki video gösterdiler ve hangi videonun en uzun, hangisinin en kısa hissettirdiğini sordular.
30 yıl sonra, Nádasdy ve ekibi deneyi tekrarlamaya karar verdi. Üç farklı yaş grubuna, biri polis ve hırsızları gösteren aksiyon dolu bir video ve diğeri de nehirde kürek çeken insanları gösteren bir video izlettirdiler ve ardından el hareketleriyle süreyi tahmin etmeleri istendi. Sonuç aynıydı. 4 ile 5 yaşındakiler aksiyon dolu videoyu daha uzun, sıkıcı olanı ise daha kısa buldu. Yetişkinlerin çoğu için durum tam tersiydi.
Katılımcıların zamanı düz bir çizgide akıyor gibi algılayıp algılamadıklarını anlamak için el hareketlerini kullandılar; üç farklı yaş grubu da zamanı bu şekilde algıladı.
Nádasdy deneyin, zamanı tahmin etmek için bir duyusal organın yokluğunda, insanların başka yaklaşımlar kullandığını gösterdiğini söylüyor.
"Zamana ilişkin duyusal deneyimimiz hiçbir zaman aracısız oluşmaz, bu da zamanla ilişkili olduğunu düşündüğümüz bir şeyi ana dahil etmemiz gerektiği anlamına gelir" diyor:
“Psikolojide buna sezgisel yöntem denir. Peki, çocuklar nereye kadar sezebilir? Bunun hakkında ne kadar konuşabilirler?"
Bu gösterge, çocuklar okula başladıklarında, eşzamanlılık ve mutlak zaman kavramlarını öğrenmeye başladıkları için değişme eğilimi gösterir.
"Bize zaman duygusunu vermez, ancak bu sezgisel yöntemleri başka bir şeyle değiştirir. Okula gittiğinizde bir programınız vardır. Gününüz tamamen kontrol altındadır."
McCormack, çocuklar için zaman kavramı söz konusu olduğunda iki faktörün daha devreye girdiğini söylüyor:
"Birincisi, kendilerini kontrol etme becerilerinin yetişkinlerle aynı olmaması.
"Daha sabırsız olabilirler ve beklemek onlar için daha zor olabilir. Bu, dikkat süreleriyle de ilgili olabilir. Bir zaman diliminin akışına ne kadar çok dikkat ederseniz, sizin için o kadar yavaş geçiyor gibi görünür."
Fransa'daki Clermont Auvergne Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Sylvie Droit-Volet ve İngiltere'deki Keele Üniversitesi'nde emekli psikoloji profesörü olan John Wearden'ın araştırması, aynı şeyin yetişkinlerde de geçerli olduğunu buldu. Bir kişinin günlük yaşamında zamanın geçişine dair deneyiminin, yaşa göre değil duygusal durumuna göre değiştiğini keşfettiler.
Basitçe söylemek gerekirse, mutluysanız, zaman daha hızlı geçer. Üzgünseniz, zaman yavaşlar.
Bunun önemli bir örneği, daha fazla stres, yapılacak şeylerin azlığı ve yaşlı olmakla ilişkili olarak zamanın yavaş geçtiği Covid-19 karantinaları sırasında görüldü.Bu etkiyi bir film izleyerek de yaratmak mümkün - korku filmleri izlemek ya da iğrendiğimiz görüntülere bakmak, zamanı uzamış gibi hissettirebilir.
Başka araştırmalar, yoğun saatlerde kalabalık bir trende yolculuk yapmak gibi hoş olmayan deneyimlerin de, daha konforlu bir yolculuktan daha uzun hissettirdiğini gösterdi.
Ayrıca, ABD'nin North Carolina eyaletine bağlı Durham ilçesindeki Duke Üniversitesi'nde makine mühendisliği profesörü olan Adrian Bejan'a göre, yaşlandıkça ortaya çıkan bazı fiziksel sorunlar da zaman yargımızı az da olsa etkileyebilir.
Bejan 1996'da geliştirdiği ‘Yapısal Gelişim Teorisi’ni temel alarak zaman algımızı açıklamaya çalıştı.
Bejan, “Beynimize en çok, retinadan beyne olmak üzere, görme yoluyla bilgi girişi gerçekleşiyor" diyor:
"Beyin, optik sinir yoluyla, bir filmin kareleri gibi anlık görüntüleri alır. Beyin bebeklikte gelişir ve bu görüntüleri almaya alışır. Yetişkinlikte vücut çok daha büyüktür. Retina ile beyin arasındaki mesafe iki katına çıkmıştır, iletim yolları daha karmaşık hale gelmiştir. Ve yaşla birlikte, bozulma yaşanır.”
Bu nedenle, duyusal organlarımızın uyaranlarından yaşla birlikte daha az ‘zihinsel görüntü’ aldığımızı söylüyor. Yani, yetişkin olduğumuzda çocukluğumuza kıyasla bir saatlik zaman diliminde daha az zihinsel görüntü aldığımız için bu, zihnimizde zamanın sıkıştırıldığı hissini yaratır.
Yaşa bağlı nörodejeneratif değişiklikler üzerine yapılan çalışmalar, optik sinir gerilemesi ile bilginin işlenme hızındaki yavaşlama ve çalışma belleğinin kapasitesi arasında bir ilişki olabileceğini öne sürüyor. Ancak bunu tam olarak anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor.
Baktığınız şey de zaman algısında rol oynayabilir.
Zaman algısı, gözlemlenen şeyin özelliklerinden etkilenebilir - sahnenin boyutu, akılda kalma kolaylığı ve ne kadar dağınık olduğu. ABD’nin Virginia eyaletindeki Fairfax şehrindeki George Mason Üniversitesi'nden psikologların yakın zamanda yaptığı bir araştırma, ilk iki faktörün zamanı uzattığını, sahnenin dağınık ve kalabalık olmasının ise süreyi kısalttığını buldu.
Kalplerimiz de beynimize zamanın akışını nasıl algıladığıyla ilgili içsel bir sinyal gönderir; bir olayın ne kadar sürdüğüne dair algımız kalp atışlarımızın ritmine göre değişir.
Bu gerçekten zaman algımızda önemli bir rol oynuyorsa, kalp atış hızımızın yaşla birlikte azalma eğiliminde olması belki de tesadüf değildir. Kalp atış hızımız doğumumuzdan sonraki aylarda zirveye ulaşır, yaşlandıkça yavaşlar.
Yaşlandıkça çoğumuza başka bir şey daha olur; daha fazla rutin devreye girer. Araştırmalar, bir kişi ne kadar fazla zaman baskısı altında, can sıkıntısı ve rutinle yaşıyorsa ve ne kadar anda kalmak yerine geleceğe odaklanıyorsa, zamanı o kadar hızlı deneyimlediğini buldu.
Şu anda yaptığınız şey, yaşınız ne olursa olsun, zaman algınız açısından şaşırtıcı olmayan bir şekilde çok önemli. Zihinsel yükümüz arttıkça, örneğin, bir iş tahminimizden daha uzun sürüyorsa, zamanı daha kısa algılama eğiliminde oluruz.
Eğlence dolu iki haftalık bir yaz kampını ele alalım; okul yılınızın tamamından daha fazla akılda kalabilir. Nádasdy, bu yaz kampı anılarının, kısa dönemde çokça macera yaşandığı için beyin dokusunun çok daha büyük bir kısmını kaplamasının olası olduğunu söylüyor.
McCormack, "İnsanların belirli bir zaman diliminde gerçekten olanlara dair yargılarının, hatırladıkları yeni şeylerin miktarıyla kısmen ilişkili olabileceğini” söylüyor:
"Örneğin, ileri yaşta bir yetişkinseniz, son 10 yılda hayatında çok fazla büyük değişim olmamış olabilir.”
Ancak olduğunda, bunlar yaz kampı kadar hafızanızda kalacaktır.
Bunun ışığında, yetişkinlerin çocukluk günlerindeki gibi zamanı yavaşlatması mümkün mü? Bazı araştırmalar, fiziksel egzersizin zaman algımızı yavaşlatmaya yardımcı olabileceğini öne sürüyor, yani sadece daha aktif olmak işe yarayabilir (Ancak fiziksel yorgunluk zaman algımızı kısaltabileceğinden kendimizi fazla zorlamak ters etki yaratabilir).
Bejan'ın daha az efor gerektiren başka fikirleri var.
"Biraz daha yavaşlayın, rutinden uzaklaşmak için kendinizi yeni şeyler yapmaya zorlayın" diyor:
"Kendinize sürprizler ayarlayın. Sıradışı şeyler yapın. İyi bir şaka mı duydunuz? Bana anlatın! Yeni bir fikriniz mi var? Bir şey yapın. Bir şey söyleyin."
|
Bilim, Yaşam, Çocuk haberleri
|
Dünya'nın geçici süreliğine 'bir tane daha Ay'ı olacak'
|
Bilim insanları, Dünya'nın çevresinde bir süreliğine dolaşacak "ikinci bir Ay" olacağını açıkladı.
Dünya'nın yerçekimi kuvvetine girecek küçük bir göktaşı, geçici bir süre "küçük Ay" olarak gezegenimizin uydusu olacak.
Uzaydan gelen bu ziyaretçi, 29 Eylül'den itibaren, birkaç ay boyunca Dünya yörüngesinde dolaşıp tekrar uzaklaşacak.
Ne yazık ki 'İkinci Ay' çıplak gözle görmek için fazla küçük. Profesyonel bir teleskobunuz varsa ve doğru yere bakabilirseniz, yakında onu görebileceksiniz.
Bu göktaşı ilk olarak 7 Ağustos'ta NASA'nın asteroid uyarı sistemi tarafından tespit edildi.
Bilim insanları göktaşının yörüngesi üzerinde çalıştı ve '2024 PT5' adıyla anılan cismin Arjuna asteroid kuşağından koptuğu belirlendi.
Bu tip asteroidler bazen Dünya'ya görece daha yakın konuma gelebiliyor ve 4,5 milyon kilometre kadar yaklaşabiliyor.
Bilim insanlarına göre bir göktaşı, 3 bin 540 kilometre/saat gibi görece yavaş bir harekete sahipse, Dünya'nın yerçekim gücü bu cismi yörüngesine geçici olarak katabiliyor.
İki ay boyunca Dünya'ya eşlik edecek bu göktaşının başına da tam olarak bu gelecek.
Awesome Astronomy adlı podcast programını sunan Dr. Jennifer Millard, BBC'ye yaptığı açıklamada, göktaşının 29 Eylül ile 25 Kasım arasında Dünya çevresinde döneceğini kaydetti.
Göktaşı yaklaşık 10 metre uzunluğunda. Yani Dünya'nın uydusu Ay ile kıyaslanınca çok küçük.
Bu küçüklükte bir gök cisminin dürbün ya da ev tipi teleskoplarla görünmesi mümkün değil.
Dr. Millard, "Profesyonel teleskoplar onu görebilecek. Yani internette onun muazzam bir hızla dönerken bir sürü güzel fotoğrafını görebileceksiniz" diyor.
Bunun gibi "mini Ay"lar daha önceden de tespit edilmişti, hatta birçoklarının da tespit edilemeden Dünya'ya eşlik edip kaybolduğu sanılıyor.
Hatta bazı göktaşları benzeri bir hareketin ardından Dünya'yı tekrar ziyaret etti. 2022 NX1 asteroidi hem 1981'de hem de 2022'de Dünya'nın "mini Ay'ı" oldu.
2024 PT5 asteroidinin de önümüzdeki iki aylık Dünya ziyaretinin, 2055'te tekrar edeceği tahmin ediliyor. Yani bu ziyareti kaçırırsanız 2055'te tekrarını mutlaka görmelisiniz.
Dr. Millard, "Bu olay, güneş sistemimizin ne kadar da yoğun olduğunu, keşfedilmemiş ne kadar çok şeyin bulunduğunu gösteriyor. Çünkü bu asteroidi henüz bu yıl keşfettik" diyor ve ekliyor:
"On binlerce cisim orada keşfedilmemiş geziniyor ve bence bu durum bizim gökyüzünü sürekli izlememizin önemini vurguluyor."
|
Uzay, Teknoloji, Bilim, Gökbilimi, Yaşam, Uzay keşfi
|
Uyku felci nedir, neden olur, nasıl tedavi edilir?
|
Luke Mintz| BBC Future
Uyku felci (karabasan), tablolara ve korku hikayelerine ilham veren bir olgu. Araştırmacılar insanların rüyalardan neden hareket edemeyerek uyandıklarını ve bazen halüsinasyon görmeye devam ettiklerini anlamaya başlıyor.
Uyku felcini ilk kez genç bir kızken yaşamıştım. Sabahın erken saatleriydi, okula gitmek için kalkmama birkaç saat vardı. Uyandım ve yatakta dönmeye çalışırken hareket edemedim; vücudum felç olmuştu.
Beynim uyanık olsa da kaslarım hala uykudaydı. Yatak odam sanki daralıyor, duvarlar üzerime geliyordu; paniklemiştim. Yaklaşık 15 saniye sonra felç hali geçti.
Sonra bunun uyku felci olduğunu öğrendim. Vücut geçici olarak felç kalırken beynin bir kısmının uyanık kaldığı bu durum oldukça yaygın. O ilk ürkütücü deneyimin ardından birkaç gecede bir uyku felci yaşadım ama her defasında daha az korkutucu hale gelmişti.
Ama uyku felci hayatı çok daha fazla etkileyebilir ve bazıları bunu korkunç halüsinasyonlarla yaşayabilir. Konuştuğum 24 yaşındaki bir hasta, 18 yaşındayken yaşadığı deneyimi şöyle anlatıyordu:
"Uyandığımda hareket edemiyordum. Perde arkasında saklanan çirkin bir yaratık göğsümün üzerine atladı. Başka bir boyuta girdiğimi sandım. En korkuncu da çığlık atamıyordum. O kadar canlı, o kadar gerçekti ki!"
Şeytan, hayalet, uzaylı, tehditkar davetsiz misafirler, hatta ölü akrabaların halüsinasyonunun yanı sıra kendi vücutlarından bazı parçalarının havada uçuştuğunu ya da bedenlerinin bir kopyasının yanlarında yattığını görenler de var. Bazıları melek görüp dini bir deneyim yaşadıklarına inanıyor.
Araştırmacılar bu halüsinasyonların bir zamanlar Avrupa'da cadılara olan inancı körüklemiş olabileceğini ve hatta günümüzde uzaylılar tarafından kaçırılma iddialarının arkasında olabileceğini düşünüyor.
Edebiyat tarihinde bu tür olaylara ilişkin çok sayıda renkli tasvir bulunuyor. Mary Shelley'nin Frankenstein'daki bir sahneyi yazarken bir uyku felci tablosundan esinlendiği anlaşılıyor.
Harvard Üniversitesi'nde uyku araştırmacısı olan ve tedavi yollarına ilişkin ilk klinik çalışmayı 2020'de tamamlayan Baland Jalal, uyku felci için "Eskiden göz ardı edilen bir olguydu ama son 10 yılda artan bir ilgi var" diyor.
Jalal, bugün bu durumu araştıran bir avuç uyku uzmanından biri. Uyku felcinin nedenleri ve etkileri hakkında daha sağlam bir tablo sunmayı ve bu durumun insan beyninin gizemleri hakkında ne ifade ettiğini bulmayı umuyorlar.
Klinik psikolog Brian Sharpless 2011'de Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde yaptığı kapsamlı çalışmayla uyku felcinin yaygınlığını ortaya koydu.
Çalışma, yetişkinlerin yaklaşık yüzde 8'inin bu olguyu yaşadığını, bu oranın üniversite öğrencilerinde yüzde 28'e, psikiyatri hastalarında ise yüzde 32'ye kadar çıktığını gösteriyordu.
Bu durumu yaşadıktan sonra bazıları doğaüstü ve hatta paranormal açıklamalara yönelse de Jalal, nedenin çok daha basit olduğunu söylüyor.
Geceleri vücudumuz uykunun dört aşamasından geçer. Son aşamaya hızlı göz hareketi uykusu ya da "REM" denir. Bu, rüya gördüğümüz zamandır. REM sırasında beyin, muhtemelen rüyalara göre hareket edip kendimize zarar vermemizi önlemek için kasları felç eder.
Ancak bazen (bilim insanları hala nedeninden emin değil) beynin duyusal kısmı REM'den erken çıkıp kendinizi uyanık hissettirir. Beynin alt kısmı ise hala REM'dedir ve kaslarınızı felç etmek için nörotransmitterler göndermeye devam eder.
Jalal bunu, "Beynin duyusal kısmı aktif hale gelir. Zihinsel ve algısal olarak uyanıyorsunuz ama fiziksel olarak hala felçsinizdir" diye açıklıyor.
Uyku felcini birçok insan için alıştıkları bir durum olarak değerlendiren Oxford Üniversitesi'nde uyku profesörü Colin Espie, "Bu biraz uyurgezerliğe benziyor; uyurgezer insanların çoğu hiç doktora gitmiyor. Bu aile içinde bir sohbet konusu olarak kalıyor" diyor.
Ancak şanssız bir azınlık için bu durum daha ciddi sorunlara yol açabiliyor. Sharpless'ın araştırması, uyku felci yaşayanların yüzde 15 ila yüzde 44'ünün "klinik olarak önemli sıkıntı" yaşadığını ortaya koydu.
Sorunlar genellikle durumun kendisinden ziyade uyku felcine nasıl tepki verdiğimizden kaynaklanıyor.
Hastalar gün boyunca bir sonraki nöbetin ne zaman geleceğiyle ilgili endişe yaşıyor.
Espie, bunun bir tür panik atağa dönüşebileceğini söylüyor. En ciddi vakalarda ise uyku felci narkolepsinin bir işareti olabilir.
Narkolepsi, beynin uyku ve uyanma düzenini düzenleyemediği ve kişinin uygunsuz zamanlarda uykuya dalmasına neden olan daha ciddi bir rahatsızlık.
Doktorlar, uyku yapısı parçalandığı için uykusuz kaldığınızda uyku felci geçirme olasılığının daha yüksek olduğunu söylüyor. Bazı hastalar da sırt üstü yattıklarında daha fazla bu durumu yaşadıklarını söylüyor, ancak bu konuda belirli bir açıklama yok.
Uyku felcinin tedavisinde en yaygın yaklaşım eğitimseldir: Hastalara bu durumun nasıl meydana geldiği basitçe anlatılır ve tehlikede olmadıkları konusunda güvence verilir.
Bazen bir tür meditasyon terapisi kullanılır. Amaç, hastanın yatağa gitme konusundaki endişesini azaltmak ve uyku felci geldiğinde sakin kalmaları için onları eğitmektir.
Daha ciddi vakalarda, normalde depresyon tedavisinde kullanılan ancak REM uykusunu bastırma gibi bir yan etkisi olan seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI'lar) dahil olmak üzere ilaçlar uygulanabilir.
En dramatik ve etkisi uzun süren uyku felci atakları gerçekçi halüsinasyonlarla gelenlerdir. Bunlar korkuya yol açsa da bilim insanları aynı zamanda insan beyni hakkında önemli veri sunduklarını düşünüyor.
Uyku felcine girdiğinizde, beyninizin motor korteksi vücuda sinyaller göndermeye başlar ve hareket etmesini söyler. Ancak kaslar felçlidir ve bu yüzden beyin karşılığında herhangi bir geri bildirim sinyali almaz.
Jalal bu durumu, "Bir uyumsuzluk vardır... benlik parçalanmış, bozulmuştur" diye açıklıyor.
Sonuç olarak, beyin "boşluğu doldurur" ve kasların neden hareket edemediğine dair kendi açıklamasını yaratır.
Bu yüzden pek çok halüsinasyonda bir yaratığın göğse oturduğu ya da vücudu aşağı doğru bastırdığı fikri doğar.
Bu da evrimci bilim insanları arasında popüler bir düşünce olarak insan beyninin "hikaye anlatma makinesi" olduğu yönündeki fikri güçlendiriyor.
Dünyanın büyük ölçüde rastlantısal olduğu fikrini kabullenmekte zorlanıyoruz ve bu yüzden beynimiz sıradan olana anlam bulma çabasıyla dramatik anlatılar tasarlıyor.
Londra Üniversitesi Goldsmiths'te anomalistik psikoloji araştırma biriminin başkanı olan Christopher French, on yıldan fazla bir süreyi dünyanın dört bir yanında bu halüsinasyonları yaşamış insanlarla konuşarak ve gördüklerini kaydederek geçirdi. French "Ortak temalar var, ancak aynı zamanda büyük miktarda kendine özgülük, değişkenlik de var" diyor.
Halüsinasyonlar kültürden büyük ölçüde etkileniyor görünüyor. Kanada'nın bir bölgesinde göğsünüzün üzerinde oturan bir "Yaşlı Cadı" iken, Meksikalılar göğüslerinde yatan bir "ölü adam", Türkler gizemli ve hayaletimsi bir yaratık olan "Karabasan"ı tarif eder; İtalyanlar da genellikle cadı halüsinasyonu görürler.
Bu durum, insanların kültür ve beklentilerinden büyük ölçüde etkilenen sosyal hayvanlar olduğu fikrini güçlendiriyor.
Jalal, Danimarka ve Mısır'da benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahip gönüllüler arasında yaptığı çalışmalarda semptomları karşılaştırmış ve uyku felcinin ortaya çıkış biçiminde kültürel bir uçurum olduğunu görmüştür.
Mısırlıların uyku felci geçirme olasılığı Danimarkalılardan çok daha yüksekti (yüzde 25'e kıyasla yüzde 44) ve buna doğaüstü bir açıklama getirme olasılıkları daha fazlaydı.
Jalal'ın teorisine göre doğaüstü korkusu insanların uyku felcinden daha fazla korkmasına neden oluyor ve bu kaygı da zihinle beden arasındaki yakın kaynaşmanın bir göstergesi olarak bu olgunun gerçekleşme olasılığını artırıyor.
"Kaygı ve stres yaşadığınızda uykunuz daha parçalı hale gelecektir, bu nedenle uyku felci geçirme olasılığınız daha yüksektir" diyor ve ekliyor:
"Diyelim ki büyükanneniz size 'Yaratık böyle görünüyor, geceleri geliyor ve size saldırıyor' dedi. Bu korku nedeniyle aşırı uyarılırsınız, beyninizin korku merkezleri aşırı tetikte olur. Ve bir de bakmışsınız ki REM uykusu sırasında 'Bir şeyler ters gidiyor, hareket edemiyorum, yaratık burada' diye hissediyorsunuz.
"Öyle görünüyor ki kültür gerçekten de böylesi bir çarpıcı etki yaratabiliyor."
|
Bilim, Sağlık, Psikoloji, Uyku
|
Maymun çiçeği virüsü nedir, nasıl bulaşır, hastalığın tedavisi var mı?
|
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü nedeniyle küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti. Peki maymun çiçeği virüsü nedir, tedavi edilebilir mi?
WHO'nun tavsiyesinden bir gün önce Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, maymun çiçeğiyle bağlantılı olarak kıta çapında halk sağlığı acil durumu ilan etmişti.
WHO'ya göre sadece Afrika'da bu yıl virüsle bağlantılı 537'den fazla (14 Ağustos 2024 itibariyle) ölüm yaşandı, toplam vaka sayısıysa 15 bin 600'ü geçti. Bu, geçen yıl boyunca kıtada görülen toplam vaka sayısının şimdiden geçildiği anlamına geliyor.
Dünya Sağlık Örgütü 2022 yılında da maymun çiçeği için küresel acil durum ilan etmişti. O dönemde Türkiye'de virüsle bağlantılı beş vaka görüldüğü açıklanmıştı.
Güncel salgınla ilgili Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye'de herhangi bir vakaya rastlanmadığı ve herhangi bir kısıtlama veya ek tedbir ihtiyacı olmadığı belirtildi.
WHO Avrupa Direktörü Hans Kluge, 20 Ağustos'ta yaptığı açıklamada maymun çiçeği virüsünün 2020'de dünyaya yayılan koronavirüs salgınıyla kıyaslanmaması gerektiğini vurguladı.
Kluge, "Mpox'u nasıl kontrol edeceğimizi ve Avrupa'da yayılmasını ortadan kaldırmak için atmamız gereken adımları biliyoruz" şeklinde konuştu.
Uzmanlar şu anki salgının virüsün farklı bir varyantından kaynaklandığını söylüyor ve bunun öncekilere göre daha tehlikeli bir varyant olduğundan endişe ediyor.
Son ve daha bulaşıcı olan varyant İsveç, Pakistan, Tayland ve dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan'da da görüldü.
Peki maymun çiçeği virüsü nedir, tedavi edilebilir mi?
Hastalıkla ilgili bilinenleri derledik.
İlk olarak 1950'lerde Orta Afrika'da tespit edilen maymun çiçeği, nadir görülen bir virüs. Çiçek hastalığına benzer bir hastalığa neden oluyor.
Ancak maymun çiçeği görülen kişilerde hastalık daha hafif geçiyor ve uzmanlar bu durumda bulaşma olasılığının daha düşük olduğunu söylüyor.
Virüs genellikle tropik yağmur ormanlarının yakınındaki Batı Afrika ülkelerinde görülüyor. Virüsün, Batı Afrika ve Orta Afrika olmak üzere iki ana türü var.
Batı Afrika'da görülen "Clade II" adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılındaki küresel salgına da bu virüs yol açmıştı.
"Clade 1" ise Orta Afrika'da endemik bir tür. "Clade 1b" ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan varyant.
İlk belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı ve kas ağrıları yer alıyor.
Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayıp vücudun diğer bölgelerine, en yaygın olarak da avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor.
Aşırı kaşıntı yapan veya ağrılı olabilen döküntüler değişip farklı aşamalardan geçebiliyor ve sonunda kabuk oluşturup dökülüyor. Bazen döküntüler deride iz bırakabiliyor.
Enfeksiyon genellikle kendiliğinden iyileşiyor ve yaklaşık 14-21 gün sürüyor.
Ciddi vakalarda lezyonlar tüm vücuda, özellikle de ağız, göz ve cinsel organlara yayılabiliyor.
Mpox, enfekte kişiyle yakın temas yoluyla insandan insana yayılıyor. Cinsel ilişki, cilt teması ve enfekte kişinin yakınında konuşmak veya nefes almak da buna dahil.
Virüs açık yaralar, solunum yolu ya da gözler, burun veya ağız yoluyla da bulaşabiliyor.
Virüsün bulaştığı çarşaf ve nevresim, giysiler ve havlular gibi nesnelere dokunarak da hastalık yayılabiliyor.
Maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi enfekte hayvanlarla yakın temas da başka bir tehlike unsuru.
2022'deki küresel salgın sırasında virüs çoğunlukla cinsel temas yoluyla yayılmıştı.
Vakaların yüzde 96'sının gördülüğü Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki mevcut salgın da cinsel temastan kaynaklanıyor.
Vakaların çoğu cinsel olarak aktif olan kişilerde ve erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkeklerde görülüyor.
Birden fazla partneri olan veya yeni cinsel partneri olan kişiler de risk altında olabilir.
Ancak sağlık çalışanları ve aile üyeleri de dahil olmak üzere, semptomları olan biriyle yakın teması olan herkes virüsü kapabilir.
Mpox virüsü olan kişilerle yakın temastan kaçınılması ve virüsün olduğu yerlerde bulunanların ellerini sık sık yıkaması tavsiye ediliyor.
Mpox olan kişiler, vücudundaki döküntüler kaybolana kadar kendilerini izole etmeli.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iyileştikten sonra 12 hafta boyunca cinsel ilişkiye girerken önlem olarak prezervatif kullanılması gerektiğini söylüyor.
Çiçek hastalığında kullanılan tedavi yöntemleri mpox için de yararlı olabilir, ancak ne kadar etkili oldukları henüz yeterince bilinmiyor.
Mpox salgınları, enfeksiyonları önleyerek kontrol altına alınabilir. Bu da aşılama yoluyla yapılabiliyor.
Şu anda mpox için üç aşı bulunuyor ancak bunlar sadece risk altındakiler veya enfekte bir kişiyle yakın temasta bulunanlara veriliyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yaygın bir aşılama programı tavsiye etmiyor.
Ne kadar koruma sağladıklarını anlamak için yeni mpox varyantlarına karşı aşıların daha fazla denenmesi gerekiyor.
WHO son dönemde ilaç üreticilerinin, henüz onaylanmamış olsa da mpox aşılarını ihtiyaç duyulan ülkelerde acil durumlar için kullanıma sunmalarını istedi.
|
Bilim, Sağlık, Maymun çiçeği virüsü, Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
|
Bazı çocuklar neden yemek seçer?
|
İngiltere'de yapılan yeni bir kapsamlı araştırmaya göre çocukların yemek seçmesi ailelerin onları yetiştirme şeklinden çok genetik yatkınlıklarıyla ilgili.
Buna göre, yemek seçme çok küçük yaştan ergenliğe kadar süren bir özellik olabiliyor.
İngiltere'de yapılan çalışma için araştırmacılar, 16 aylıktan başlayarak, 3, 5, 7 ve 13 yaşlarındaki bir kısmı tek yumurta diğeri de ayrı yumurta ikizi olmak üzere 2 bin 400 çocuğun aileleri tarafından doldurulan yemek anketi sonuçlarını inceledi.
Araştırmacılar, dokular veya tatlar konusunda seçicilik veya yeni yiyecekleri denemeye karşı isteksizlik nedeniyle sınırlı sayıda yiyecek yeme eğilimi olarak tanımladıkları yemek seçme kavramına odaklandılar.
Genetik özelliklerinin yüzde 100'ünü paylaşan tek yumurta ikizlerin beslenme alışkanlıklarını, genlerinin yaklaşık yüzde 50'si ortak olan ayrı yumurta ikizlerinin beslenme alışkanlıklarıyla karşılaştıran araştırmacılar şunları buldu:
Journal of Child Psychology and Psychiatryadlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmanın kıdemli yazarı, UCL'de Profesör Clare Llewellyn BBC'ye yaptığı açıklamada, "Bazı çocukların belli yiyecekleri denemekte oldukça 'acımasız' davranmasının, bazılarının ise daha maceracı olup aile yemeklerine memnuniyetle katılmasının nedeni, ebeveynlik tarzlarından ziyade, çocuklar arasındaki genetik farklılıklardan kaynaklanıyor" dedi.
Çalışmanın baş yazarı Dr Zeynep Nas da, yemek seçmenin yaygın olmasına rağmen aileler için kaygı sebebi olduğunu vurguladı ve bulguların "ebeveynlerin suçluluk duygularından kurtulmasına" yardımcı olmasını umduğunu söyledi.
Dr. Llewellyn, çalışmanın yemek seçenlere yardımcı olacak stratejileri incelemek üzere tasarlanmadığını, ancak diğer çalışmaların belirli tekniklerin yardımcı olduğunu öne sürdüğünü belirtti.
Bunlar arasında öne çıkan bazı stratejiler şöyle:
Araştırmacılar yemek seçmenin yaygın bir özellik olabileceği ancak aşırı yemek seçmenin yakın zamanda tanınan bir yeme bozukluğunun belirtisi olabileceği konusunda uyarıyor.
Bu sorun Kaçınmacı ve Kısıtlayıcı Gıda Alım Bozukluğu (ARFID) olarak adlandırılıyor ve önemli sağlık riskleri barındırıyor.
Bu gibi durumlarda sağlık uzmanlarından yardım alınması tavsiye ediliyor.
|
Genetik bilimi, Bilim, İngiltere, Sağlık
|
Uğur Şahin ve Özlem Türeci: Koronavirüs aşısını bulan bilim insanları
|
Koronavirüs aşısında başarıya ulaştığını açıklayan ilk şirketin arkasında Türkiye kökenli iki bilim insanı var.
Pfizer ile birlikte koronavirüs aşısını geliştiren Almanya merkezli BioNTech şirketi, Özlem Türeci ve Uğur Şahin tarafından 2008'de kuruldu.
Aileleri Türkiye'den Almanya'ya göç eden Türeci ve Şahin çiftinin başarısı, ülkede göçmenlerin oynadığı role de örnek gösterildi.
Avrupa Reform Merkezi baş ekonomisti Christian Odandahl, Biontech aşısının çıktığı dönem yaptığı bir paylaşımda "Uğur Şahin'in babası Köln'deki Ford fabrikasında çalışmaya gelen misafir işçilerden biriydi, şimdi oğlu dünyayı saran salgına son veren kişi olabilir" demişti.
BioNTech'in CEO'su olan Profesör Uğur Şahin, aynı zamanda Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi'nde çalışıyor.
İmmünolog ve onkolog olan Şahin, İskenderun'da doğduktan sonra dört yaşında ailesiyle birlikte Almanya'ya göçtü.
Babası Köln'deki Ford fabrikasında çalışan Şahin'in hayali doktor olmaktı.
Bir fabrika işçisinin çocuğu için ulaşması zor bu hayali gerçekleştiren Şahin, bugün eşiyle birlikte Almanya'nın en zengin 100 kişisi arasında.
İngiliz Telegraph gazetesine göre çift, ilk şirketleri Ganymed'i 1,4 milyar euroya sattı.
Bu, Almanya'da o tarihe kadarki en büyük tıp şirketi satışı olarak kayda geçti.
Ticari başarısına rağmen üniversitede ders vermeyi de bırakmayan Şahin, toplantılara elinde bisiklet kaskıyla giriyor ve akademisyen arkadaşları tarafından mütevazı biri olarak nitelendiriliyor.
Şirketin kurucularından Doktor Özlem Türeci, on yıl boyunca Klinik ve Bilimsel Danışma Kurulu'nda görev yaptıktan sonra 2018'de BioNTech Tıp Şefi oldu.
Türeci aynı zamanda Kanser İmmünoterapi Derneği Başkanı.
Babası İstanbul'da bir doktor olan Türeci'nin ailesi, doğumundan önce Almanya'ya göçtü.
Türeci, eşi Uğur Şahin ile Hamburg'da çalışırken tanıştı. "Düğün günümüzde bile laboratuvarda çalıştık" diyor.
Çift, Ganymed şirketinde modifiye edilmiş genetik kodlarla bağışıklık sistemine kanserle mücadele etmeyi öğreten çalışmalar yapıyordu.
Bu uygulamada bağışıklık sistemi, kanserli hücreleri vücuda giren bir virüs gibi algılayarak onları ortadan kaldırmaya çalışıyor.
2008'de Uğur Şahin, Özlem Türeci ve Christoph Huber tarafından kurulan şirket, yıllar içinde tıp alanında pek çok araştırma yaptı.
BioNTech şirketi Eylül 2019'da Bill ve Melinda Gates Vakfı ile HIV ve tüberküloz tedavilerine yönelik de bir anlaşma imzalamıştı.
Şahin ve Türeci, 2020 yılında, koronavirüs salgını küresel bir pandemiye dönüşmeden önce bunun kaçınılmaz olduğunu öngörerek derhal mRNA teknolojisiyle aşı çalışmalarına başladı.
Böylece pandemi tüm dünyayı etkisi altına aldığında aşı piyasaya sürülmeye hazırdı.
ABD'den Japonya'ya birçok ülke, Biontech-Pfizer aşısından yüz milyonlarca doz sipariş etti.
Şirketin diğer kurucu ortakları arasında ise Alman milyarder kardeşler Thomas ve Andreas Struengmann bulunuyor.
Kardeşler, Türeci ve Şahin çiftinin Ganymed şirketinin de ortakları arasındaydı.
2022'de Moderna şirketi, Biontech-Pfizer'a mRNA teknolojisini kopyaladığı gerekçesiyle dava açtı.
Biontech-Pfizer da bunun üzerinde Moderna'ya koronavirüs aşı patentlerinin geçersiz kılınması için İngiltere ve Almanya'da dava açtı.
Dava kapsamında Avrupa Patent Ofisi, Mayıs 2024'te Moderna'nın aşı patentinin geçerli olduğu yönünde karar verdi.
Şirketlerin Almanya, Hollanda, Belçika ve ABD'de birbirlerine açtığı davalar sürüyor.
Biotench hisseleri, Aralık 2020'de koronavirüs aşısının onaylanmasının ardından tavan yapmıştı.
Şirketin hisseleri, aşı satışlarının azalmasının ardından düşüşe geçti.
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Aşılar, Koronavirüs, Türkiye, Almanya, Sağlık, Tıp
|
Dünya Alzheimer günü: Belirtileri neler, hangi tedaviler uygulanıyor?
|
İngiltere, kan testleri yoluyla Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinin daha erken teşhis edilip edilemeyeceğini anlamak için denemeler yapıyor.
Bu sayede daha fazla insanın bakım, destek ve yeni ilaç tedavilerine daha erken aşamada başlanması umuluyor.
İngiltere'deki Alzheimer Society (Alzheimer Derneği) verilerine göre bugün dünyada 55 milyon insan demansla yaşıyor ve 2050'de bu rakamın 139 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.
Demans, beynin birçok hastalığında görülen bir semptomdur.
Hafıza kaybı söz konusudur ve özellikle yakın zamandaki olayları hatırlamakta zorluk çekilir.
Diğer belirtiler arasında davranış, ruh hali ve kişilik değişiklikleri, tanıdık yerlerde kaybolma veya konuşmada doğru kelimeyi bulamama sayılabilir.
Bu durum, insanların yemek yeme ve su içme gibi ihtiyaçlarının farkında olmadıkları bir noktaya ulaşabilir.
Alzheimer, demansa neden olan hastalıklar arasında en yaygın olanıdır.
Diğer demans türleri ve yol açan unsurlar ise şunlar:
Alzheimer hastalığının ilk belirtileri genellikle hafıza kaybı olarak ortaya çıkar.
Bu, son konuşmaları unutmayı, eşya kaybetmeyi, isimleri unutmayı veya aynı soruyu tekrar tekrar sormayı içerebilir.
Ruh halinde de daha fazla endişe veya kafa karışıklığı gibi değişiklikler olabilir.
Gençler Alzheimer'a yakalanır mı?
Alzheimer çoğunlukla bir yaşlılık hastalığıdır. 80 yaşın üzerindeki her altı kişiden birinde görülür.
Erken (genç) başlangıçlı Alzheimer nispeten nadirdir. Yine de Alzheimer vakalarının yüzde 5'i 65 yaşın altındaki kişilerde ortaya çıkar.
Çok daha az sayıda insan ise 30'lu ve 40'lı yaşlarında etkilenebilir.
Genç yaşta Alzheimer'a yakalanmak için bilinen tek risk faktörü, yakın akrabaların da erken başlangıçlı hastalığa sahip olmasıdır. Hastalığı önlemenin bilinen bir yolu yoktur.
Demansa yakalanmayı engellemenin kanıtlanmış bir yolu yok.
Ancak araştırmalar, her üç vakadan birinin yaşam tarzı değişiklikleri ile önlenebileceğini gösteriyor:
Bunları yapmanın beyni korumaya nasıl yardımcı olabileceği tam olarak bilinmiyor.
Peki, bu yaşam tarzı faktörleri beyindeki bunama sürecini gerçekten durduruyor mu? Yoksa beyni bunamaya hazırlayıp böylece daha uzun süre idare edilmesini sağlayarak semptomların ortaya çıkması mı erteleniyor?
Alzheimer kalıtsal olabilir, ama olay bundan ibaret değil.
Alzheimer'lı bir ebeveyne veya kardeşe sahip olmak hastalığa yakalanma riskini artırır.
Ancak hastalığa yakalanmış bir akrabanızın olması, kaderinizde bu hastalığa yakalanmak olduğu anlamına gelmez.
Alzheimer'dan etkilenmemiş bir ailede olmak da hastalığa yakalanmayacağınız anlamına gelmez.
İlk kez klinik deneylerde ilaçların Alzheimer hastalığının hızını yavaşlattığı kanıtlandı.
Donanemabvelecanemab, hastalığın erken evrelerinde beyindeki amiloid adlı proteini hedef alıyor.
Amiloid, beyin hücreleri arasındaki boşluklarda birikerek hastalığın özelliklerinden biri olan plakları oluşturuyor.
Ancak bu ilaçların faydası çok büyük görünmüyor; hastalığı durdurmuyor ya da tersine çevirmiyorlar.
Bu ilaçlar henüz bilimsel çalışma aşamasını geçip rutin hastane kullanımına sunulmuş değil.
Avrupa İlaç Ajansı (EMA), Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatanlecanemab adlı ilaca ruhsat vermeyi reddetti.
Kararda, ilacın faydalarına karşın beyinde kanama ve şişme gibi tehlikeli yan etkilere yol açma riski vurgulandı.
Londra'daki University College Hastanesi'ndemiridesapadlı bir ilacın denemeleri yapılıyor.
Deneme, en fazla 12 ay boyunca ilacın her gün mideye enjekte edilmesini içeriyor ve SAP (serum amiloid P bileşeni) adı verilen proteini beyinden uzaklaştıran ilacın, amiloid plakların beyin hücrelerine zarar vermesini durdurup durduramayacağını öğrenmeyi amaçlıyor.
Araştırmacılar bunun Alzheimer hastalığının gelişim sürecinin bir parçası olabileceğini düşünüyor.
|
Bilim, Sağlık
|
'Genetik hayaletler' araştırması Covid'in kaynağının yaban hayvanları olduğunu buldu
|
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Fransa'dan bilim insanları tarafından, milyonlarca genetik kod parçası kullanılarak yapılan yeni bir araştırma, Covid-19 salgınının bir laboratuvar sızıntısından ziyade pazarda satılan enfekte hayvanlarla ortaya çıktığını öne sürüyor.
Çalışma için Covid'in erken evrelerinde Çinli yetkililer tarafından toplanan ve salgının kökenleri hakkında en değerli bilimsel bilgi kaynaklarından biri olarak görülen numuneler kullanıldı.
Numuneler Ocak 2020'de Çin'in Vuhan kentinde toplanmıştı.
Vuhan'daki hastanelere gizemli bir zatürreyle başvuranların artmasıyla Huanan Deniz Ürünleri Toptan Pazarı ile erken bir bağlantı kurulmuştu.
Pazar kapatıldıktan sonra yetkililer, tezgahlar, hayvan kafeslerinin içi ve kesilen hayvanların kürkünü yüzmek için kullanılan ekipmanlar dahil birçok yerden sürüntü örnekleri topladılar.
Bu numunelerle ilgili analizleri geçen yıl yayımlandı ve ham veriler diğer bilim insanlarının kullanımına sunuldu.
Şimdiyse ABD ve Fransa'daki bir grup bilim insanı, daha da gelişmiş genetik analizlerin Covid'in ilk günlerini daha derinlemesine incelemelerine izin verdiğini söylüyor.
Bu çalışma kapsamında milyonlarca kısa genetik kod parçasını (hem DNA hem de RNA) analiz ederek Ocak 2020'de pazarda olan hayvanları ve virüsleri bir nevi yeniden canlandırmaları gerekiyordu.
Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nden Prof. Florence Débarre, "Çevreden alınan numunelerle bu hayvanların DNA ve RNA hayaletlerini görüyoruz ve bu hayvanların bazıları [Covid virüsünün] bulunduğu tezgahlardalar," diyor.
Celldergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarında, virüsün pazarda ortaya çıktığı tezini destekleyen bulgular sıralanıyor.
Buna göre Covid virüsü ve taşımaya yatkın hayvanların aynı yerde olduğu tespit edildi; bazı sürüntülerde hem hayvanın hem de koronavirüs genetik kodu birlikte gözlemlendi. Bunlar pazarın her yerine eşit bir şekilde dağılmamış; belirli sıcak noktalarda toplanmıştı.
ABD'deki Scripps Enstitüsü'nden Prof. Kristian Andersen, "Tek bir tezgah düzeyinde bile, salgının yüksek olasılıkla kaynağının pazar olduğunu gösteren çok tutarlı bir hikaye buluyoruz," diyor.
Ancak, virüsle aynı anda aynı yerde olmaları hayvanların enfekte olduğunu kanıtlamıyor.
Numunelerde en sık görülen hayvan, rakun köpeğiydi. Deneyler bu hayvanın Covid'i hem yakaladığını hem de bulaştırdığını göstermişti.
Pandeminin potansiyel kaynağı olarak tanımlanan diğer hayvanlar, 2003'teki Sars salgınıyla da ilişkilendirilen maskeli palmiye misk kedisi, beyaz bambu fareleri ve Malaya kirpileriydi. Virüsü yayıp yaymadıklarını görmek için deneyler yapılmadı.
Genetik analizin derinliği, pazarda hangi rakun köpek türlerinin satıldığını belirleyebilmesini sağladı. Bu türler Güney Çin'de yaban hayatında daha yaygın olarak bulunuyordu. Bu, bilim insanlarına bir sonraki adımda nereye bakacakları konusunda ipuçları veriyor.
Araştırma ekibi ayrıca pazarda bulunan viral numunelerin genetik kodunu pandeminin ilk günlerinde hastalardan alınan numunelerle karşılaştırdı. Viral numunelerdeki çeşitli mutasyonlar incelemek de ipuçları sağlıyordu.
Numuneler, Covid'in pazarda birden çok kez ortaya çıktığını ve hayvanlardan insanlara iki potansiyel yayılma olayı yaşandığını gösteriyor ancak kanıtlamıyor.
Araştırmacılar, bunun, salgının pazar dışında bir yerde başlayıp pazarda güçlenmesinden ziyade pazarın köken olduğu fikrini desteklediğini söylüyor.
Bilim insanları ayrıca mutasyonları virüsün soy ağacını oluşturmak ve geçmişine bakmak için kullandı.
Prof. Andersen, "Pandeminin ve pazardaki salgının başladığına inandığımız zamanlar örtüşüyor, aynılar," diyor.
Araştırmalarına göre pandeminin ilk günlerinde görülen koronavirüsün tüm genetik çeşitliliği pazarda bulunuyordu.
Arizona Üniversitesi'nden Prof. Michael Worobey, "Bu büyük, gür evrimsel ağaçtaki küçük bir dal olmaktan ziyade, pazardaki genetik dizilimler ağacın tüm dallarına yayılmış durumda, bu da genetik çeşitliliğin aslında pazarda başladığıyla tutarlı," diyor.
Bu çalışmanın, erken vakalar ve pazarla bağlantılı hastaneye yatışlar gibi diğer verilerle bir araya geldiğinde, Covid'in kökeninin hayvansal olduğuna işaret ettiğini söyledi.
Prof. Worobey, "Şüpheye mahal bırakmayacak şekilde böyle ortaya çıktı" dedi ve veriler göz önüne alındığında diğer açıklamaların "oldukça hayali, saçma senaryolar" gerektirdiğini belirtti.
"Bence şimdiye kadar kanıtların ne kadar güçlü olduğu konusunda bir takdir eksikliği vardı," diye ekledi.
Laboratuvar sızıntısı teorisi, virüsün koronavirüsleri uzun süredir inceleyen Vuhan Viroloji Enstitüsü'nden (WIV) kaynaklandığını savunuyor.
Bu yer pazar yerinden arabayla 40 dakika uzaklıkta. ABD istihbarat birimlerinden, kazara veya kasıtlı bir sızıntı olup olmadığını araştırmaları istenmişti.
Haziran 2023'te, sürece dahil olan tüm kurumlar, salgının hem sızıntı hem hayvan kökenli olma ihtimalinin makul olduğunu açıkladılar.
Ulusal İstihbarat Konseyi ve diğer dört kurum, muhtemel kaynağın hayvanlar olduğunu söyledi. Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve Enerji Bakanlığı, laboratuvardan kaynaklanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu savunmuştu.
Prof. Andersen, "'Laboratuvar hemen yakında, elbette laboratuvardı, aptal mısın?' diye düşünen birçok kişiye göre bu en olası senaryo gibi görünüyor. Bu argümanı anlıyorum."
Ancak, artık "pazarın gerçek merkez üssü" olduğunu ve "hatta o pazar içindeki noktaları" gösteren bol miktarda veri olduğunu söylüyor.
Pandeminin kaynağı olabilecek hayvanları belirlemek, bilim insanlarının bir bu kökene dair daha fazla kanıt arayabilecekleri yerlere dair ipuçları sağlıyor.
Ancak, çiftlikler Covid'in ilk günlerinde hayvanlarını itlaf ettiği için artık bulunacak kanıt kalmamış olabilir.
Prof. Worobey, "Büyük olasılıkla şansımızı kaçırdık," diyor.
Analizde yer almayan Hong Kong Üniversitesi'nden Prof. Alice Hughes, araştırmanın "iyi bir çalışma" olduğunu söyledi.
“[Ancak] pazardaki gerçek hayvanlardan alınmamış sürüntü örnekleri olmadan daha yüksek bir kesinlik elde edemeyiz," diye ekledi.
Cambridge Bulaşıcı Hastalıklar Eş Direktörü Prof. James Wood, çalışmanın pazardaki yaban hayvanları tezgahlarında salgının başladığına dair "çok güçlü kanıtlar" sağladığını söyledi.
Ancak, numunelerin pazar kapandıktan sonra toplandığı ve salgın muhtemelen haftalar önce başladığı için sonucun kesin olamayacağını söyledi.
Prof. Wood, yaban hayvanların canlı ticaretini sınırlamak için "neredeyse hiçbir şey yapılmadığı" konusunda uyardı. "Virüslerin enfekte hayvanlardan kontrolsüzce bulaşmasının gelecekteki salgınlar için büyük bir risk oluşturduğunu" da ekledi.
|
Bilim, Hayvanlar alemi, Amerika Birleşik Devletleri, Koronavirüs, Çin, Sağlık
|
Palmiye yağının alternatifi bulunmuş olabilir
|
İskoçya’da bir araştırma ekibi, palmiye yağının alternatifi olabilecek bir ürün geliştirmiş olabileceklerini açıkladı.
Süpermarket raflarındaki gıda ve kozmetik ürünlerinin neredeyse yarısının palmiye yağı içerdiği tahmin ediliyor.
Palmiye yağına olan büyük talep, palmiye ağaçlarının yetiştiği Ekvator'a yakın bölgelerde önemli oranda ormansızlaşmaya yol açtı.
Edinburgh'daki Queen Margaret Üniversitesi'nden (QMU) gıda uzmanları, ürettikleri yüzde 100 bitki bazlı yeni içeriğin çevre için yüzde 70 oranında daha iyi olduğunu söylüyor.
Ayrıca yüzde 80 daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori ile ürettikleri PALM-ALT'ı çok daha sağlıklı bir seçenek olarak değerlendiriyorlar.
Ekibin üst düzey araştırmacılarından Catriona Liddle, “(Palmiye yağının) yerine geçebilecek, aynı tada ve aynı dokuya sahip ürünü elde etmeyi başardık” diyor ve ekliyor:
"Bir kurulu, ürünümüz ile geleneksel palmiye yağ arasındaki farkı anlayıp anlayamadığını görmek için bazı duyu testlerinden geçirdik ama farkı anlayamadılar.”
Yeni PALM-ALT ürününün mayonez tarzı bir kıvama sahip olduğu belirtiliyor.
Palmiye ve hindistan cevizi ya da ilave tatlandırıcı, şeker, koruyucu madde veya renklendirici içermiyor.
Keten tohumu endüstrisinden bir yan ürün ile doğal lif ve kanola yağından yapıldı.
Dünya Doğayı Koruma Vakfı'na (WWF) göre palmiye yağı, dünyada üretilen bitkisel yağların yüzde 40'ını oluşturuyor ve böylece dünyanın en çok üretilen bitkisel yağı olmaya devam ediyor.
Gıda ve kozmetik firmaları arasında oldukça popüler. Kokusuz, tatsız ve renksiz olduğu için ürünlerin kokusunu, tadını ve görünümünü değiştirmiyor.
Pürüzsüz bir dokusu var ve doğal koruyucu görevi görüyor. Yüksek sıcaklıkta da özelliklerini koruduğu için yemek pişirmek için de ideal. Çikolatadan şampuana, pizzadan diş macununa ve deodorantlara kadar her şeyde kullanılıyor.
Palmiye yağı ekimi için arazi kullanımının yüzde 85'i Endonezya ve Malezya'da.
1970'de 3,3 milyon hektardan 2020'de neredeyse 9 kat artarak 28,7 milyon hektara çıktı.
Mali açıdan bakıldığında, dünya çapındaki palmiye yağı endüstrisinin 2021'de 62,3 milyar dolar değerinde olduğu bildiriliyor. Talep artışı sürdüğünden, bu rakamın 2028 yılına kadar 75,7 milyar dolara çıkması bekleniyor.
Catriona Liddle, BBC’ye yaptığı açıklamada, "Palmiye yağı gıda endüstrisinde yağ olarak kullanılıyor, size doku ve iyi bir raf ömrü sağlıyor. Özellikle fırında pişirilen ürünlerde neredeyse yeri doldurulamaz bir bileşen çünkü çok işlevsel" dedi.
Fakat araştırmayı yürüten ekibinin PALM-ALT için uluslararası patent alma aşamasında olması ve olası üreticilerle görüşmeye başlamasıyla birlikte bu durum değişmek üzere olabilir mi?
Liddle, "Ekmek, kek, bisküvi gibi herkesin yemeyi sevdiği ancak bizim için pek de sağlıklı olmayan unlu mamuller ile başladık" diyor ve ekliyor:
"Yüzde 80'den fazla daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori içeren bir ürün yarattık. Dolayısıyla bu, palmiye yağından çok daha sağlıklı bir ürün. Ayrıca karbon emisyonları açısından düşünüldüğünde çevre açısından da neredeyse yüzde 70 daha iyi.
"Şimdi ürünü üretecek kişilerle görüşmeler yapmayı düşünüyoruz, bu yüzden bizim için gerçekten heyecan verici."
Palmiye yağı ucuza üretiliyor. Gıdalarda ve diğer ürünlerde alternatif yağlar yerine kullanılmasının birçok başka nedeni daha var.
Ancak bazı palmiye yağlarının üretilme şekli, çevreye ciddi zararlar veriyor.
Palmiye yağı, Afrika palmiye ağacının meyvesinden elde ediliyor. Şampuan ve sabun gibi temizlik malzemelerinden kahvaltılık gevrek ve bisküvilere kadar kullandığımız pek çok üründe bulunuyor.
Çevre örgütleri, palmiye ağacı yetiştirmenin gezegen için son derece kötü olduğunu söylüyor.
Ormansızlaşma, ormanların ve ağaçların, araziyi başka bir şey için kullanma amacıyla kesilmesi anlamına geliyor.
Palmiye yağı üretiminin 1990 ile 2008 yılları arasında dünyadaki ormansızlaşmanın yaklaşık yüzde 8'inden sorumlu olduğu tahmin ediliyor.
Bunun nedeni, yasa dışı olsa bile insanların, palmiye ağacı yetiştirmek için ormanları yakması.
Ormanlar bu şekilde yakılarak, bitkilerin ve yaban hayatının yaşadığı yerler yok ediliyor, bu da bölgenin biyolojik çeşitliliğinin azalmasına yol açıyor.
Orangutanlar, gergedanlar, filler ve kaplanlar bu durumdan etkilenebiliyor.
|
Bilim, Çevre, Gıda
|
Uzayda astronotların bir günü nasıl geçiyor?
|
İki Amerikalı astronot, Haziran ayında Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) sekiz gün geçirmek üzere Dünya'dan ayrıldı. Ancak Boeing Starliner uzay aracının onları Dünya'ya geri getirecek kadar güvenli olmadığı endişesi nedeniyle NASA, Suni Williams ve Butch Wilmore'ın dönüşünü 2025'e erteledi.
Şimdi dokuz kişiyle birlikte altı yatak odalı bir ev büyüklüğünde bir alanı paylaşıyorlar.
Williams burayı "mutlu olduğu yer" olarak adlandırıyor, Wilmore ise orada olmaktan "minnettar" olduğunu söylüyor.
Ancak Dünya'dan 400 km yukarıda olmak gerçekten nasıl bir his? Mürettebat arkadaşlarınızla olası sorunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Nasıl egzersiz yapıyorsunuz, kıyafetlerinizi nasıl yıkıyorsunuz? Ne yiyorsunuz ve daha da önemlisi, "uzay kokusu" nedir?
Üç eski astronot, yörüngede hayatta kalmanın sırlarını BBC'ye anlattı.
Astronotlar erken uyanırlar. ISS'nin Harmony adlı modülündeki telefon kulübesi büyüklüğündeki uyku bölmesinden 08.30 sularında çıkarlar.
2009 ve 2011'deki iki görevde uzayda 104 gün geçiren NASA astronotu Nicole Stott, burasının "dünyanın en iyi uyku tulumuna sahip" olduğunu söylüyor.
Bölmelerde mürettebatın aileleriyle iletişim halinde kalabilmesi için dizüstü bilgisayarlar yer alıyor, fotoğraflar veya kitaplar gibi kişisel eşyalarını koymaları için de bir köşe var.
Astronotlar daha sonra vakum sistemine sahip küçük bir bölme şeklindeki tuvaleti kullanabilirler. Normalde ter ve idrar, uzayda içme suyuna dönüştürülür ancak ISS'deki bir arıza nedeniyle mürettebat şu anda bunun yerine idrar depoluyor.
Daha sonra astronotlar işe koyulur. Bakım veya bilimsel deneyler, Buckingham Sarayı büyüklüğündeki ISS'de zamanın çoğunu alır.
2012-13'teki Expedition 35 görevinin komutanı Kanadalı astronot Chris Hadfield, “İçerisi, birbirine bağlanmış çok sayıda otobüs gibi. Yarım gün geçirip başka bir insan göremeyebilirsiniz” diye açıklıyor.
“İnsanlar istasyon içinde hızla hareket etmiyor. Büyük ve huzurlu” diye ekliyor.
ISS'de deneyler için altı özel laboratuvar bulunuyor. Astronotlar zorlu fiziksel koşullara vücutlarının nasıl tepki verdiğini ölçmek için kalp, beyin ve kan monitörleri takıyorlar.
Stott, "Biz kobayız" diyor ve ekliyor:
"Uzay kemiklerinizi ve kaslarınızı hızlandırılmış bir yaşlanma sürecine sokuyor ve bilim insanları bundan ders çıkarabilir."
Astronotlar, eğer becerebilirlerse, görev kontrolün tahmin ettiğinden daha hızlı çalışabilirler.
Hadfield, "Amacınız beş dakika boş zaman bulmak. Pencereye doğru süzülüp bir şeylerin geçmesini izlerdim. Ya da beste yapardım, fotoğraf çekerdim veya çocuklarım için bir şeyler yazardım" diyor.
Şanslı birkaçından, ISS'den çıkıp uzay yürüyüşü yapmaları isteniyor. İki uzay yürüyüşü yapan Hadfield, "Evrenle aramda plastik vizörümden başka hiçbir şey olmadan geçirdiğim o 15 saat, hayatımın herhangi bir 15 saati kadar heyecan verici ve uhreviydi" diyor.
Ancak bu uzay yürüyüşü, uzay istasyonuna metalik "uzay kokusu" getirebilir.
1991'de Sovyet uzay istasyonu Mir'de sekiz gün geçiren ilk İngiliz astronot Helen Sharman, bunu, "Dünya'da çamaşır makinesinde yıkanmış çamaşır veya temiz hava gibi birçok farklı kokumuz var. Ancak uzayda sadece bir koku var ve buna çabucak alışıyoruz" diye açıklıyor.
Kıyafet veya bilimsel kit gibi dışarıya çıkan nesneler, uzayın güçlü radyasyonundan etkileniyor.
Sharman, "Radyasyon yüzeyde serbest radikaller oluşturur ve bunlar uzay istasyonunun içindeki oksijenle reaksiyona girerek metalik bir koku yaratır" diyor.
33 yıl önce Dünya'ya döndüğünde, duyusal deneyimlere çok daha fazla değer verdiğini anlatıyor: "Uzayda hava durumu yok - yüzünüze yağmur veya saçınıza rüzgar çarpmıyor. Bunları bugün bile çok daha fazla takdir ediyorum."
Astronotların uzun süreli kalışlarda, çalışma aralarında günde iki saat egzersiz yapmaları zorunlu. Üç farklı alet, kemik yoğunluğunu azaltan sıfır yer çekiminin etkisini dengelemeye yardımcı oluyor.
Stott, aletlerden birinin tüm kas gruplarını çalıştıran squat, ağırlık ve kürek için iyi olduğunu söylüyor.
Mürettebat, uçup gitmemek için kendilerini bağladıkları iki koşu bandı ve dayanıklılık antrenmanı için bir bisiklet aleti kullanıyor.
Stott, tüm bu çalışmanın çok fazla terlemeye yol açtığını ve bunun da çok önemli bir soruna yol açtığını söylüyor: Kıyafetleri yıkamak.
“Çamaşır yıkayamıyoruz, sadece damlalar halinde su ve biraz da sabunlu şey var,” diye açıklıyor.
Yer çekimi teri vücuttan çekmediği için astronotlar bir ter tabakasıyla kaplanıyor. Stott bunun Dünya'dakinden çok daha fazla olduğunu söylüyor.
“Saç derime biriken teri hissediyordum ve başımı silmek zorunda kalıyordum. Her yere uçup dağıldığı için başınızı sallamak istemiyorsunuz” diye ekliyor.
Stott buna karşın günlük giysilerinin temiz kaldığını söylüyor.
“Yerçekiminin sıfır olduğu bir ortamda giysiler vücudun üzerinde yüzüyor, bu yüzden yağlar ve diğer şeylerden etkilenmiyorlar. Üç ay boyunca tek bir pantolon giyindim,” diye açıklıyor.
Diğer yandan giysiler için en büyük tehlike yiyecekler. Stott, “Birisi örneğin et ve sos içeren bir kutuyu açtığında herkes alarm durumuna geçerdi çünkü küçük yağ topları dışarı fırlardı.
“İnsanlar et suyu toplarından kaçınmak için Matrix filmindeki gibi geriye doğru yüzüyorlardı.”
NASA ISS'ye yılda birkaç tedarik aracı gönderiyor. Bunlar yeni bir mürettebat veya yiyecek, giysi ve ekipman malzemeleri getirebiliyor. Hadfield, Dünya'dan uzay istasyonuna ulaşmanın "inanılmaz" olduğunu söylüyor.
"Evrenin sonsuzluğunda ISS'yi gördüğünüzde hayatınızı değiştiren bir an yaşıyorsunuz; bu küçük yaşam balonunu, karanlıkta insan yaratıcılığının mikrokozmosu" diyor.
Zorlu bir iş gününün ardından akşam yemeği zamanı geliyor. Yiyecekler çoğunlukla paketler halindedir ve ülkelere göre farklı bölmelere ayrılmıştır.
Stott yemekler için, "Kamp yemeği veya askeri erzak gibiydi. İyiydi ama daha sağlıklı olabilirdi" diyor.
"En sevdiğim Japon körisi veya Rus gevreği ve çorbalarıydı" diye ekliyor.
Aileler sevdiklerine yiyecek paketleri de gönderiyor. Stott, "Kocam ve oğlum çikolatalı zencefil gibi küçük tatlılar yolladılar" diyor.
Mürettebat çoğu zaman yiyeceklerini paylaşıyor.
Astronotlar kişisel niteliklerine göre önceden seçilir. Hoşgörülü, rahat, sakin ve bir ekip olarak çalışmak üzere eğitilirler. Sharman, bunun çatışma olasılığını azalttığını açıklıyor:
"Sadece birinin kötü davranışına katlanmak değil, aynı zamanda bunu dile getirmek... Ve birbirimize destek olmak için her zaman birbirimizin mecazi olarak sırtını sıvazlıyoruz" diyor.
Ve günün sonunda, tekrar yatağa dönüş zamanı geliyor. Havalandırmalar ortamdaki karbondioksiti dağıtmak için sürekli çalıştığından gürültülü bir ortamda geçen bir günün ardından dinlenme zamanı.
Stott, "Sekiz saat uyuyabiliyoruz ancak çoğumuz Dünya'ya baktığımız pencerede donup kalıyoruz" diyor.
Üç astronot gezegenlerini yörüngede 400 km'den görmenin psikolojik etkisinden de bahsetti.
Sharman, "Uzayın o enginliğinde kendimi çok önemsiz hissettim. Dünya'yı, bulutların ve okyanusların girdaplarını bu kadar net görmek, inşa ettiğimiz jeopolitik sınırları ve aslında nasıl tamamen birbirimize bağlı olduğumuzu düşünmemi sağladı" diyor.
Stott, farklı ülkelerden altı kişiyle yaşamayı sevdiğini söylüyor "Dünya'daki tüm yaşam adına bu işi yapıyor, birlikte çalışıyor, sorunlarla nasıl başa çıkılacağını anlamaya çalışıyoruz"
"Bu, gezegensel uzay gemimizde neden gerçekleşmiyor?" diye soruyor.
Sonunda tüm astronotlar ISS'den ayrılmak zorunda kalacak ancak üç astronot bir kalp atışı kadar kısa sürede geri döneceklerini söylüyorlar.
İnsanların neden NASA astronotları Suni Williams ve Butch Wilmore'un "mahsur" kaldığını düşündüğünü anlamıyorlar.
Hadfield, "Hayatımız boyunca uzayda daha uzun süre kalmayı umarak hayal kurduk, çalıştık ve eğitim aldık. Bir profesyonel astronota verebileceğiniz en büyük hediye, daha uzun süre kalmasına izin vermektir" diyor.
Stott, ISS'den ayrılırken şöyle düşündüğünü söylüyor: "Sıkı sıkıya tutunmuş ellerimi kapaktan çekmek zorunda kalacaksın. Geri dönebilecek miyim bilmiyorum."
|
Uzay, Teknoloji, Bilim
|
Yuva arkadaşının hayatını kurtarmak için bacak ampute eden karıncalar
|
Karıncalar ve insanların, başta sosyal yapılanmaları ve bireyler arası ilişkileri olmak üzere topluluk odaklı davranışları uzun süredir bilim insanlarının ilgisini çekiyor. Yeni yapılan bir araştırma, karıncaların davranışlarının ne kadar karmaşık olduğuna dair yeni kanıtlar sunuyor.
Araştırmacılar, yaygın bir kahverengi karınca türü olan Florida marangoz karıncalarında dikkat çekici bir fenomen gözlemlediler. Çığır açıcı yeni bir çalışmada bu karıncaların kendi türünden bir başka karıncanın hayatını kurtarmak için bacak ampütasyonü yaptığı belgelendi.
Araştırmanın baş yazarı ve Würzburg Üniversitesi'nde Davranışsal Ekolojist Erik Frank, "Bu, hayvanlar aleminde bir türün üyesinin bir başkasının hayatını kurtarmak için bir vücut parçasını kestiği ilk örnek" diyor.
Çalışma, hayvanlar arasında cerrahi müdahalenin yeni bir örneğini işaret ediyor ve benzeri görülmemiş düzeyde fedakar bir davranışa dikkat çekiyor.
Karınca toplulukları daha önce yaralı akranlarına bakmak ve koloniyi savunmak için hayatlarını feda etmek gibi eylemleriyle dikkat çekmiş olsa da, uzmanlar bu şekilde doğrudan, hayat kurtarıcı bir müdahalenin ilk kez belgelendiğini söylüyor.
Bu gözlem, karınca davranışını ve karmaşık, özverili eylemlere yönelik kapasitelerini daha iyi anlamamızı sağlıyor.
Karınca toplulukları insanlara benzeyen çeşitli davranışlar sergilerler. Bazı türler yaprak ve çubuk toplar, üzerlerinde mantar yetiştirir ve mantarları yuvalarında yiyecek olarak tüketir.
Diğerleri bir tür böcekçilik uygular, yaprak bitlerini yuvalarında barındırır ve onlardan "süt özü" olarak bilinen besin açısından zengin bir sıvı toplar.
Bir gün evimin kapısında, bir karıncanın başka bir karıncanın kafasını kendi antenine sapladığını ve cansız bedenini ayaklarıyla sürüklediğini gördüm.
Bangalore'da ekoloji araştırmaları yapan ATREE'de Böcek Bilimci Dr. Priyadarshan Dharmarajan, farklı yuvalardan gelen aynı türdeki karıncalar arasında bile çatışmalar yaşanabileceğini söylüyor. Anlaşmazlıklar genellikle yiyecek ve yaşam alanı gibi kaynaklarla ilgili oluyor.
En ilgi çekici karınca davranışlarından biri de "köleleştiren karıncalar" olarak adlandırılan davranış. Bunlar diğer türlerin yuvalarını istila eder ve genç larvalarını kaçırıp kendi kolonilerinde köle olarak yetiştirirler.
Goa'daki Aranya Çevre Araştırma Merkezi'nde Böcek Bilimci (Entomolog) Dr. Baidya, "Köle yapan karıncaların köleleştirdikleri karıncalarla hiçbir ilişki kurmazlar, yakalanan karıncaları kendi kolonileri için bakım görevleri yapmak için kullanırlar" diyor.
Birincil amaçları rakip kolonilerden kaynakları yağmalamaktır.
Bangalore'daki ATREE'de Araştırma Görevlisi Sahanashri, "Bu tür savaşlar sırasında, istila edilen kolonideki karıncalar yuvalarını büyük bir vahşetle savunurlar. Ancak, istila eden karıncalar kraliçeyi yakalamayı başarırsa, muhafız ve işçi karıncaların savunma çabaları sona erer ve koloni fiilen teslim olur" diyor
Karınca kolonilerinde kraliçeler, erkekler, işçiler ve asker karıncalar bulunur. Hepsinin farklı rolleri vardır.
Karınca kolonilerinde çoğu karınca dişidir, ancak yalnızca seçilmiş birkaçı üreme yeteneğine sahiptir. Üreyenbilen karıncalar kraliçe karıncalar olarak bilinir.
Kolonide bulunan erkek karıncalar da sayıca azdır ve tek bir amaçları vardır: Kraliçeyle çiftleşmek, kraliçenin yakalanması koloninin varlığının sonunu getirebilir.
Dr. Baidya, "Kraliçe karınca, bir koloninin oluşması ve sürdürülmesi için olmazsa olmazdır. Kraliçe kaybolursa, koloninin devamlılığı tehlikeye girer. Bu nedenle, diğer karıncalar genellikle bir istila sırasında onu korumak için hayatlarını riske atarlar" diyor
Üreme mevsiminden önce, kraliçe karıncalar ve üreyebilen erkek karıncalar, evlilik uçuşuna katılmak için yuvalarını terk ederler. Bu olay sırasında kraliçe farklı bir koloniden bir erkeği seçip onunla çiftleşir.
Çiftleşmeden sonra kraliçe yere iner, kanatlarını döker ve yumurtalarını bırakmaya başladığı yerin altında yeni bir yuva kurar. Yumurtalar, işçi karıncalara dönüşerek yeni koloninin genişlemesine yardımcı olur.
Bu süreç, kraliçenin koloninin devamında oynadığı önemli rolü ve onun yakalanmasının tüm koloninin çöküşüne neden olabileceğini gösterir.
Farklı karınca türlerine belirli rollerin biçildiği karınca kolonilerinde net bir hiyerarşi sergilenir.
Dr. Baidya, "Karıncaların iletişim stratejileri inanılmaz derecede karmaşıktır. Bu stratejiler ve sosyal doğaları karıncaların koloniyi korumak için hayatlarını feda etmeye istekli olmalarının nedenidir" diye açıklıyor.
Karıncalar, koloninin refahını kendi yaşamlarının önüne koyarak kolektif bir öncelikle hareket ederler.
Dr. Baidya, "Tüm canlı organizmaların temel amacı sağlıklı yavrular üretmek ve genlerinin devamlılığını sağlamaktır. Karınca kolonilerinde, tüm karıncalar esasen kardeştir ve genetik yapılarının yaklaşık %75'i ortaktır. Kraliçe, üreyen tek bireydir ve yumurtaları koloninin geleceği için çok önemlidir" diyor.
"Bu nedenle, işçi ve asker karıncalar kraliçeyi beslemeye ve korumaya, larvaları beslemeye ve yeni karıncaların gelişimini yönlendirmeye odaklanırlar"
Kolonin hayatta kalmasına yönelik bu köklü bağlılık, karıncaların bir istila sırasında neden olağanüstü çabalar sarf ettiğini, hatta hayatlarını feda ettiğini açıklıyor.
Karıncalar duyusal antenleriyle iletişim kurar ve hayatta kalırlar. Başlarından gözlerinin üstüne kadar uzanan bu iki ince yapı, günlük işlevleri için hayati önem taşır.
Örneğin, bir karınca tek başına çok büyük bir yiyecek kaynağı keşfettiğinde, konumu feromonlarla işaretler. Bu kimyasal iz, diğer koloni üyelerini yiyecek yığınına yönlendiren bir GPS sistemi gibi davranır.
Dr. Dharmarajan, "Karıncalar antenlerini kaybederse, gezinme, iletişim kurma ve tehlikeyi algılama yeteneklerini kaybederler. Özünde, antenler bir karıncanın hayatta kalması için hayati önem taşır" diyor.
Karıncalar, yiyecekleri yenilikçi bir yöntemle işaretleyerek diğer karıncaları cezbederler. Buldukları gıdayı güvenli bir yere götürürler ve daha sonra grup halinde ziyafet çekerler
Bu dikkat çekici iletişim sistemi, karınca toplumundaki yaşamın karmaşıklığını ortaya koyuyor.
|
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Doğal çevrenin korunması, Toplum, Yaşam, Çevre, Hindistan
|
İlk ticari uzay yürüyüşünü tamamlayan astronotlar geri döndü: Uzay görevlerinin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıracaklar
|
Profesyonel olmayan astronotlarla gerçekleştirilen ilk ticari uzay yürüyüşünü içeren SpaceX’in Polaris Dawn görevi tamamlandı ve mürettebat yörüngede beş gün geçirdikten sonra Dünya'ya döndü.
Dragon kapsülünün Pazar sabahı Florida kıyılarına yaptığı iniş ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX tarafından canlı yayınlandı.
SpaceX, X'te "Dragon'un iniş yaptığı doğrulandı! Dünya'ya hoş geldiniz" yazdı.
ABD uzay ajansı NASA, görevin ticari uzay endüstrisi için büyük bir sıçrama anlamına geldiğini söyledi.
Mürettebat beş gün boyunca, uzay görevlerinin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin araştırılması ve Dragon Uzay Aracı ile Space X'in Starlink uydusu arasındaki lazer iletişiminin test edilmesi de dahil olmak üzere 40'tan fazla deney yaptı.
Milyarder Jared Isaacman'ın liderliğindeki dört kişilik sivil ekip, uzay çalışmalarının devam ettiği elli yıldan uzun bir süre boyunca herhangi bir insanın uzayda gittiği en uzak noktaya seyahat etti.
Emekli bir ABD Hava Kuvvetleri pilotu olan Scott Poteet ve SpaceX çalışanları Sarah Gillis ile Anna Menon da mürettebattaydı.
Görevi aynı zamanda finanse eden teknoloji milyarderi Jared Isaacman, tarihte uzay yürüyüşü yapan ilk sivil astronot oldu.
Onu mühendis Gillis izledi.
Bu uçuştan önce, yalnızca hükümet tarafından finanse edilen uzay ajanslarından astronotlar bunu denemişti.
Uzay yürüyüşü canlı yayınlandı ve iki mürettebat Dragon kapsülünden çıkarak Dünya'nın 700 km üzerinde süzüldü.
Isaacman, ilk adımlarını atarken "Evde hepimizin yapacak çok işi var ama buradan yeryüzü kesinlikle mükemmel bir dünya gibi görünüyor" dedi.
Dragon'un hava kilidi yok, bu nedenle mürettebat uzay yürüyüşü sırasında uzay boşluğunu yaşadı.
Yeni teknolojiyle donatılmış yenilikçi astronot kıyafetleri sayesinde daha önce denenenlerden daha yüksek bir uzay yürüyüşü yapılabildi.
Eğitimli bir kemancı olan Gillis, Dünya'daki orkestralarla birlikte "Star Wars: The Force Awakens" filminden "Rey's Theme" parçasını çaldı.
Kemanının sesi, uydu ağının uzayda bağlantı sağlama potansiyelini test etmek için SpaceX'in Starlink'i kullanılarak Dünya'ya geri gönderildi.
Görev, 1972'deki son Apollo Görevi'nden bu yana herhangi bir insanın uçtuğu en yüksek nokta olan 1.400 km'lik maksimum irtifaya ulaşarak tarihe geçti.
Polaris Dawn görevi Isaacman ve SpaceX'in işbirliğinde planlanan üç Polaris görevinin ilki oldu.
|
Uzay, Teknoloji, Bilim, Uzay keşfi
|
2023'teki sismik gizemin altından Grönland'daki mega tsunami çıktı
|
Geçen yıl Eylül ayında dünyanın dört bir yanındaki sensörler tarafından kaydedilen sismik sinyal bir süre gizemini korudu.
Yapılan araştırmada izler Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde yer alan Grönland’ı işaret ediyordu.
Adadaki Dickson Fiyordu’nda yaşanan devasa bir heyelan, dokuz gün boyunca "Dünya'yı sallayan" bir dalgayı tetiklemişti.
1200 metre yükseklikte dağın zirvesi, yamaçtaki eriyen buzulun daha fazla yükü taşıyamaması sonucu çöktü.
Öylesine büyük bir kütle yer değiştirdi ki 200 metre yüksekliğinde bir dalga tetiklendi.
Oluşan bu mega tsunaminin dar fiyortta sıkışarak, ileri geri gidip gelmesi ile uzun süre gizemini koruyan sarsıntı yaşandı.
Bilim insanları, iklim değişikliği etkisiyle Grönland dağlarını destekleyen buzulların erimesinin, benzer heyelanları sıklaştırdığını düşünüyor.
9 gün süren sismik gizem, bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip ile Danimarka Donanması'nın iş birliği ile çözüldü.
Dedektif çalışması gibi araştırmanın sonuçları Science dergisinde yayınlandı.
Londra’daki UCL’den akademisyen Doktor Stephen Hicks, ilk tespit edildiğinde sismik sinyallerin, depreme benzetilmediğini hatırlıyor.
Hicks, "Biz buna 'tanımlanamayan sismik cisim’ adını verdik" diye anlatıyor.
Bir grup meraklı bilim insanı, internet ortamında gizemli sismik sinyali tartışmaya başladı.
Kaydedilen sinyaller, dokuz gün boyunca her 90 saniyede bir ortaya çıktı.
Parçalar Danimarkalı bilim insanlarının Grönland'da ücra bir fiyortta meydana gelen tsunamiyi rapor etmesiyle birleşmeye başladı.
Ekip, sismik verileri kullanarak sinyalin kaynağının Grönland’ın doğusundaki Dickson Fiyordu olduğunu belirledi.
Araştırmacılar uydu görüntüleri ve tsunami öncesi Danimarka Donanması tarafından çekilen fiyordun fotoğrafları dahil olmak üzere birçok ipucu topladı.
Elde edilen bir uydu görüntüsünde, fiyorttaki bir çukurda toz bulutu dikkat çekiyordu.
Olaydan önce ve sonra çekilen fotoğrafları karşılaştıran ekip, bir dağın çökmesiyle tetiklenen olayda buzul kütlesinin bir kısmının suya sürüklediğini ortaya çıktı.
Araştırmacılar 25 milyon metreküp kaya kütlesinin suya çarparak 200 metre yüksekliğinde bir "mega tsunami"ye neden olduğunu hesapladı.
Bu yaklaşık, 25 Empire State Binası'na (381 metre uzunluğunda bir gökdelen) eşdeğer bir hacim.
Genellikle depremler sonucu oluşan tsunamiler açık okyanusta saatler içinde etkisini kaybeder. Ancak bu mega tsunami fiyorda sıkıştı.
Dr. Hicks, “Bu heyelan okyanustan 200 km içeride meydana geldi. Bu yüzden dalga enerjisini atamadı” diye açıklıyor.
Dedektif gibi iz süren ekip, dalganın dokuz gün boyunca fiyord içinde gidip geldiğini gösteren bir model oluşturdu.
Dr. Hicks, “Bu kadar uzun bir süre boyunca bu kadar büyük ölçekli bir su hareketi hiç görmemiştik” diye anlatıyor.
Bilim insanları heyelanın, Grönland'daki artan sıcaklıklar nedeniyle dağın tabanındaki buzulun erimesinden kaynaklandığını değerlendiriyor.
Dr. Hicks, “Dağı destekleyen buzul o kadar inceldi ki onu tutmayı bıraktı. Yaşanan olay iklim değişikliğinin bu bölgeleri nasıl etkilediğini gösteriyor.” diyor.
Bu fiyortlar kutup dairelerinde turist gezdiren yolcu gemileri tarafından ziyaret ediliyor.
Neyse ki hiçbiri bu heyelanın meydana geldiği bölgede değildi.
Danimarka ve Grönland Ulusal Jeolojik Araştırmalar Kurumu’nun (GEUS) baş araştırmacısı Dr. Kristian Svennevig, benzer olayların Kuzey Kutup Bölgesi’nde giderek daha yaygın bir fenomen haline geldiğini aktarıyor.
BBC’ye konuşan Svennevig, "Özellikle Grönland'da dev tsunamilere neden olan heyelanlarda artışa tanık oluyoruz" diyor.
Dr. Hicks, Dickson Fiyordu'ndaki heyelan için “Belki de bir iklim değişikliği olayının ayaklarımızın altındaki yer kabuğunu etkilediği ilk örnek” diyor.
|
İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre, Danimarka
|
Astronotlar ilk ticari uzay yürüyüşünü tamamladı: 'Dünya buradan mükemmel görünüyor'
|
Profesyonel olmayan astronotlarla gerçekleştirilen ilk ticari uzay yürüyüşü ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Polaris Dawn görevi kapsamında bugün gerçekleşti.
Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden 10 Eylül’de fırlatılan Falcon 9 roketindeki dört sivil astronotla başlanan görevin en kritik aşaması 12 Eylül'de tamamlandı.
Görevi aynı zamanda finanse eden teknoloji milyarderi Jared Isaacman, tarihte uzay yürüyüşü yapan ilk sivil astronot oldu.
Isaacman, ilk adımlarını atarken, "Evde hepimizin yapacak çok işi var ama buradan yeryüzü kesinlikle mükemmel bir dünya gibi görünüyor" dedi.
Mürettebattaki mühendis Sarah Gillis, Isaacman'ın adımlarını takip etti ve yürüyüşünü tamamladı.
BBC Bilim Muhabiri Georgina Rannard'ın analizine göre hükümetlerin uzay ajansları, pahalı uzay seyahatlerinin mali yükünü özel şirketlerin daha fazla üstlenmesini istiyor.
Polaris Dawn görevi profesyonel olmayan astronotları uzaya götürmenin yanında bilimsel deneyleri de kapsıyor.
Bunlardan biri alçak Dünya yörüngesinde bitkileri araştırmak için ABD Hava Kuvvetleri Akademisi ile birlikte yapılan bir deney ve mikro yerçekiminin mantarların kök büyümesini nasıl etkilediğini araştırıyor.
Bunun da Ay veya Mars'ta bitkilerin nasıl büyüyebileceğini anlamaya yardımcı olması umuluyor. Ayrıca, bunun Dünya'da bitki büyümesini ve yiyecek üretimini iyileştirebileceğini iddia ediyorlar.
Bunun yanında görevin uydu iletişimi ve lazer teknolojisi gibi alanlardaki ilerlemeleri desteklediği belirtiliyor.
Jared Isaacman, ilk özel uzay yürüyüşünü yapan isim olarak tarihe geçti.
41 yaşındaki milyarder, Polaris Dawn görevinin finansmanını üstlendi ve aynı zamanda görev komutanı.
1999'da finansal ödemeler girişimi Shift4 Payments'ı kurdu. Forbes'a göre şirket bugün ABD'deki restoran ve otellerin üçte birinin ödeme altyapısı sağlayıcısı.
Forbes'a göre net serveti 1,9 milyar dolar civarında.
Isaacman, 2004'te uçuş dersleri almaya başladı ve beş yıl sonra hafif bir jetle dünyayının etrafını dolaşarak rekor kırdı.
Isaacman ayrıca dünyanın en büyük özel askeri uçak filosuna sahip olan Draken International'ın kurucusu.
Polaris Dawn görevinin maliyeti açıklanmadı ancak daha önce 2021'deki bir başka SpaceX sivil görevi için 200 milyon dolar harcadığı bildirilmişti.
Dünya’dan bakıldığında insanlık için büyüleyici anlar yaşatan uzay yürüyüşleri, her zaman planlandığı gibi gitmiyor.
Astronotlor ve kozmonotların hava kilidinde sıkışması, uzay malzemelerini kaybetmesi ya da kendi uzay giysisinde boğulması gibi bazı tehlikeler de barındırıyor.
Polaris Down görevi kapsamındaki uzay yürüyüşü, diğerlerinden farklı olarak hava kilidi olmayan bir kapsülde gerçekleşti. Dolayısıyla uzay kapsülünün basıncının astronotlar dışarı çıkmadan önce tamamen boşaltılması gerekiyordu.
Uzay görevi kapsamında yeni uzay giysileri denendiği için mürettebatın yaşayabileceği riskler daha da artıyor.
Tarihteki bazı ilk uzay yürüyüşlerinde de bazı önemli sorunlar yaşanmıştı.
Soğuk Savaş döneminde uzayda rekabet zirveye ulaşmış, Sovyetler Birliği büyük oranda ABD'yi geride bırakmıştı.
Sovyetler Birliği, Sputnik 1 ile ilk uyduyu, ardından ilk memeliyi yörüngeye oturttuktan sonra, 1961'de ilk insanı uzaya gönderdi.
18 Mart 1965'te bir ilk gerçekleşti ve Voskhod 2 aracıyla uzaya fırlatarak Sovyet kozmonot Aleksey Leonov yaklaşık 12 dakika süren yürüyüş için uzay aracının dışında kaldı.
Ancak bu tarihi görev tamamen plana uygun gitmedi.
Leonov'un giydiği uzay giysisi, neredeyse vakum etkisi yaratan ortamında basınç altında sertleşti ve şişti. Bu da hareket etmesini ve fotoğraf çekmesini zorlaştırdı.
Voskhod 2'ye bağlı olan kablosu da dolandı ve bu durum Leonov'un hava kilidine geri dönmesini zorlaştıran bir savrulmaya neden oldu.
Hava kilidine girdiğinde ise sıkıştı ve kapağı arkasından kapatamadı. İçeri girebilmek için Leonov, uzay giysisinin üzerindeki kapakçıkları açarak basıncı düşürmek zorunda kaldı. Böylece hareket edebilip kendini içeri sıkıştırarak kapıyı kapatabildi.
Bu macera o kadar yorucuydu ki, Dünya'ya döndüğünde uzay giysisinde birkaç litre ter biriktiği tespit edildi.
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) ilk uzay yürüyüşü için fırlatılan Gemini 4 aracının uzayın enginliğine ulaşması iki aydan fazla sürdü.
3 Haziran 1965'te Ed White, Dünya etrafında üçüncü yörüngesini tamamlayan uzay aracının kapısını açtı ve tam da Hawaii’nin üzerinden geçerken oksijen-jet tabancasını kullanarak kendini kapsülden dışarı attı.
White, sekiz metre uzunluğundaki bir kabloyla bağlı şekilde, dışarıda 23 dakika geçirerek yürüyüşünü tamamladı.İlk başta oksijen tabancasıyla uzay aracına doğru üç kez ileri geri manevra yaptı, ancak üç dakika sonra yakıt bitti ve kabloyu çekiştirerek hareket etmek zorunda kaldı.
Ne yazık ki, White bundan neredeyse iki yıl sonra, fırlatma rampasında yapılan bir test sırasında Apollo 1 uzay aracında çıkan yangında iki diğer astronotla birlikte trajik bir şekilde hayatını kaybetti.
İki yıldan kısa süre sonra White bir uzay denemesi sırasında Apollo 1 uzay aracında çıkan yangın sonucu iki diğer astronotla beraber trajik bir şekilde hayatını kaybetti.
|
Uzay, Bilim, Uzay keşfi
|
Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir
|
Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.
Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.
Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.
Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu.
Aralarından biri ise süper bakteriler ile mücadele konusunda umut vadediyor.
Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.
Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.
Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon'un Moukalaba-Doudou Milli Parkı'ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.
Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.
Bunlar, Ceiba pentandra - fromager ağacı, Myrianthus arboreus - dev sarı dut , Milicia excelsa - Afrika tik ağacı ve Ficus - incir ağacıydı.
Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.
Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı "dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.
Gabonlu bilim insanlarıyla aynı araştırmada yer alan İngiltere'deki Durham Üniversitesi'nden antropolog Dr. Joanna Setchell, elde edilen sonuçların “gorillerin kendilerine fayda sağlayan bitkileri yemek için evrimleştiğini” gösterdiğine işaret etti.
Setchell aynı zamanda bu sonuçların “Orta Afrika yağmur ormanlarının barındırdıkları konusunda büyük bir eksiklik içinde olunduğunu” ortaya koyduğunu söyledi.
Gabon, orman filleri, şempanzeler ve gorillerin yanında henüz keşfedilmemiş ormanlara sahip bir ülke.
Ancak kaçak avcılık ve hastalıklar nedeniyle bu bölgeye özgü gorillerin sayısında büyük azalmalar oldu.
Buradaki goriller Uluslararası Doğa Koruma Birliği'nin kritik derecede tehlike altınaki hayvanları gösterdiği kırmızı listede yer alıyor.
Yapılan araştırma PLOS ONE dergisinde yayınlandı.
|
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Tıbbi araştırma, Sağlık, Çevre, Tıp, Hayvanların korunması
|
Dünyada ilk tam göz nakli yapılan hasta 'olağanüstü' ilerleme kaydetti
|
Dünyada ilk tam göz nakli yapılan emekli Amerikan askerinin bir yıl sonra önemli bir ilerleme kaydetmesi bu alanda çalışan doktorlara umut verdi.
46 yaşındaki Aaron James, 2021'de yüksek gerilim hattı bakımı yaparken bir kaza geçirdi ve yüzünün büyük bölümünü kaybetti.
James, aynı operasyonda çok az kişiye yapılan kısmi yüz nakli ameliyatı da oldu.
New York Üniversitesi’ne bağlı Langone Health Tıp Merkezi’ndeki araştırmacılar, nakil yapılan gözün normal basıncı ve kan akışını koruduğunu söylüyor.
Benzer şekilde nakil yapılan hayvanlarda, donör gözün operasyondan sonra küçüldüğü gözleniyordu.
James’in donör gözündeki görme yeteneğini geri gelmedi. Ancak araştırmacılar bir gün tekrar görebileceğini umuyorlar.
Aaron James’i izleyen araştırmacılar kaydettiği ilerleme karşısında “hayranlık” içinde olduklarını belirtiyor.
James'in göz doktoru Vaidehi Dedania, “Operasyon sonrası elde ettiğimiz sonuçlar olağanüstü. Bu sonuçlar, kritik duyu organlarına yönelik nakillerin araştırılmasına ilham olabilir” dedi.
Nakil sonrası süreci araştırma olarak yayınlayan uzmanlar, retinanın ışığa verdiği elektriksel tepkiyi ölçen elektroretinografi testini James’e uyguladı. Bu test, donör gözdeki ışığa duyarlı sinir hücrelerin, nakilden canlı çıktığını gösterdi.
Araştırmaya katılan ekip, bu sonuçların, ileride göz nakliyle, görme duyusunun geri kazandırılabilmesi konusunda umut verdiğini söylüyor.
James yaşadığı kaza sırasında sağ gözünü kaybetmedi.
Sonrasında geçen Mayıs ayında, 140'tan fazla sağlık çalışanının katıldığı 21 saatlik bir ameliyat geçirdi.
Bağışlanan yüz ve göz, 30'lu yaşlarındaki bir erkek donörden geldi.
Ameliyat sırasında doktorlar, onarımı güçlendirmek amacıyla donörün kemik iliğinden alınan yetişkin kök hücrelerini optik sinire enjekte etti.
James’in iyileşme süreci ile ilgili yayımlanan tıbbi araştırma, nakil sonrası katı yiyecekler yemek ve tekrar koku alabilmek gibi önemli ilerleme aşamalarına ulaşmasına dikkat çekiyor.
İyileşme süreci ile ilgili konuşan James de, “Sıradan bir erkek olmaya, standart şeyleri yapabilmeye neredeyse geri döndüm" diyor.
46 yaşındaki emekli asker, ABD'de yüz nakli geçiren 19. kişi oldu. Tüm göz nakli geçirense ilk kişi.
Göz nakli ameliyatları, bu duyu organının karmaşık yapısı ve işlevleri nedeniyle birçok zorluğu barındırıyor.
Üniversitenin Yüz Nakli Programı Direktörü Dr. Eduardo Rodriguez, James'in nakli üzerinden görme yeteneğini nasıl geri kazandıracaklarını anlamaya odaklandıklarını söylüyor.
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Amerika Birleşik Devletleri, Sağlık, Tıp
|
AB İklim İzleme Servisi: 2024 yazı kaydedilen en sıcak yaz oldu
|
Avrupa Birliği'nin (AB) İklim İzleme Servisi Copernicus’a göre 2024 yılı, dünyanın kayıtlara geçen en sıcak yaz aylarına sahip oldu.
Ayrıca hava sıcaklığı ölçümlerinde baz alınan 1991-2020 ortalamasını 1,54°C aşarak, Avrupa genelindeki en sıcak yaz oldu ve 2022'de kırılan bir önceki rekoru da aştı.
Ağustos ayı da, küresel ortalama hava sıcaklığının sanayi öncesi seviyeleri 1,5°C aştığı 14 aylık dönemdeki 13'üncü ay oldu.
Bu yıl şimdiye kadarki küresel ortalama hava sıcaklığı 1991-2020 ortalamasının 0,7°C üzerinde seyretti. Bu da kayıtlardaki en yüksek seviye.
Bu nedenle, Copernicus İklim Değişikliği Servisi'ne göre, 2024'ün küresel olarak kayıtlardaki en sıcak yıl olma ihtimali giderek artıyor.
Küresel sıcaklıklar geçen yıl rekor seviyeye ulaşmıştı.
Dünya genelinde sıcak hava dalgalarına tanık olduk, aşırı hava koşullarının etkilerini yaşadık.
Copernicus Müdür Yardımcısı Samantha Burgess, "Bu yaz tanık olduğumuz sıcaklıkla ilgili aşırı hava olayları daha da artacak" dedi.
2015'ten bu yana en soğuk yazını geçiren İngiltere’ye kıyasla Avrupa'nın büyük bir kısmı ortalamadan daha sıcak bir yaz geçirdi.
Avrupa genelinde yaz boyunca sıcaklık rekorları kırıldı. Avusturya kayıtlardaki en sıcak aylarını yaşadı.
İspanya kayıtlardaki en sıcak Ağustos ayını, İsviçre ise en sıcak ikinci Ağustos ayını yaşadı.
Avrupa genelinde sıcaklık daha çok güneyde ve doğuda hissedilirken, İrlanda, İngiltere, İzlanda, Portekiz'in batısı ve Norveç’in güneyi daha soğuktu.
İzlanda, İngiltere'nin kuzeyi ve İrlanda, Fennoskandiya'nın büyük bölümü, kıta Avrupası'nın kuzey kıyıları, Rusya'nın batısı ve Türkiye'de, bazı durumlarda sellere ve hasara yol açan ortalamanın üzerinde yağışlar görüldü.
İnsan faaliyetleri küresel sıcaklık artışının en önemli nedeni olsa da, 2023'teki ve 2024'teki rekor sıcaklıklar, El Niño'nun doğal iklim örüntüsüyle desteklendi.
El Niño - Doğu Pasifik Okyanusu'ndaki yüzey sularının doğal bir şekilde ısınması - Haziran 2023'ten Mayıs 2024'e kadar gözlemlendi.
Bu süre zarfında, artan okyanus sıcaklıkları atmosfere daha fazla ısı ekledi.
Artık sona ermiş olsa da, 2024’teki küresel sıcaklık üzerinde etkisi olacak.
Avustralya Meteoroloji Bürosu'ndaki bilim insanları, Pasifik'in önümüzdeki aylarda La Niña'nın daha soğuk evresine gireceğine inanıyor.
La Nina, El Nino-Güney Döngüsü diye bilinen hava olayının üç aşamasından biri olarak tanımlanıyor.
Bu döngüde, El Nino adlı sıcak aşama, daha soğuk La Nina aşaması ve nötr aşama var.
|
Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Sert hava koşulları, Çevre
|
Kaliteli uykunun sırrı ne?
|
Uykunun insanın yaşam kalitesini olumlu etkilediğini gösteren çok sayıda bilimsel çalışma var.
Öyle ki bilim insanları artık uykunun faydalarının ne olduğu sorusunu bir kenara bıraktı. Bunun yerine uykunun fayda sağlamadığı herhangi bir alan olup olmadığını araştırmaya başladılar.
Uyku alanında önde gelen uzmanlardan biri de ABD'de University of California Berkeley'de sinir bilimi ve psikoloji bölümü öğretim üyesi olan Profesör Matthew Walker.
Walker, milyonlarca insanın verilerini inceleyerek yazdığı kitabında "Uyku, dünya üzerinde var olan en demokratik ve en ucuz sağlık sistemi" diyor.
Bilimsel çalışmalar, uykusuzluğun beynimiz ve vücudumuz üzerinde çok ciddi etkileri olduğunu gösteriyor.
Alzheimer, kanser, kalp krizi, obezite, şeker, depresyon ve hatta intiharın uykusuzlukla bir şekilde bağlantısı var.
Çünkü insan vücudundaki belli başlı fizyolojik sistemler ve beyinle ilgili faaliyetler, uyurken yenileniyor.
Uykusuzluk durumunda ise ciddi sıkıntılar baş gösteriyor.
Ancak uykunun tüm faydasına rağmen uykuya dalmak her zaman çok da kolay olmuyor.
O halde kaliteli bir uyku için neler yapılabilir?
İşte Profesör Walker'ın iyi bir uyku için önerileri:
1. Her gün aynı saatte yatın, aynı saatte kalkın
İyi bir uyku düzenini oturtmanın ilk adımı çok basit: Her gün aynı saatte yatın ve aynı saatte kalkın.
Bunlar içinde de en önemlisi kalkma saatinizi alışkanlığa dönüştürmek.
Zira her gün aynı saatte kalkmak günün sonunda aynı saatlerde uykunuzun gelmesine yardımcı olur.
2. Odanızı karanlığa gömün
Vücudun biyoritminin düzenlenmesinde büyük önem taşıyan melatonin hormonunun salgılanması için karanlık bir ortamın sağlanması gerekir.
Yatmadan bir saat önce bulunduğunuz odayı loşlaştırın.
Melatonin salgılanmasını olumsuz etkileyen bir diğer etken de elektronik cihazların ekranından gelen mavi ışık.
Uyumadan en az bir saat önce elektronik cihaz kullanmayı bırakın.
3. Ortamı serin tutun
İyi bir uykunun yolu, uyuduğunuz ortamın serin olmasından geçiyor.
Zira, dinlendirici bir uyku için beynimiz ve bedenimizin sıcaklığının normalden 1 derece daha düşük olması gerekir.
Dolayısıyla yattığınız odanın ideal sıcaklığı 18 derece civarında olmalı.
4. Yatağınızı sadece uyumak için kullanın
Eğer uykuya dalmak için geçirdiğiniz süre 20 dakikayı aşıyorsa, yataktan çıkın ve uykunuz gelene kadar başka bir odada bir şeylerle uğraşın.
Mesela kitap okuyun, televizyon izleyin. Ancak bu işleri yatağınızda yapmayın.
Yatağınızda uyumak dışında başka bir faaliyette bulunmamamız beyninizin burayı uykuyla bağdaştırmasına yardımcı olur, bu da uyku kalitenizi artırır.
5. Kahve gibi uyarıcıları azaltın
Pekçok insan gün içerisinde yüksek miktarlarda kola, kafein ve tein gibi sinir sistemini uyaran maddeler tüketir.
Profesör Walker, kahvenin içinde yer alan kafeinin 12 saate kadar vücudunuzda kaldığını hatırlatıyor.
Yani siz her ne kadar uykudan birkaç saat önce kahve içmediğinizi düşünseniz de daha erken saatlerde tükettiğiniz kafein vücudunuzda aktif kalmayı sürdürüyor.
Profesör Walker uykudan 12 saat önce bu maddeleri almayı kesmenizi öneriyor.
6. Alkol tüketimine dikkat edin
Genel kanının aksine, alkol rahat bir uyku uyumanıza yardımcı olmaz.
Aksine uykudan önce yüksek miktarda alkol tüketimi uyku kalitenizi çok ciddi anlamda olumsuz etkileyebilir.
|
Bilim, Yaşam, Sağlık
|
İsviçre'de bulunan yöntem, asırlık çikolata üretiminde bir dönüm noktası mı olacak?
|
Dalından parlak ve sulu bir elmayı kopardığınızı hayal edin. Ama onu ısırmak yerine çekirdeklerini saklayıp geri kalanını atıyorsunuz. Çikolata üreticilerinin kakao meyvesiyle olan geleneksel ilişkisi böyleydi. Meyvenin çekirdeğini kullanmak ve kalanını atmak.
Ancak İsviçre'de gıda sektöründe çalışan bilim insanları, kakao meyvesinin tamamını kullanarak çikolata üretmenin bir yolunu buldular.
Üstelik şeker de kullanmadan...
Kim Mishra ve ekibi, Zürih’teki prestijli Federal Teknoloji Enstitüsü'nde bu çığır açıcı metodu hayata geçirdi.
Bu çikolatanın üretiminde kakao meyvesinin posası, suyu ve meyve içi kullanıldı.
Geleneksel üretimde neredeyse bir bal kabağı büyüklüğündeki meyve çürümeye terk ediliyordu.
Yeni metodu geliştiren ekibin başı olan Kim Mishra, üretimdeki kilit unsurun, meyvenin ananasa yakın oldukça tatlı suyu olduğunu kaydediyor.
Yüzde 14 şeker içeren bu meyve suyu, konsantre bir şurup oluşturmak amacıyla damıtılıyor.
Ardından kakao meyvesinin posası ile birleştiriliyor ve kurutulmuş meyve içi ile karıştırılarak çok tatlı bir kakao jeli oluşturuluyor.
Bu jel, çikolata yapımında kullanılan şeker ihtiyacını da ortadan kaldırdı.
Mishra, geliştirdiği metodu, İsviçreli çikolata üreticilerinin tarihsel üretim yolculuğundaki buluşların sonuncusu olarak görüyor.
Ülkenin en ünlü çikolata üreticisi ailelerinden birinin kurucusu olan Rudolf Lindt, 19. yüzyılda, çikolatayı günümüzdekine yakın kıvamına, bir yanlışlık sonucu getirmeyi başardı.
Lindt, karıştırma makinesini gece boyunca açık unutarak üretimde kilit bir unsur haline gelen öğütme aşamasını (conching) yanlışlıkla geliştirdi.
Bu yolla sıcak kakao kütlesindeki asit oranı azaldı ve kıvamlı bir tat elde edildi.
Lindt’ten yaklaşık 140 yıl sonra yeni yöntemi geliştiren Mishra, İsviçre’de sürdürülebilir kakao üretimi üzerine çalışan bir start-up olan KOA ile ortak çalışıyor.
KOA’nın kurucularından Anian Schreiber, kakao meyvesinin tamamının kullanımının çikolata endüstrisindeki birçok problemin çözümü olabileceğini düşünüyor.
Bu metod, İsviçre'nin sömürgecilik tarihine odaklanan Cenevre'deki bir sergide de gündeme geldi.
Burada İsviçre'nin kendi sömürgeleri olmadığını hatırlatacaklar olabilir.
Çikolata tarihçisi Letizia Pinoja, ülkenin paralı askerlerinin diğer ülkelerin sömürgelerini denetlediğini ve İsviçreli gemi sahiplerinin de köle taşımacılığı yaptığını anlatıyor.
Pinoja, özellikle Cenevre kentinin köle ticareti ve kakao bağlantılı sömürgecilik sayesinde bir çikolata üssü haline geldiğini söylüyor.
Günümüzde çikolata endüstrisi çok daha sıkı bir şekilde denetleniyor.
Şirketler, üretimde çocuk işçi çalıştırılmamasını sağlamak için tüm tedarik sürecini izlemekten yükümlü tutuluyor.
Gelecek yıldan itibaren de Avrupa Birliği'ne ithal edilen tüm çikolatalar, ormansızlaştırma yapılmadan üretim yapıldığını garanti etmek zorunda olacak.
Ancak İsviçreli çikolata üreticileri birliği Chocosuisse'in direktörü Roger Wehrli, özellikle Afrika’da çocuk işçi ve ormansızlaştırma vakalarının sürdüğünü söylüyor.
Wehrli geliştirilen yeni üretim metodunun kakao meyvesinden “daha iyi fiyatlar elde etme” açısından “ilgi çekici” olduğuna dikkat çekiyor.
Ancak Mishra’nın laboratuvarına geri döndüğümüzde, kilit sorular hala ortada duruyor.
Bu yeni çikolata ne kadara mal olacak? Ve en önemlisi, şekersiz çikolatanın gerçekten nasıl bir tadı var?
Benim gibi çikolata tutkunu bir muhabire sorarsanız, cevabı şaşırtıcı derecede iyi.
Ancak maliyet konusunda soru işaretleri var.
Çünkü şeker endüstrisi, şirketlerin büyüklüğü ve alınan cömert sübvansiyonlar nedeniyle küresel bir güç olmayı sürdürüyor.
Kim Mishra, "Gıdadaki en ucuz bileşen, sübvanse edilmeye devam ettiği sürece her zaman şeker olacaktır" diye bu durumu açıklıyor:
"Bir ton şeker için 500 ABD Doları veya daha az ödersiniz. Kakao posası ve suyu daha pahalı, bu nedenle yeni çikolata şimdilik daha pahalı olacaktır”
Buna karşın Hawaii'den Guatemala'ya ve Gana'ya kadar kakao yetiştirilen ülkelerdeki çikolata üreticileri, yeni yöntem hakkında bilgi almak için Mishra ile iletişime geçti.
İsviçre'de, Lindt de dahil olmak üzere bazı büyük üreticiler kakao meyvesi ve çekirdekleri bir arada kullanmayı deniyor. Ancak şimdiye kadar hiçbiri şekeri tamamen ortadan kaldırma noktasına gelmedi.
Mishra cesur üreticiler bulunmasıyla “Sistemi altüst edebiliriz” diyor.
Belki de bu cesur üreticiler, her yıl 200 bin ton çikolatanın üretildiği ve çikolata endüstrisinin büyüklüğünün 2 milyar dolar olduğu İsviçre’den çıkacaktır.
|
Bilim, Yaşam, Sağlık, Gıda
|
Beyninizi güçlendirmenin sekiz yolu
|
Birinin ismi dilinizin ucuna geliyor ama hatırlayamıyorsunuz...
Mutfaktasınız ama neden orada olduğunuz hakkında hiçbir fikriniz yok...
Siz de böyle anları eskisinden daha mı sık yaşıyorsunuz?
Yıllar geçtikçe hafızanın zayıfladığını biliyoruz.
Ama çeşitli egzersizlerle bunu yavaşlatmak mümkün.
İşte beyninizi güçlendirmek için öneriler:
Egzersiz yapmak sinir kavşaklarının sayısını artırır, böylece beyinde daha fazla irtibat noktası kurulmasını sağlar ve yeni hücreler oluşmasına katkıda bulunur.
Ayrıca kalp-damar sağlığının iyi olması beyninize daha fazla oksijen gitmesi ve zararlı toksinlerin daha hızlı atılması anlamına gelir.
Bu arada egzersizi açık havada yapmak daha faydalı çünkü böylelikle D vitamini de almış olursunuz.
Tavsiye:Yeni bir yeri görerek ya da bir başkasıyla fikir alış verişinde bulunarak egzersiz yapmak beyninizde oluşan yeni hücrelerin sağlam devreler kurması olasılığınıartırır.
Diyelim bahçe işleri yapmayı seviyorsunuz. Bunu mümkünse komşularınızla, ailenizden biri ya da arkadaşlarınızla yapmayı deneyin.
Yürüyüşe yalnız çıkmak yerine mümkünse grup olarak ya da ikili yürüyün.
En önemlisi egzersizi zevk alacağınız şekilde yapmaya dikkat edin.
Bu, araştırmalarla kanıtlanmış ve aktörlerin uzun yıllardır kullandığı bir teknik.
Bir metni hareket halindeyken ezberlemeye çalışırsanız, bilgi zihninizde çok daha kalıcı olabiliyor.
Tavsiye:Diyelim bir sunum yapmanız, bir sınava hazırlanmanız ya da yapacağınız işi zihninizde iyice yerine oturtmanız gerekiyor.
Bunu, yürürken ya da dans ederken düşünmeyi deneyin.
Yediklerimizin ortalama beşte birini şeker oluşturuyor.
Gıdalardan gelen enerji doğrudan beyne gittiği için glikoz beynin işleyişinde önemli bir rol oynuyor.
Ayrıca sevdiğiniz şeyleri yediğinizde beynin ödül bölgesi zevk almanızı sağlayan dopamin adlı bir kimyasal madde salgılıyor.
Tabii bir yandan beynin ödül bölgelerini memnun edecek şeyleri yerken bir yandan da bağırsaklarınızı sağlıklı tutacak gıdalar almalısınız.
İnsanın bağırsaklarında beyinle bağlantılı ortalama yüz trilyonu aşkın mikrop bulunuyor. Bunların dengesi beynin sağlığı için hayati önem taşıyor.
Bağırsaklara bu yüzden sık sık "ikinci beyin" denir. Çeşitli ve sağlıklı yiyeceklerle beslendiğinizde bu mikroplar dengelenir ve beyniniz de sağlıklı olur.
Tavsiye:Beyin hücrelerinin yapı maddesi yağdır. O yüzden yediklerinizin bir miktar yağ da içermesi beslenme için çok önemli.
Fındık, fıstık, çekirdekler, avokado ve balıktaki yağ sağlıklı yağlardır.
Ayrıca biberiye ve zerdeçalın da beyin sağlığı için faydalı olduğu biliniyor.
Yemekten zevk almak, sosyal ortamlarda yemek zevkini paylaşmak da yediğiniz şeylerin beyne faydasını artırır.
Biraz stres, insanın acil durumlara tepki gösterme refleksini koruması açısından gerekli.
Stres ayrıca kortizol adlı hormonun salgılanmasını tetikler. Fazla olmamak kaydıyla kortizol bize enerji verir, dikkatimizi toplamamıza yardımcı olur.
Fakat uzun süren endişe ve yüksek düzeyde stres, beyinde tam tersine zehir etkisi yapar.
Bu nedenle zaman zaman, deyim yerindeyse şalteri indirip beynin bu kısmını dinlendirmek çok önemli.
Bunu yaptığınızda aslında beynin farklı bir bölgesini çalıştırmış oluyorsunuz.
Beynimizde "kendi halinde çalışma ağları" diyebileceğimiz bir ağ var.
Bu fonksiyon sayesinde gündüz vakti hayallere dalabiliyoruz.
Dış dünyayla zihinsel ilişkimizi kestiğimizde beynin bu fonksiyonunun işleri devralıp yürütmesini sağlamış oluyoruz bu da hafızayı güçlendiriyor.
Öyleyse bir daha işyerinde hayallere dalmış olarak yakalanırsanız, beyninizin çok hayati bazı bölgelerini çalıştırdığınızı söyleyerek kendinizi savunabilirsiniz!
Tavsiye:Eğer gevşemek ve şalteri indirmekte zorlanıyorsanız, meditasyon veya farkındalık temelli teknikler deneyerek stres düzeyinizi azaltmayı deneyebilirsiniz.
Beyninizi yeni şeyler yapmaya ya da öğrenmeye yönelterek geliştirebilirsiniz.
Bir sanat dalında kursa yazılmak ya da yeni bir dil öğrenmek beyninizin esnekliğini artıracaktır.
Tavsiye:Arkadaşlarınız ya da ailenizle yarışacağınız bir oyun bulun.
Bu hem beyninize fayda sağlayacak hem de başkalarıyla yarışmak beynin gelişimine katkı sağlayacak.
Müziğin beyne çok özel bir etkisi olduğuna işaret eden bulgular var.
Müzik dinleyen ya da müzik yapan birinin beynine baktığınızda beynin neredeyse tamamının aktif olduğunu görüyorsunuz.
Müzik genel olarak kavrayışı artırıcı etki yapabiliyor.
Ayrıca müzik, demans gibi beyin hastalıklarında genellikle en son kaybedilen bilgi oluyor.
Tavsiye:Bir koroya katılın ya da hemen en sevdiğiniz grubun konserine bir bilet alın.
Gündüz saatlerinde yeni bir şey öğrendiğinizde beyninizdeki sinir hücreleri arasında bağlantı kuruluyor.
Uyuduğunuz zaman bu bağlantı kuvvetleniyor ve öğrendiğiniz şey hafızanın bir parçası haline geliyor.
Bu nedenle uyku hafızanın devamı bakımından gerçekten çok önemli.
Örneğin bir kişiye sabahtan, bir kişiye de uyumadan hemen önce ezberlemesi için birer liste verin.
Ertesi gün sorduğunuzda, uyumadan hemen önce ezber yapan kişi bilgileri çok daha iyi hatırlayacaktır.
Tavsiye:İmtihana hazırlanıyorsanız, muhtemel soruların cevaplarını uyumadan önce son bir kez daha çalışın, üzerine uyuyun.
Eğer bir travma geçirdiyseniz ya da kötü bir anınız varsa bunu uyumadan hemen önce düşünmemeye çalışın. Düşünürseniz bu kötü olayın anısı ve onun yol açtığı olumsuz duygular, hafızanıza daha derin bir şekilde iz bırakacaktır.
Aynı sebeple geceleri korku filmi seyretmekten de kaçının!
Onun yerine o gün öğrendiğiniz ya da yaşadığınız olumlu şeyleri düşünerek uyumaya çalışın.
Uyumanın ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz.
Beş saatten az uyursanız zihinsel yetileriniz zayıflar, 10 saatten fazla uyursanız da sersemleşmiş hissedersiniz.
Fakat uykunun süresi kadar nasıl uyandığınız da önemli.
En ideali karanlık bir odada uyuyup yavaş yavaş artan bir ışıkla uyanmak.
Bu ışık kapalı göz kapaklarınızdan sızarak beyni sabaha hazırlar. Bu da kontrollü bir şekilde daha fazla kortizol salgılamanınzı sağlar.
Uyandığınız anda vücudunuzdaki kortizol hormonunun miktarı, beyninizin o gün nasıl çalışacağı üzerinde de belirleyici olur.
Tavsiye:Doğal bir şekilde uyanmanızı sağlayacak, güneşin doğuşu gibi parlaklığı yavaş yavaş artan bir ışık edinin.
Tabii uykusu ağır olanların işe geç kalmamak için ışığın yanısıra sesli alarm da kullanmasında fayda olabilir!
|
Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Uyku
|
İngiltere'de doktorlardan çağrı: Çocukları elektronik sigaralardan koruyun
|
İngiltere’de doktorlar, farklı aromaları bulunan tek kullanımlık elektronik sigaraları yasaklaması için hükümete çağrıda bulundu.
Çocuk yaştakilerin bu ürünleri kullanması ülkede bir süredir tartışılıyor.
Tabipler sendikası ve meslek örgütü olan British Medical Association (BMA) hükümete “cesur bir adım” çağrısı yaptı.
Tıp örgütü, çocukların renkli paketler ve aromalarla pazar payını artırmak amacıyla hedef alındığını savunuyor.
Tahminlere göre, İngiltere’de 11-17 yaş aralığındaki çocukların yaklaşık yüzde 8'i elektronik sigara kullanıyor.
Ada’da 18 yaşından küçüklere herhangi bir elektronik sigara satışı halihazırda yasadışı.
Ancak BMA Bilim Kurulu Başkanı Prof. David Strain, çocukların hala korumaya ihtiyaç duyduğunu kaydediyor:
"Bir elektronik sigara salgını içinde yaşadığımızı inkar edemeyiz. Elektronik sigara kullanımı son on yılda büyük ölçüde arttı, artık 10 yetişkinden biri bunları kullanıyor.
"Ancak çok daha endişe verici olan, bunları kullanan gençlerin sayısındaki artış; 11-17 yaş aralığında 10 yıl öncesine kıyasla neredeyse altı kat daha fazla elektronik sigara kullanılıyor.
"Bir doktor olarak, bunların insanların sigarayı bırakmasına yardımcı olmada oynayabileceği rolü kabul ediyorum. Ancak elektronik sigaranın çocuklarımızın ve gençlerimizin hayatlarında bir yeri olmamalı.”
BBC’ye konuşan Prof. Strain, elektronik sigaraların insanların sigarayı bırakmasına yardımcı olmak için tasarlandığını da hatırlatıyor:
Strain, “şatafatlı” ambalajlar ve aromalarla gençlerin hedeflendiğini savunuyor.
BMA hükümetten şunları talep ediyor:
İngiltere’de bir önceki hükümet, geçen Şubat ayında, çocukların elektronik sigaraya erişimini kısıtlamak ile sigarayı bırakmaya çalışan yetişkinlerin erişimini sürdürmek arasında "doğru dengeyi kurmayı" amaçlayan Tütün ve Elektronik Sigara Yasa Tasarısı'nı kamuoyuna sundu.
Muhafazakar Parti’nin sunduğu yasa tasarısı, elektronik sigalarda daha sade bir ambalaj öngörüyordu. Ancak İşçi Partisi hükümeti yasa tasarısını yenilemeyi ve insanların tütün satın alabileceği yaşı kademeli olarak artırmayı planlıyor.
İngiltere’de elektronik sigara üreticilerinin bir araya geldiği sektörel derneğin yetkilileri de, gençlerin bu ürünlere ulaşmasını engellemek için daha güçlü önlemlere ihtiyaç duyulduğu konusunda hemfikir olduklarını aktarıyor.
Ancak dernek yasakların "karaborsayı güçlendirebileceğini" uyarısını da yapıyor.
İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) yetkililerine göre, elektronik sigaralar, geleneksel sigaralardan önemli ölçüde daha az zararlı.
Ancak uzun vadeli riskler konusunda halen endişeler bulunuyor.
|
Bilim, İngiltere, Gençler, Sağlık, Sigara kullanımı
|
Batı Nil Virüsü nedir, belirtileri neler, tedavisi var mı?
|
ABD'de hükümetin Koronavirüs salgınıyla mücadelesinin yüzü olarak tanınan Anthony Fauci, Batı Nil Virüsü enfeksiyonu nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Durumu iyiye giden Fauci'nin istirahatine evde devam edeceği bildirildi.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü eski başkanı Dr. Anthony Fauci yaklaşık 11 gün önce ateş, titreme ve yorgunluk şikayetleriyle hastaneye kaldırıldı.
83 yaşındaki Fauci, basına yaptığı açıklamada, virüsün büyük olasılıkla, bahçesindeyken olan bir sivrisinek ısırığı sonucu kaptığını söyledi.
Durumu iyiye giden Fauci'nin hafta başında hastaneden ayrıldığı ve istirahatine evde devam edeceği bildirildi.
Ölümcül olabilen Batı Nil Virüsü vakalarının çoğunluğunda herhangi bir belirti görülmüyor. Mevsimsel olan hastalık ABD'den, Avrupa'ya ve Orta Doğu'ya birçok ülkeyi etkiliyor.
Sağlık Bakanlığı, Batı Nil Virüsü enfeksiyonunun Türkiye'de bu yıl 6 kişide tespit edildiğini açıklamıştı.
Bakanlığın 22 Ağustos'ta sosyal medya platformu X hesabından yaptığı açıklamada, "Ülkemizde 2010 yılından itibaren görülen Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu 2024 yılında 6 kişide tespit edilmiştir. Hastalarımızın takip ve tedavilerine devam edilmektedir" denildi.
Açıklamada, Batı Nil Virüsü'nün sivrisinekler aracılığıyla yayılan bir hastalık olduğu, hastalığın mevsimsel olduğu da vurgulandı.
Uzmanlar sıcak hava dalgaları ve sel gibi aşırı hava olaylarının sıklığının artması ve yaz mevsiminin ısınıp, süresinin uzaması gibi faktörlerin sivrisinekler için daha elverişli koşullar oluşturduğu konusunda uyarıyor.
Peki Batı Nil Virüsü nedir, nasıl bulaşır, tedavi edilebilir mi?
İnsanlara sivrisinek ısırıklarıyla bulaşan bir Batı Nil Virüsü (WNV) vakası ilk kez 1937 yılında Uganda'nın Batı Nil bölgesinde bir kadında görüldü.
Virüs son 50 yıldır insanlarda görülmeye devam ediyor. Doğada sivrisinek-kuş-sivrisinek bulaşım döngüsünü izleyen hastalığın yayılmasında kuşlar önemli rol oynuyor.
Sivrisinekler, hastalığı taşıyan kuşların kanını emerek enfekte olurken virüs birkaç gün boyunca kuş kanında dolaşabiliyor.
Sivrisineğin tükürük bezlerine giren virüs, bu vektörler tarafından ısırılan insanlara ve at gibi hayvanlara geçip, vücutlarında çoğalarak hastalığa neden oluyor.
Hastalık doğrudan temas yoluyla bulaşmıyor. Kuluçka süresi 3 ile 14 gün arasında.
Ancak virüs enfekte hayvanların kanlarıyla veya diğer dokularıyla temas edildiğinde bulaşabiliyor.
Bugüne kadar insanlardaki enfeksiyonların çok küçük bir kısmı organ ya da kan nakli ve anne sütü üzerinden gerçekleşti.
1999'da İsrail ve Tunus'ta salgına yol açan hastalık kuşlarla Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) yayıldı. Burada 2010 yılına kadar ciddi bir salgına neden oldu.
Bunun dışında bugüne kadarki en büyük salgınlar kuş göç yolları üzerinde olan Yunanistan, İsrail, Romanya ve Rusya'da meydana geldi.
Virüs, sivrisineklerle bulaşan diğer hastalıklar gibi, iklim değişikliğinin de etkisiyle Avrupa'da ve Amerika kıtasında olmadığı kadar yaygın hale geldi.
Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) 22 Ağustos'ta Batı Nil Virüsü vakalarının 2024'te Avusturya, Hırvatistan, Fransa, Yunanistan, Macaristan, İtalya, Romanya, Sırbistan ve İspanya olmak üzere 9 ülkede görüldüğünü açıkladı.
ECDC daha önce yılın başından beri Avrupa'da 69 kişinin hastalıkla enfekte olduğunu ve 8 kişinin öldüğünü duyurmuştu.
Avrupalı bilim insanları ve uzmanlar, sıcak hava dalgaları ve sel gibi aşırı hava olaylarının sıklığının artması ve yaz mevsiminin ısınıp, süresinin uzaması gibi faktörlerin sivrisinekler için daha elverişli koşullar oluşturduğunu söylüyor.
Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre virüsün bulaştığı insanların yaklaşık yüzde 80'inde herhangi bir belirti görülmüyor.
Virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 20'sindeyse Batı Nil ateşi gözlemleniyor.
Belirtileri arasında ateş, baş ağrısı, yorgunluk ve vücut ağrıları, mide bulanması, kusma ve nadiren vücutte döküntü ve lenf bezlerinde şişlik var.
Enfekte 150 kişiden birinde hastalık daha ağır seyrediyor. Bu vakalarda koma ve felç gibi semptomlar görülebiliyor.
Ağır hastalık her yaştan kişide görülebilse de çoğunlukla 50 yaş üstü ya da bağışıklık sistemi zayıf insanlarda daha sık rastlanıyor.
Hastalığın insanlar için doğrudan tedavisi yok. Ancak enfekte olan kişiler, hastaneye kaldırılarak solunum desteği ve diğer hastalıkların gelişiminin engellenmesi gibi önlemlerle destekleniyor.
Batı Nil Virüsü için bir aşı da bulunmuyor. Bu nedenle enfeksiyonu azaltmanın en önemli yolu farkındalık ve eğitim.
Uzmanlar, sivrisinek ve vektörlerle bulaşan diğer hastalıklarda olduğu gibi bu canlılardan, sineklikler ve spreyler gibi yöntemlerle korunmayı öneriyorlar.
Klimalı odalarda uyumak ve vücudun açık bölümlerini kapatan kıyafetler giyinmek sivrisineklerden korunmak için yapılabilecekler arasında.
Hasta hayvanlarla temas sırasında eldivenlerin giyilmesi gibi hayvandan insana geçişi önleyecek tedbirlerin alınması da tavsiye ediliyor.
Bunun yanında hastalığın görüldüğü bölgelerde sivrisinek türlerinin izlenmesi ve kontrol edilmesi de önemli görülüyor.
|
Bilim, Türkiye, Sağlık
|
Oropouche virüsü nedir ve nasıl tedavi edilir?
|
Oropouche virüsü, Amerika kıtasında görülen bir virüs olarak en son Brezilya’da iki genç kadının hayatını kaybetmesine yol açtı.
Tembel hayvan ateşi olarak da bilinen virüse dair ilk vakalar Haziran ve Temmuz aylarında Avrupa’da da görüldü.
Bu aylarda İspanya, İtalya ve Almanya’da görülen 19 vakanın Küba ve Brezilya’ya seyahat eden kişiler olduğu ifade edildi.
Brezilya’da Temmuz ayı sonunda ülkenin kuzeydoğusunda yer alan Bahia eyaletinden iki genç kadının Oropouche nedeniyle hayatını kaybettiği açıklanmıştı.
Küba da virüsün neden olduğu ilk salgını kayda geçirdi.
Oropouche virüsü, sivrisinek ve küçük sineklerin ısırıklarıyla yayılıyor.
Oropouche, yaygın olarak Culicoides paraensis adlı minik sinek türü tarafından bulaştırılan bir virüs.
Bu sinek türü, Amerika'nın geniş bölgelerinde bol miktarda yer alıyor.
İlk vakalar, 1955 yılında Karayipler’de bulunan Trinidad ve Tobago'daki Vega de Oropouche köyünde kaydedildi.
Virüs de ismini bu köyden aldı.
Son altmış yılda, araştırmacılar Brezilya'da bu virüsün neden olduğu hastalığın 500 binden fazla kişide görüldüğünü tahmin ediyor.
Ancak bu sayının düşük bir tahmin olduğu kabul ediliyor.
Bu yıl Brezilya'da yaklaşık 10 bin vaka kaydedildi; bu sayı 2023'te 800 olarak kayıtlara geçmişti.
Bu vakaların çoğu, Oropouche'un endemik olarak kabul edildiği Amazon bölgesinde gerçekleşti.
Brezilya dışında son yıllarda Oropouche virüsü, Peru, Kolombiya, Ekvador, Arjantin, Fransız Guyanası, Panama, Trinidad ve Tobago, Bolivya ve Küba'da da bir halk sağlığı sorunu haline geldi.
Virüs, enfekte bir kişiden başkalarına böcek ısırıkları yoluyla geçiyor.
Cilt teması veya hava yoluyla bulaştığına dair henüz bir kanıt yok.
Ancak Brezilya Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan bir raporda virüsün hamile kadınlardan bebeklerine geçebileceğine dair kanıtlar olduğu belirtildi.
Oropouche virüsünün gebelikler ve doğmamış çocuklar üzerindeki etkileri halen araştırılıyor.
Bu virüsün insanlarda daha çok görülmesinin nedenlerinin kentleşme, ormansızlaşma ve iklim değişikliğinin olduğu düşünülüyor.
Oropouche ayrıca maymunlar gibi primatlar ve tembel hayvanlarda da görülüyor.
Bilim insanları, bazı kuşları da etkileyebileceğinden şüpheleniyor.
Oropouche, enfekte olan insanlarda grip benzeri bir hastalığa neden oluyor, sivrisineklerle yayılan ve şiddetli grip benzeri semptomlara neden olan viral dang hummasına benzetilebilir.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre belirtiler şöyle:
Bu belirtiler genellikle beş ila yedi gün arasında sürüyor.
Ancak Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne göre (CDC) hastaların % 60'ında belirtiler birkaç gün veya haftalar sonra yeniden ortaya çıkabiliyor.
Oropouche virüsü ne kadar ölümcül?
25 Temmuz'da Brezilyalı yetkililer, Oropouche virüsünden ilk ölümlerin yaşandığını kaydetti.
İkisinin de önceden sağlık sorunu olmayan yirmili yaşlarındaki kadınlar olduğu belirtildi.
Brezilya Sağlık Bakanlığı, virüsün anne karnındaki bebeklerde beyin kusurlarıyla da ilişkili olabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Virüsün bulaştığı annelerden çocuğu olan dört bebekte, genelde Zika virüsü ile ilişkilendirilen, bebeğin beyninin gelişimini durdurması, bu yüzden kafasının küçük olması anlamına gelen mikrosefali vakası görüldü.
Bir ölü doğum vakasının da Oropouche ile ilişkili olduğu düşünülüyor.
Ancak bu konuyla ilgili daha çok araştırmanın yapılması gerekiyor.
Oropouche virüsünün neden olduğu diğer olası ciddi sorunlar arasında, beyin ve omuriliği çevreleyen zarların iltihaplanmasıyla oluşan beyin iltihabı ve menenjit yer alıyor.
Ancak iki ölümün kaydedilmesi beklenmiyordu. Daha önce gerçekleşen ölümlerin gözden kaçırılması ya da dang humması ile karıştırılması ihtimalleri üzerinde duruluyor.
Oropouche'un bir tedavisi yok.
Akademik tıp dergisi The Lancet Microbe'de yayımlanan bir makale, Oropouche salgınlarını "küresel sağlık için yeni bir tehdit" olarak sınıflandırıyor ve yeni tedaviler için yeterli araştırma yapılmadığını vurguluyor.
Brezilya Sağlık Bakanlığı, "hastaların dinlenmesi, semptomatik tedavi ve tıbbi izlenim yapılması gerektiğini" belirtiyor.
Doktorlar, ateş, ağrı ve bulantı gibi belirtileri hafifletmek için belirli ilaçlar verebiliyor.
Enfekte olanların böcek kovucu maddeleri kullanması, virüsün başkalarına yayılmasını önlemeye yardımcı olabilir.
Oropouche'a karşı koruyucu bir aşı yok.
İnsanların kendilerini Oropouche'tan koruyabilmelerinin en iyi yolu, sinek ve sivrisinek ısırıklarından kaçınmak.
Uzmanlara göre aşağıdaki koruyucu tedbirler alınabilir:
Deltametrin ve N,N-dietil-meta-toluamid (DEET) gibi belirli böcek öldürücülerin hastalığı taşıyan türlerin kontrolünde etkili olduğunu kanıtlandı.
Ormansızlaşma ve iklim değişikliği, Oropouche'un daha geniş bir alanda yayılma riskini artırıyor.
|
Doğa, Latin Amerika, Bilim, Aşılar, Brezilya, Sağlık, Kuzey Amerika, Çevre, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Tıp
|
Subsets and Splits
No community queries yet
The top public SQL queries from the community will appear here once available.