title stringlengths 17 159 ⌀ | content stringlengths 86 32.7k ⌀ | tags stringlengths 4 765 ⌀ |
|---|---|---|
Yapay zeka, insanlardan daha komik olabilir mi? | Komedyen Karen Hobbs, Haziran ayında bir akşam sahneye çıkmadan önce kendini her zamankinden daha gergin hissediyordu.
İngiltere’nin tanınmış gezgin komedyenlerinden olan Hobbs, bu yıpratıcı stand-up sahnelerine oldukça aşina birisi.
Gezgin komedyenler tanımı, barlarda, kulüplerde, tiyatrolarda ve festival gibi yerlerde stand-up komedisi yapan kişiler için yapılıyor. Bu tip gösteriler, öngörülemez ve ‘zoraki kahkahalar’ konusunda da epey ünlüdür.
Hobbs da İngiltere'nin en acımasız salonlarından bazılarında bu mücadeleyi vermiş bir komedyen.
Londra'nın merkezindeki Covent Garden Social Club'ın üstündeki bu özel akşamda, Hobbs sahneye her zamanki malzemesiyle değil, yapay zeka platformu ChatGPT tarafından kendisi için yazılmış bir stand-up setiyle çıktı.
Seyircilere de şöyle seslendi:
“Eğer tüm bunları gülerek izlerseniz, hepimiz işsiz kalacağız!”
OpenAI tarafından geliştirilen yapay zeka robotu ChatGPT iki yıldır, yapay zekayı büyük kitlelere ulaştıran ilk araç oldu.
Ancak söz konusu sanatsa, yapay zekanın yaratıcı olup olmayacağı bir hayli tartışmalı.
ChatGPT gibi büyük dil modelleri (LLM'ler), internetten ve diğer kaynaklardan toplanan milyarlarca satır metni işliyor; kelimeler ve cümleler arasındaki kalıpları ve ilişkileri ortaya çıkarıyor ve öyle çalışıyor.
Yapay zeka araçları da, bu verileri kullanarak belirli bir soruya en muhtemel cevapları üretiyor.
Buradan da anlaşılacağı üzere yapay zeka araçları yalnızca bir biçimde var olan bilgileri çoğaltabiliyor.
Ancak bununla birlikte, sonuç benzersiz bir fikir kombinasyonu da olabilir. Bunun yaratıcılık sayılıp sayılmayacağı felsefi bir soru ve ne yazık ki şu anda tatmin edici bir cevabı da yok.
Southampton Üniversitesi'nde internet bilimi profesörü olan ve boş zamanlarında stand-up komediyle uğraşan Les Carr, “Yapay zekanın şaka yapabilmesinin bir yolu, beş yaşındaki herhangi bir çocuğun yaptığını yapmaktır. Bu da çocukların duydukları başarılı bir şakayı tekrarlaması veya bunun bariz bir çeşidini yapmaya çalışması gibidir” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Dolayısıyla, takipçi kazanmak için son beş yılını TikTok, Instagram ve YouTube'a daha fazla içerik koyarak geçiren komedyenler, OpenAI, Google ve Facebook'un çalışmalarını çalmasından endişe duymalılar. Tıpkı yazarlar ve diğer sanatçılar gibi.”
“Şakalar insanların internette de sosyal medyada da paylaşmayı sevdiği şeyler. Bu yüzden yapay zekanın ürettiği bir şakanın nereden geldiğini söylemek çok zor. Soru şu: Bunu [yapay zeka] uydurdu mu, yoksa sadece tekrar mı etti?”
Hobbs, yapay zekadan sahnesi için şakalar yazmasını istediğinde, hiç beklemediği başka bir sorunla karşılaştı. ChatGPT, şakaları erkek bir komedyenin ağzından yazmaya başladı. Şakalarsa alışveriş takıntılı bir kız arkadaş hakkındaydı.
Hobbs, yapay zekadan esprileri bir kadının ağzından yeniden yazmasını istedi. Yapay zeka bu kez ise alışveriş takıntılı kız arkadaşı birinci şahıs olarak aktardı.
Yapay zekanın Hobbs için ürettiği espriler genellikle Y kuşağı kadınlarına ilişkin kaba, tembel klişelere dönüşüyordu:
Yapay zekanın ürettiği şakalardan birisi, “Sosyal hayatım patlama yaşıyor. Patlamadan kastınız en iyi arkadaşımın Wilson adında bir saksı bitkisi olmasıysa…” şeklinde oldu.
Stanford Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrencisi ve yapay zeka uzmanı Michael Ryan, yapay zeka modellerinin tatmin edici kurgular ve can alıcı, bitirici, son şakaları ortaya koymakta zorlanmasının şaşırtıcı olmadığını söylüyor.
“İyi yapılmış bir stand-up, seyirciyi komik bir hikayenin içinden geçirerek komik bir espriye kadar götürebilir. Komedyen esprinin tam olarak nereye gittiğini bilir ve seyirciyi oraya götürür.”
Ryan, modern LLM'lerin bu şekilde çalışmadığını hatırlatıyor. Bu da yapay zekanın bir komedyenin aksine gerçek zamanlı olarak adapte olamayacağını gösteriyor. En azından şimdilik.
Ancak bu durum değişebilir.
Yapay zekanın etrafındaki dünyayı daha iyi anlamasını sağlamak için araştırmalar devam ediyor.
Ryan, “Araştırmacılar şu anda sesle ilgili kabiliyetleri mükemmelleştirmek için çalışıyorlar” diye ekliyor.
Uzmanlar, “sosyal faktörleri anlayabilen ve bir izleyici kitlesine uyum sağlayabilen ve aynı zamanda komedi zamanlamasına sahip” yapay zeka modelleri üzerinde çalışıyorlar.
Ryan, yapay zeka tarafından üretilen esprilerin sınırlarını test etmek için çalışan büyük bir analitik projenin bir parçasıydı.
Araştırması şakalarla ilgili mevcut sınırlara ışık tuttu. Ancak Ryan yapay zeka teknolojisinin bu denli büyümesinin, “önümüzdeki birkaç yıl içinde gerçekten komik yapay zeka şakalar” üretebilecek LLM'ler geliştirebileceğine inanıyor.
Yapay zekanın, usta komedyenlerin sahnesini taklit etmesi için biraz zaman geçmesi gerekebilir. Ancak iş tek bir komik espri yazmaya geldiğinde, araştırmacılar şimdiden ilerleme kaydetti.
Senarist Simon Rich, yaratıcı görevler için geliştirilen ancak yayımlanmamış “code-davinci-002” adlı bir OpenAI modelini kullandı ve deneyimlerini 2023 yılında Time dergisi için yazdı.
Rich, yapay zeka tarafından kaleme alınan (ve daha sonra Werner Herzog tarafından yüksek sesle okunan) bir şiir kitabı üzerinde diğer iki yazarla işbirliği yaptı. Ancak öncesinde yapay zekadan bazı şakalar yapmasını da istedi.
Sonuçlar o kadar iyiydi ki Rich bunun kendisine kabuslar gördürdüğünü söyledi.
Rich, yapay zekayı hiciv sitesi The Onion'dan bir sürü manşetle besledi. Yapay zekadan benzer alaycı manşetler üretmesini istedi.
Yapay zeka bunlardan birinde “Yönetmen, gerçek Batman'i kullanmakta ısrar edince yeni Batman filminin bütçesi 200 milyon dolara çıktı” diye yazdı.
Mizah öznel bir şey. Ancak yapay zeka robotunun şakaları Rich'in beklentilerinin çok ötesine geçti.
Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde doktora öğrencisi ve esprileri komik kılan şeylerin psikolojisi konusunda çalışmalar yapan Drew Gorenz, yapay zeka tarafından üretilen komedinin yalnızca modele verilen komut kadar iyi olduğuna inanıyor.
Gorenz, tam da bu konu hakkında şunları söylüyor:
“Komedyenler de dahil olmak üzere çoğu insan, bir yabancı tarafından 'komik bir şey söyle' dendiğinde iyi bir performans sergileyemez. İstek ne kadar spesifik olursa cevap da o kadar iyi olur.”
Bazı yapay zeka modelleri diğerleriyle mukayese edildiğinde daha iyi sonuçlar üretebilir.
Örneğin ChatGPT ve Google'ın Gemini'si genel amaçlı uygulamalar için geliştirildi. Sadece mizah üzerine kurgulanmış bir yapay zeka aracının diğer modellerden daha iyi espriler üretmesi de muhtemel.
London School of Economics'te iletişim doçenti ve yapay zekanın medya üzerindeki etkisini inceleyen Alison Powell'a göre, komediyi dijitalleştirme arayışı pratik ve etik olmadığı kadar nafile bir çaba.
Üretimsel yapay zeka modelleri geliştirmenin devasa ölçülerde enerji ve masraf gerektirdiğini belirtiyor.
“Bu iş için yapay zekaya yatırım yapmak yerine, genç komedyenlere ve kültürel üretime yatırım yapmak muhtemelen daha ucuz, daha ilginç ve çok daha fazla sürprize gebe sonuçlar getirecektir.
Bu yaz Londra'ya geri dönen Hobbs, seyircisini, kendisinin ve onların “yeni siber efendilerin elinde olduğu” konusunda uyardı. Yapay zekanın yazdığı şakalarına gelecek olumlu tepkiler, stand-up komedi için bir kırılma anı olabilirdi.
Neyse ki, sadece düzensiz kahkahalar oldu.
Hobbs, seyirciye “Bir keresinde karıma ruj yerine yapıştırıcı vermiştim. Hala benimle konuşmuyor” satırlarını okudu.
Başka bir şaka ise şuydu: “Flört alışveriş gibidir. İstediğinizi almak için dışarı çıkarsınız ve sonunda ihtiyacınız olmayan bir şey alırsınız.”
Hobbs bunun hemen sonrasında sahnede, “Hayatım boyunca hiç bu kadar aptal hissetmemiştim” dedi.
Bununla birlikte daha derin bir gerçekle karşı karşıyayız. Bir yapay zeka modeli, şaka yapma hareketlerini gerçekleştirebilir. Hatta bazı nüansları bile yakalayabilir.
Ancak seyirci karşısındaki o patlama anlarını sadece insan bir komedyen aşabilir.
Yapay zeka modelleri henüz bu gizli sosu çözebilmiş değil. Görünen de o ki, komedyenler henüz CV'lerinin tozunu almak zorunda kalmayacaklar. Bu nedenle rahat bir nefes alabilirler. | Robot bilimi, Programlama, Bilim, Toplum, Yapay zeka, Sosyal medya |
Süper Mavi Ay, Türkiye’de çarpıcı bir şekilde görüntüledi | Pazartesi gecesi gökyüzüne bakanlar nadir ortaya çıkan bir dolunay olan Süper Mavi Ay’ın çarpıcı etkisiyle yüz yüze geldi.
Geçen yıl yine Ağustos ayında görülen Süper Mavi Ay, bu sene de birçok ülkede yaza denk gelmesi nedeniyle açık gökyüzünde büyüleyici görüntüler ortaya çıkardı.
Türkiye’de de birçok yerde görüntülenen Süper Mavi Ay, sosyal medyada da birçok kişinin çektikleri fotoğrafları paylaşmasını sağladı.
Süper Mavi Ay, 2023 yılından önce son kez 2009’da ortaya çıkmıştı.
Mavi Ay, her iki ya da üç yılda bir, aynı ay içinde iki kez dolunay evresi oluştuğunda gözlemleniyor.
Normalde Ay, bir yıl boyunca 12 kez dolunay evresine giriyor.
Bu da her ay bir kez dolunayın ortaya çıkması demek.
Bu dolunayların her birinin Çilek Ay, Hasat Dolunayı ya da Solucan Ay gibi özel isimleri var.
Ancak Mavi Ay bunlardan farklı.
Ay'ın evreleri her 29,5 günde bir tekrar ediyor.
Evrelerin yıl boyunca 12 kez tekrarlaması 354 gün sürüyor.
Bir yılın 365 ya da 366 gün sürmesi nedeniyle yılın 13'üncü dolunayı normal isimlendirmelere uymuyor.
Bu nedenle Mavi Ay olarak adlandırılıyor.
Mavi Ay; aynı zamanda bir süper ay olarak gerçekleşiyor.
Çünkü Dünya’nın uydusu, kendi yörüngesinde yeryüzüne en yakın noktada oluyor.
Bu Süper Ay, bu yılın gözlenecek dört süper ayından biri
Eylül, Ekim ve Kasım aylarında yaşanacak dolunaylar da Süper Ay olacak.
Dünya çapında farklı medeniyetler her ay gördükleri dolunaya o ay içinde yaşanan olaylara göre farklı isimler verdi.
Aylara göre dolunaya şu isimler veriliyor:
Ocak: Kurt Ay
Amerikan yerlileri ve Orta Çağ Avrupalıları'nın Ocak ayında gördükleri dolunaya Kurt Ay ismini vermelerinin bu ay daha az yemek bulabildikleri için kurtların daha fazla ulumasından kaynaklandığı düşünülüyor.
Şubat: Kar Ay
Kuzey Amerika'da Şubat ayının karlı havası bu ay görülen dolunaya Kar Ay isminin verilmesine neden oldu. Diğer yaygın adlandırmalarda arasında Fırtına Ay ve Açlık Ayı var.
Mart: Solucan Ay
Solucan Ay kış bitimine denk gelen Mart ayında gözlemleniyor. Bu dönemde solucanlar gibi küçük canlılar toprakta kıpırdanmaya başlıyor. Aynı zamanda Süt Ay olarak da adlandırılıyor.
Nisan: Pembe Ay
Pembe Ay da adını renginden ziyade Amerikan yerlilerinin Kuzey Amerika ve Kanada'da ilkbaharın başlarında açan ve alev çiçeği adı verilen pembe çiçeklerden alıyor.
Diğer kültürlerde Yumurta Ay ve Balık Ay olarak da anılıyor.
Mayıs: Çiçek Ay
Mayıs'ta açan çiçeklerden esinlenen ismin yanında Tavşan Ay, Mısır Ekim Ayı ve Süt Ay isimleri kullanılıyor.
Haziran: Çilek Ay
Kuzey Amerika'daki yerli Algonkin kabilesi bu ay yabani çilekleri hasat ettikleri için Ay'a da bu ismi verdi.
Bal Ay, Gül Ay ve Çayır Ay olarak da biliniyor.
Temmuz: Erkek Geyik Ay
Erkek geyiklerin boynuzlarının büyümesi tamamlandığı için bu dolunay Erkek Geyik Ay olarak biliniyor. Yazın gerçekleşen gökgürültülü yağışlar nedeniyle Gök Gürültüsü Ayı ismi de verilmiş.
Ağustos: Mersin Balığı Ay
Kuzey Amerika'daki kabilelerin bu ay mersin balığı tutması Ağustos'ta görülen dolunayın bu isimle anılmasına ilham verdi. Tahıl Ay olarak da biliniyor.
Eylül: Mısır Ay
Sonbahar ekinoksuna en yakın dolunaya Hasat Ay denir.
Eylül ayındaki dolunayın Mısır Ay olarak adlandırılması yaz mevsiminin sonunda mahsullerin toplandığı zamana denk gelmesinden kaynaklanıyor olabilir.
Bu zamanda Ay özellikle parlak görünüyor, böylece çiftçiler gece de hasat yapmaya devam edebiliyor.
Ekim: Avcı Ay
Bu dönem insanların kış ayları için plan yaptığı ve yemek için hayvan avladığı dönem.
Eylül ayındakine benzer şekilde buna Hasat Ay da denir.
2020'de Ekim ayının ilk dolunayı Hasat Ay, ikincisi ise Mavi Ay'dı.
Kasım: Kunduz Ay
Kunduzların barajlarını yapmaya başladığı döneme denk geldiği için bu isimle anılıyor. Ayaz Ay olarak da biliniyor.
Aralık: Soğuk Ay
Aralık ayındaki soğuk havalar nedeniyle dolunaya bu isim veriliyor. Bunun yanında Uzun Gece Ayı ve Meşe Ay olarak da biliniyor. | Doğa, Bilim, Gökbilimi, Yaşam, Türkiye, Fotoğrafçılık |
Mezopotamyalılar 4 bin yıl önce akşam yemeğinde ne yiyordu? | Kimse tam olarak nereden geldiklerini bilmiyor ve üzerinde ne yazdığı uzun bir süre kimse tarafından anlaşılamadı.
Orta Doğu'da yapılan bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan çivi yazısıyla kaplı küçük kil tabletler muhtemelen 1911'den beri Yale Üniversitesi Babil Koleksiyonu'ndaydı. Üzerinde tıbbi ilaç tarifleri olduğu düşünülüyordu.
Fransız araştırmacı Jean Bottéro, tabletlerin ne dediğini ancak 1980'lerin başlarında anlayabildi.
Onlar yaklaşık 4 bin yıldır, akşam yemeğinden bahsediyorlardı.
Dört tabletten en genişleri bir sabun kalıbı büyüklüğünde, bin yıldan daha eskiye dayanan en küçüğü ise sadece bir avuca sığıyor. Ve onlar ilaç değil yemek içerikleriyle dolu.
En az İÖ 1730'a tarihlenen üç büyük tablet çoğunlukla güveç tarifleri içeriyor; en küçüğü daha sonraki bir döneme ait ve et suyundan bahsediyor.
Bunların varlığı bile bir gizem.
Koleksiyonun yardımcı küratörü Agnete Lassen, Antik Mezopotamya'da insanların nadiren yemek tarifi yazdığını söylüyor:
"Yüz binlerce çivi yazısı belgesinden, yemek tarifi içeren yalnızca bunlar var ve bir açıklama bulamıyoruz".
Harvard Üniversitesi'nden Asurbilimci Gojko Barjamovic, yazıtlarda bugün bilinmeyen malzemelerin ortaya çıktığını söyledi. Asum mersin ve salu ise tere tohumu demek. Peki, hurrium ne?
Barjamovic, Lassen ve çalışma arkadaşlarının yazdığı makaleden, bilinmeyen baharatların listesini okumak bile, Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan kayıp bir bahçenin görüntülerini çağrıştırıyor: Kurullu, kuruš, nīnu. Silaru, zanzar, zibibianu.
Tabletler, antik veya modern birçok yemek tarifinde olduğu gibi aynı ilginç varsayıma sahip: Yazar, okuyucunun, temelde neyi amaçladığını zaten bilmesini bekliyor.
Talimatlar kısa ve öz.
Pek çok eski tarifte olduğu gibi, miktar belirtilmemiş.
Birkaç yıl önce Barjamovic, Lassen ve Iraklı yemek tarihçisi Nawal Nasrallah da dahil bazı uzmanlar bu yemeklerin bugün nasıl görüneceği konusunda bazı çalışmalar yaptı.
Bottéro tarafından yapılan tariflerin çevirilerini güncellediler. Yemeği dayanılmaz derecede acı hale getirerek diğer yiyeceklerin fark edilmesini engelleyen bir malzemeyi kaldırdılar.
Nasrallah, tariflerin tamamının güveç ve et sularından oluşmasının çarpıcı olduğunu belirtiyor.
Et suyu içinde et ve sebzelerden oluşan güveç, modern Irak yemeklerinin temel bir parçası ve aynı zamanda Orta Çağ Irak yiyeceklerinin de önemli bir özelliğiydi.
Dört tarif içinden Lassen'in favorisi bu.
Ancak insanların zevkleri zamanla farklılaşabiliyor. Örneğin Romalıların en ünlü yiyeceklerinden bazıları bugün İtalyan mutfağında yer almıyor. | Arkeoloji, Tarih, Bilim, Irak, Yaşam, Gıda |
İskoçya açıklarındaki adalar ‘Kartopu Dünya’nın gizemini çözebilir | Bilim insanları, İskoçya açıklarındaki Garvellach adalarının, gezegenimizin en büyük gizemlerinden birini çözmeye yardımcı olabileceğini söylüyor.
Araştırmacılar, İskoçya'nın batı kıyısındaki Garvellach adalarının, Dünya'nın yaklaşık 720 milyon yıl önce girdiği en büyük buzul çağına dair kayıt tuttuğunu keşfettiler. Hayvan yaşamı bu çağdan sonra oraya çıkmıştı.
80 milyon yıl boyunca iki aşamada neredeyse tüm dünyayı kaplayan bu büyük buzul çağı, ‘Kartopu Dünya’ olarak biliyor.
Bu buzul çağına dair ipuçları Garvellach adaları dışındaki kayalıklardan silindi.
Araştırmacılar, adaların bizi Dünya'nın neden bu kadar uzun süre buzla kaplı kaldığı ve karmaşık yaşamın ortaya çıkması için bunun neden gerektiği konularında aydınlatmasını umuyor.
Kaya katmanları bir tarih kitabının sayfaları olarak düşünülebilir. Her katman, Dünya'nın uzak geçmişteki durumuyla ilgili ayrıntılar içerir.
Ancak Kartopu Dünya'ya yol açan dönemin, kaya katmanlarının buzlanma sonucu aşınması nedeniyle iz bırakmadığı düşünülüyordu.
Londra'daki University College'daki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma, Garvellach'ların buzlanmadan etkilenmediğini ortaya koydu. Burası, Dünya'nın bu döneme nasıl girdiğine ve buzul çağı sona erdiğinde ilk hayvan yaşamının nasıl ortaya çıktığına dair ayrıntılı kayıt tutan yeryüzündeki tek yer olabilir.
O zamanlar İskoçya’nın konumu tamamen farklıydı, çünkü kıtalar zaman içerisinde hareket etti. Ekvatorun güneyindeydi ve tropikal bir iklime sahipti, ta ki kendisi ve gezegenin geri kalanı buzla kaplanana kadar.
Araştırmayı yürüten University College London'dan Profesör Graham Shields BBC’ye, "Buzul çağına İskoçya'da girme imkanı yakaladık. Bu, dünyanın diğer bölgelerinde mümkün değil” dedi.
“Diğer yerlerde, buzul erozyonu nedeniyle milyonlarca yılın izi yok, ancak hepsi Garvellachs'taki kaya katmanlarında mevcut."
İskoçya'nın İç Hebrid adalarında, ana adanın tek binasında çalışan bir bilim insanları dışında kimse yaşamıyor. 6. yüzyıldan kalma bir Kelt manastırının kalıntıları da bulunuyor.
Bu çığır açan buluş, Profesör Shield'ın doktora öğrencisi Elias Rugen tarafından yapıldı. Rugen, kaya katmanlarını tarihlendiren ve bunları bahse konu buzul çağıyla ilişkilendiren ilk kişi.
Keşfi, Garvellach'ları bilimdeki en büyük ödüllerden biri için aday haline getirdi. Ödülü alması halinde buraya daha fazla araştırma fonunun geleceği düşünülüyor. | Bilim |
Derimizdeki mikroplar sağlığımız açısından nasıl bir rol oynuyor? | Vücudumuzun yüzeyinde, kısaca mikrop olarak adlandırdığımız milyarlarca bakteri, mantar ve virüs yaşıyor. Bunların sağlığımız üzerinde oynadıkları önemli rolü ise yeni anlamaya başlıyoruz.
Derimiz çeşitli organizmalarla dolu. Teninizin her santimetrekaresine 10 bin ila bir milyon bakteri yaşıyor. Yani vücudumuzu saran derimiz mikroorganizmalarla dolu bir ekosisteme sahip.
Bu mikrobiyotanın (floranın) sağlıklı kalmamızda önemli bir rol oynadığını ve birçok faydaları olduğunu gösteren kanıtlar giderek artıyor.
Bağırsak mikrobiyomunun, yani bağırsaklarımızı mesken tutan mikrop ekosisteminin önemi biliniyor. Bakteri, mantar, virüs ve diğer tek hücreli organizmaların, diyabetten astım ve hatta depresyona kadar çok sayıda hastalıkta önemli bir rol oynadığı kabul ediliyor.
Ancak şimdi derimizdeki mikroorganizmaların da en az bu kadar faydalı olabileceği anlaşılıyor. Bunlar, vücudumuzun yüzeyine yerleşen patojenlere karşı ilk savunma hattını oluşturuyor. Aynı zamanda günlük yaşamda karşılaştığımız kimyasalların bazılarını parçalıyor ve bağışıklık sistemimizin gelişiminde önemli bir rol oynuyorlar.
Aslında, ağzımız ve bağırsaklarımızdaki güvenli, sıcak ve nemli ortama kıyasla, tenimiz mikroorganizmalar için oldukça zorlu bir ortam.
İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nde yara iyileşmesi konusunda ders veren Holly Wilkinson'a göre “Deri, vücudun diğer kısımlarına kıyasla çok zor bir yer. Kuru, çorak ve dış etkilere çok açık. Burada yaşayan bakteriler bu baskılarla başa çıkmak için milyonlarca yıllık bir evrim geçirdi”.
Aslında bu ortak evrimleşme bizlere de çok fayda sağlıyor.
Tenimizin her kesimine mikroorganizma yerleşimi eşit şekilde değil. Bakteriler yaşadıkları yer konusunda çok seçici olabiliyor.
Ucunda pamuk olan bir çubuğu alın, burun ya da sırtınıza sürdüğünüzde, bu bölgelerinkutibakteriyumile dolu olduğunu görürsünüz. Bu grup bakteriler, deri hücrelerimizin cildimizin nemlenmesi ve vücudumuzun en dış katmanının korunması için ürettiği yağlı salgıyla beslenmek üzere evrimleşti.
Sıcak ve nemli koltuk altınızdan bir örnek aldığınızda ise büyük ihtimalle çok sayıda stafilokok vekorinebakteriyumbulacaksınız.
Ayak parmaklarınızın arasında bolcapropiyonibakteriyumtürleri var. Bu tür bakterilerin bazıları çok sayıda diğer bakteriyle birlikte peynir yapımında da kullanılıyor.
Derinizin kol ve bacaklar gibi kuru bölgeleri, bakteriler için çok yaşanılabilir yerler değil. Bu nedenle buralara yerleşen türler, çok fazla kalmıyor. Aynı zamanda, vücudumuzun diğer dış bölgelerine kıyasla, ev sahipliği yaptıkları virüs oranı daha fazla.
Binlerce yıllık bir süreçte, bu mikroplar insanlarla simbiyotik (ortak yaşar) bir ilişki geliştirdi. Derimizde yaşayan bakteriler, mantarlar ve maytlar (akarlar) vücudumuzun sürekli ürettiği zengin besinlerden faydalanıyorlar.
Ancak biz de derimizdeki mikroorganizmalara bağımlıyız. Çünkü bunlar, rekabete girerek daha zararlı, hastalıklara yol açan bakterileri püskürtmemize yardımcı olan yararlı türler.
Derimizdeki bakteriler, potansiyel işgalcilerin büyümelerini engelleyen ya da doğrudan öldüren kimyasallar salgılayarak da savaş verebiliyor.
Örneğin, stafilokok epidermidis ve stafilokok hominis yaşamak için hayvanlara ve insanlara bağımlı olan türler. Bu bakteriler MRSA enfeksiyonlarıyla bağlantılı ve deri enfeksiyonlarının sık görülen bir sebebi olan zararlı stafilokok aureus’u engelleyen antimikrobiyal moleküller üretiyorlar.
Bazı uzmanlar ayrıca, bağırsak mikroorganizmaları gibi derimizdeki mikroorganizmaların da çocukluğumuzda bağışıklık sistemimizi “eğittiğine”, hangi hedeflere saldırılacağını ve hangilerinin görmezden gelineceğini öğrettiğine inanıyor.
Örneğin, derideki belirli bakterilerin çeşitliliğiyle daha düşük alerji riski arasında bir bağlantı olduğu düşünülüyor.
Peki, derimizdeki mikroorganizmalar dünyasının hassas dengesi bozulursa neler oluyor? Deri “disbiyozu” adı verilen bu durum,atopik dermatit(bir tür egzama), gül hastalığı, sivilce ve sedef hastalığıyla ilişkilendiriliyor.
Kafa derimizdekikepeklenmebile belli bir tür mantarla ilişkili. Malassezia furfur ve Malazzezia globosa mantarları, oleik asit adlı bir kimyasal üretiyor. Bu kimyasal da kafa derimizdeki stratum corneum hücrelerini bozuyor ve kaşıntılı bir enflamasyonu tetikliyor.
Ancak bu hastalıklarda, nedenin mikroorganizmaların kendisinin mi, yoksa hastalık sonucu mikroorganizmaların değişmesi mi olduğunu belirlemek zor.
En azından kısmen derideki kötü bakterilere bağlanabilecek bir başka olgu da derideki yaşlanma.
Yaşlandıkça derimizde yaşayan bakteri türleri değişiyor; enfeksiyonlara karşı koruyan ve cildi nemli tutan “iyi” bakteriler azalıyor ve zararlı patojenik bakterilerin seviyesi yükseliyor. Bu durum da deri iyileşmesini etkiliyor.
Wilkinson “Daha yaşlılarda yağ üretimine yardımcı olan bakteri türlerinin azalması yüzünden deri daha kuru oluyor. Deri bütünlüğünü azalttığından, bu da deri enfeksiyonları riskini artırıyor” diyor.
“Kötü” bakteriler, yaraların iyileşmesini de olumsuz etkileyebiliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nden Dermatoloji ve Mikrobiyoloji Profesörü Elizabeth Grice’ın yaptığı araştırma, deri mikroorganizmaları olmayan farelerin derilerindeki yaraların iyileşmesinin çok daha uzun sürdüğünü tespit etti.
Kronik, iyileşmeyen yaralar her dört diyabet hastasından birini ve 65 yaş üzeri her 20 kişiden birini etkileyen ve yaşamı riske atan bir durum.
Bazı araştırmalarda, deri mikroplarının yaraların iyileşmesinde fayda sağlayabileceği tespit edildi.
Hatta derideki mikroorganizmaların, bizi ultraviyole ışınlarının olumsuz etkilerinden koruyor olabileceğini gösteren bazı kanıtlar da var.
UV radyasyonu deriyi etkisi altına alınca DNA’ya hasar verebiliyor. Ancak deri hücrelerinin kendisinde bir koruma mekanizması var.
Manchester Üniversitesi’nden dermatoloji profesörü Catherine O'Neill, “Deri hücrelerindeki üreme duruyor ve deri hasar gören DNA’yı tamir etmek için bir dizi kontrole girişiyor. Tamir edilmezse, deri hücreleri kendilerini öldürüyor” diyor.
Ancak O’Neill geçtiğimiz günlerde yaptığı bir araştırmada, mikroorganizmalar deriden çıkarıldığında, deri hücrelerinin DNA hasarı olsa bile bölünmeye devam ettiğini buldu.
“Açıkçası bu tümörlere karşı gerçekten önemli bir koruma mekanizması. Mikroorganizmaların bunun büyük bir parçası olduğu da açık.”
Peki, derimizdeki kötü bakterileri bir şekilde iyi bakterilerle değiştirerek sağlığımızı iyileştirebilir miyiz?
Bu mümkün. Ancak bunu yaparak derinizdeki mevcut mikroorganizma topluluğunu yok etmeniz gerekiyor ki bu da, antibiyotiklere direnç gibi başka sorunlar yaratabilir.
Derimizdeki mikroplar yaşadığımız çevreden çok etkileniyor. Dolayısıyla etrafımızdaki dünyanın derimizdeki bakteri, mantar ve virüs çeşitliliğine nasıl bir katkı verdiğini değerlendirmeliyiz.
Hatta kullandığımız kozmetik ürünleri bile derimizin mikroorganizma dünyasını değiştirebilir.
Bazı şirketler, deriye “probiyotikler” ya da doğrudan bakteriyel proteinler ve yağlar uygulayarak iyi bakterileri besleyebileceğimize inanıyor.
Bunun ne kadar etkili olduğuna dair çok az kanıt var ve bunların farklı deri bakterileri dengesini değiştirebileceğine dair işaretler de söz konusu. | Diyet & Beslenme, Bilim, Tıbbi araştırma, Sağlık, Çevre, Tıp |
Mars'ın kayalıklarının derinliklerinde sıvı su rezervuarı bulundu | Bilim insanları Mars'ta, gezegenin kayalık dış kabuğunun derinliklerinde sıvı su rezervuarı keşfetti.
Bulgular, NASA'nın 2018'de gezegene inen Insight Lander keşif aracından alınan verilerin yeni bir analizine dayanıyor.
Insight Lander, dört yıl boyunca Kızıl Gezegen'in derinliklerinde meydana gelen titreşimleri kaydeden bir sismometre taşıyordu.
Bu depremlerin ve gezegenin tam olarak nasıl hareket ettiğinin analizi, sıvı suyun "sismik sinyallerini" ortaya çıkardı.
Mars’ın kutup dairlerinde donmuş su ve atmosferinde buhar olduğuna dair kanıtlar bulunmuştu, ancak gezegende sıvı su bulgularına ilk kez rastlandı.
Bulgular, ABD merkezli Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri'nde yayınlandı.
Insight'ın bilimsel görevi inişinden dört yıl sonra, Aralık 2022'de sona erdi.
Bu süre zarfında, robotik uzay aracı 1.319'dan fazla deprem kaydetti.
Bilim insanları sismik dalgaların ne kadar hızlı hareket ettiğini ölçerek, bu dalgaların geçme olasılığının en yüksek olduğu maddeyi tespit etti.
Araştırmaya katılan, California Üniversitesi’nden Profesör Michael Manga, "Aslında bunlar Dünya'da su veya petrol ve gaz aramak için kullandığımız tekniklerle aynı" dedi.
Analiz, Mars kabuğunda yaklaşık 10 ila 20 km derinlikte su rezervuarları olduğunu ortaya koydu.
UC San Diego Scripps Oşinografi Enstitüsü'nden baş araştırmacı Dr. Vashan Wright, "Mars'taki su döngüsünü anlamak, ikliminin, yüzeyinin ve içinin evrimini anlamak için kritik öneme sahip" dedi.
Profesör Manga, suyun "bir gezegenin evrimini şekillendiren en önemli molekül" olduğunu belirtti. Bu bulgunun, "Mars’ın bütün suyu nereye gitti?" sorusunu yanıtladığını söyledi.
Mars'ın yüzeyine dair çalışmalar, antik çağlarda gezegende nehirler ve göller olduğunu gösteriyor.
Ancak üç milyar yıl boyunca bir çöldü.
Bu suyun bir kısmı Mars atmosferini kaybettiğinde uzayda kayboldu. Ancak Dünya'daki suyun büyük ölçüde yeraltında olduğunu söyleyen Profesör Manga, “Mars'ta da durumun böyle olmaması için hiçbir neden yok” diyor.
Insight aracı yalnızca bulunduğu yerin altındaki kabuğa ilişkin kayıt yapabildi, ancak araştırmacılar gezegenin her yerinde benzer rezervuarlar olabileceğini söylüyor.
Bu doğruysa, Mars’ın yüzeyinde 800 metreden daha derin bir tabaka oluşturacak kadar sıvı su olduğu tahmin ediliyor.
Ancak Mars’taki yeraltı suyunun yerinin, Mars'a yerleşme planları olan ve bu sudan yararlanmak isteyebilecek milyarderler için iyi bir haber olmadığını belirtiyorlar.
Profesör Manga bunun nedenini sıvı suyun “yer kabuğunun 10-20 km derinliğinde" olmasına bağlıyor.
BBC’ye yaptığı açıklamada, "Mars'ta 10 km derinlikte bir delik açmak, (Elon) Musk için bile zor olurdu" diyor.
Bu keşif, Mars'ta bir zamanlar yaşam olduğuna dair kanıt bulmak için devam eden araştırmalara yol gösterici olabilir.
Manga, "Sıvı su olmadan yaşam olmaz" dedi. "Yani Mars'ta yaşanabilir ortamlar varsa, bunlar şu anda yerin derinliklerinde olabilir." | Su, Bilim, Uzay keşfi |
Yaşlı ağaçlar 'karbon yakalama yeteneklerini geliştirebiliyor' | İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nden bilim insanları, yaşlı ağaçların gezegenin ısınmasına yol açan sera gazı emisyonlarını yakalayıp emme kapasitelerini geliştirebildiklerini keşfetti.
Yaşlı meşe ağaçlarından oluşan bir orman yedi yıl boyunca normalin üzerindeki seviyelerde karbondiokside maruz bırakıldı. Ağaçların bu değişim karşısında gövde alanlarını genişleterek daha çok karbondioksit hapsettiği gözlemlendi.
Araştırmacılar, Nature Climate Change dergisinde yayımlanan çalışmanın, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşlı ormanların korunmasının önemini ortaya koymasını umuyor.
Dünyada her altı saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde birincil ormanın kaybedildiği tahmin ediliyor.
Birmingham Orman Araştırmaları Enstitüsü Direktörü ve çalışmanın yazarlarından olan Profesör Rob MacKenzie, "Bunun umut verici ve olumlu bir örnek olduğunu düşünüyorum" diyor ve devam ediyor:
"Bu, yerleşik ormanların dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteren bir bulgu. Yaşlı ormanlar bizim için çok önemli bir iş yapıyor. Kesinlikle onları kesmememiz gerekiyor."
Çalışmanın sonuçları, Prof. MacKenzie'nin 2016'daki kuruluşundan bu yana başkanlığını yaptığı Birmingham Üniversitesi Free-Air Carbon Dioxide Enrichment (Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme - FACE) deneyinin bir parçası.
FACE, İngiltere'nin batısındaki Staffordshire bölgesinde 52 dönümlük bir ormanda gerçekleştiriliyor. Amacı değişen iklimin ormanlık alanlar üzerindeki etkisini gerçek zamanlı olarak izlemek.
Ormanlık alanda 180 yıllık meşe ağaçları bulunuyor.
Uzmanlar 40 metreye kadar çıkan ağaçların arasına bir boru ağı yerleştirdi.
Bu borular her gün ormana karbondioksit üflüyor. Uzmanlar burada sera gazı emisyonlarını azaltmak için herhangi bir önlem alınmadığı takdirde dünyanın karşı karşıya kalabileceği koşulları yaratmaya çalışıyor.
7 yıl süren gözlemlerin sonucunda FACE'te çalışan uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, yüksek miktarda karbondiokside karşı meşe ağaçlarının daha üretken hale geldiğini tespit etti.
Ağaçların gövdelerini yaklaşık yüzde 10 oranında genişleterek karbondioksidi hapsettiği gözlemlendi.
Ağaçlar havadan karbondioksidi çektiklerinde bunu farklı şekillerde kullanabiliyor.
Yaprak ve kök üretimi kısa süreli bir karbondioksit depolama yöntemi olarak değerlendiriliyor çünkü yapraklar döküldüğünde veya yeni kökler öldüğünde karbon yeniden atmosfere salınıyor.
Ancak uzmanlar, ormandaki ağaçların gövdelerini genişleterek karbondioksidi yıllarca depolayabilecek hale geldiğini görüyor.
Daha önce yapılan araştırmalar genç ağaçların da karbondioksit emme oranlarını artırabildiklerini gösteriyor.
Ancak şimdiye kadar yaşlı ormanların aynı uyum yeteneğine sahip olmadığı varsayılıyordu.
BBC'ye konuşan Prof. MacKenzie, yaşlı ağaçların nasıl davrandığını anlamanın önemli olduğunu, dünyadaki ağaç örtüsünün çoğunu yaşlı ağaçlık alanların ve ormanların oluşturduğunu söylüyor.
Sonuçlar olumlu olsa da MacKenzie, "Bu kesinlikle fosil yakıt salımlarımız için sihirli bir değnek değil" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Dünyada şimdiki hızımızla fosil yakıt yakmaya devam etmemize izin verecek kadar ormanlık alan yaratmamızın kesinlikle bir yolu yok."
Araştırmanın süresi 2031'a kadar uzatıldı. Araştırmacılar ağaçların bu davranışının devam edip etmeyeceğini görmek için onları izlemeye devam edecek.
ABD'deki Tennessee Üniversitesi'nde profesör ve çalışmanın yazarlarından biri olan Dr. Richard Norby, "FACE deneyinin devam etmesi çok önemli çünkü tepkilerin zaman içinde değişebileceğini biliyoruz. Daha uzun süreli veriler sonuçlara olan güvenimizi artırır" diyor.
Araştırmacılar aynı zamanda yüksek karbondioksit seviyelerinin ağaçların ömrü ve böcekler gibi diğer canlılar üzerindeki etkilerine de bakmayı umuyorlar.
Bu deneyi yürütürken bilim insanları, farklı hava koşullarının bir sonucu olabilecek bazı böcek türlerinde bir artış gözlemlediklerini de söylüyor. | Doğa, İklim değişikliği, Hava kirliliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre |
Merkür retrosu bizi gerçekten etkiliyor mu? | Merkür gezegeni yılda üç dört kez sosyal medyada en çok konuşulan konular arasına giriyor.
Gezegen hakkında yeni bir bilimsel keşif ya da yaklaşan bir uzay görevi olduğu için değil.
Asıl sebep, bu gezegenin bu dönemlerde "geriye gidiyormuş" ya da geriliyormuş gibi görünmesi sonucu insanların hayatında talihsizlikler yaşanacağına dair inanç.
Merkür, Güneş'e en yakın ve güneş sistemindeki en küçük gezegen.
Gezegenin hem kendi yörüngesinin, hem de güneş sistemindeki tüm diğer gezegenlerin tersi yönünde hareket ediyormuş izlenimi verdiği gökbilim olayına "Merkür retrosu" da deniyor .
Tüm gezegenlerin Güneş'in yörüngesinde birbirlerine bağlı olarak farklı hızlarda hareket etmeleri sonucu ortaya çıkan bu gökbilim olayı, aslında güneş sistemindeki tüm gezegenlerde görülüyor.
Bu retro hareket dönemlerinde Dünya'dan bakıldığında sanki Merkür gökyüzünde geriye doğru gidiyormuş gibi görünür.
Bu göz aldanması, Dünya ile Merkür'ün Güneş'in yörüngesinde farklı hızlarda dönmesinin bir sonucu.
Merkür yörüngede dönüşünü Dünya'nınkinden daha önce tamamlar ve Dünya'yı "sollarken" de, sanki ters yöne hareket ediyormuş gibi görünür. Oysa sadece Güneş'in etrafında normal bir şekilde tur atmaya devam ediyordur.
Bunu bir araba yolda giderken bir başka arabayı geçtiğinde, daha yavaş olan arabanın sanki geri gidiyormuş gibi görünmesine benzetebiliriz.
Bazı astrologlar binlerce yıldır gözlemlenen bu gökbilim olayını, günlük hayatımızda büyük etkisi olan bir talihsizlik ve yanlış anlaşılmalarla dolu bir dönem olarak yorumluyor.
Zamanla değişimi görmek için noktayı yana kaydırın.
Yılda üç ya da dört kez, her seferinde yaklaşık üç hafta ve toplamda yılın yaklaşık dörtte biri sürecek şekilde "geri" hareket ediyor.
2024'te İngiltere'den bakıldığında bu retrolar şu tarihlerde görüldü ya da görülecek (Dünyanın farklı yerlerinde süre farklılaşıyor):
İngiltere'deki Ulusal Uzay Merkezi'nden Dhara Patel, "Eskiden astronomi ve astroloji arasında köklü bir bağ vardı ama günümüzde, retrogradın (retro ya da ters yönlü hareket) bilimsel anlamda insanların hayatında öngörülebilir bir etki yaratmadığı yönünde bir görüş birliği var" diye açıklıyor.
Öte yandan, bilimsel bir açıklaması olmamasına rağmen, astrolojide ve genel anlamda bu gökbilim olayı hakkındaki batıl inançlar insanların hayal gücünü etkilemeye devam ediyor.
Astronomi, evreni bilimsel yöntemlerle anlamak için gök cisimlerinin yanı sıra kimyasal, fiziksel ve matematiksel olayları incelerken, astroloji, gezegenlerin, burçların, gök cisimlerinin insanlar üzerindeki etkileri incelediğini söylüyor.
Mezopotamya'nın eski medeniyetlerinde İÖ 3000'lerde ortaya çıkan astroloji daha sonra Hindistan'a uzandı.
Bu disiplin Antik Yunanistan'ın Helenistik Dönemi'nde bugünkü halini almaya başladı.
AnaBritannica ansiklopedisine göre Yunan kültürünün etkisiyle İslami kültürlere giren astroloji, daha sonra Arapça diline olan ilgi sonucu Orta Çağ'da Avrupa kültüründe yeniden etkin oldu.
Astroloji ve burçlar sahte bilimler olarak sınırlandırılıyor. Takipçileri de gezegenlerin konumları ve hareketlerinin günlük hayatımız, duygu ve düşüncelerimiz, geleceğimiz ve kaderimiz üzerinde etkisi olduğuna inanıyorlar.
Erken medeniyetlerde hava durumunu, yağış, nem, sıcaklık, rüzgar ve güneş ışığını tahmin etmek için bazı doğal olayları anlamaya çalışmak hayatta kalmak için gereken bir beceriydi.
Eski Yunanlılar Merkür'ü şans, koruma, doğurganlık ve müziğin hilebaz tanrısı Hermes ile ilişkilendirdiler.
Antik Roma mitolojisinde ise gezegene, ticaret ve iletişim tanrısı, aynı zamanda tanrıların elçisi olan Merkür tanrısı adı verilmişti. Merkür aynı zamanda yeraltındaki ruhlara rehberlik eden bir tanrı olarak görülüyordu.
Herhangi bir gezegenin görünürdeki geri hareketinin bizi etkilediğine dair hiçbir bilimsel kanıt yok.
Bilişsel psikoloji teorilerine göre, insanların astrolojiye ve burçlara olan inancı, insan zihnindeki yaygın önyargılardan biri olan "doğrulama önyargısından" kaynaklanıyor.
Doğrulama önyargısı, önceden var olan inançlarımızla uyumlu olan bilgilere inanma veya hatırlama ve bunları sağlam bilimsel kanıtlar olmaksızın seçici ve önyargılı bir şekilde yorumlama eğilimidir.
Şu anda Ukrayna'da insani yardım amaçlı ruh sağlığı çalışmaları yürüten klinik psikolog Zeinab Ajami'ye göre "İnsanlar kendilerini rahatlatan ya da konforlu hissettiren ve beynin fikri ya da durumu sürekli olarak analiz edip yeniden değerlendirmesini gerektirmeyen şeylere inanma eğilimi gösterir".
"Astroloji, insanların başlarına gelebilecek her şeye, sorunlarının gerçek olası nedenlerini ve çoklu katmanlarını incelemek ya da araştırmak zorunda kalmadan hızlı ve kolay bir açıklama sunuyor" diye ekliyor.
Bilimsel kanıtların eksikliğine rağmen, birçok insan astrolojiyi ilham, eğlence ya da manevi teselli için bir yol olarak görüyor.
Beyrut'ta yaşayan Reiki uzmanı Mireille Hammal BBC'ye yaptığı açıklamada, "Pek çok insan astrolojiyi saçmalık ya da yanlış inançlar olarak görüyor" diyor.
Reiki popüler bir tamamlayıcı terapi ve 'enerji şifası' türü; ancak etkilerini destekleyen bilimsel bir kanıt yok.
Hammal, Merkür gerilemesinin etkisine inanan kişilerin bu dönemde büyük alışverişler yapmaktan veya büyük yaşam olayları gerçekleştirmekten kaçınmaları gerektiğine inanıyor.
Ona göre "Gezegenlerin etkilerini anlamak ve farkında olmak ve takıntı noktasına varmadan inançlarımıza uygun olanı seçmek önemli". | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
'Demans riskini artıran 14 sağlık sorunu tedavi edilirse vakaların yarıya yakını önlenebilir' | Yeni yayımlanan bir rapora göre, demans (bunama) riskini azaltmanın iki yeni yolu tespit edildi. Uzmanlara göre görme bozukluğu ve yüksek kolesterolün tedavi edilmesi bu riski azaltıyor.
Bilim insanları, demans riskini artıran 14 sağlık sorunu belirledi. Bu sorunların azaltılması ya da ortadan kaldırılması halinde teorik olarak dünyadaki demans vakalarının neredeyse yarısının önlenebileceği belirtiliyor.
Hakemli Lancet tıp dergisinin Demans Komisyonu'nun konuyla ilgili son raporuna göre, bu risk faktörlerinin hedef alınmasından en çok orta yaşlı insanlar ve yoksul ülkeler kazançlı çıkacak.
Demansla yaşayan insan sayısının 2050 yılına kadar neredeyse üç katına çıkarak 153 milyona ulaşabileceği öngörülüyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünyada toplam 55 milyon insan demansla yaşıyor ve vakaların yüzde 60'ı düşük ve orta gelirli ülkelerde yoğunlaşıyor.
Demans, Alzheimer gibi bir hastalık beyindeki sinir hücrelerine zarar verip kafa karışıklığına ve hafıza kaybına yol açtığında ortaya çıkar; ancak yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değildir.
Demansın nedenlerinin çoğu, aileden miras aldığımız genetik faktörler gibi kontrol edemediğimiz şeylere bağlıdır.
Ancak uzmanlara göre riskimizin yüzde 45'i değiştirilebilir ve dolayısıyla azaltılabilir.
University College London'dan raporun başyazarı Profesör Gill Livingston'a göre "Harekete geçmek için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değil".
"Hükümetler, sağlıklı yaşam tarzlarını herkes için mümkün olduğunca ulaşılabilir hale getirerek risk eşitsizliklerini azaltmalı."
Araştırmacılar, bu konuda odaklanılması gereken bir öneri listesi hazırladılar:
Rapora göre bazı faktörler diğerlerine göre daha fazla risk oluşturuyor.
Örneğin, işitme kaybı ve yüksek kolesterolün giderilmesi halinde her biri demans vakalarının yüzde 7'sini önleyebilir.
Yaşamın erken dönemlerinde eğitimsizlik, yaşamın ilerleyen dönemlerinde sosyal izolasyon ve görme yetisinin azalması demansta büyük risk oluşturuyor.
Bazı uzmanlar verilere daha temkinli yaklaşıyor.
Edinburgh Üniversitesi Beyin Bilimleri Keşif Merkezi Direktörü Profesör Tara Spires-Jones'a göre, bu tür bir araştırma bu faktörlerden herhangi birini doğrudan demansla kesin olarak ilişkilendiremez.
Bununla birlikte, sağlıklı bir yaşam tarzının "beyin direncini artırabileceği ve bunamayı önleyebileceği" yönündeki kanıtların artmasına katkıda bulunacaktır.
Londra Queen Mary Üniversitesi'nden Profesör Charles Marshall, "Demans hastalarının farklı yaşam tarzı tercihleri yapmaları halinde demansı önleyebileceklerini ima etmeme konusunda dikkatli olmak gerektiğini" söylüyor.
Bir bireyin demansa yakalanma riskinin büyük bir kısmı kendi kontrolü dışındadır.
İngiltere'deki Alzheimer's Research'ten Samantha Benham-Hermetz ise raporun bulgularını "çığır açıcı" olarak nitelendirdi.
"Pek çok insan demansı yaşamın ilerleyen dönemlerinde insanların başına gelen bir şey olarak düşünür, ancak demans yaşlanmanın kaçınılmaz bir parçası değildir."
Peki görme kaybı bunama ile nasıl bağlantılı olabilir?
Bilim insanları bunu tam olarak bilmemekle birlikte, yaşamın ilerleyen dönemlerinde görmenin belirli yönlerini işlemeye ihtiyaç duymaması nedeniyle beynin küçülmesinden kaynaklanabileceğini söylüyor.
Profesör Livingston, görme kaybının aynı zamanda "insanların hayatlarını kısıtlayabileceğini, daha az dışarı çıkmalarına, daha fazla izole olmalarına ve daha az yeni deneyime sahip olmalarına neden olabileceğini" söylüyor.
Bu nedenle görme bozukluklarının tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.
Bazı pozitif veriler de var. İnsanların daha uzun yaşamasına rağmen, yüksek gelirli ülkelerde demansta bir azalma olduğu görülüyor ve bunun sigara içenlerin sayısının azalması gibi yaşam tarzı değişikliklerinden kaynaklandığı düşünülüyor.
Ancak ortalama yaşam süresinin uzaması, düşük gelirli ülkelerde demans vakalarının artmasına neden oluyor.
Prof Livingston, "12 yıl önce demans konusunda yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığını söyleyebilirdiniz, ama durum gerçekten böyle değil" diyor. | Bilim, Yaşam, Sağlık, Demans |
Brezilya kıyılarındaki köpekbalıklarında neden kokain çıktı? | Bilim insanları, Brezilya açıklarındaki köpekbalıklarında neden kokain çıktığını anlamaya çalışıyor.
Oswaldo Cruz Vakfı’ndan biyologlar Brezilya küt burunlu köpek balığı olarak bilinen 13 köpekbalığının kaslarında ve akciğerlerinde yüksek düzeylerde kokain tespit etmişti.
Bu, köpekbalıklarında kokain bulunan ilk araştırma olmuştu. Kokain miktarı diğer deniz canlılarında bulunanın 100 katı kadardı.
Köpekbalıklarında neden bu kadar yüksek düzeyde kokain bulunduğuna dair çeşitli teoriler var.
Bazı uzmanlar, kokain imal edilen laboratuvarlardan ya da kullanıcıların idrar ve dışkısı yoluyla deniz suyuna karıştığına inanıyor.
Araştırma ekibinden yer alan Oswaldo Cruz Enstitüsü’nden biyolog ve araştırmacı Rachel Davis, tespit edilen kokainle ilgili iki varsayımın da geçerli olabileceğini söylüyor: Rio de Janeiro’daki insanların kokain kullanımının sonuçlarına maruz kalmak veya uyuşturucu laboratuvarları.
Uyuşturucu kaçakçılarının kaybettikleri ya da denize attıkları kokain paketleri de uyuşturucunun kaynağı olabilir, ancak uzmanlar bunun daha düşük bir ihtimal olduğu görüşünde.
“Meksika ve Florida’nın tersine, genelde burada denize atılan ya da kaybedilen kokain paketleri görmüyoruz. Dolayısıyla asıl neden olarak yukarıda bahsettiklerimizi tercih ediyoruz” deniliyor.
Portekiz’deki Leiria Politeknik Üniversitesi’nde bulunan Çevre ve Deniz Bilimleri Merkezi’nden deniz eko toksikoloji uzmanı Sara Novois, köpekbalıklarında kokain bulunmasının “çok önemli ve potansiyel anlamda kaygı verici olduğunu” vurguluyor.
Araştırmadaki dişi köpekbalıklarının hepsi hamileydi ve kokainin fetüsler üzerindeki etkisi bilinmiyor.
Uyuşturucunun köpekbalıklarının davranışlarını etkileyip etkilemediğini belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.
Daha önceki çalışmalar, uyuşturucuların insanları ve hayvanları benzer şekillerde etkilediğini gösteriyor.
Çalışmada sadece bir tür köpekbalığı incelendi, ancak uzmanlar bölgedeki diğer türlerde de kokain bulunduğuna inanıyor.
Rachel Davis “Köpekbalıkları etobur canlılar ve birçok kimyasal kirliliğe beslenme yoluyla maruz kalıyorlar. Köpekbalıklarının avladığı diğer türler, kabuklular ve diğer balıklar da çok büyük ihtimalle kokaine maruz kaldı” diyor.
Brezilya’da önemli miktarlarda kokain var. Sao Paula Üniversitesi’nden sosyolog Camila Nunes Dias’a göre ülkenin konumu uyuşturucuyu özellikle Avrupa ve Afrika olmak üzere tüketici piyasalarına göndermek isteyen kaçakçılar için çekici.
Dias’a göre bu durum ülkeyi dağıtımı koordine etmek için organize suç şebekeleri için stratejik bir merkez haline getirdi.
“Coğrafi konum önemli, çünkü Brezilya batıda uyuşturucu üreten ülkelerle, Peru, Kolombiya ve Bolivya’ya komşu, ayrıca çeşitli limanlarıyla Atlantik Okyanusuna erişimi var.
"Bence bu durum Afrika ve Avrupa’ya giden kokainin büyük bölümünün neden Brezilya’dan geçtiğini açıklıyor. Ülkenin konumu çok stratejik.”
Ancak Nunes Dias, araştırmayı yapan uzmanların tersine, suyun bölgedeki laboratuvarlar aracılığıyla kirlendiğine inanmıyor.
Nunes Dias, suyun kokaini gemilere götüren dalgıçlar tarafından kirletildiğini düşünüyor.
“Kokainin dalgıçlar tarafından gemilere götürüldüğü çok sayıda yöntem belirledik. Benim uzaktan bakarak yaptığım değerlendirme, bunu açıklamanın daha anlamlı olduğu yönünde” diyor.
Kokain birçok ülkede yasaklı ve sağlığa zarar verdiği ya da aşırı dozda ölüme yol açtığı kanıtlanmış bir madde.
Sosyolog Nunes Dias, kokainin Brezilya’ya nehirler ve karayoluyla ulaştırıldığını ve ülkedeki bazı liman ve havaalanlarından Avrupa’ya gönderildiğini söylüyor.
Nunes Dias, ABD’ye gönderilen kokainin Meksika ve Kolombiyalı kaçakçılar tarafından gönderildiğini, ancak Brezilya’nın da büyük bir kavşak olduğunu vurguluyor.
“Tüm Brezilya limanları çıkış noktası. Bu limanların kontrolü de PCC (Primeiro Comanda da Capital) ve Comanda Vermelho gibi çeşitli organize suç örgütlerinin elinde.”
Köpekbalıklarındaki kokain, besin zinciri üzerinden insanlara ulaşabilir.
Araştırmacı Rachel Davis, uyuşturucunun Brezilya’da camgözgiller türü köpek balıklarının yenmesiyle insan vücuduna girebileceğini vurguluyor.
“Kokain zaten besin zincirinde, çünkü Brezilya ve diğer ülkelerde köpekbalığı eti yaygın bir şekilde tüketiliyor. Bunlara ABD, İngiltere, Meksika ve diğer pek çoğu dahil. Genellikle ince kesilmiş tabakalar halinde, balık ve patates yemeğinde ve diğer başka birçok adla satılıyor.”
Ancak bu hayvanların yenilmesiyle alınan uyuşturucu miktarının insanlara zararlı olup olmadığı net değil.
Davis “Besin zinciri üzerinden insan sağlığına gelebilecek olumsuz etkiler henüz belirlenemedi. Çünkü sağlık açısından olumsuz etkiye yol açabilecek miktarlar tespit edilmedi” diyor.
Köpekbalıkları ve diğer balık türleri suyu derileri ve solungaçları yoluyla sindirdiklerini belirtiyor ve kokainin deniz suyunda çözünmesi halinde denizde yüzen insanları etkilemesinin düşük bir ihtimal olduğunu söylüyor. | Doğa, Kirlilik, Bilim, Hayvanlar alemi, Doğal çevrenin korunması, Uyuşturucu ticareti, Brezilya, Okyanus kirliliği, Yaşam, Sağlık, Çevre, Hayvanların korunması |
Kara deliğin içinde ne var? | Albert Einstein'ın kendi teorisi dahi var olduklarını kanıtlasa da, o kara deliklere inanmayı reddetti.
Günümüzde var oldukları ispatlanmış olsa da kara delikler hâlâ teorik fiziğin en gizemli bilinmezliklerinden biri.
Bu akıl almaz fenomen hakkında bildiklerimiz ve bilmediklerimizi anlattık.
Grafik-animasyon: Kako Abraham | Uzay, Bilim |
Neden Covid virüsüne yaz mevsiminde de yakalanıyoruz? | Covid-19 virüsü, grip gibi diğer solunum yolu hastalıklarından farklı olarak, belli bir mevsimsel bir seyir izlemiyor ve salgın dalgası yılın herhangi bir döneminde ortaya çıkabiliyor.
ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri’nde (CDC) salgınları inceleyen uzmanlar, her yıl Temmuz ayında Covid vakaları ve hastaneye yatışlarda ani bir artış gözlemliyor, buna da “yaz dönemi dalgası” adını veriyordu.
Ancak bu yaz ABD’deki Covid vakaları özellikle batıdaki eyaletlerde daha büyük bir artış gösterdi.
Bu eyaletlerde 1-6 Temmuz arasında Covid testi pozitif çıkanların oranı yüzde 15,6 ile bir önceki haftaya göre yüzde 1 arttı.
İngiltere’de ise, Sağlık Güvenlik Kurumu verilerine göre Covid testi pozitif olanların oranı Mart sonunda yüzde 4 iken, Haziran sonunda yüzde 14’e yükseldi.
Son dönemdeki artış, Covid’in 2021 sonunda ortaya çıkan Omicron varyantının evrimleşmiş son hali olan FLiRT alt varyantının yayılması ile açıklandı.
Virüsün, insan hücrelerine girmesini sağlayan “spike (diken)” proteininde yeni mutasyonları denemesi nedeniyle, yeni alt varyantların ortaya çıkması kaçınılmaz.
Bu yapı aynı zamanda bağışıklık sistemini vücuttaki virüsün varlığına karşı uyarıyor.
Bunun sonucunda Covid-19, hem çoğumuzun bağışıklık sisteminde bulunan nötrleştirici antikorlardan kaçmanın daha etkili bir yolunu buluyor, hem de bir şekilde solunum yollarındaki insan hücrelerinde bulunan ve virüsün vücudumuza girmesini sağlayan ACE2 reseptörüne kenetlenmeyi hâlâ başarabiliyor.
Ohio Eyalet Üniversitesi'nden Shan-Lu Liu'ya göre, son varyantlar bağışıklık sisteminden kaçmaya çalışırken, bir yandan da hücrelere bağlanarak belli bir denge kurmayı başarıyor; çoğu yeni vakanın sebebi de bu.
Shan-Lu Liu, yaşlılar ve bağışıklık sistemi baskılanmış olan hastaların aşıya ve doğal enfeksiyona bağışıklık yanıtlarının zayıf olması nedeniyle, yeni varyantlara karşı daha hassas olduklarını vurguluyor.
Uzmanlar, bu gruplara 2022’de ortaya çıkan XBB.1.5 alt varyantına karşı geliştirilmiş olan aşı gibi aşılardan takviye doz uygulanmasını tavsiye ediyor.
Dünya Sağlık Örgütü ve dünya çapında uzmanlar, toplumda Covid’e karşı zafiyeti en fazla olan grupları korumak için düzenli olarak ortaya çıkan yeni varyantları araştırıyor ve yetkililer bu araştırmalara göre “spike” proteininin en yeni mutasyonunu göz önünde bulundurarak, aşılama ve korunma ile ilgili belli tavsiyelerde bulunuyor.
Öte yandan uzmanlar için, Covid’in bir sonraki türünün ne zaman ortaya çıkacağını tespit etmek hâlâ neredeyse imkansız, çünkü grip ve soğuk algınlığı benzeri RSV (Respiratuar Sinsityal Virus) gibi genelde sonbahar ve kış aylarında vakaların artışa geçtiği hastalıklardan farklı olarak, Covid’in mevsimsel döngüsü henüz oturmadı.
Salgınlar üzerine çalışan epidemiyoloji uzmanları, enfeksiyona bağlı hastalıklarda vaka artışının üç sebebi olduğunu söylüyor: Virüsün kendisi, insanların belli bir dönemde bu virüse yakalanmaya ne kadar yatkın olduğu ve virüsün yayıldığı koşullar.
2023’te Covid’in yıl içindeki değişimine ilişkin bir araştırma yayımlayan Ohio Üniversitesi Eğitim Hastanesi’nden El Hussain Shamsa, “Mevsimsellik çoğu virüste görülen ortak bir özellik ve bunlardan en bilineni gribin her yıl gördüğümüz kış salgını” diye açıklıyor.
Shamsa, çevresel ve davranışsal faktörlerin kış döneminde bağışıklığın düşmesine ve grip virüsünün daha fazla bulaşmasına neden olduğunu vurguluyor.
Öte yandan aslında grip hiçbir zaman tamamen yok olmuyor. Yale Üniversitesi’nden imünobiyoloji profesörü Akiko Iwasaki, bu yaz gördüğümüz Covid dalgasını insanların festival ve konserler gibi fiziksel yakınlık gerektiren ortamlarda bulunması ile, aynı zamanda klimaların aşırı kullanılması sonucu havanın kuruması ve bunun virüslerin bulaşmasını kolaylaştırması ile açıklıyor.
İngiltere’de de uzmanlar bu yaz kayda geçen Covid dalgasına gerekçe olarak, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı takip etmek isteyenlerin kalabalık pub bahçelerinde ve barlarda toplanmasını gösterdi.
Ancak Covid’in başka solunum yolu enfeksiyonlarından farklı olarak neden bütün yıl boyunca etkili olduğu hâlâ bir soru işareti.
Bilim insanlarına göre bunun sebebi, nüfusun grip, rinovirüs ve RSV gibi sık görülen mevsimsel virüslere bağışıklığının daha fazla olması. Covid’e göre çok daha uzun yıllardır etrafta olan bu virüslerin, bize bulaşmaları için sonbahar ve kış gibi sıcaklığın düştüğü, okulların açıldığı, insanların iç mekanlarda daha çok bir araya geldiği ideal koşullara ihtiyaçları var.
Covid ise hâlâ görece yeni bir virüs.
Vücudumuzun çoğalmaya başlamasına fırsat vermeden bir patojeni yok etmesi için gereken “sterilizan bağışıklık” (enfeksiyonu önleme becerisi) düzeyimiz de henüz oldukça düşük.
Bilim insanlarına göre düşük aşılama oranları sonucu nüfusun bağışıklık düzeyi, en son dalga sırasında kaç kişinin enfeksiyona yakalanmış olduğuna bağlı olarak değişiyor.
CDC verilerine göre ABD’de 18 yaşın üstü bireyler arasında 7 Temmuz itibariyle güncel Covid aşısını olmuş olanların oranı yalnızca yüzde 22,7 iken, bu oran grip aşısı olmuş olanlar için yüzde 48,2.
East Anglia Üniversitesi’nden viroloji profesörü Paul Hunter, bunun sonucunda kış boyunca Covid’e yakalanmamış olanların FLiRT varyantlarına çok az bağışıklığı olduğunu, dolayısıyla yaz döneminde vakaların arttığını belirtiyor.
Peki, insanların virüse daha fazla maruz kalması sonucu Covid'in daha mevsimsel bir düzene geçmesi mümkün mü?
Bazı uzmanlara göre bu eğilim şimdiden başladı.
Hunter, yaz dalgasındaki vaka, hastaneye yatış ve ölümlerde görülen artışın, Aralık ve Ocak dönemine göre çok daha az olduğuna dikkat çekiyor.
ABD’de 15 Haziran ile başlayan haftada Covid’den 327 kişi öldü ve 13 Ocak ile başlayan haftada bu sayı 2 bin 578 idi.
Johns Hopkins Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve İmmünoloji Profesörü Andy Pekosz, “Belki de hiçbir zaman yaz vakalarını sıfırlayacak nüfus bağışıklık düzeyine ulaşamayacağız . Belki de bir iki yılımız daha var” görüşünü paylaşıyor .
Nash ise, insanların grip ve diğer sık görülen virüslere yüz yıllardır maruz kaldığına dikkat çekerek, Covid’le ilgili bu sürecin on yıllar, belki de daha uzun süreceğini öngörüyor.
Covid istikrarlı bir mevsimsel döngüye geçmeyi başarırsa, yeni bir soru ortaya atılacak:
Erken sonbahar döneminde doruğa çıkan RSV ve kışın ortasında zirve yapan grip gibi virüslerin mevsimsel düzeninin yanında, Covid’in zirve yaptığı dönem takvimde nerede yer bulacak?
Bu gibi sorulara yanıt bulmamız on yıllar sürebilir.
Diğer yandan kimi bilim insanı, bazı koronavirüslerin daha sıcak havalarda dahi bulaşmaya devam edebilmesi sebebiyle, Covid’in yaz döneminde hiçbir zaman tamamen kaybolmayabileceğini öne sürüyor.
Harvard’dan epidemiyoloji uzmanı Bill Hanage, “İnsanlarda görülen koronavirüslerin, soğuk ve kuru hava koşullarında daha kolay yayılan grip gibi mevsimsel olmadığını bir süredir biliyoruz. 2020’de pandeminin ortaya çıkmasından önce de koronavirüs enfeksiyonlarına ‘yaz soğuk algınlığı’ diyorduk” diye açıklıyor.
Her halükarda uzmanlar, Covid’in yıl boyu istikrarlı olmasının yarattığı riske dikkat çekerek, virüse karşı en hassas grupların tamamen aşılanması ve virüs önleyici ilaçlara erişimlerinin yıl boyunca sağlanması çağrısında bulunuyorlar. | Bilim, Omicron, Tıbbi araştırma, Aşılar, Koronavirüs, Sağlık, Tıp |
Yapay plasenta: Prematüre bebekler için kurtarıcı mı? | Yapay plasenta ve rahimler prematüre bebeklerin hayatını kurtarabilir. Peki, insanlı deneyler başlamadan önce hangi endişeler giderilmeli?
Annelerin rahminden alınan ve içi sıvı dolu kapsüllerde büyütülen bebekler... Aslında kötü bir bilim kurgu filmi senaryosunu andırıyor. Ama ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Philadelphia Çocuk Hastanesi'ndeki bilim insanları, aşırı prematüre doğma riskiyle karşı karşıya olan bebekler için bunu yapmayı öneriyor.
Bilim insanları “yapay rahim” ya da tam adıyla “yeni doğan gelişimi için rahim dışı ortam” adı verilen bir çözüm üretiyorlar. Kısaca “Extend” olarak adlandırılan bu çözüm, bir fetüsü döllenmeden doğuma kadar büyütmeyi hedeflemiyor, çünkü bu istense bile imkansız.
Bunun yerine aşırı prematüre doğan ve hayatları boyunca birçok sağlık sorunuyla karşılaşan bebeklerin hayatta kalma şansının artırılmasına destek vermesi amaçlanıyor.
Sağlıklı bir hamilelik yaklaşık 40 hafta sürüyor. 37. haftadan itibaren bebekler zamanında dünyaya gelmiş kabul ediliyor. Ancak bazen hamilelikte yaşanan sorunlar yüzünden bebeklerin erken dünyaya getirilmesi gerekebiliyor.
Neyse ki yenidoğan bebeklerin sağlığına odaklanan neonatal tıpta geçtiğimiz yıllarda katedilen yol sayesinde çoğu prematüre bebek hayatta kalıyor ve çok az rahatsızlıkla taburcu ediliyor.
Güncel verilere göre 22. haftada dünyaya gelen bebeklerin dahi yüzde 30’u yoğun bakımda tedavi gördükleri takdirde hayatta kalıyor.
Kansas’ta bir hastanede yenidoğan uzmanı olarak çalışan Dr. Stephanie Kukora, “doğrusu 28, hatta 27 haftalıkların durumu bile genel olarak iyi” diyor.
Kukora, “asıl 22-23 haftalık doğan bebeklerin durumu o kadar ağır ki, ulaştıkları hayat kalitesi kabul edilebilir mi emin olamıyoruz” sözlerini ekliyor.
Kabul edilebilir sınırda doğan bebekler genelde ciddi sağlık sorunları yaşıyor. Doğumda 900 gramdan az tartılan bu bebeklerin kalpleri, akciğerleri, sindirim sistemleri ve beyinleri, yoğun bakım desteği olmadan vücutlarını hayatta tutacak kadar gelişmemiş oluyor.
Sık karşılaşılan kısa vadeli hastalıklar arasında Nekrotizan Enterokolit (NEK) de var. NEK, bağırsaklardaki dokunun enflamasyon yapmasına ve bebeğin ölmesine yol açıyor.
Bu yaştaki bebeklerin enfeksiyon, kan zehirlenmesi ve septik şok geçirme riski de artıyor. Tansiyonlarının bir anda ölümcül şekilde düşmesi hayati organlarına hasar verebiliyor.
Aşırı prematüre bebeklerin karşılaştığı uzun vadeli rahatsızlıklar arasındaysa beyin felci, orta ya da aşırı öğrenim zorluğu, görme ve işitme sorunları ve astım gibi hastalıklar var.
Hayat kurtarmak için tasarlanan oksijen ve solunum desteği gibi teknolojiler bile bir bebeğin narin akciğerlerine zarar verebiliyor.
Michigan Üniversitesi’nin C.S. Mott Çocuk Hastanesi'nde görev alan doğum bilimi ve jinekoloji profesörü George Mychaliska, “Bu erken gebelik döneminde ciğerler hala gelişiyor ve içlerinin sıvı dolu olması gerekiyor” diyor.
Mychaliska, “Ama çok prematüre doğduklarında soluk borularına endotrakeal tüp bağlayıp kuvvetli ve yüksek basınçta hava ve oksijen veriyoruz, bunun yaralanmalara yol açtığı çok iyi biliniyor” diye ekliyor.
Zaman içinde bu hasar akciğerlerin yaralanmasına ve bir kronik akciğer hastalığı olan Bronkopulmoner Displazi’ye yol açıyor.
Bu bebekler taburcu edildiklerinde hayatları boyunca oksijen ve mekanik ventilasyon desteğine muhtaç kalıyor.
Solunum desteği aynı zamanda retinal körlük riskini de artırabiliyor.
Yapay rahim ve plasentanın amacı, akciğerleri tamamen denklemden çıkarmak, böylece bebeğin ilk nefesini alacağı ana kadar fetüsün güvenli bir ortamda büyümeyi sürdürmesine olanak sağlamak.
Bu teknoloji üzerinde çalışan üç ana grup var. Üçü de, akciğerleri ve kalbi olması gerektiği gibi çalışmayan bir kişiye yardımcı olabilecek bir tür yapay yaşam desteği olan, "Ecmo" adı verilen mevcut bir tedaviden iham alıyor. Ecmo'da kan, hastanın vücudunun dışına, karbondioksiti uzaklaştıran ve oksijen ekleyen bir makineye pompalanır. Oksijenli kan daha sonra vücuttaki dokulara geri gönderilir.
Bu yöntem, organların dinlenmesine ve iyileşmesine olanak tanır. Ecmo daha büyük bebeklerde kullanılabilse de aşırı prematüre bebekler için uygun değil. Her üç ekip de teknolojiyi uyarlamaya çalışıyor.
Ancak geliştirilmekte olan farklı cihazlar arasında ince farklar var.
Philadelphia Çocuk Hastanesi'ndeki bilim insanları, prematüre bebekleri rahimdeki sıvıyı taklit edecek şekilde tasarlanmış sıvı dolu kapsüllere sokmayı umuyor.
2017 yılında, 23 ila 24 haftalık insan fetüslerine denk gelen sekiz prematüre kuzu yapay rahim kullanılarak dört hafta boyunca canlı tutuldu. Bu süre zarfında kuzuların normal şekilde geliştiği, hatta yünlerinin büyüdüğü görüldü.
Michigan Üniversitesi'ndeki ekip ise yapay plasenta adını verdikleri şeyi geliştiriyor. Fetüsü tamamen sıvıya batırmak yerine solunum tüpleri kullanarak bebeğin akciğerlerini özel olarak geliştirilmiş bir sıvıyla doldurmayı planlıyorlar. Sistemleri, geleneksel Ecmo makinelerine benzer şekilde, kanı kalpten şah damarı yoluyla çekiyor, ancak oksijenli kanı göbek damarı yoluyla geri veriyor.
Dr. Mychaliska, "Çoğu bebeğin kolayca erişebileceği ve mevcut yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde kullanılabilecek bir platform istedim" diyor.
Yapay plasenta üzerinde yakın zamanda yapılan bir denemede, makinede tutulan prematüre kuzular, güvenli bir şekilde mekanik ventilasyona aktarılmadan önce 16 gün hayatta kaldı. Bu süre zarfında akciğerleri, beyinleri ve diğer organları iyi gelişmeye devam etti.
Avustralya ve Japonya ekiplerinden oluşan üçüncü grup ise Eve adı verilen projeyle yapay bir rahim geliştiriyor. Diğer iki gruba göre daha fazla prematüre ve hasta fetüsün tedavi edilmesi amaçlanıyor.
Eve'e liderlik eden Singapur Ulusal Üniversitesi'nden kadın doğum ve jinekoloji profesörü Matt Kemp, "Artık 500 gramlık bir kuzu fetüsü alıp onu iki hafta boyunca genel olarak normal fizyolojik durum olarak tanımlayabileceğim bir durumda tutabileceğimiz bir noktadayız" diyor.
Yapay plasentalar/rahimler kullanılarak yürütülen deneylerin çoğu, normalde sağlıklı ve rahatsız edilmediği takdirde doğuma kadar dayanabilecek kuzu fetüsleri üzerinde yapılıyor.
Sorun, aşırı prematüre bebeklerin genellikle annede veya fetüsün kendisinde ortaya çıkan sağlık sorunları nedeniyle erken doğması. Bu nedenle tedavileri daha zor.
Bunun yanı sıra etik tartışmaları da var. Örneğin hem Eve hem de Chop ekiplerinin yapay rahimlerinde göbek kordonuna bir sıvı borusu takılması gerektiğinden, göbek atardamarının doğumdan sonra hızla kapanması nedeniyle bebeklerin hemen anneden cihaza nakledilmesi gerekiyor.
Aksi takdirde normal doğum yapabilecek annelerin bu nedenle erken sezaryen yaptırmaları gerekiyor. Normal doğumla karşılaştırıldığında bu prosedürle ilgili daha fazla risk olduğu belirtiliyor.
Bir bebeği hemen "Extend" sistemine aktarmanın bir diğer sorunu da, bebeğin geleneksel tedavide nasıl performans göstereceğini değerlendirme fırsatının olmaması.
Bebek henüz doğmadan ne durumda olduğunun bilinmediğini söyleyen uzmanlar, normalde geleneksel tedavilerle başarılı olabilecek bebeklerin, riski henüz çok ölçülememiş yeni bir teknolojiyle karşı karşıya kalacağını söylüyor.
Yine de, "Extend"in daha riskli olan 22-23 haftalık gebelik haftasındaki prematüre bebeklerin çoğu için faydalı olabileceğine inanılıyor.
Teknolojilerin başarılı olması halinde, üçü de, beklenmedik bir şekilde erken doğuma giren ebeveynlere önemli bir kurtarıcı olacak. | Teknoloji, Bilim, Aile, Yaşam, Sağlık, Çocuk haberleri |
'Süper model büyükanne': Farelerin yaşam süresini uzatan ilaç, insanlar için de umut verici görülüyor | Laboratuvar hayvanlarının yaşam sürelerini yaklaşık yüzde 25 oranında artırabilen yeni bir ilaç keşfedildi. Bilim insanları, bu keşfin insanlarda da yaşlanmayı yavaşlatabileceğini umuyor.
Yeni ilaçla tedavi edilen laboratuvar farelerine genç görünümleri nedeniyle "süper model büyükanneler" deniyor.
Bunların diğer farelere kıyasla daha sağlıklı ve daha güçlü olduğu tespit edildi. Kanser vakalarının ise daha az olduğu kaydedildi.
İlaç halihazırda insanlarda test ediliyor, ancak aynı yaşlanma karşıtı etkiye sahip olup olmayacağı henüz bilinmiyor.
İnsanlar tarih boyunca hep daha uzun bir yaşam arayışında oldu.
Bilim insanları yaşlanma sürecinin şekillendirilebileceğini uzun zamandır biliyorlar. Örneğin yedikleri yiyecek miktarı önemli ölçüde azaltılan laboratuvar hayvanlarının daha uzun yaşadığı görülüyor.
Araştırmacılar yaşlanmanın moleküler süreçlerini ortaya çıkarmaya ve bunları manipüle etmeye çalıştıkça yaşlanma konusundaki araştırmalarda ciddi bir artış yaşanıyor.
MRC Tıp Bilimi Laboratuvarı, Imperial College London ve Singapur'daki Duke-NUS Tıp Fakültesi'ndeki ekip, interlökin-11 adı verilen bir proteini araştırıyor.
Yaşlandıkça insan vücudundaki interlökin-11 seviyesi artıyor.
Bu hem daha fazla inflamasyon yaratıyor hem de uzmanlara göre yaşlanmanın hızını kontrol eden çeşitli biyolojik anahtarları çeviriyor.
Araştırmacılar iki farklı deney yaptılar.
Nature dergisindeyayınlanansonuçlar, deneye ve farelerin cinsiyetine bağlı olarak yaşam sürelerinin %20-25 oranında arttığını gösterdi.
Yaşlı laboratuvar fareleri genellikle kanserden ölürken, interlökin-11'den yoksun farelerde hastalık seviyelerinin çok daha düşük olduğu tespit edildi.
Kas fonksiyonlarında iyileşmenin yanı sıra farelerin daha zayıf olduğu, daha sağlıklı tüylere sahip olduğu ve kırılganlık testlerinde daha iyi puan aldığı belirtiliyor.
Araştırmacılardan biri olan Prof. Stuart Cook'a verilerin gerçekten bu kadar umut verici olup olamayacağı soruldu.
Prof. Cook, "Çok heyecanlanmamaya çalışıyorum. Etrafta bir sürü yanıltıcı bilgi var, bu yüzden verilere bağlı kalmaya çalışıyorum ve bunlar en güçlü olanları" diye yanıt verdi.
İlacın insanlarda "kesinlikle" denenmeye değer olduğunu düşünen Cook, etkisinin "dönüştürücü olacağını" ve kendisinin de ilacı almaya hazır olduğunu söyledi.
İlaçla ilgili cevaplanması gereken önemli sorular arasında aynı etkinin insanlarda da sağlanıp sağlanamayacağı ve olası yan etkiler var.
İnterlökin-11 insan vücudunun erken dönem gelişiminde rol oynuyor.
Nadiren bunun eksikliğiyle doğan insanların kafatasındaki kemiklerin kaynaşma şekli değişir, dişlerinin çıkışı ve eklemleri etkilenir.
Ayrıca yara izi oluşumunda da rolü vardır. Eklemlerin düzeltilmesi için ameliyat gerekebilir.
Araştırmacılar, interlökin-11'in yaşamın ilerleyen dönemlerinde yaşlanmayı tetiklemede rol oynadığını düşünüyor.
İlaç, interlökin-11'e saldıran yapay bir antikor gibi davranıyor ve akciğer fibrozisi olan hastalarda deneniyor. Akciğerleri hasar gören bu hastalar nefes almakta zorlanırlar.
Prof. Cook, denemelerin tamamlanmadığını ancak verilere göre ilacın güvenli göründüğünü söyledi.
İlaç, yaşlanmayı "tedavi etme" girişimlerinin son yaklaşımının bir ürünü.
Diğer yandan organ naklinin reddedilmesini önlemek için alınan tip 2 diyabet ilacı metformin ve rapamisinin de yaşlanmayı engelleyici özellikleri araştırılıyor.
Prof. Cook, yaşlanmayı durdurmak için ilaç almanın insanların aldığı kalori miktarını sınırlamasından daha kolay olduğunu düşünüyor:
"Sonunda beş yıl daha yaşamak için, 40 yaşından itibaren yarı aç, tamamen tatsız bir hayat yaşamak ister miydiniz? Ben istemezdim."
Duke-NUS Tıp Fakültesi'nden Prof. Anissa Widjaja, "Çalışmamız fareler üzerinde yapılmış olsa da, insan hücreleri ve dokuları üzerinde yapılan çalışmalarda da benzer etkiler gördüğümüz göz önüne alındığında, bu bulguların insanlar için de anlamlı olmasını umuyoruz" dedi:
"Bu araştırma, yaşlanmanın daha iyi anlaşılmasına yönelik önemli bir adım ve sağlıklı yaşlanmayı potansiyel olarak uzatabilecek bir tedaviyi fareler üzerinde kanıtladık."
Sheffield Üniversitesi'nden Prof. Ilaria Bellantuono araştırmanın bulgularının güvenilir göründüğünü ancak hastalarda işe yarayıp yaramadığına dair kanıt eksikliği olduğunu söyledi.
Bu tür ilaçların yapımının maliyeti gibi sorunların hala devam ettiğini de vurgulayan Prof Bellantuono, "50 yaşındaki herkese kalan hayatları boyunca bu tedavinin uygulandığı düşünülemez" dedi. | Bilim, Tıbbi araştırma, Sağlık |
Peru'da dünyadan soyutlanmış kabile, yaşadıkları ormanın dışında görüntülendi | Peru'daki Amazon ormanlarında dış dünyadan tamamen soyutlanmış halde yaşayan Mashco Piro kabilesinin birçok üyesi, yaşadıkları ormanın dışındaki nehrin kenarında görüntülendi.
Yerli toplulukların haklarını savunan Survival International adlı kuruluşun paylaştığı görüntülerde, 50'den fazla Mashco Piro yerlisi, Las Piedras nehri kenarında görülüyor.
BBC'ye konuşan araştırmacı Teresa Mayo, Mashco Piro kabilesinin en büyük izole kabile olduğunu aktardı.
Mayo, kabilenin bu kadar çok üyesinin tek bir noktada görülmesinin olağan dışı olduğunu söyleyerek, birkaç grubun yemek aramak için bir araya gelmiş olabileceğini kaydetti.
Görüntüleri paylaşan Survival International adlı kuruluş, kabile üyelerinin bu alanda görülmesinin, orman tahribatıyla alakalı olabileceğini savundu.
Yerli haklarını savunan yerel aktivistler de son haftalarda kabile üyelerinin yemek aramak için orman dışına çıkmaya başladığını kaydediyor.
Survival International, ağaç kesimi yapan şirketlerin söz konusu kabilenin yaşam alanına oldukça yaklaştığını da ekliyor.
28 Haziran'da Peru hükümeti, diğer bölge sakinlerinin Mashco Piro yerlilerini daha sık olarak görmeye başladığını duyurmuştu.
Kabile üyelerinin Brezilya sınırını da geçebildiği tespit edilmişti.
Survival International, geçtiğimiz yıllar içerisinde bölgede doğal gaz ve petrol projelerine girişilmesi ve yasalara aykırı şekilde tomrukçuluk yapılması yüzünden, soyutlanmış durumdaki kabilelerin yeni alanlara göçtüğünü belirtiyor. | Latin Amerika, Bilim, Brezilya, Antropoloji |
Şimdiye kadarki 'en pahalı' dinozor fosili, açık artırmada 44,6 milyon dolara satıldı | New York’ta Sotheby’s müzayede evinde yapılan açık artırmada, Apex adı verilen büyük bir dinozor iskeleti 44,6 milyon dolara satıldı.
Sırt levhaları ve kuyruk dikenleriyle bilinen, otobur bir stegosaurus olan Apex fosili, 3 metre 40 santimetre boyunda. Burundan kuyruğa uzunluğu ise 8 metrenin üzerinde.
Sotheby's bu fosilin, şimdiye kadar keşfedilen eksiksiz iskeletler arasında önde gelenlerden birisi olduğunu kaydetti.
Fosili açık artırmada satın alan kişi kimliğini açıklamadı. Ancak yapılan açıklamada, "Apex Amerika'da doğdu ve Amerika'da kalacak" ifadeleri yer aldı. Bu da fosilin bir ABD kurumuna bağışlanabileceğinin işareti olarak görüldü.
Apex 2022'de Colorado Eyaleti'nde bir paleontolog tarafından süpriz şekilde keşfedildi.
Müzayede evinin açıklamasında, "Şimdiye kadarki en iyi durumda stegosaurus fosili 'Apex', 44,6 milyon dolara satılarak şimdiye kadar açık artırmada satılan en değerli fosil olarak tarihe geçti" dendi.
Fosil, satış öncesi tahmin edilen değerinin 11 kat üstünde bir değere satılmış oldu.
Açık artırmada yedi kişi tekliflerini sundu.
Apex, profesyonel bir "fosil avcısı" olan Jason Cooper tarafından keşfedildi.
Cooper bu fosile, "en yüksek" anlamına gelen "Apex" adını verdi çünkü fosil benzerlerine göre oldukça büyüktü ve dinozorun kendi çevresinde baskın bir birey olduğu değerlendiriliyordu.
Apex'in 150 milyon yıl önce yaşadığı tahmin ediliyor.
Apex'ten önceki en değerli fosil, 2020'de satılan Stan isimli bir T-Rex'ti. Stan 31,8 milyon dolara satılmıştı. | Avrupa, Arkeoloji, Tarih, Bilim |
Dışkı nakli, hastalıkların tedavisinde kullanılabilir mi? | "Dışkı nakli çok garip bir fikirdi."
Rick Dallaway dışkı bağışını da içeren bir klinik deneye katılma daveti aldığı anı böyle anlatıyor.
50 yaşındaki Rick, Primer Sklerozan Kolanjit (PSK) hastası. Bu nadir görülen kronik karaciğer hastalığının semptomlarıyla başa çıkmak umuduyla, İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde iki ay süren bir haftalık dışkı nakli programına katıldı.
Gülerek nakil sürecini anlatırken, "Bu yalnızca dışkı değil, laboratuvarda işleniyor" diyor.
Şu anda son aşamada olan Rick'in nadir hastalığının tek çaresi karaciğer nakli. Hastalık İngiltere'de her 100 bin kişiden 6-7'sini etkiliyor, beklenen yaşam süresini 17 ila 20 yıl kısaltıyor.
Rick'e bundan sekiz yıl önce tanı konduğunda 42 yaşındaydı.
"Çok gergin hissettim, geleceğimle ilgili çok endişelendim. Uçurumdan düşmek gibiydi" diye hatırlıyor.
Dışkı nakli olarak da bilinen Dışkı Mikrobiyatası Nakli (FMT) farklı ülkelerde çoğunlukla klinik testler amacıyla bağırsak hastaları için kullanılıyor.
Sağlıklı dışkı donörleri taranıyor ve örneklerinden bağırsak bakterileri alınıyor. Bunlar genellikle kolonoskopi, lavman veya nazogastrik tüp yoluyla hastanın bağırsaklarına naklediliyor.
Rick, bir deney kapsamında tedavisine başladı. Tedavi İngiltere'de sadece Clostridium difficile (C. diff) adı verilen ve genellikle uzun süre antibiyotik kullanan kişilerde ağır ishal vakalarına yol açan enfeksiyonun bulaştığı kişilere sunuluyor.
50 ml'lik FMT örneklerinin sağlık sistemine 1300 sterlin maliyeti olduğu ve bunun antibiyotik ve hastane tedavisinin maliyetinden daha düşük olduğu belirtiliyor. Bazı durumlarda FMT sadece bir kez uygulanıyor.
Bazı kuruluşlar tedavi için insan dışkısından bulunan sağlıklı bakterilerin olduğu ağızdan alınan haplar sunuyor.
Karaciğer, böbrek ya da kalp nakli için insanlar aylar ya da yıllar boyunca bekleyebiliyor.
Bu organlardan farklı olarak insan dışkısı yaygınlıkla bulunuyor. Yine de bir başkasının dışkısı fikri bazılarını rahatsız edebiliyor.
Ancak Rick, sürecin garipliğine rağmen bilime güveniyor. Eşi ve arkadaşlarının da bu yolculuğu desteklediğini anlatıyor:
"Utanç ya da şaşkınlık olmadı. Arkadaşlarım ve ailem, 'İşe yarayacaksa neden olmasın!' diye tepki verdiler."
Birmingham Üniversitesi'ndeki Mikrobiyom Tedavi Merkezinde (MTC) donörler, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı değerlendirmesiyle birlikte kan ve dışkı için patojen testleri gibi titiz taramalardan geçiyor.
Sağlıklı dışkı örnekleri kontrol edildikten sonra -80°C'lik dondurucuda 12 aya kadar saklanıyor. Hastaya dışkı nakli yapılacağı zaman, donmuş ve filtrelenmiş dışkı çözülüyor ve bir şırıngaya konuyor.
BBC'ye konuşan Mikrobiyom Tedavi Merkezi müdürü Profesör Tarık İkbal: "Dışkı bankalarının olmadığı ülkelerde zor olabilir ancak donmuş FMT kullanmak, donörleri doğru bir şekilde taramak için zaman kazandırır" diyor.
Uzmanlar Rick ile aynı durumdaki PSC hastalarının yüzde 70 ila 80'inin infalamatuvar bağırsak hastalığı (İBH) geliştireceği uyarısında bulunuyor.
Bu, şiddetli mide ağrısına ve ishale neden olabilen Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi uzun süreli inflamatuvar durumları tanımlamak için kullanılan bir terim.
Rick'in deneyinden sorumlu hepatolog ve gastroenterolog Dr. Palak Trivedi, insanlarda neden PSC ortaya çıktığının veya bunun İBH ile nasıl bağlantılı olduğunun bilinmediğini söylüyor.
Dr. Trivedi, "Yapmaya çalıştığımız şey, sağlıklı bağırsak mikrobiyota bileşimi dışkısını PSC'li hastaların bağırsağına aktarmak ve bunun karaciğer hastalıklarını nasıl etkilediğini görmek" diye açıklıyor.
Doktorlar naklin, deneyimli uzmanlar ve net yönergeler olmadan "özellikle sağlık kaynaklarının kısıtlı olduğu yoksul ülkelerde" faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Tedavi geçmişte çok nadir vakalarda ölümlere bile neden olmuştu.
ABD ve Avrupa dışında FMT denemeleri Brezilya, Güney Afrika ve Hindistan gibi ülkelerde yapıldı.
Bazı hastalar dışkıdan iğrendiği için ya da kültürel, sosyal ve dini inançları nedeniyle tedaviye mesafeli yaklaşıyor.
Hindistan'daki Sir Ganga Ram Hastanesi'nden Dr. Piyush Ranjan, "İnsanlar bazen bu tedaviye çok tuhaf tepkiler veriyor; doktorun şaka yaptığını ya da ciddi olmadığını düşünebiliyorlar" diyor.
Dr Ranjan, bazı hastaların taramaları yapılmış olsa da yabancılar yerine yakınlarından dışkı almayı tercih ettiklerini belirtiyor.
Tersine, İngiltere'de 200'den fazla kişiyle yapılan bir ankette çoğunluk, tanıdıkları yerine yabancı bir donörden gelen dışkıyı tercih ettiğini söylemişti.
Aynı ankete katılanların yüzde 37'si başlangıçta dışkı naklini kabul etmeyeceklerini söylese de süreç hakkında daha fazla bilgi edindikten sonra bu oran yüzde 54'e yükseldi.
Araştırmayı yürüten Dr Bret Palmer BBC'ye verdiği demeçte, "Eğitim her zaman birçok engeli ortadan kaldırır" diyor.
Rick, denemelerin nadir görülen hastalığına çare olmasını umuyor:
"Eğer biri bana 10 yıl önce insan dışkısının tıbbi rahatsızlıkları tedavi edebileceğini söyleseydi buna kesinlikle inanmazdım. Ama artık bu gerçek ve oluyor." | Bilim, Sağlık, Tıp |
Ayda keşfedilen mağara, insanların yerleşmesi için uygun şartları sağlayabilir | Bilim insanları Ay yüzeyinde ilk kez bir mağara keşfetti.
100 metre derinlikteki bu oyuğun, Ay'da kalıcı bir üs için uygun şartları sağlayabileceği değerlendiriliyor.
Araştırmacılara göre, Ay'ın "keşfedilmemiş bölgelerinde" yüzlerce benzer mağara olması muhtemel.
Ülkeler Ay'da kalıcı bir insan varlığı tesis etmek için yarış halinde. Ancak astronotların radyasyon, aşırı sıcaklık dereceleri ve uzay koşullarından korunması zorlu bir iş.
Uzaya çıkan ilk İngiliz astronot Helen Sharman, BBC'ye konuşarak, yeni keşfedilen mağaranın üs kurmak için iyi bir yer olabileceğini söyledi ve insanların 20-30 yıl içerisinde Ay'daki çukurlarda yaşamasının mümkün olduğunu dile getirdi.
Ancak Sharman'a göre bu çukur "çok derin" ve astronotlar buradaki üsse ulaşmak için özel ekipmanlar kullanmak zorunda kalabilir. Sırtta taşınan roketler ya da bir tür asansör, bu işi görebilir.
İtalya'daki Trento Üniversitesi'nden Lorenzo Bruzzone ve Leonardo Carrer, bu mağarayı radar kullanarak keşfetti. Mağara, Mare Tranquillitatis adı verilen ovada bulunuyor.
"Sessizlik denizi" olarak anılan bu ova, Dünya'dan da çıplak gözle görülebiliyor ve insanlığın başka bir gezegende ziyaret ettiği ilk nokta olarak önem taşıyor.
Mağaranın tabanının görülenden daha geniş olabileceği düşünülüyor.
Bu çukur, milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce, Ay yüzeyinde lavın akışı ve kaya içerisinde bir tünel oluşturmasıyla meydana geldi.
Prof. Carrer, bu mağaraya en benzer yapının, İspanya'da Lanzarote'deki volkanik mağaralar olduğunu, araştırmacıların bu bölgeyi de incelediğini kaydetti.
Prof. Carrer, "Bu gerçekten heyecan verici. Bu keşfi yaptığınızda ve fotoğraflara baktığınızda, insanlık tarihinde bunu gören ilk kişi olduğunuzu fark ediyorsunuz" dedi.
Araştırmacılar mağaranın büyüklüğünü anladıklarında, bunun üs kurmak için iyi bir nokta olabileceğini de fark ettiler.
Carrer, "Neticede Dünya'daki yaşam da mağaralarda başladı. Ay'da da insanların mağarada hayatta kalması mantıklı" diyor.
Mağara tamamen keşfedilmiş değil, ancak araştırmacılar radarların, kameraların ve robotların buranın haritasını çıkarmak için kullanılabileceğini düşünüyor.
Bilim insanları Ay yüzeyinde buna benzer mağaraların olabileceğini yaklaşık 50 yıl önce fark etmişlerdi. 2010'da Lunar Reconnaissance Orbiter adlı uzay aracının kamerası, mağara girişi olabilecek çukurların fotoğrafını çekmeyi başardı.
O zamanlar bu mağaraların ne kadar derin olduğu ya da çökme ihtimali hakkında çok az şey biliniyordu.
Prof. Bruzzone ve Prof. Carrer'in çalışmasıyla bu sorulara daha net yanıtlar verilebiliyor.
Avrupa Uzay ajansı'ndan Francesco Sauro, "Yüzeye ait çok iyi görüntülerimiz var, Apollo'nun indiği bölgeyi görebiliyoruz, ancak yüzeyin altında ne olduğunu bilmiyoruz. Keşfetmek için büyük bir olanağa sahibiz" diyor.
Bu araştırmanın ileride Mars yüzeyindeki mağaraları anlamak için de öncü olabileceğini ekliyor. Üstelik bu çalışmalar Mars'ta yaşamın izlerini incelemek için de büyük önem taşıyabilir.
Ay'da keşfedilen mağara, insanların buraya yerleşmesine yardımcı olabileceği gibi, Ay'ın tarihini ve hangi evrelerden geçtiğini daha iyi anlamak için de işlevli olabilir. Çünkü mağaradaki kayalar uzay koşullarından daha az etkilendikleri için milyarlarca yıllık jeolojik kaydı barındırma potansiyeline sahip.
Araştırma, Nature Astronomy adlı dergide yayımlandı. | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Yaşam, Uzay keşfi |
Narsisizm nedir, yaş ilerledikçe geriler mi? | Kişilik özellikleriyle ilgili yeni bir araştırmaya göre, narsist (özsever) insanlar yaşlandıkça daha cömert ve uzlaşmacı olurken, empati duyguları da gelişiyor.
37 binden fazla kişinin verilerini kullanan araştırma, narsistlerin anlamsız kibir duyguları azalsa da, tamamen bu duygudan kurtulamadıklarını gösteriyor.
Araştırmacılar, çocukken akranlarına göre daha narsist olanların yetişkinlik dönemlerinde de benzer yatkınlıkta olduklarını buldu.
Uzmanlar en az üç tip narsisistik davranış olduğunu söylüyorlar.
Narsist, son dönemlerde genellikle zor ya da dikbaşlı olarak algılanan insanlara yöneltilen bir hakaret olarak kullanılıyor.
Hepimiz zaman zaman bazı narsisistik özellikler gösterebiliriz.
Doktorlar tarafından bu terim, spesifik ve teşhis edilebilir bir kişilik bozukluğu tipini tanımlamak için kullanılıyor.
Tanımlar farklılık gösterse de, tümünde ortak tema, diğer insanlardan daha iyi veya daha değerli olduklarına dair sarsılmaz bir inanç beslemeleri. Bu, etrafındakiler tarafından kibir ve bencillik olarak tanımlanabiliyor.
Psychological Bulletinadlı tıp dergisinde yayınlanan yeni araştırma, yaşları 8 ila 77 arasında değişen 37 bin 247 katılımcıyla, geçmişte yapılan 51 çalışmadan elde edilen verileri derliyor.
Araştırmacılar davranış özelliklerine göre üç tip narsisti incelediler:
Fail narsistler- kendilerini başkalarından büyük veya üstün hisseden ve hayranlık isteyen kişiler
Düşman narsistler- başkalarını rakip olarak gören, istismarcı ve empatiden yoksun olanlar
Nevrotik narsistler- utanmaya eğilimli, güvensiz ve eleştiriye karşı aşırı duyarlı olanlar.
Bilim insanları araştırma için bu kişilik ölçümlerinin zaman içinde nasıl değiştiğini anketlerle incelediler ve genel olarak narsisizm puanlarının yaşla birlikte düştüğünü buldular.
Ancak değişiklikler hafif ve kademeli olarak gelişti.
Araştırmanın başındaki Dr. Ulrich Orth, BBC'ye verdiği demeçte, "Açıkçası, bazı kişiler daha çok değişebilir, ancak genel olarak çok narsist biri olarak tanıdığınız bir kişiyle birkaç yıl sonra tekrar karşılaştığınızda tamamen değişmiş olması beklenmez" dedi.
İsviçre'deki Bern Üniversitesi'nden Dr. Orth bazı narsisistik özelliklerin en azından kısa vadede faydalı olabileceğini söylüyor.
Örneğin popülerliğinizi, flörtlerdeki başarınızı ve iyi bir işe girme şansınızı artırabilir. Ancak daha uzun vadede, neden olduğu çatışmalar nedeniyle sonuçlar çoğunlukla olumsuz olur.
Dr. Orth, "Bu sonuçlar yalnızca kişinin kendisini değil, aynı zamanda partnerler, çocuklar, arkadaşlar, iş arkadaşları ve çalışanlar gibi etkileşimde bulunduğu bireylerin refahını da etkiliyor" diye ekledi.
Bir narsisti terk etmek üzerine bir kitap yazan psikolog Dr Sarah Davies, BBC'ye, insanların zaman zaman kibirli veya bencil olabilmelerine rağmen, bunun gerçek klinik narsisizmle karıştırılmaması gerektiğini söyledi:
"Narsistler başkalarına imrenmeye ve onları kıskanmaya eğilimlidirler; son derece istismarcı ve manipülatiftirler.
"Narsist olmayan diğer insanlardan farklı olarak pişmanlık duymazlar, kendilerini kötü hissetmazler veya sorumluluk duyguları yoktur."
Davies, sosyal medyanın etkisiyle narsisizme ilgide bir patlama yaşandığını söylüyor.
"Bu bir dereceye kadar faydalı; daha fazla insanı bu konu hakkında bilgilendirmeye ve farkındalık yaratmaya yardımcı oluyor. Ancak birçok ruh sağlığı terimi gibi, klinik anlamını da biraz yitiriyor."
Dr Davies, bu terimi kullanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor.
"Davranışları adlandırmada spesifik olmayı ve ayırmayı çok daha faydalı buluyorum. Örneğin, yakın zamanda bir arkadaşım, ayrıldıktan sonra kendisini tamamen görmezden gelen eski sevgilisine narsist dedi.
"Ghosting(birini herhangi bir açıklama yapmadan aniden hayatınızdan çıkarmak) elbette korkunç, ancak bunun sebebi ilişki bittikten sonra konuşmayı kaldıramamak da olabilir. Bu karşısındakinin öfkeli bir narsist olduğu anlamına gelmez.
"Bir süre birlikteydiler ve partnerinin 'narsist olduğuna' dair başka bir belirti yoktu."
Dr Davies'e göre, bir narsistle ilişki içinde olabileceğinize dair bazı işaretler var:
Sürekli dram- Narsist kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyar; kaos ve çatışma arar
Samimiyetle özür dilemez- Hiçbir zaman kendi davranışlarının tam sorumluluğunu üstlenmez
Karşısındakini suçlama -Kendi bencil çıkarları için başkalarını manipüle eder ve sömürürler.
Londra'daki Deancross Kişilik Bozukluğu Servisi'nde danışman psikiyatrist Dr Tennyson Lee, araştırmanın iyi yürütüldüğünü ve bulgularının faydalı olduğunu söyledi.
BBC'ye konuşan Dr Lee, "İyi haber, narsisizmin genellikle yaşla birlikte azalması. Kötü haberse bu azalmanın çok belirgin olmaması" dedi ve ekledi:
"Narsisizmin belirli bir yaşta birdenbire iyileşmesini beklemeyin; öyle olmuyor. Bu inanış, uzun süredir acı çeken ve eşinin 'yakında iyileşmesini' bekleyenler için sorun yaratabilir" dedi. | Bilim, Ruh sağlığı, Yaşam, Sağlık, Psikoloji |
Göz yogası gözlük ihtiyacını geciktirebilir ya da ortadan kaldırabilir mi? | İngiliz müzik yıldızı Paul McCartney yakın zaman önce The Times gazetesine verdiği röportajda, gözlük ihtiyacını azaltmak için göz yogası yaptığını söyledi.
Beatles üyesi, Hindistan'da göz egzersizi yapmayı öğrendiğini ve o zamandan beri bunu uyguladığını anlattı.
Şarkıcı, göz kaslarını çalıştırmanın gözlüğe olan ihtiyacı azaltabileceğine inanıyor.
McCartney bu egzersizlerden bazılarını YouTube'da da gösterdi.
Peki göz yogası nedir? Göz egzersizi yapmak gerçekten gözlük ihtiyacını azaltabilir mi?
Göz yogası binlerce yıldır uygulanıyor ve farklı türleri bulunuyor.
Bilinci artırmaya ve ruhsal uyanışı geliştirmeye yardımcı olduğuna inanılan Hindistan kökenli Tratak Kriya bu yoga türlerinden biri.
Sanskritçe’de "tratak" kelimesi "bakmak" anlamına geliyor ve yaş akana kadar gözünü kırpmadan mum alevi gibi bir şeye bakmanın karşılığı olarak kullanıyor.
19. yüzyılın sonlarında, New York’ta bir göz doktoru olan Doktor William Bates, göz egzersizlerinin gözlük ihtiyacını ortadan kaldırabileceğini savunduğu kitabını yayımladı.
Bates Yöntemi adını verdiği bu metoda göre, gözlük camını değiştirmek yerine; sık sık göz kırpmak, gözleri kapatarak harfleri görselleştirmek, harflerin ana hatlarına odaklanmak gibi görselleştirme tekniklerini öneriyordu.
Bates'in göz egzersizlerini içeren bir internet sitesi bugün hala onun çalışmalarını tanıtıyor.
Ancak Bates'in teorisinin gözün hareketi ve odaklanması sırasında şeklinin değiştiği önermesi fizyolojik olarak doğru değil.
International Journal of Yoga dergisinde 2018 yılında yayınlanan bir araştırmada, Bates egzersizleri ile "trakat" uygulayan gruplar incelendi. İki grubun görme keskinliği ve kırma kusuru karşılaştırıldı.
Çalışma, yapılan hiçbir egzersizin kırma kusuru veya görme keskinliği açısından fark yaratmadığı sonucunu açıkladı.
Oftalmologlar, Bates yöntemine, yalnızca kanıt eksikliği açısından değil, aynı zamanda retinayı güneş ışığına aşırı maruz bırakmayı önerdiği gerekçesiyle de karşı çıkıyor.
Göz yogası veya Bates teorisi egzersizlerinin görmeyi neden düzeltemeyeceğini anlamak için gözün yapısını ve nasıl gördüğümüzü anlamak yararlı olacaktır.
Göze ulaşan görüntünün, retinanın üzerinde odaklanmaması halinde gözlük ihtiyacı ortaya çıkar.
Odak noktasının retinanın önünde oluşmasına miyopi veya yakın görme bozukuluğu denir. Odak noktasının retinanın arkasında olmasına ise uzak görme bozukluğu veya hipermetrop denir.
Astigmatizm ise, gözün ön yüzeyindeki eğriliğinin bir küreden ziyade ragbi topuna benzemesiyle oluşur ve tüm mesafelerde bulanıklığa neden olur.
Presbiyopi normal bir yaşlanma sürecinde göz merceğinin odaklama yeteneğinin azalması sonucu oluşur. Bu nedenle çoğu insan orta yaşta okuma gözlüklerine ihtiyaç duyar.
Gözün odaklanmasının bir kısmı kornea (gözün ön yüzeyi) tarafından sağlanır.
Daha hassas odaklanma ise mercekte gerçekleşir. Mercek, yakın nesnelere odaklanırken daha bombeli veya dışbükey hale gelirken, uzağa odaklanırken daha düzleşir.
Göz bebeğinin boyutu ve merceğin dışbükeyliği, gözün içindeki siliyer kaslar ve bağlar tarafından kontrol edilir.
Bunun tersine, göz hareketini sağlayan kaslar gözün dış kısmında bulunur.
İç ve dış göz kasları bir dereceye kadar birlikte çalışırken, gözleri farklı bakış pozisyonlarına hareket ettirmek göz şeklini, boyutunu veya odağını etkilemez.
Dolayısıyla, kırma gücünü değiştirmek için göz egzersizlerini kullanmak anlamsızdır.
Bununla birlikte ortoptik tedavi uzmanları, çalışmayan göz kaslarını harekete geçirerek güçlendirmek için çalışırlar. Göz doktoru, göz kaslarının güçlendirilmek için sırayla açma kapama egzersizleri yaptırabilir.
Yakın bir nesneye bakarken uygun bir hizalanmayı başaramayan kişilerde çift görme durumu ortaya çıkabilir. Bu durumu gidermek için bir kalemin yavaşça burna yaklaştırılması ve kalemin takip edilmeye çalışılması egzersizi yaptırılıyor.
Okuma gözlüğü takmayacak kadar genç olan kişiler, yakını okumayı geliştirmek için, yavaşça buruna doğru hareket ettirilen küçük bir harfe odaklanma egzersizi yapabilir.
Yetişkinlerde yaşlandıkça yukarıya bakmanın zorlaşması da normaldir.
Çocukken boyu bizden uzun yetişkinleri izlemek için sık sık yukarı bakarız. Ancak göz kasları pratik yapmazsa yorulur; bu nedenle, bilardo oynamak gibi bir hobiniz yoksa, yaşlandıkça yukarıya bakmak rahatsız edici hale gelebilir.
Ancak bu yöntemler görme eylemine bazı yönlerde yardımcı olsa da, egzersiz yoluyla presbiyopide önemli bir gecikme olduğunu destekleyen kanıtlar yetersiz.
İnsanların gözlerine iyi bakmak ve görüş yeteneklerini geliştirmek istemeleri anlaşılabilir bir durum.
Göz yogası, yalnızca birkaç dakika yapıldığı ve ardından uzağa bakılarak göz kasları rahatlatıldığı sürece gözlerinize zarar vermez.
Ancak yoga dışında bazı yaşam tarzı değişiklikleri gözlere daha fazla yardımcı olabilir.
Göz derecenizi, göz basıncınızı ve retinanızın sağlığını kontrol etmek için doktorunuzla yapacağınız düzenli randevular, glokom gibi hastalıkların erken belirtilerinin tespit edilip tedavi edilebilmesini sağlar.
Ziyaret sıklığı çocuklar için yılda bir, yetişkinler için ise iki yılda bir olarak öneriliyor
Ekran başında geçirilen süreye düzenli aralar vermek göz kuruluğunun azaltılmasına yardımcı olur.
20:20:20 kuralına uymak da öneriliyor: her 20 dakikada bir, 20 saniyelik bir mola verin ve 20 metreden daha uzağa bakın.
Açık havada vakit geçirmek de göz sağlığına iyi gelir, dışarıda vakit geçiren çocukların miyop olma olasılığı daha düşüktür.
Akdeniz tipi diyetlerin, lahana ve ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzelerin makula dejenerasyonunu önlemeye yardımcı olduğuna dair kanıtlar vardır.
Omega 3 açısından zengin bir diyet, gözlerin kuruluğunun hafiflemesine yardımcı olabilir.
İyi bir gece uykusu çekmeniz ve güneşe çıktığınızda kaliteli güneş gözlüğü takmak da öneriliyor.
Gözleriniz kuruysa veya uzun süre ekrana bakıyorsanız, Meibomian bezlerinize masaj yapmak bu durumun hafiflemesine katkı yapıyor.
Gözleri rahatlatmak için sıcak kompres ve hafif bir masaj da önerilenler arasında.
Ayrıca okumanın iyi ışıkta yapılması ve mümkünse büyük hacimli metinlerin telefon yerine bilgisayarda okunması tavsiye ediliyor.
Göz yogası gözlük ihtiyacını ortadan kaldırmayacaktır. Ve fakat gözleriniz ile görme yeteneğinize katkı yapmanın başka yolları da var.
*Bu makale ilk olarak The Conversation'da yayımlandı ve burada Creative Commons lisansı altında çevrildi.
*Charlotte Codina, çeşitli İngiliz hastanelerinde deneyimi olan bir ortoptist ve aynı zamanda Sheffield Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. | Diyet & Beslenme, Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp |
Bir argümanın safsata olduğunu anlamanın 7 yolu | Sosyal medyayı takip ettiğinizde, bir yakınınızla gündemdeki bir konuyu tartıştığınızda ya da haberlere göz attığınızda, yanlış bir argüman karşısında tuzağa düşmeniz oldukça muhtemeldir.
Antik Yunan dönemine kadar uzanan bu gibi tuzaklara “mantık hataları” deniyor.
Mantık hatası kavramını, gerçeklik değerinden bağımsız olarak bir argümanı daha inanılabilir kılan, kafa karıştırıcı ve hatalı bir akıl yürütme olarak açıklayabiliriz.
Bu yönteme başvuran birinin argümanının illa ki yanlış olduğunu söyleyemeyiz.
Bir kişi ya yanlış düşünceler ve eksik bir akıl yürütmeden yola çıkıyordur, ya da kasten birini ikna etmek için gerçeği manipüle etmeye çalışıyordur.
Sebebi ne olursa olsun, mantık hataları ile karşılaştığınızda bunun tehlike işareti olduğunu bilmek ve ortaya atılan argümanın üzerine düşünüp tartışmak önemli.
Mantık hatalarının ne olduğunu öğrendiğinizde, baktığınız her yerde bu tip örneklerle karşılaşırsınız. Bunları tespit etmeyi öğrendikçe de, insanların düşünce biçimlerindeki kusurları daha iyi görür ve iddialarda haklılık payı olup olmadığını daha iyi anlarsınız.
İşte dikkat etmeniz gereken 7 tip mantık hatası ya da safsata.
"Argumentum ad ignorantiam" olarak bilinen bu safsata türü, komplo teorilerinde en sık rastladığımız örneklerden biri. Bu tarz mantık hatalarında, bir argümanın doğru olup olmadığına dair herhangi bir kanıt bulunmuyorsa, o zaman argümanın doğru olarak yorumlanması gerektiği düşünülür.
Kişi böylece, ortaya attığı argümanın doğruluğuna kanıt gösterme sorumluluğundan da kendini kurtarır.
Örneğin dünyayı sürüngen insansıların yönettiğine ilişkin komplo teorisine (Reptilian komplo teorisi) inanan 10 milyondan fazla insandan birini kenara çekip, bu iddialarına kanıt göstermesiini isterseniz, size “Bu sürüngenler kanıt bırakamayacak kadar zeki- bu da durumu daha da tehlikeli hâle getiriyor. Ayrıca doğru olmadığından nasıl emin olabiliyorsun?” yanıtını verebilir.
Eğer kafanızı kaşıyorsanız, bu umuyoruz ki ikna olduğunuz için değil, bu safsata karşısında şaşkınlığa uğradığınız içindir.
Salt iddiayı ortaya atanın kişiliği, kimliği, güdüleri, hatta başkalarıyla ilişkileri temel alınarak, o iddianın reddedildiği mantık hataları.
Mesela bir hastalık için aşı çağrısında bulunan sağlık uzmanlarının, yalnızca büyük ilaç şirketlerinin çıkarına hareket ettiğine yönelik Big Pharma komplo teorileri buna iyi bir örnek. İklim değişikliğiyle ilgili araştırma yürütenlerin ideolojik çıkarları olduğu ve bu nedenle söylediklerinin doğru olmadığına dair iddialar da öyle.
En açıkça görülen ve tuhaf "ad hominem" türü ise, bir insanın argümanını yorumlamaya uğraşmadan, alakasız bir konu üzerinden, argüman sahibine saldırılmasıdır.
Seçim döneminde televizyon tartışmasına katılan bir siyasetçinin kötü kıyafet seçimleri, saç şekli ya da zayıf golf oynama becerisi nedeniyle rakibinin iyi bir lider olamayacağını söylemesi, bu mantık hatasına örnek teşkil eder.
Siyasi tartışmalarda yaygın olarak gördüğümüz bir mantık hatasıdır. Belli bir uygulamanın ya da alınan bir önlemin daha aşırı sonuçlar doğuracağına dair akıl yürütmedir. Kaygan zeminden kayan bir cismin durumuna benzetilir.
ABD ve Avrupa’da hemcinsler arası evliliğin yasallaştırılmasına karşı çıkanların argümanını ele alalım.
2016’da Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, bu politikaya karşı çıkanlar, toplumda rastgele cinsel ilişkide bulunmanın yaygınlaşacağından ve kendi yaşam tarzlarının tehlikeye atılacağından korkuyorlardı.
Bu mantık yürütmedeki hata, hemcinsler arası evliliğin yasallaştırılmasının doğru olup olmayacağına ilişkin bir tartışmaya girmeden, yalnızca geleneksel toplumun yıkımı ile sonuçlanacağı korkusu nedeniyle bu politikaya karşı çıkmalarıydı.
Sosyal medyada bu safsata türüne çok rastlıyoruz. Karşı tarafın görüşünü saçmaymış ve kolayca yalanlanabilirmiş gibi göstermek için saptırmak ve yanlış tanımlamak anlamına geliyor.
Örneğin, aşırı şeker tüketiminin kalp hastalığı gibi sağlık sorunları riskini artırabileceğini ileri süren birinin argümanı için, "Ah, yani ne, şeker herkesi öldürüyor ve yasaklanmalı mı? Saçma!" gibi bir yanıt verilmesi buna bir örnek.
Bu safsatalarla mücadele etmenin en ilginç yolu “çelik adam” yöntemine baş vurmak; yani karşı tarafın argümanını en iyi şekilde (belki de onların yaptığından bile daha iyi) ifadeleştirerek, görüşüne neden katılmadığımızı belirtmek.
Bu kötü niyetli argümanı ortaya atanlar, bir kişinin unvanı, ünü veya itibarı nedeniyle bir konuda haklı olduğunu savunur.
Otorite olarak algıladıkları bir kişi varsa, onun her konuda uzman olduğunu (o konuda bilgi ya da uzmanlıkları olmasa bile) varsayarlar.
Elbette biri uzmanlığı olduğu bir konuda bir fikri dile getirdiğinde insanlar buna inanabilir. Hatalı olan kısım, arkasında belli bir mantık ya da kanıt var mı diye bakmadan, yalnızca uzmanlıkları olduğu için argümanlarına inanıyor olmaları.
Bugünün “influencer" takıntılı dünyasında gördüğümüz klasik bir eğilim de, ünlü birinin hakkında hiç bir uzmanlığı olmadığı bir konu hakkında söylediklerine, sırf ünlü olduğu için inanmak.
Buna “alakasız otoriteye başvurma” da deniyor. Üstelik bu kişilerin alakasız otorite olup olmadıkları bazen çok net olarak görülemeyebiliyor. Mesela yakın zamanda iklim değişikliğinin yalan olduğunu iddia eden bazıları, görüşlerini uzman olarak alıntıladıkları bir teorik fizikçinin görüşlerine dayandırmışlardı. Hem de teorik fiziğin genel olarak iklim bilimi ile pek ilgisi olmamasına rağmen...
Karmaşık bir konuda, hakkında birden fazla görüş varken, sadece (çoğunlukla birbirine karşıt) iki farklı görüş varmış gibi fikir beyan etmek.
Bunların en ünlüsü, ABD’deki 11 Eylül saldırılarından kısa süre sonra dönemin başkanı George W Bush’ın sarf ettiği “Ya bizimlesin, ya da bize karşısın” şeklindeki sözleriydi.
Bush bu sözlerle uluslararası topluma şu mesajı veriyordu: İki seçeneğiniz var; ya ABD ve (Afganistan’a müdahalesi gibi) kararlarının tamamen arkasında durursunuz, ya da ABD’nin düşmanı olmayı seçersiniz. Gerçekte ise, diğer ülkelerin çok daha fazla seçeneği ve tercih edebilecekleri çok daha çeşitli duruşlar vardı.
Argümanındaki kusurları açık etmemek için alakasız bilgilerden faydalanmaya çalışarak dikkati dağıtmak olarak açıklanabilir.
Bir insanın maruz kaldığı suçlama veya soruya karşılık, kendi suçlamasını ortaya atması olarak da tanımlayabiliriz.
Mesela partneriyle tartışan bir kişinin “.... yaptığında duygularımı inciyorsun.” diyebilecekken, “Peki sen hiç çöpü çıkarttın mı ki?” diye sorması, “whataboutism”e iyi bir örnek.
İnsan hakları ihlalleriyle suçlanan Rusya’da liderlerin “Peki ya Batı?” sorusuyla karşılık vermesi de öyle.
Gerçekte iki yanlış bir doğru etmez. Bu safsata yöntemini kullananlarsa, öyleymiş gibi göstermeye çalışır.
Mantık hatalarından yola çıkan safsataları anlamak ve tespit etmek, okuduğunuz ya da izlediğiniz bir şey hakkında eleştirel düşünmenize ve bir tartışmayı olması gereken noktaya geri getirmenize yardımcı olabilir.
Öte yandan, hazır nüanslardan bahsetmişken şunu da vurgulayalım:
Biri safsata yaptığında, illa ki vardığı sonucun yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Yoksa “Safsata safsatası” tuzağına düşmüş oluruz. | İklim değişikliği, Bilim, Yaşam, Yalan haber |
Down sendromlu fosil Neandertaller hakkında bize ne anlatıyor? | Toplumlar halinde yaşamak ve çevremizdekilere özen göstermek muhtemelen türümüzün sadece hayatta kalmasını değil, milyarlarca yıl boyunca evrimleşmesini de sağladı.
Bilim insanları arasındaki bu popüler teori, alışılmadık özelliklere sahip ufak bir kemik fosili üzerindeki çalışmalarla da destekleniyor.
1989'da bir grup paleontolog (fosil bilimci), İspanya'nın Valencia kenti yakınlarındaki bir mağarada 6 yaşındaki bir Neandertalin iç kulağına ait 5 santimetrelik bir kemik fosili buldu.
Kemiğin ait olduğu fosilin cinsiyeti tespit edilemese de ona Tina adı verildi.
Bir Neandertalin kulak kanalı parçasını bulmak sık yaşanan bir keşif değil. Arkeologlar genellikle kafatası, dış ya da uzuv kemikleri gibi daha büyük kalıntılar buluyor.
Homo sapiens (modern insanlar) ve Neandertaller (Homo neanderthalensis) aynı anda yaşayan ve ortak atadan gelen farklı hominid (insansı) türleri olarak sınıflandırılıyor.
Neandertaller, soyları 40 bin yıl önce tükenene kadar, yüzbinlerce yıl Avrupa'da yaşamışlardı. Onlar tür olarak, bilinen en yakın akrabalarımız arasında.
İspanya'da bulunan fosilin, halk dilinde Buz Devri olarak adlandırılan Pleistosen dönemin geç evrelerine ait olduğu ve 120 bin ila 40 bin yaşında olduğu tahmin ediliyor.
Kazı çalışmasını yürüten, Valencia Üniversitesi'nin Tarih Öncesi Dönemler departmanından Prof. Valentín Villaverde Bonilla, "Bizim için asıl sürpriz tomografi sonuçları oldu. Sonuçlar Neandertalin Down sendromuyla tutarlılık gösteren ve hayatı boyunca ciddi sağlık sorunlarına neden olacak olan doğum kusurlarına sahip olduğunu gösterdi" diyor.
Villaverde, fosildeki kusurların Tina adını verdikleri Neandertalin kalıcı kulak iltihabı, sağırlık, denge sorunları ve muhtemel hareket zorlukları yaşadığının göstergesi olduğunu söylüyor; "Hayatta kalmasını zorlaştıracak, kendi başına altından kalkması imkansız olan ciddi zorluklar yaşamış olmalı" diyor.
Down sendromu, bir kişinin ekstra bir kromozoma sahip olmasıyla sonuçlanan bir genetik durum. Bu durum, farklı seviyelerde entelektüel özürlere; kalp, sindirim ve diğer organlarda da fiziksel sorunlara neden olabiliyor.
Yine de kemikten, Tina'nın 6 yaşına kadar yaşadığı bilgisine ulaşılıyor. Bu, tarih öncesi toplumlarda Down sendromlu bir çocuk için beklenen yaşam süresinin çok üzerinde.
Karşılaştırma yapmak gerekirse, 20. yüzyılın başında, 1920'lerle 1940'lar arasında Down sendromlu çocukların ortalama yaşam süresi 9 ila 12 yıl arasındaydı.
Prof. Villaverde "Bu çocuğa özel ilgi göstermiş olmasalardı, 6 yaşına kadar yaşayamazdı" diyor.
Alcala Üniversitesi'nden fosili inceleyen ekip, Tina'nın 6 yıl yaşamış olmasının muhtemelen sadece kendi annesinin çabasıyla da değil, bir sosyal grubun ortak çabasıyla olabileceği sonucuna ulaştı.
Araştırmanın sonuçları Science Advance dergisinin Temmuz sayısında yayımlandı.
Şimdi bilim insanlarının karşı karşıya olduğu soru şu: Çocuğa gösterilen bu özen bir fedakarlık mıydı yoksa kişisel çıkar için mi yapılmıştı?
Neandertallerin engelli bireylere bakım sundukları uzun süredir bilinen bir gerçek, ama bunun arkasındaki nedenle ilgili tartışmalar sürüyor.
Araştırma ekibi "Bazı araştırmacılar bakımın, alınacak bir karşılık için yapıldığını savunurken; bazıları da bakım sunmanın toplumsal olarak olumlu davranışlarla bağlantılı olarak, duyulan şefkat nedeniyle yapılmış olabileceğini savunuyor" diyor.
Tina'nın küçük kulak kemiğini inceleyen ekipten Alcala Üniversitesi'nde araştırmacı Mercedes Conde Valverde BBC Mundo'ya yaptığı açıklamada; "Hastalık ya da sakatlıklara sahip ve bir grubun bakımına muhtaç olduğu düşünülen başka Neandertal fosilleri de mevcut. Ancak bunlar yetişkinlere ait kalıntılar, ve doğumsal kusurlara işaret etmiyorlar; muhtemelen yaşamlarının daha geç dönemlerinde yaşadıkları hastalıkları, sakatlıkları ya da diğer travmaları gösteriyorlar" diyor.
Mercedes Conde Valverde, bu noktada yeniden davranışsal nedenlere vurgu yapıyor ve "Tartışma şu; yetişkinken, bir grubun size yardım etmesi gerçekten fedakar bir davranışı mı gösteriyor, yoksa bu karşılık beklenerek yapılan bir yardım mı?"
Peki Tina'nın durumu bize ne gösteriyor? O kusurlu doğmuştu ve buna rağmen 6 yıl yaşadı.
Mercedes Conde Valverde, "Bu ona çok fazla özen göstermek zorunda kalmış olduklarını, ve o bir çocuk olduğundan, ondan bir karşılık beklemediklerini işaret ediyor" diyor.
Ciddi hastalıklara sahip çocuklarla ilgili çalışmaları ilginç yapan şey de bu.
Çocukların, kendilerine yapılan bu yardımı geri ödeme şansları çok düşük. Bu da Neandertallerin, bizim gibi, fedakar davranışlara sahip olduğunu gösteriyor.
Bu konudaki bilinen başka bir örnek de bir şempanze ailesine ait. Down sendromuyla doğan bir şempanzenin, annesinin ve ablasının yardımıyla 23 ay yaşadığı biliniyor.
Ancak kızı yardım etmeyi bırakınca, anne hastalıklı yavrusuna gerekli bakımı tek başına sağlayamamış ve yavru şempanze hayatını kaybetmişti.
Araştırmacılara göre Neandertallerin de modern insanlar gibi şefkat duygusuna sahip olma ihtimali, iki ayrı evrimsel yoldan gitmiş olan Neandertaller ile modern insanların geçmişine dair yeni bir bağın da göstergesi olabilir.
Conde Valverde, "Bu iki türün ortak atalarının şefkate sahip olduğu ve iki evrimsel kolun da bunu ondan miras aldığı anlamına gelir" diyor.
Neandertal ve Homo Sapienslerin ortaya çıkmasını sağlayan ataları, yaklaşık bir milyon yıl önce yaşamıştı.
Valverde, "Çalışmamızda öne sürdüğümüz şey, topluluğun diğer üyelerinin de ya doğrudan Tina'ya ya da annesine destek sunmuş oldukları. Bu da Neandertallerin bu anlamda bize çok yakın bir tür olduğunu gösteriyor" diyor.
Neandertallerin bakım verme davranışları, daha geniş ve karmaşık bir sosyal bağlamda incelenebilir.
Çocuğa ait kalıntı üzerinde çalışmak, araştırmacılara, "bakım vermenin" ortak ebeveynlik gibi kompleks bir sosyal stratejiye mi işaret ettiğini inceleme şansı veriyor.
Çalışmanın sonuç raporunda "Bir yandan bazı araştırmacılar, sadece paleopatolojik [eski insan toplumlarına ait kemikler üzerine yansıyan hastalıkları inceleyen bilim dalı] kanıtlar üzerinden, bakım verme davranışı üzerine kesin sonuçlara ulaşmanın mümkün olmadığını ve çıkarımların dayanaksız varsayımlar üzerine kurulduğunu savunuyor. Ancak son yıllarda, bakım verme davranışının tarih öncesi dönemlerdeki varlığına dair paleopatolojik kanıtların nesnel bir bilgi kaynağı olduğu görüşü daha fazla kabul görüyor" deniyor.
Bu alandaki çalışmaların bir diğer ilgi çekici yanıysa, insanların neden zamanlarının ve emeklerinin bir kısmını geçici ya da kalıcı engeli bulunan grup üyelerine bakmaya harcadıklarının yanıtını bulmak.
Alcala Üniversitesi'nden Ignacio Martínez Mendizabal, "Bu keşif bana Down sendromlu insanları daha görünür kıldığı için de güzel geliyor. Hepimiz insan evriminin birer parçasıyız. Her zaman buradaydık ve bu yolculuğu beraber yapıyoruz" diyor.
"Bunun ötesinde daha teknik, derin, bilimsel ve evrimsel biyolojiyle ilgili soru şu; toplumlarımızda korunmasız insanlara bakım verme davranışımız - bu insansı davranış - ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?" | Arkeoloji, Tarih, Bilim, Evrim, Antropoloji, İspanya |
Bağırsak sağlığı neden önemli ve nasıl iyileştirilebilir? | Araştırmalar bağırsak sağlığının kolesterol seviyelerinden ruh sağılığına kadar pek çok şeyle bağlantılı olabileceğini gösteriyor.
Bağırsağımızın vücudumuzdaki rolü hakkında bilgiler arttıkça, bağırsak sağlığımızı iyileştirme isteğimiz de artıyor.
Polaris Market Research'ün verilerine göre, küresel probiyotik pazarı 2021 yılında yaklaşık 60 milyar dolara ulaştı ve 2030 yılına kadar her yıl yüzde 7'den fazla büyümesi bekleniyor.
Peki bağırsak sağlığı neden önemli, kendi bağırsak sağlığınızı nasıl iyileştirebilirsiniz?
Karmaşık yapısı nedeniyle, sağlıklı bir bağırsağı tanımlamak diğer organlarda olduğu kadar kolay değil ve bağırsak sağlığını ölçmek için kullanılabilecek tek bir araç yok.
Bağırsağımız mikroplarla dolu. Aslında o kadar çok mikrop içeriyor ki, hepsini bir araya getirebilsek 1,8 kilodan daha ağır olur.
Bağırsak içeriğinin her bir gramında 100 milyar bakteri bulunuyor.
Oxford Üniversitesi'nde bağırsak ve beyin arasındaki ilişkiyi araştıran Dr. Katerina Johnson, sağlıklı bir bağırsağın daha çeşitli bir mikrop topluluğuna (mikrobiyom) sahip olma eğiliminde olduğunu söylüyor.
Dr. Johnson bununla birlikte mikrobiyom biliminin hala nispeten yeni bir alan olduğunu, yani sağlıklı bir bağırsağın tam olarak neye benzediğini ayrıntılı olarak bilmediğimizi belirtiyor.
Johnson, "Mikrobiyomlarımız çok çeşitli ve her birinin kendine özgü özellikleri var. Binlerce farklı tür (ve türler içinde türler) var ve bunların çoğunun işlevini bilmiyoruz" diyor.
Dr. Johnson, bağırsağın "vücudun hemen hemen her organını" etkileyebileceğini söylüyor.
Beyin ve bağırsak, bağırsak-beyin ekseni olarak bilinen güçlü bir iletişim sistemine sahip. Her biri diğeri için elzem. Araştırmalar bağırsak mikrobiyomunun yokluğunda beyin gelişiminin anormal olduğunu tespit ediyor.
Bağırsak bazen de ikinci beyin olarak adlandırılıyor; bakteriler bağırsaktaki 100 milyon nöron aracılığıyla davranışlarımızı etkileyebiliyor.
Nöronlar, beynimizde ve merkezi sinir sistemimizde bulunan ve vücudumuza nasıl davranması gerektiğini söyleyen hücreler.
Bağırsağımız, beyinde bulunan serotonin gibi nörotransmitterler üreterek ruh sağlığımızı düzenlemede rol oynayabiliyor.
Bağırsağın en iyi bilinen özelliği ise gıdalardaki besin maddelerinin vücuda alınmasını sağlaması.
Hindistan'da gastroenterolog olan Dr. Venkatraman Krishna, "Dışkıda su ve mineral kaybedemeyiz" diyor.
Bağırsak Sağlığı Doktoru olarak bilinen Dr. Megan Rossi, bağırsak mikrobu dengesizliklerinin kardiyovasküler ve solunum yolu hastalıklarından romatoid artrit gibi bağışıklık sistemi hastalıklara kadar 70'ten fazla farklı kronik sağlık durumuyla bağlantılı olduğunu söylüyor.
Dr. Rossi, bağışıklık hücrelerimizin yaklaşık %70'inin bağırsakta yaşadığını ve bağırsağın bağışıklık sistemiyle "sürekli iletişim" halinde olduğunu belirtiyor.
Rossi bu nedenle "bağırsak sağlığı daha iyi olan kişilerin bağışıklık sistemlerinin daha dirençli olduğunu" paylaşıyor.
Amerikan Bağırsak Projesi'nin 2018 yılında yaptığı bir araştırmanın ardından uzmanlar, daha çeşitli bir bağırsak mikrobiyomu için insanlara her hafta en az 30 farklı bitki yemelerini önermeye başladı.
Buna sadece meyve ve sebzeler değil, tohumlar, baharatlar ve kuruyemişler de dahil.
Dr. Rossi, daha fazla çeşitlilik elde etmek için yemek tariflerinde küçük değişiklikler yapmayı ve süpermarkette farklı meyveler aramayı öneriyor.
Rossi, "Yulafın yarısını pişmiş kinoa ile değiştirerek ya da üzerine karışık meyveler ve tohumlar ekleyerek kahvaltınızı zenginleştirebilirsiniz. Haftalık bolonez soslu makarnanızda da etin bir kısmını lif açısından zengin mercimekle değiştirebilirsiniz" diyor.
Yetişkinlerin günde 30 gram lif tüketmesini öneren İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri'ne göre lif açısından zengin bir diyet daha tok hissetmeye ve sindirime yardımcı oluyor, kabızlığı da önlüyor.
Beyaz ekmek yerine kepekli veya tahıllı ekmekleri tercih etmek ve esmer pirinç veya kepekli makarna seçmek de lif alımını artırıyor.
Diğer lif kaynakları arasında soyulmamış patates ve fasulye, mercimek veya nohut gibi bakliyatlar yer alıyor.
Prebiyotik gıdaların (çeşitli lif ve karbonhidrat türleri) bağırsaktaki dost bakterilerin büyümesini teşvik ettiği de tespit ediliyor.
Bunlara örnek olarak muz, soğan ve taze soğan, sarımsak, lahana, pırasa, yulaf, kuşkonmaz, nektarin, yaban mersini ve greyfurt gösteriliyor.
Pakistan'da gastroenterolog olan Dr. Hanisha Khemani, yirmili yaşlarda "dengeli, besin açısından zengin bir diyetin uzun vadeli sağlık için çok önemli" olduğunu söylüyor.
"Bu kritik dönemde yapılan diyet seçimleri kronik hastalıklara yakalanma riskini, zihinsel ve bilişsel sağlığı etkileyebilir ve ilerleyen yıllarda genel fiziksel refahı şekillendirebilir."
King's College London'dan Profesör Tim Spector, aralıklı orucun ya da akşam yemeği ile kahvaltı arasında en az 12 saatlik bir boşluk bırakmanın da bağırsak mikroplarına fayda sağlayabileceğini söylüyor.
Dr. Krishna, aşırı işlenmiş gıdaların, alkol ve tütün kullanımının bağırsak için faydalı olmadığını söylüyor.
Yüksek oranda işlenmiş gıdalar 'iyi' bakterileri baskılayan ya da 'kötü' bakterileri artıran bileşenler içeriyor.
Öte yandan stres de bağırsağımızı etkiliyor ve reflü ve ülseri artırabiliyor.
Dr. Johnson, daha fazla stres altındaki insanların daha az çeşitli mikrobiyomlara sahip olma eğiliminde olduğunu söylüyor.
Uzmanlar probiyotiklerin belirli bir amaç için kullanıldığında işe yarayabileceğini söylüyor.
Dr. Megan Rossi, "Doğru durumda, doğru probiyotik türünü, doğru süre boyunca almanız gerekiyor" diyor ve devam ediyor:
"Bugün raflarda gördüğünüz bir probiyotik ürününün bağırsak sağlığını iyileştireceğini gösteren hiçbir kanıt yok ve bize söylenenin aksine probiyotiklerin her gün alınması gerekmiyor."
Bazı ülkelerde şirketler, dışkınızı bir laboratuvarda incelenmek üzere gönderdiğiniz çeşitli bağırsak sağlığı testleri sunuyor.
Dr. Rossi, bu testlerin bazı şirketlerin iddia ettiği faydaları sağlamadığını ancak, bağırsak mikroplarınızın çeşitliliği hakkında fikir verebileceğini söylüyor.
İngiliz doktor ve TV sunucusu Dr. Xand, bu ürünlerde ödenen paranın karşılığını almanın zor olabileceği konusunda hemfikir.
Dr. Xand, "Size genel tavsiyeler verecekler ama bunlar kanıta dayalı değil. Paranızı saklayın ve bağırsak sorunlarınız varsa doktorunuzla konuşun derim" diyor. | Diyet & Beslenme, Bilim, Ruh sağlığı, Yaşam, Sağlık, Gıda, Psikoloji, Depresyon |
İnsanlar neden öpüşmeye başladı? | 6 Temmuz Dünya Öpüşme Günü olarak kutlanıyor. Dudaktan öpüşmek sandığımız kadar evrensel bir davranış değil ve farklı kültürlerin farklı öpüşme biçimleri var.
Peki bu farklılıklar, bu "mahrem" eylemi neden önemli gördüğümüze dair bir fikir verebilir mi? İnsanlar neden öpüşüyor?
Dünyanın farklı bölgelerinden 168 kültürel grup ile yapılan bir araştırmaya göre insan toplumlarının yarıdan azı dudaktan öpüşüyor.
ABD'nin Las Vegas kentindeki Nevada Üniversitesi'nde antropoloji profesörü William Jankowiak, yürüttüğü araştırmaya göre, insanların yüzde 46'sının dudaktan dudağa öpüşmeyi romantik bir araç olarak kullandığını söylüyor. Ebeveynlerin çocukları öpmesi veya selamlaşma yöntemi olarak kullanılan öpüşmeler araştırmaya dahil değil.
İnsanların öpme ihtiyacına ilişkin iki teori, doğuştan gelen bir özellik olarak bebekken dudak temasından hoşlanıyor olmamız fikrine dayanıyor.
Bu teoriye göre dudak temasını meme emmeye benzetiyor olabiliriz ve bu refleks herkeste doğuştan var.
Diğer bir görüşe göreyse anneler ve çocukları dudaktan öpüşme yoluyla yakın bağ kuruyorlar. Bu, "ağızdan besin aktarma"ya dayanan bir olgu.
Atalarımız muhtemelen bebeklerini kendi ağızlarında çiğnedikleri yiyeceklerle besliyordu. İnsana en yakın tür olan şempanzeler ve diğer büyük kuyruksuz maymunlar da bu şekilde davranıyor.
Bir başka teori ise dudakların çok hassas ve giysi ile örtülmemiş olmasını ileri sürüyor. Yani giyinme, öpüşmeye başvurmada önemli bir etken olabilir.
Jankowiak'a göre, "Ne kadar fazla giyinilmişse o kadar sık öpüşülüyor; aynı şekilde ne kadar az giysi varsa o kadar az öpüşme oluyor".
"İnsanlarda öpüşmenin öne çıkması veya geri planda kalması, duyumsallık ihtiyacının öpüşme dışında başka şekillerde de giderilmesine bağlı."
Yazar Sheril Kirsenbaum'a göre, dudaktan öpüşmeyen kültürlerde mahremiyet ihtiyacı başka yollardan gideriliyor.
"Darwin'in söz ettiği bir Malay öpücüğü var: kadınlar yere çömeliyor, erkekler de üzerlerine eğilip kokluyor ve olası partnerlerinden koku numunesi almış oluyor."
Papua Yeni Gine'nin doğu kıyısı açıklarındaki Trobriand Adaları'nda aşıklar yüz yüze oturup birbirlerinin kirpiklerini ağızlarına alıyor. Kirshenbaum, bunun çoğumuza romantik gelmeyebileceğini ama onlar açısından işe yaradığını söylüyor.
Dudaktan öpüşme ve diğer öpme türlerinde önemli olan ise o anın yakından paylaşılmasıyla, tarafların birbirleri hakkında mahrem bilgiye sahip olmasıyla ilgili.
Dudakları birleştirip öpmek hemen hemen sadece insana özgü bir davranış. Peki, öpüşmek evrimsel bir amaca hizmet ediyorsa neden hayvanlar öpüşmüyor?
Partnerimizin yüzüne yaklaşma zorunluluğu duymamızın başlıca nedenlerinden biri, onları koklama ihtiyacındandır.
Koku ise beslenme tarzı, hastalık olup olmadığı, ruh hali gibi birçok konuda önemli bilgiler içerir.
Pek çok hayvanın koku alma duyusu bizden çok daha ileri olduğu için bizim kadar birbirlerine yaklaşmalarına gerek kalmıyor. | Bilim, Toplum, Yaşam |
Ölürken beynimizde ne oluyor? | Sinirbilimci Jimo Borjigin, "ölmenin yaşamın önemli bir parçası" olmasına rağmen ölüm anında beyinde neler olduğu hakkında "neredeyse hiçbir şey" bilinmediğini fark ettiğinde çok şaşırmış.
Borjigin, yaklaşık 10 yıl önce farelerin beynindeki nörokimyasal salgılar üzerinde deney yaparken iki farenin öldüğünü ve bu sayede tesadüfen beyinlerinin ölüm sürecini gözlemleyebildiğini anlatıyor.
BBC Mundo'ya konuşan Borjigin, "Farelerden bir tanesi aşırı miktarda serotonin salgıladı. Halüsinasyon mu görüyordu acaba?" diyor ve serotoninin halüsinasyonla bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor.
Ruh halini düzenleyen bir hormon salgısı olan serotonini bu kadar yüksek düzeyde görmek Borjigin'de merak uyandırdı:
"Literatür araştırması yapmaya başladım. Ölüm süreci hakkında bu kadar az şey bildiğimizi öğrenince çok şaşırdım."
Michigan Üniversitesi'nde moleküler ve bütünleştirici fizyoloji ve nöroloji alanında doçent olan Dr. Borjigin, o zamandan beri ölüm anında beyinde neler olduğunu inceliyor ve tespitlerinin sandığımızdan farklı olduğunu söylüyor.
Borjigin, bilim dünyasında kalbi duran bir kişinin öldüğünün varsayıldığını, ancak bu süreçte beyne değil kalbe odaklanıldığını söylüyor.
"Bilimsel anlayışa göre beyin çalışmıyor gibi görünüyor çünkü kişiden tepki gelmiyor; konuşamıyor, ayakta duramıyor, oturamıyor."
Beynin çalışabilmesi için çok fazla oksijene ihtiyacı var. Eğer kalp kan pompalamazsa, oksijen de beyne ulaşamaz.
Borjigin, "Yani tüm yüzeysel göstergeler beynin artık çalışmadığına ya da en azından hiperaktif değil de hipoaktif olduğuna işaret ediyor" diyor.
Borjigin, araştırma ekibiyle 2013 yılında fareler üzerinde yaptığı bir çalışmada hayvanların kalpleri durduktan sonra çeşitli nörotransmitterlerde yoğun aktivite gözlemlendiğini anlatıyor:
"Serotonin 60 kat artarken kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan bir kimyasal olan dopamin 40 ila 60 kat arttı. Kendinizi çok uyanık hissetmenizi sağlayan norepinefrin ise yaklaşık 100 kat arttı."
Borjigin'e göre hayvanlar canlıyken bu kadar yüksek seviyeleri görmek imkansız.
Ekip 2015 yılında ölmek üzere olan farelerin beyinleri üzerinde bir çalışma daha yaptı:
"Her iki durumda da beyin aşırı hareket halinde, hiperaktif bir durumdaydı."
Borjigin'in ekibi 2023 yılında, yaşam destek ünitesine ve beyin aktivitesini ölçen cihazlara bağlı, ölmek üzere olan dört kişi üzerinde de birçalışmagerçekleştirdi.
Yakınlarının kararıyla bu kişileri hayatta tutan solunum cihazları kapatıldı.
Araştırmacılar cihazların kapatılmasının ardından hastalardan ikisinin beyninde yüksek düzeyde aktivite olduğunu tespit etti. Bu, bilişsel işlevin bir göstergesi.
Hastaların beyninde en hızlı beyin dalgaları olan gama dalgaları da tespit edildi. Gama dalgaları karmaşık bilgi işleme ve hafıza ile bağlantılı.
Hastalardan birinde beynin her iki tarafındaki temporal loblarda yüksek aktivite gözlemlendi.
Dr. Borjigin, sağ taraftaki temporal lobun empatiyle bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor.
Ölüme yakın deneyimler yaşayan bazı kişiler hayatlarının gözlerinin önünden geçtiğini görebildiklerini veya önemli anları hatırlayabildiklerini söylüyorlar.
Birçoğu yoğun bir ışık gördüklerini söylerken, bazıları da beden dışı deneyimler yaşadıklarını paylaşıyor.
Peki Dr. Borjigin'in çalışmalarında gözlemlediği hiperaktif beyin, bazı insanların ölümün eşiğinde neden bu kadar yoğun deneyimler yaşadığını açıklayabilir mi?
Borjigin, "Evet, bence açıklıyor" diyor ve devam ediyor:
"Kalp krizinden kurtulanların en az %20-25'i beyaz bir ışık gördüklerini, bir şey gördüklerini bildiriyor, bu da görsel korteksin aktif olduğunu gösteriyor."
Araştırmacılar, solunum cihazları kapatıldıktan sonra yüksek beyin aktivitesi gözlenen iki hastanın durumunda, (bilinçli görmeyi sağlayan) görsel kortekslerinin, "bu tür görsel deneyimlerle ilişkili olabilecek" yoğun aktivite gösterdiğini söylüyor.
Dr. Borjigin, insanlar üzerinde yaptığı çalışmaların henüz çok az olduğunu ve ölüm sırasında beyinde neler olduğuna dair daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu kabul ediyor.
Ancak bu alanda 10 yıldan fazla süren araştırmalarından sonra Borjigin, kalp durması sırasında beynin hiperaktif olduğunu söylemenin mümkün olduğuna inanıyor.
Peki oksijen alamadığını fark ettiğinde beyinde ne oluyor?
"Biz de bunu anlamaya çalışıyoruz. Bu konuda bilimsel literatürde çok az şey var. Gerçekten, hiçbir şey bilinmiyor."
Borjigin kış uykusundan bahsediyor ve insanlar ve fareler dahil bazı hayvanların oksijen eksikliğiyle başa çıkmak için içsel bir mekanizmaya sahip olduğuna dikkat çekiyor:
"Şimdiye kadar beynin, kalp durmasının masum bir seyircisi olduğu düşünülüyordu; kalp durduğunda beynin de öldüğü."
Ancak Borjigin durumun böyle olup olmadığını kesin olarak bilmediğimizde ısrar ediyor:
"Kış uykusu, beynin aslında bu zor durumdan ya da oksijen eksikliğinden kurtulacak mekanizmaya sahip olduğunu gösteren çok iyi örneklerden biri. Ancak bunun araştırılması gerekiyor."
Dr. Borjigin, kendisi ve ekibinin çalışmalarındaki bulguların dev bir buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu ve daha keşfedilecek çok şey olduğunu düşünüyor:
"Şimdi soru şu: Ölmekte olan beyin niye daha aktif hale geliyor?" diyen Borjigin devam ediyor:
"Anlamak, incelemek, araştırmak ve öğrenmek için bir araya gelmemiz gerekiyor çünkü ölüm mekanizmasını anlamadığımız için milyonlarca insana erken ölüm teşhisi koyuyor olabiliriz." | Bilim, Biyoloji, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp |
Böcek fotoğrafları yarışmasının kazananı guguklu arılar oldu | Luke Chambers imzasını taşıyan uyuyan guguklu arılar, bu yılki Kraliyet Entomoloji Derneği Böcek Haftası fotoğraf yarışmasının kazananı oldu.
Chambers'ın fotoğrafında bir otun üzerinde dinlenen iki guguklu arı görülüyor.
Chambers, "Uyuyan herhangi bir omurgasız hayvanı bulmak her zaman harikadır; ancak birbirine çok yakın iki tane bulmak, fotoğraf piyangosunu kazanmak gibi bir şey" diyor.
Tim Jonas'ın evcilki böcek larvalarını gösteren fotoğrafı ikinci oldu.
Jürinin başındaki, yayıncı, fotoğrafçı ve Falmouth Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Tim Cockerill, “Böcekler gezegendeki en çeşitli hayvan grubu ancak çoğu hakkında çok az şey biliyoruz. Fotoğrafçılık, böcekler dünyasının şaşırtıcı karmaşıklığına ve güzelliğine açılan bir pencere sağlıyor" diyor ve ekliyor:
"Böceklerin büyük tehditlerle karşı karşıya olduğu bu zamanda, bu çarpıcı fotoğraf koleksiyonunun onların gerçekte ne kadar önemli ve güzel olduklarını göstermeye yardımcı olacağını umuyorum."
17 yaşındaki İsveçli fotoğrafçı Gustav Parenmark, şeritli kızböceği fotoğrafıyla 18 yaş altı kategorisini kazandı.
"Erken uyanmak, uyuyan kızböceklerini fotoğraflamanın anahtarıdır. Bu kızböbeği türü genellikle çok ürkektir, onları hareketsiz halde yakalamak ve fotoğraflamak için saat 04.00'te dışarı çıkmıştım."
Sekiz yaşındaki Jamie Smart, "Bilgisayarda bakana kadar aslında başka bir sinek yediğini fark etmemiştim" diyor.
Abi Batten'ın, akıllı telefon kullanarak çektiği "Bir eşek arısı çay içmek için bize katıldı", jüriden özel övgü aldı.
Nikita Richardson'ın pamuk palyaço böceklerinden oluşan "Doğanın mücevherleri", davranış kategorisinde özel övgü aldı.
Çevre kategorisinde Thomas Roberts'ın turuncu uçlu kelebeği jürinin dikkatini çekti.
Leela Channer'ın iparhan kelebeği de övgüyle karşılandı.
Panagiotis Dalagiorgos'un Avrupa peygamber devesi fotoğrafı portre kategorisinde öne çıktı.
Robin Backhouse bu parlak renkli Picasso böceğini fotoğrafladı.
Pete Burford'un bu fotoğrafının adı: Gözlerimin içine bak.
Tüm fotoğraflar Kraliyet Entomoloji Derneği'nin izniyle kullanıldı. | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Londra, İngiltere, Yaşam, Çevre, Fotoğrafçılık |
İlk kez bir çocuğun başına epilepsi cihazı yerleştirildi: 'Artık gelecek daha parlak' | İngiltere'de epilepsi hastası bir çocuğun kafatasına nöbetleri kontrol altına almak için yeni bir cihaz yerleştirildi. 13 yaşındaki Oran Knowlson, dünyada bu yöntemin denendiği ilk hasta oldu.
Beyninin derinliklerine elektrik sinyalleri gönderen nörostimülatör, çocuğun gündüz nöbetlerini yüzde 80 oranında azalttı.
Oran Knowlson'un annesi Justine Knowlson, BBC'ye onun daha mutlu olduğunu ve "çok daha iyi bir yaşam kalitesine" sahip olduğunu söyledi.
Ameliyat, Oran Londra'daki Great Ormond Street Hastanesi'nde yapılan denemenin bir parçası olarak geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleştirildi.
Oran, 3 yaşındayken başlayan, tedaviye dirençli bir epilepsi türü olan Lennox-Gastaut sendromuna sahip.
O zamandan bu yana 20-100 arası değişen günlük nöbetler geçiriyordu.
Oran'ın annesiyle ilk kez ameliyattan önce konuştuk. Epilepsinin "Onun tüm çocukluğunu elinden aldığını" söylemişti.
Oran'ın bazen yere düştüğü, şiddetle sarsıldığı ve bilincini kaybettiği çeşitli nöbetler geçirdiğini anlattı.
Bazen nefes almayı bıraktığını ve onu hayata döndürmek için acil ilaç tedavisine ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Oran'ın otizmi ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu var, ancak Justine, epilepsisinin onun için açık ara en büyük engel olduğunu söylüyor:
"3 yaşında oldukça zeki bir çocuğum vardı ve nöbetleri başladıktan sonraki birkaç ay içinde hızla kötüleşti ve birçok becerisini kaybetti. "
Oran, şiddetli epilepside derin beyin stimülasyonunun güvenliğini ve etkinliğini değerlendiren bir epilepsi deneme projesinin parçası.
Great Ormond Street Hastanesi, University College London, King's College Hastanesi ve Oxford Üniversitesi bu projeye dahil.
Picostim nörotransmitteri ise İngiliz Amber Therapeutics şirketi tarafından üretildi.
Epilepsi nöbetleri beyindeki anormal elektriksel aktivite patlamalarıyla tetiklenir.
Sabit bir akım darbesi yayan cihaz, anormal sinyalleri engellemeyi veya bozmayı amaçlıyor.
Justine, ameliyattan önce BBC'ye, "Nöbetlerin yarattığı bulanıklık içinde tekrardan kendinden bir şeyler bulmasını istiyorum. Oğlumu geri istiyorum" demişti.
Yaklaşık 8 saat süren ameliyat Ekim 2023'te yapıldı.
Danışman pediatrik beyin cerrahı Martin Tisdall liderliğindeki ekip, nöronal bilgi için önemli bir aktarma istasyonu olan talamusa kadar, Oran'ın beynine iki elektrot yerleştirdi.
Yerleştirmedeki hata payı bir milimetreden azdı.
Uçları, Oran'ın kafatasındaki kemiğin çıkarıldığı boşluğa yerleştirilen 3,5 santimetrekarelik 0,6 cm kalınlığındaki nörostimülatöre bağlandı.
Daha sonra nörostimülatör, yerine sabitlenmesi için çevredeki kafatasına vidalandı.
Derin beyin stimülasyonu daha önce çocukluk çağı epilepsisi için denenmişti, ancak şu ana kadar nörostimülatörler beyne kadar uzanan kablolarla göğse yerleştiriliyordu.
Martin Tisdall, BBC'ye şunları söyledi:
"Bu çalışma, derin beyin stimülasyonunun bu ciddi epilepsi türü için etkili bir tedavi olup olmadığını belirlememize olanak tanımayı umuyor ve aynı zamanda özellikle çocuklarda yararlı olan yeni bir cihaz tipini de araştırıyor çünkü implant göğüste değil kafatasında".
"Bunun potansiyel komplikasyonları azaltacağını umuyoruz. Buna ameliyattan sonra enfeksiyon riskinin azaltılması ve cihazın arızalanması da dahil."
Ameliyattan sonra iyileşmesi için bir ay süre verildi. Ardından nörostimülatör açıldı.
Oran nörostimülatör açıkken bunu hissedemiyor. TV izlemek gibi şeylerle uğraşırken cihazı her gün kablosuz kulaklıklar aracılığıyla şarj edebiliyor.
Oran ve ailesini ameliyattan 7 ay sonra ziyaret ettik. Justine, Oran'ın epilepsisinde büyük bir iyileşme olduğunu söyledi:
"Daha uyanık ve gün içinde düşme nöbeti geçirmiyor."
Gece nöbetleri de "daha kısa ve daha az şiddetli" oluyor.
"Onu yavaş yavaş geri getireceğim."
Martin Tisdall, "Oran ve ailesinin tedaviden bu kadar büyük bir fayda görmesinden ve bu tedavinin onun nöbetlerini ve yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirmesinden çok mutluyuz" diyor.
Oran şu anda binicilik dersleri alıyor.
Her ne kadar bir hemşire oksijen için yakınlarda olsa da şu ana kadar ihtiyaç duyulmadı.
Denemenin bir parçası olarak, Lennox-Gastaut sendromlu üç çocuğa daha derin beyin nörostimülatörü takılacak.
Oran şu anda cihazından sürekli bir elektrik uyarısı alıyor.
Ancak gelecekte ekip, nöbetler gerçekleşmek üzereyken onları engellemek amacıyla nörostimülatörün beyin aktivitesindeki değişikliklere gerçek zamanlı tepki vermesini sağlamayı planlıyor.
Justine, denemenin bir sonraki aşamasıyla ilgili çok heyecanlı olduğunu söyledi: "Great Ormond Street ekibi bize yeniden umut verdi... Artık gelecek daha parlak görünüyor."
Oran'ın ailesi, tedavisinin çare olmadığını biliyor ancak onun epilepsinin gölgesinden çıkaracağı konusunda iyimser. | Bilim, Aile, İngiltere, Yaşam, Sağlık, Çocuk haberleri, Tıp |
Baypas ameliyatı: Yeni bir araştırmaya göre 'uzay fönü' kalp dokusunu yenileyebiliyor | Yeni bir araştırma, baypas ameliyatından sonra uygulanan hafif şok dalgalarının hastaların kalp dokusunu yenileyebileceğini buldu.
Avusturya'da 63 kişi üzerinde yapılan bir araştırma, yeni tedavinin uygulandığı hastaların daha uzağa yürüyebildiğini ve kalplerinin daha fazla kan pompalayabildiğini ortaya çıkardı.
Innsbruck Tıp Üniversitesi'nden Profesör Johannes Holfeld, "İlk kez, klinik ortamda kalp kasının yenilendiğini görüyoruz ve bu, milyonlarca insana yardımcı olabilir" dedi.
Araştırmacılar tarafından "uzay fönü" olarak adlandırılan cihazın daha geniş kapsamlı denemelerinin yapılarak sonuçların daha geniş bir hasta grubunda tekrarlanması planlanıyor.
Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre dünya çapında her yıl 18 milyon kişi kalp hastalıkları ya da diğer karidyovasküler komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Risk faktörleri arasında yüksek tansiyon ve sağlıksız beslenmenin yanı sıra tütün ve alkol kullanımı yer alıyor.
Dünya genelinde ölümlerin birincil nedeni olan kalp hastalıklarının çaresi henüz yok.
İlaçlar ve diğer tedaviler hastalığın kontrol altına alınmasına ve kalbe giden kan akışının bir anda kesilmesi nedeniyle ortaya çıkan kalp krizi riskinin azaltılmasına yardımcı olabiliyor.
Ağır vakalarda cerrahlar göğüsteki, bacaktaki ya da koldaki sağlıklı bir kan damarını alıp bunu, kalp çevresindeki atardamarın tıkalı bölgesine üstten ve alttan birleştiriyor. Bu ameliyat baypas olarak biliniyor.
Bu tip ameliyat kalbin fonksiyonlarını geliştirmekten ziyade çalışmaya devam etmesini sağlıyor.
Avusturya'daki araştırmacılar, baypas ameliyatından kısa bir süre sonra hafif ses dalgaları uygulayarak hasarlı dokunun kendisini yenilemesini sağlamaya çalıştılar.
Yaklaşık 10 dakika süren prosedür, kalp krizinden sonra hasar gören veya yaralanan alanın çevresinde yeni damarların büyümesinin önünü açmak için tasarlandı.
Benzer bir "şok dalgası" tekniği, tendon ve bağ yaralanmaları ya da erektil disfonksiyon gibi diğer vakaların tedavisinde halihazırda kullanılıyor.
Böbrek taşlarını kırmak için yaygınlıkla kullanılan litotripside de daha güçlü dalgalara veya darbelere başvuruluyor.
Sonuçları European Heart Journal adlı bilimsel dergide yayımlanan çalışmaya katılan baypas hastalarının yarısına genel astestezi altında ses dalgaları tedavisi uygulanırken, yarısına sahte bir prosedür uygulandı.
Amerliyattan bir yıl sonra kalpten pompalanan temiz kan miktarı:
Şok dalgalarıyla tedavi edilen hastalar dinlenmeden daha uzağa yürüyebiliyor ve daha kaliteli bir yaşam sürdüklerini söylüyorlardı.
Prof. Holfeld, "Yani günlük yaşamlarında köpeklerini yeniden yürüyüşe çıkarabiliyor ya da markete gidebiliyorlar.
"Aynı zamanda yaşam beklentilerinin uzayacağını ve yeniden hastaneye yatma oranlarının düşeceğini öngörüyoruz" dedi.
Britanya Kalp Vakfı'nın Tıbbi Direktör Yardımcısı Kardiyolog Dr. Sonya Babu-Narayan, mevcut kalp hastalığı tedavilerinin "iyileştirilebilecek çok fazla yönü" olduğunu söyledi:
"Bu denemenin heyecan verici tarafı, şok dalgası tedavisi gören kişilerin, bir yıl sonra, almayanlara göre kalp fonksiyonlarında iyileşme ve daha az semptom göstermeleri.
"Uzun vadeli etkileri araştırmak için artık daha geniş çaplı ve daha uzun süreli denemelere ihtiyaç var".
Araştırmacılar, cihazın Avrupa'da bu yılın sonlarında onaylanacağını öngörüyor. Klinik araştırmalar dışında hastalarda ilk kullanımının da 2025 yılında gerçekleşmesi planlanıyor.
Çalışma, Avusturya'da kamu kurumları, ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü ve Innsbruck Tıp Üniversitesi'nden ayrılan ve kısmen araştırmacılara ait olan bir şirket tarafından finanse edildi. | Bilim, Kalp hastalığı, Sağlık, Tıp |
Türk bilim insanı Özden Baltekin İngiltere'de prestijli Longitude Ödülü'nü kazanan ekipte: 'Antibiyotik direncine karşı çığır açtılar' | İngiltere'de 8 milyon sterlinlik prestijli Longitude (Boylam) Ödülü, İsveç'te bir antimikrobiyal direnç testini geliştiren ekibe verildi. Testin mucitlerinden Türk bilim insanı Özden Baltekin de ödülü kazanan ekipte. Ödül, süper mikroplarla mücadelede fark yaratacak bir buluşa verilmek üzere 10 yıldır sahibini bekliyordu.
Test, idrar yolu enfeksiyonlarında, enfeksiyonun bakteri kaynaklı mı olduğunu tespit ediyor ve bakteriye karşı uygulanması gereken doğru antibiyotik tedavisini belirliyor. Böylelikle yanlış ya da gereksiz antibiyotik kullanımı önleniyor.
Mevcut geleneksel yöntemlerle sonuçlar yaklaşık 3 günde çıkanken, bu testle 45 dakikada sonuç alınıyor.
Test, antibiyotik direncine karşı "çığır açıcı nitelikte" görülüyor. 17 kişilik jüri, ödülü kazananı 250'den fazla başvuru arasından seçti.
Testin mucitlerinden girişimci Özden Baltekin, bu konudaki çalışmalarına doktora yapmak üzere gittiği İsveç'in Uppsala Üniversitesi'nde başlamıştı. Araştırmada icat ettikleri tekniği daha sonra kurdukları şirket yoluyla geliştirerek sonunda ödüle uzandılar. Şu an Sysmex Astrego'da Program Yönetim Direktörü olan Baltekin, tekniklerinin çığır açıcı yanının, kullandıkları nanoçipler sayesinde tek bir bakterinin gelişimini gözlemleyebilmeleri olduğunu söylüyor:
"Herkes bakterilerin sayısını saymaya çalışırken, biz boyunu ölçüyoruz".
Test, Sysmex Astrego şirketi tarafından Avrupa'da piyasaya sürüldü.
Maddi değeri Nobel Ödülleri'nin yaklaşık 10 katı olan Longitude (Boylam) Ödülü tarihte ikinci kez veriliyor. Verilen para ödülüyle, buluşun desteklenip geliştirilmesi hedefleniyor.
1714 yılında kabul edilen "Boylam Kanunu" ile o dönem ödülün, denizciliğin en büyük sorunu olan "boylam belirleme"yi çözebilecek kişiye verileceği açıklanmıştı.
2014'te açıklanan son Longitude Ödülü'nün teması ise İngiltere'de yapılan bir kamuoyu yoklamasıyla "antimikrobiyal direnç" olarak belirlendi.
İlaçlara karşı dirençli enfeksiyonlar her yıl 1 milyondan fazla insanın ölümüne neden oluyor.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2019'da 1 milyon 270 bin kişi doğrudan antimikrobiyal direnç nedeniyle, 4 milyon 950 bin kişi de bağlantılı sebeplerle hayatını kaybetti.
Bu yüzden buna "sessiz pandemi" deniyor.
Antibiyotiklerin enfeksiyonların tedavisinde hayati olduğu aşikar. İngiliz fizikçi Dame Sally Davies, "Antibiyotikler olmadan bildiğimiz modern tıp çökmenin eşiğine gelir" diyor. Ancak her antibiyotik kullanımı, vücuttaki bakterinin o antibiyotiğe karşı direnç kazanacak şekilde evrilmesine fırsat veriyor.
Geliştirdiği bu direnç sayesinde bakterinin hayatta kalma şansı artıyor ve yayılıyor. Bu nedenle hayat kurtarıcı bu ilaçların ancak gerçekten işe yarayacağından emin olunduğunda kullanılması gerekiyor.
Baltekin, geliştirdikleri testle "Birincisi gereksiz antibiyotik kullanımını azaltıyoruz, ikincisi de hangi antibiyotiği kullanmamız gerektiğini çok kısa sürede görebiliyoruz" diyor.
Test idrar yolu enfeksiyonlarında işe yarıyor. Bu, çoğu kadını hayatlarının bir evresinde etkileyen ve İngiltere'de reçete edilen antibiyotiklerin de beşte birinin verilme nedenini oluşturan bir enfeksiyon türü.
Baltekin de her yıl yaklaşık 150 milyon kadının idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğini ekliyor.
Bir hastaya yapılan ilk muayenede enfeksiyonun bakteri mi yoksa virüs ya da mantar kaynaklı mı olduğunu saptamak zor.
Şu an dünyada yaygın olarak izlenen yolda, doktorlar hastadan alınan örnekleri mikrobiyoloji laboratuvarına gönderip sonucu beklemek zorunda kalıyor. Örnek petri tabağında (bakteri üretme tabağı) bekletilip sonunda hangi antibiyotiğin kullanılması gerektiğine karar veriliyor. Bu işlem 3 gün sürebiliyor.
Ancak sonuçlar gelene kadar semptomların daha da kötüleşmesi riskine karşı, genellikle tahmini olarak bir antibiyotik tedavisine başlanıyor.
Baltekin, "Araştırmalar hastaların yaklaşık yüzde 50’sinde bakteri bulunmadığını gösteriyor. Yani hastaların yarısı gereksiz yere antibiyotik almış oluyor. Boşu boşuna ya da yanlış antibiyotik kullanımıyla insanlardaki antibiyotik direnci gelişme hızı da artıyor" diyor.
Ödülü kazanan test, önce enfeksiyonun bakteri kaynaklı olup olmadığını tespit ediyor, ardından 5 tip antibiyotiğe karşı direncini ölçerek, hastaya verilecek doğru antibiyotiği tespit ediyor. Test cihazında nano-akışkan çipler kullanılıyor.
Testi geliştiren ekip, bu sürecin hızlandırılıp, doğru antibiyotiğin kısa sürede tespit edilmesiyle, gereksiz ya da yanlış antibiyotik kullanımının büyük ölçüde azaltılabileceği görüşünde. Testin bakteri tespiti ve sonrasındaki doğru antibiyotiği belirmedeki doğruluk oranı ise yüzde 90 seviyesinde.
Testin piyasa haklarını elinde tutan Sysmex Astrego şirketi, testi Nisan ayında Avrupa'da bazı ülkelerde kullanıma sunduğunu, İngiltere'de de çalışmaların sürdüğünü açıkladı.
Şirketin CEO'su Mikael Olsson, "8 milyon sterlinlik ödül farklı idrar yolu enfeksiyonları ve antibiyotik türleri üzerinde çalışmamızı ve daha fazla hastaya daha hızlı erişim sağlamamızı kolaylaştıracak" dedi.
Baltekin de ürünün ilk modelinde Avrupa’da kullanılan 5 çeşit antibiyotiği sunduklarını, ancak ancak bu teknikle farklı antibiyotikleri de test edebildiklerini söyledi:
"Ödülü tabii ki bir aşamada ürünümüzdeki antibiyotik çeşitliliği artırmak ve ülkelere göre özel tasarımlar yapmak üzere kullanmak istiyoruz."
İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) yapılacak testlerin ardından testi ulusal sağlık programına alıp almamaya karar verecek.
Özel olarak yaptırmak istenirse, testin fiyatı 25 sterlin (yaklaşık 1050 TL) .
Baltekin, testin Türkiye'ye getirilmesi için de sürecin başlatıldığını söyledi.
Global Antibiyotik Araştırma ve Geliştirme Ortaklığı'ndan Prof Laura Piddock ise testin maliyetine dikkat çekerek, bunun sadece testi maddi olarak karşılayabilecek ülkelerde "çığır açıcı" bir yenilik olacağını ancak antimikrobiyal direncin giderek daha da kötüleşmekte olan küresel bir sorun olduğunu belirtiyor.
Antimikrobiyal direnç, Dünya Sağlık Örgütü'nün 15 yıldır en fazla üzerinde durduğu sağlık sorunlarından.
Her yıl 18-24 Kasım Dünya Antimikrobiyal Farkındalık Haftası olarak kutlanıyor.
Türkiye'de de "kıyaslanabilir ve güvenilir direnç verilerinin toplanması amacıyla" 2011 yılında Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde Ulusal Antimikrobiyal Direnç Sürveyans Sistemi (UAMDSS) kuruldu.
Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) verilerine göre, 2011'den bu yana kişi başına düşen antibiyotik tüketimi azalıyor. 2011'de 42,2 birim olan 1000 kişi başına günlük antibiyotik tüketimi, 2016'da 40,1'e geriledi. Yıllar içinde belli oranlarda azalma ve kısmi artışların ardından geçen yıl itibarıyla 1000 kişine başına düşen günlük antibiyotik tüketim miktarı 34,2 oldu.
Dünya Sağlık Örgütü'nün son raporuna göreyse Türkiye, Avrupa'da antimikrobiyal direncin en yüksek olduğu ülkeler arasında. Koli basili, klebsiella pneumoniae, acinetobacter türleri ve streptococcus pneumoniae bakterilerinde Türkiye'de antimikrobiyal direnç yüzde 50 ve üzerinde (*2023'te yayımlanan rapor 2021 yılı verilerine göre derlendi).
Baltekin de Türkiye'de bilincin arttığını ve olumlu gelişmeler olduğunu söylüyor:
"Türkiye’deki antibiyotik direnç oranları yüzde 50 düzeyinde…Hindistan’da mesela durum daha kötü, direnç oranları yüzde 90’ı buluyor. Bu da şu demek; bir hastaya antibiyotik verdiğinizde bu antibiyotiğin çalışıp çalışmayacağını garanti edemiyorsunuz. Türkiye’de ise birçok ilacın çalışma şansı yüzde 50".
18. yüzyılda gemilerin denizde bulundukları boylamı hesaplayabilecekleri bir cihazın bulunmaması nedeniyle hem ticari hem de askeri birçok gemi kayboluyor, batıyor ve büyük can ve mal kaybı yaşanıyordu.
Çözüm bulunması için yapılan baskı üzerine İngiliz hükümeti 1714 yılında bu sorunu çözebilecek keşfe imza atacak kişiye 20 bin sterlin ödül vereceğini açıkladı.
O dönemde uzun yolculuk yapan gemilerdeki nem ve ısı değişimiyle titreşime dayanabilecek saatler henüz geliştirilmemişti. Gemiler denizde her gün güneşin pozisyonuna göre bulundukları yerdeki saati anlayabilse de, yola çıktıkları limandaki saati bilemiyorlar, bu nedenle ne kadar doğu ya da batıda olduklarını anlayamıyorlardı.
Dönemin bütün bilim insanları bu sorunu çözmeye uğraşmış; Ay'dan, hatta Jüpiter'in uydularından faydalanarak lokasyon belirleme yöntemleri üzerine çalışmışlardı.
Çözümse, sıradan bir saat zanaatkarından geldi. John Harrison, 40 yıldan üzün süre çalıştı ve gemilerdeki fiziksel koşullarda bile çok küçük bir hata payıyla çalışan bir saat geliştirdi. Ancak "sıradan bir aileden gelen" bir saat ustası olarak uzun bir süre ödül komitesini ikna edebilmek için de uğraşması gerekti.
Bu yıl verilen Longitude Ödülü ise inovasyon ajansı Nesta'nın Challenge Works birimi tarafından yürütüldü.
Challenge Works Müdürü Tris Dyson, "Acil çözüme ihtiyaç duyulan çok büyük sorunlarda, ödüller en zeki kişileri bu soruna çözüm üretmeye sevk ediyor" dedi.
4,4 milyon sterlinlik bir sonraki Longitude Ödülü, demans hastalarının başkalarına bağımlı olmadan yaşamalarını sağlayacak bilimsel gelişmelere verilecek. | Bilim, İngiltere, Türkiye, Sağlık, Tıp |
Yaz gündönümü nedir, en uzun gündüz ne zaman? | Yaz gündönümü bazıları için yazın başlangıcı ve daha sıcak günlerin gelişini işaret ediyor. Bazıları içinse önemli bir kutlama zamanı.
Kuzey yarımkürede Haziran ayına denk gelen yaz gündönümü yılın en uzun günü anlamına geliyor. Yani yıl içinde en aydınlık geçen gün.
Dünyamız dikey bir eksen etrafında dönmez - eğiktir.
Bu, yıl boyunca Dünya'nın farklı bölgelerine ulaşan güneş ışığı miktarının değiştiği anlamına gelir.
Eğer bu eğiklik olmasaydı, hava durumu olmasına rağmen mevsimler olmazdı çünkü yıl boyunca eşit miktarda gün ışığı alırdık.
Yılın yarısı boyunca, Dünya'nın kuzey yarımküresi güneşe doğru eğik durumda.
Yaz gündönümü de kuzey yarımkürenin güneşe en fazla eğik durumda olduğu gün. Bu da, güneşin Yengeç Dönencesi'nde tam tepede olacağı anlamına geliyor.
Bu yıl, kuzey yarımkürede yaz gündönümü 20 Haziran Perşembe gününe denk geliyor.
Yaz gündönümü her yıl 20-22 Haziran arasında gerçekleşiyor. Artık yıllarda ise (örneğin 2024) her zaman 20 Haziran'a denk geliyor. Bunun nedeni, takvim yılının Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesini tamamlaması için geçen süre ile tam olarak eşleşmemesi.
Dünya'nın eğikliği nedeniyle, yüksek enlemlerde gündüz süresi daha uzun. Bu dönemde, Kuzey Kutbu'na yakın bölgelerde "gece yarısı güneşi" yaşanır.
Kutup Dairesi boyunca, Kuzey Kutbu'ndan 23,5 derece enlemlerine kadar olan bölgelerde güneş hiç batmaz. Bu süre zarfında güney yarımküre de kış gündönümünü, yani en kısa günü yaşıyor.
Güney yarımkürede en uzun gündüz ise 21 Aralık'ta yaşanır.
Türkiye'de Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün aktardığı verilere göre gündönümünde bazı illerdeki gün doğumu ve gün batımı saatleri şöyle: | Doğa, Uzay, Bilim, Gökbilimi |
Nvidia, Microsoft'u geçerek nasıl dünyanın en değerli şirketi oldu? | Mitchell Labiak
BBC İş Dünyası Muhabiri
ABD merkezli çip üreticisi Nvidia, piyasa değeriyle Microsoft'u geride bırakarak dünyanın en değerli şirketi oldu.
Nvidia'ın Nasdaq borsasında işlem gören hisseleri dün akşam itibarıyla yüzde 3,5 değer kazanarak hisse başına 136 dolara yükseldi.
Hisseleri tavan yapan Nvidia, piyasa değeri açısından Apple'dan sonra Microsoft'u da geçti.
Şirketin toplam piyasa değeri, hisselerindeki yükselişle birlikte 3 trilyon 340 milyar dolara ulaştı.
Böylece Nvidia, piyasa değerini, yıl başından bu yana ikiye katlamış oldu.
8 yıl önce şirketin hisselerinin piyasa değeri bugünkünün yüzde 1'inden azdı.
Nvidia, yapay zeka yazılımı için gerekli olan bilgisayar çiplerini üretiyor. Şirketin ürünlerine talep son birkaç yılda arttı. Bu da Nvidia'nın satışlarını ve kârını artırdı.
Birçok yatırımcı Nvidia üzerinden kazançlarının daha da artabileceğine inanıyor ve bu da şirketin hisse fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. Ancak bazı yatırımcılar da şirket hisselerinin çok fazla değer kazanmasını sorguluyor
Microsoft, Google'ın sahibi Alphabet, Meta ve Apple, yapay zeka alanında kıyasıya rekabet eden teknoloji devlerinden yalnızca birkaçı.
Bu rekabet, yapay zeka çip pazarını domine eden Nvidia'ya fayda sağlıyor.
Yatırımcılar bu nedenle şirketin piyasa değerindeki artışın süreceğine inanıyor. Nvidia'nın satış ve kâr rakamları son yıllarda birçok analistin beklentilerini aştı.
Quilter Cheviot teknoloji analisti Ben Barringer, Mayıs ayında şirketin son mali verilerinin yayımlanmasının ardından "Nvidia'nın bir kez daha çok büyük bir engeli aştığını" söyledi.
Barringer, "Talebin azalacağına dair bir belirti yok" dedi.
Ancak azınlıkta kalsalar da, daha temkinli olan analistler de var.
Barclays kredi analisti Sandeep Gupta, Şubat ayında, rakiplerinin sayısının artması göz önüne alındığında Nvidia'nın büyük pazar payını korumasının zor olacağını savundu.
Gupta ayrıca Nvidia'nın müşterilerinin yapay zeka yazılımından nasıl para kazanacağını sorguladı. | Teknoloji, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Şirket Haberleri, Ekonomi, Yapay zeka |
Ormanlara yasal haklar verilebilir mi, tüzel kişiliği olan ormanlar var mı? | Ekvador'daki bir bulut ormanı, tüzel kişiliğe sahip bir kurum olarak tanındıktan sonra ormansızlaşmaya ve madenciliğe karşı korunur hale geldi.
José DeCoux 30 yıldan uzun süredir her sabah sağır edici bir sesle uyanıyordu. Ekvador'un Los Cedros ormanındaki evinde maymunların sesleri, sincaplara ve 400 farklı türde kuşun ayrı ötüşlerine karışıyor. Ağaçların etrafı puslu ve yeşilin sayısız tonundaki eğrelti otları ve yosunlar her kayayı ve ağaç gövdesini kaplıyor.
DeCoux, 1980'lerde ABD'den Ekvador'un kuzeyindeki Los Cedros ormanına taşınmıştı. Nisan ayında BBC Future Planet'a konuşan DeCoux gülümseyerek "yağmur ormanlarını kurtarma çağrısı gibi bir şeye yanıt verdiğini" söyledi.
Arkadaşları ve kâr amacı gütmeyen Friends of the Earth İsveç ve Avustralya Yağmur Ormanı Bilgi Merkezi gibi kuruluşların yardımıyla DeCoux, Los Cedros ormanında arazi satın aldı. Bunun ardından bölgede bir koruma ve eko-turizm projesi doğdu. DeCoux, kanser teşhisi konulduktan dört yıl sonra, Mayıs ayındaki ölümüne kadar bu koruma alanını yönetti.
Bölgedeki yoğun ormansızlaşmaya rağmen, Los Cedros'taki 11 bin 681 dönümlük (4 bin 800 hektar) arazi yaşamla dolup taşıyor.
Biyolojik çeşitliliği inanılmaz: Los Cedros'u evi olarak gören mantarlardan orkidelere, salyangozlara, jaguarlara ve ayılara kadar çok sayıda tür hakkında 130'dan fazla bilimsel makale yayımlanmış durumda.
Koruma alanının büyük bir kısmını bulut ormanı oluşturuyor. Bu ormanın özelliği yoğun yağmurdan kaynaklanan nem ve kalıcı yoğunlaşma nedeniyle havanın ağır olması ve bu havanın likenlerle birlikte farklı orkide örtülerini beslemesi.
Minik turuncu Los Cedros yağmur kurbağası gibi pek çok endemik türe ev sahipliği yapıyor.
Los Cedros'ta yaşam serpilmeye devam ediyor, ve bu büyük ölçüde güçlü ve etkisi giderek artan bir küresel hukuk hareketi sayesinde oluyor.
Ekvador, 2008 yılında anayasasında doğanın insanlarla aynı haklara sahip olduğunu tanıyan ilk ülke olmuştu. Ekvador'un yerli hareketi öncülüğünde sağlanan değişim, 'doğa hakları' hareketinin de ilk önemli kazanımlarından biri oldu.
Bu hareket, doğal dünyanın kendiliğinden insanlar ve şirketlerle aynı koruma haklarına sahip olması gerektiğini savunuyordu.
New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dünya Hakları Savunuculuk Kliniğinden Jacqueline Gallant, doğa hakları hareketinin "mahkemelerde ve kanun önünde doğal varlıkları nesnelerden öznelere dönüştürmeye yönelik bir hareket olduğunu" söylüyor.
Gallant, "Fakat çok daha geniş anlamda bu, doğayı içsel değere sahip bir özne olarak yeniden canlandırmaya ve yeniden konumlandırmaya yönelik bir hareketti" diye ekliyor.
Ona göre bu anlayış, Batı'nın doğaya dair, "insanın faaliyetlerini sürdürdüğü cansız bir zemin" algısıyla tezat oluşturuyor.
Bugün Bolivya'dan Brezilya'ya, Uganda'dan ABD'ye kadar 44 ülkede doğanın haklarını tanımaya yönelik girişimler devam ediyor.
Bazı davalarda tek bir hayvan savunulurken, nehirlerin, dağların ve bütün bir yeryüzünün haklarını tanıyan hukuki kararlar da alındı. Yine de bu alandaki yasal uygulamalar nispeten yeni ve doğa haklarının gerçekte nasıl uygulandığına dair çok az açık emsal var.
DeCoux'un savunuculuk konusu ilk olarak 2019 yılında bir madencilik şirketinin bölgede keşif yapmaya başlamasıyla mahkemeye taşındı.
DeCoux, ormanda madencilik yapılmasına izin verilmesinin doğanın haklarını ihlal edeceğini savunarak, Los Cedros ormanının var olma, hayatta kalma ve yenilenme hakkını savundu.
Dava alt mahkemelerden atıldı; DeCoux, yargıcın "davadan hoşlanmadığını" söylemişti. Ancak daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından doğa haklarına gerçek dünyada emsal teşkil edecek bir dava olarak seçildi.
Nihayet 2021'de DeCoux kazandı. Hakim, madenciliğin ormanın biyolojik çeşitliliğine zarar vereceğine ve dolayısıyla doğanın anayasal haklarını ihlal edeceğine karar verdi.
DeCoux, "Dava, hayallerimizin ötesinde başarılı oldu" dedi.
Dava, yargıçlar için Ekvador Anayasası'nın teorik çerçevesinin ötesinde doğa haklarına bakma fırsatıydı. DeCoux, bu hakların nasıl uygulanacağının belirlenmesine yardımcı olacağına ve gelecekteki davalar için emsal teşkil edeceğine inanıyordu.
New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dünya Hakları Savunuculuk Kliniğinden Jacqueline Gallant bu ayrımı açıklıyor. ABD Anayasası'nda yer alan ifade özgürlüğü hakkının yüzlerce yıllık içtihat hukukuyla gerçek dünyada nasıl uygulandığını açıkladığını söylüyor.
Los Cedros'a ilişkin karar, yalnızca korunan alanlar için değil aynı zamanda, herhangi bir anayasal hakta olduğu gibi, ülkenin tamamı için geçerli olduğunu belirtmesi nedeniyle çok daha güçlüydü.
Yargıçlar bölgenin yalnızca insanlara temiz su gibi kaynaklar sağlaması nedeniyle değil, kendi başına korumayı hak ettiği konusunda da netti.
Los Cedros'ta verilen karar, orada yaşayan hayvanlar, bitkiler ve mantarlar için son derece iyi bir haberdi. Madencilik yapılmadı ve dolayısıyla orman da zarar görmedi. Madencilik şirketleri makinelerini derhal geri çekmek zorunda kaldı ve mahkeme, Los Cedros'ta gelecekteki tüm madencilik ve diğer tüm maden çıkarma faaliyetleri için de yasak getirdi.
Ancak doğa hakları davaları, dünyanın her yerinde, mahkeme doğanın lehine karar verse bile her zaman bu kadar net veya olumlu sonuçlanmıyor.
Örneğin Hindistan'daki Ganga Nehri 2017'de tüzel kişi olarak tanındı, ancak kirlilik buraya zarar vermeye devam etti ve 2023'te suyun büyük bir kısmı içilemez hale geldi.
Los Cedros'ta araştırmalar yapan, NYU Hukuk Fakültesi'nde insan dışı yaşam ve daha geniş yaşam ağının haklarıyla ilgili çalışan İnsan Haklarından Daha Fazlası Projesinin yöneticisi César Rodríguez-Garavito, Los Cedros'un biyolojik çeşitlilik için bir sığınak olarak kaldığını tespit etti.
Ancak Rodríguez-Garavito'nun bulguları aynı zamanda ormanın kırılgan durumda olduğunu da vurguluyor. Ekvador hükümeti, koruma yükünü kamuya ait ve özel aktörlere verdi; onlarınsa araziyi denetlemek ve korumak için sınırlı kaynakları var.
Yakın bölgelerde izin verilen madenciliğin Los Cedros üzerinde "sıçrama etkisi" olabileceği ve koruma alanının sınırlarında yasa dışı avlanmanın, ağaç kesiminin ve madenciliğin artabileceği düşünülüyor.
De Coux BBC'ye verdiği röportajda, "Oyun henüz bitmedi. Madencilik endüstrilerinin güçleri hâlâ aktif olarak bize karşı çalışıyor. Fakat bugün bulunduğumuz konumdan kesinlikle çok mutluyum çünkü ilerleyecek yolumuz var" demişti.
Gallant, doğa hakları hareketinin çalışmalarının güçlü olduğunu ancak tek başına yeterli olmayacağını söylüyor: "Yargı tek başına, insan ötesi yaşamı daha merkeze alan, siyasetimize ve kültürümüze bunu yansıttığımız bir paradigmayı teşvik etmek için yeterli değil".
Gallant, yerli halkların ilkeleri ve önceliklerinin giderek anlaşılan önemine dikkat çekiyor: "Bunlar (kadim bilgiler) yeni icatlar değil, dünyanın dört bir yanındaki yerli halkların çok eski zamanlardan beri söylediği şeyler" diyor ve ekliyor:
"Küresel Güney'deki hareketler ve örgütler, bu kavramları siyasi, hukuki ve toplumsal olarak ilerletmede ön saflarda yer aldı. Bu, Küresel Kuzey'in Küresel Güney'den gerçekten önemli bir şeyler öğrendiğinin güzel bir örneği."
Doğa haklarına ilişkin yasal kararların çoğunluğu, Güney Amerika'daki ülkeler ve Yeni Zelanda'daki Maori liderliğindeki girişimler tarafından yönlendiriliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa'da da yeni yeni benzer kararlar alınıyor.
Peru'da yakın zamanda alınan bir kararda, Kukama Yerli Kadın örgütü Huaynakana Kamatahuara Kana'nın (HKK) Peru devleti ve petrol şirketi Petroperú'ya karşı açtığı dava sayesinde Manon Nehri'ne yasal hakların verildi.
HKK'nın başkanı olan Mariluz Canaquiri Murayari, bir tercüman aracılığıyla BBC'ye: "Bizim için doğanın çok güzel bir anlamı var. Toprak, anne gibidir; ona sahip çıkmalı ve onu korumalıyız" diyor.
Murayari, doğa hakları hareketinin Kukama'nın doğanın özünde değerli olduğu görüşünü yansıttığını söylüyor:
"Her bitki ve hayvanın bir yaşamı vardır, bir ruhu vardır. Dolayısıyla birey olarak tanınmayı hak ederler. Kendilerini savunamayan canlıların var olduğunu ve bu canlılar sayesinde havamız, suyumuz, hayatımız olduğunu kabul etmeleri gerekiyor."
Gallant, doğa hakları hareketinin ardındaki fikirlerin hepimizi ilgilendirdiğini söylüyor:
"Çünkü bu, insan refahı ve insan faaliyetlerine yönelik kaygıları insandan ötesine entegre etmekle ilgili. Böylece bu tür bir bakış açısını siyaset, bilim ve iş dünyasına da tercüme edebilirsiniz."
Bu dilimize kadar uzanıyor: 'Doğa' kelimesi bile doğal dünyanın insanlardan ayrı olarak var olduğunu ima ediyor. Rodríguez-Garavito, bu nedenle "doğa hakları" yerine "insandan ötesinin hakları" terimini öneriyor:
"İnsan hakları, insandan ötesinin haklarından ayrılamaz. İnsanın sağlık hakkı, doğası gereği daha geniş yaşam ağının sağlığına bağlıdır."
Bu, insanların, bitkilerin ve hayvan komşularının hâlâ nehirden temiz, soğuk su içebildiği Los Cedros'ta oldukça belirgin bir durum.
DeCoux için bu, son derece gurur duyduğu bir başarıydı ve neyin mümkün olabileceğinin bir göstergesiydi; şöyle söylüyordu:
"Gerçekten çok düzgün bir yer. Herkesin böyle yaşaması gerektiğini düşünüyorum." | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması |
Hayvanların bilinci var mı, yeni araştırmalar bu konuda ne söylüyor? | Charles Darwin, evrim teorisi nedeniyle bilim insanları arasında neredeyse tanrı statüsüne sahip. Ancak hayvanların da insanlar gibi bilinçli olduğuna dair fikirleri uzun süre göz ardı edildi. Ta ki şimdiye kadar.
Darwin, "Zevk ve acıyı, mutluluk ve mutsuzluğu hissetme konusunda insanlarla hayvanlar arasında temelde bir fark yok" demişti.
Ancak Darwin'in hayvanların düşündüğü ve hissettiği yönündeki önerisi, çoğu hayvan davranışı uzmanı arasında uzun süre kabul görmedi.
Hayvanlara verdikleri tepkilere dayanarak bilinç atfetmek büyük bir günah olarak görülüyordu. İnsan özelliklerini, duygularını ve davranışlarını hayvanlara yansıtmanın hiçbir bilimsel temeli olmadığı ve hayvanların zihinlerinde neler olup bittiğini test etmenin hiçbir yolu olmadığı savunuluyordu.
Peki hayvanların çevrelerinde olup bitenleri hissetme ve algılama yeteneklerine dair yeni tespitler ortaya çıkıyorsa, bu onların aslında bilinçli oldukları anlamına gelebilir mi?
Artık arıların sayabildiğini, insan yüzlerini tanıyabildiğini ve alet kullanmayı öğrenebildiğini biliyoruz.
Londra'daki Queen Mary Üniversitesi'nden Prof. Lars Chittka, arı zekası üzerine pek çok önemli çalışma yapıyor.
Chittka, "Eğer arılar bu kadar zekiyse, belki düşünebilir ve hissedebilirler. Bu beceriler de bilincin yapı taşları" diyor.
Prof. Chittka'nın çalışmaları arıların travmatik bir olayın ardından davranışlarını değiştirdiklerini ve oyun oynama kabiliyetine sahip olduklarını tespit ediyor.
Hayvan araştırmaları alanındaki en saygın bilim insanlarından biri olan Chittka, "Tüm kanıtlara bakıldığında arıların bilinçli olma ihtimali çok yüksek" diyor.
Sadece arılar da değil. Pek çok bilim insanı hayvanlarda bilinç konusunda tüm bilinenlerin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor.
Bunlar arasında London School of Economics'ten Prof. Jonathan Birch de bulunuyor.
Prof. Birch, "Farklı alanlardan araştırmacıların hayvan bilinci hakkında sorular sormaya cesaret ettiğini ve araştırmalarının bu sorularla nasıl ilgili olabileceğini açıkça düşünmeye başladığını görüyoruz" diyor.
Şimdiye kadar yapılan tespitlerin kesin bir sonuca işaret etmediğini söylese de Birch, tüm bilimsel çalışmalar birlikte ele alındığında hayvanların bilinçli olma ihtimalinin "gerçekçi" olduğunu belirtiyor.
Bu durum sadece maymunlar ve yunuslar gibi, gelişimlerinde diğer hayvanlardan daha ileri bir seviyeye ulaşmış hayvanlar için geçerli değil.
Bazı uzmanlar yılanlar, ahtapotlar, yengeçler, arılar ve hatta meyve sinekleri gibi canlıların da bilinçli olabileceğine inanıyor.
Bilinç derken neyin kastedildiğini merak ediyorsanız yalnız değilsiniz. Bu, bilim insanlarının bile üzerinde anlaşamadığı bir konu.
Bilinci tanımlama girişimlerinin erken örneklerinden biri 17. yüzyılda Fransız filozof René Descartes'a ait.
"Düşünüyorum, öyleyse varım" diyen Descartes, "Dil, bir bedende saklı düşüncenin tek kesin işareti" demişti.
Ancak kariyerinin büyük bir kısmı boyunca bilinci tanımlamaya çalışan Sussex Üniversitesi'nden Prof. Anil Seth'e göre Descartes'ın açıklamaları çok uzun süredir kafa karışıklığına yol açıyor.
BBC'ye konuşan Seth'e göre uzun zamandır dil, zeka ve bilinç üçlüsüne dayanan bilimsel çalışmalar, düşünce ve duyguların bilimsel yöntemlerle ölçülemeyeceğini ve bu nedenle davranışları analiz ederken göz ardı edilmesi gerektiğini öne sürüyor.
Prof. Seth pek çok hayvan davranışı uzmanının bu görüşte olduğunu, ancak bunun yerini daha az insan merkezli bir yaklaşımın almaya başladığını söylüyor.
"Olaylara insan gözüyle baktığımız için, bilinci dil ve zeka ile ilişkilendirme eğilimindeyiz. Ancak bunların bizde bir arada olmaları, genel olarak bir arada oldukları anlamına gelmiyor."
Bazı uzmanlar ise bilinç ifadesinin çeşitli kullanımlarını eleştiriyor.
Kanada'daki Quebec Üniversitesi'nden Prof. Stevan Harnad, "Bu alanda çok fazla genelgeçer tabir kullanılıyor ve ne yazık ki bunlardan biri de bilinç" diyor.
Harnad, "Bu pek çok insan tarafından güvenle kullanılan bir ifade, ancak tüm bu insanlar farklı bir şey söylediği için ne anlama geldiği hiç de net değil" diye devam ediyor.
Prof. Harnad'a göre sentience (duyumsal bilinç) daha doğru bir tanım olabilir. Duyumsal bilinç, hissetme kapasitesine daha yakın bir yerde.
Hayvanların bilinçli olduğu fikrine şüpheyle yaklaşan uzmanlar ise bilinç kavramını bu şekilde yeniden tanımlamanın ve daha geniş bir yoruma izin vermenin önemine dikkat çekiyor.
Oregon Eyalet Üniversitesi'nden Dr. Monique Udell, "Belirgin davranışlara bakarsak, örneğin hangi türler kendilerini aynada tanıyabiliyor, kaç tanesi önceden plan yapabiliyor, veya geçmişte olan şeyleri hatırlayabiliyor gibi sorular üzerine deneyler yapabilir ve verilere dayanarak daha doğru sonuçlara varabiliriz" diyor ve devam ediyor:
"Ve eğer bilinci ölçülebilir davranışların toplamı olarak tanımlayacaksak, o zaman bu belirlediğimiz görevlerde başarılı olan hayvanların bilinç olarak adlandırmayı seçtiğimiz bir şeye sahip oldukları söylenebilir."
Bazı uzmanlar bilinç konusunda ilerlemek için çok daha fazla sayıda hayvanın incelenmesi gerektiğine inanıyor.
Toronto'daki York Üniversitesi'nde hayvan zihinleri konusunda uzmanlaşmış bir felsefe profesörü olan Kristin Andrews, "Şu anda deneylerin büyük bir kısmı insanlar ve maymunlar üzerinde yapılıyor ve bu işimizi olması gerekenden çok daha zor hale getiriyor. Bilincin tanımını en temel haliyle öğrenemiyoruz" diyor.
Prof. Andrews ve diğer pek çok uzman, insanlar ve maymunlar üzerinde yapılan araştırmaların, iletişim kurma ve karmaşık duyguları hissetme becerisinde sergilenen daha yüksek seviyeli bilinci incelediğine inanıyor.
Oysa bir ahtapot ya da yılan daha basit bir bilinç seviyesine sahip olabilir ve bu araştırılmadığı için görmezden geliniyor.
Prof. Andrews, bu yılın başlarında imzalanan ve şu ana kadar 286 araştırmacı tarafından imzalananNew York Hayvan Bilinci Deklarasyonu'nun öncüleri arasındaydı.
Dört paragraflık kısa bildirge, hayvan bilinci olasılığını görmezden gelmenin "sorumsuzluk" olduğunu belirtiyor.
Chris Magee, İngiltere'de araştırma kuruluşları ve hayvan deneyleri yapan şirketler tarafından desteklenen Hayvan Araştırmalarını Anlamak adlı kuruluşta çalışıyor.
Hayvanlar üzerinde deney yapılıp yapılmayacağı konusunda hayvanların zaten bilinçli olduklarının varsayıldığını söyleyen Chris Magee, İngiltere'deki yasalar uyarınca, deneylerin ancak tıbbi araştırmaya sağlayacağı faydaların ağır basması halinde yapılmasını gerektirdiğini söylüyor.
Ancak yengeç, ıstakoz ve karides gibi kabuklular da dahil olmak üzere henüz anlamadığımız çok fazla canlı var.
Magee, "Onların deneyimleri hakkında çok az şey biliyoruz, hatta hangi noktada öldükleri gibi temel şeyler bile bilinmiyor. Bu önemli çünkü onları hem laboratuvarda hem de doğada korumak için kurallar belirlememiz gerekiyor" diyor.
2021'de London School of Economics'ten Prof. Birch öncülüğünde yapılan bir çalışmada ise ahtapot, kalamar ve mürekkep balığı gibi kafadan bacaklılar ailesindeki canlıların acı, zevk, susuzluk, açlık, sıcaklık, neşe, rahatlık ve heyecan duygularını deneyimleyebildikleri için duyarlı olduklarına dair güçlü kanıtlar olduğu tespit edildi.
Prof Birch, "Ahtapot ve yengeç refahıyla ilgili konular ihmal edildi. Yeni bilimsel çalışmalar toplumu bu konuları biraz daha ciddiye almaya teşvik etmeli" diyor. | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Doğal çevrenin korunması, Evrim, Çevre, Hayvanların korunması, Hayvan hakları |
Apple cihazlar için hangi yapay zeka yenilikleri tanıtıldı? | Apple'ın 2007 yılında ilk iPhone'u duyurduğu Haziran etkinliğinden 17 yıl sonra Pazartesi akşamı yapılan yazılım geliştiricileri toplantısında (WWDC 2024) şirketin yapay zekayı cihazlarına nasıl ekleyeceği sorusu cevap buldu.
Apple yaptığı tanıtımda yapay zekanın büyük oranda uygulama içi olarak kullanılacağını savunuyor.
Bu nedenle Artificial Intelligence’ın İngilizce karşılığı olan yapay zeka yerine, bir kelime oyunu ile Apple Intelligence başlığı kullanılıyor.
Apple Intelligence ile gelecek yenilikler arasında “yazım araçları” başlığı öne çıkıyor.
Örneğin elektronik postalara, AI ile farklı seçeneklerde kimlik kazandırılabiliyor. Bu seçenekler, daha arkadaşça, daha profesyonel ya da daha özlü bir dil seçenekleri olarak kullanıcıya sunuluyor.
Yazım araçları özellikleri arasında, yazım hatalarını kontrol edecek “prova okuması” da bulunuyor.
Apple’ın sanal asistanı Siri de AI ile oldukça etkin bir kimliğe bürünüyor gibi görünüyor.
Siri günlük konuşma diline daha hakim hale geliyor. Kurduğunuz temaslar üzerinden geriye doğru tarama yaparak, örneğin annenizin uçak saatini komutla önünüze getirebiliyor.
Yine örneğin, fotoğraf albümünüzde bulunan özel bir kareyi yine komutla çağırabileceksiniz.
Komutla içerik üretme konusunda başka yenilikler de tanıtıldı. Yapay zeka kullanılarak, örneği hayal edilen bir emoji oluşturulabilecek.
Sonbaharda gelecek önemli yeniliklerden Mac’in son sürümü Sequoia’daki “Aynalama” özelliği olarak dikkat çekiyor.
Bu sürüme sahip Mac kullanıcıları iPhone’larını bir uygulama olarak kişisel bilgisayarlarına ekleyebilecek. Telefon ekranlarındaki tüm uygulamaları bilgisayar üzerinden kontrol edebilecek.
Bir süredir kişisel bilgisayar tercihi olarak yeni bir kulvar açan iPad’lerde bir takım yenilikler dikkat çekiyor.
Bunlardan en belirgin olanı, AI ile desteklenen hesaplama uygulaması olacak. Yeni sürüm iPad’lerde, kalem kullanarak karmaşık hesaplamalar, matematik işlemleri yapılabilecek.
Teknoloji yayıncısı ve YouTuber MKBHD bu teknoloji için "çok etkileyici" ifadesini kullanıyor.
Bazı sosyal medya kullanıcıları bu özellikle, Microsoft’un amiral gemisi programları arasında olan Excel’in işlem ve formül yetenekleri arasında benzerlik kuruyor.
Aynı şekilde iPad ekranında el yazısı ile alınan notların göze daha düzgün gelmesi de bir AI dokunuşuyla sağlanabilecek.
Apple’ın tanıttığı yenilikler bu yıl sonbahardan itibaren yeni sürüm çiplerin bulunduğu cihazlara güncelleme şeklinde yüklenecek.
Bu ne demek?
Örneğin M1 çiple çalışmayan geçmiş yıllara ait bir iPad kullanıyorsanız, bu yeniliklerden faydalanamayacaksınız.
Yine son Apple Intelligence yenilikleri büyük oranda iPhone 15 Pro ile başlayan modellerde IOS 18 ile hayata geçecek.
Kişisel bilgiler ve mahremiyet başlığına da yapılan sunumda özel bir başlık açıldı.
Apple tanıttığı yapay zeka içeren yeniliklerin büyük oranda cihaz içi olarak yapılacağını savunuyor. Ancak bazı durumlarda sunuculara ihtiyaç duyulacağı kabul ediliyor.
Örneğin bir yemek tarifi almak istediğiniz durumlarda, size ChatGPT'ye başvurmak isteyip istemediğiniz sorulacak.
Bu tanıtımda sunucuya başvuru gerektiren daha kapsamlı yanıtlar söz konusu olduğunda, cihazla sunucu arasında kurulacak bağlantının şifreli olacağı sözü veriliyor.
Şirket dijital güvenlik sözünün yanında, bağımsız uzmanların da mahremiyet ihlali incelemesi yapabileceğini garanti ediyor. | Teknoloji, Bilim, İngiltere, Cep telefonları ve akıllı telefonlar, Apple, Yapay zeka |
Güneş kremleri nasıl kullanılmalı, ne sıklıkta sürülmeli? | Uzmanlar güneş kremi kullanmanın sağlığımız için yapabileceğimiz en iyi şeylerden biri olduğunu söylüyor.
Cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma vakalarının yüzde 80'inden fazlası güneş yanığından kaynaklanıyor ve bu sayı her geçen yıl artıyor.
Dünya genelinde her yıl tahminen 1,5 milyon yeni cilt kanseri vakası görülüyor ve bu oranın 2040 yılına kadar yüzde 50 oranında artması bekleniyor.
Bu çarpıcı gerçeklere ve güneşe maruz kalmanın riskleri hakkında tekrarlanan halk sağlığı uyarılarına rağmen, güneş kreminin nasıl ve ne zaman uygulanacağı konusunda halen çok fazla kafa karışıklığı var.
Californiya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde profesör olan Richard Gallo, güneşe maruz kaldığımızda UV radyasyonunun cilt hücrelerimizde bulunan DNA, protein ve diğer moleküllere zarar verdiğini söylüyor.
Düşük miktarlarda, güneş ışığından gelen UV radyasyonuna maruz kalmak cilt hücrelerimizin D vitamini üretmesine yardımcı oluyor.
Ancak Gallo, cildimizin daha fazla güneş ışığına maruz kaldıkça melanin üretimi yoluyla bronzlaşarak kendini korumaya çalıştığını söylüyor.
"Eğer çok fazla maruz kalırsak cilt kendini koruyamaz ve yanık oluşur."
Gallo, bunun hücrelerimizde DNA hasarına yol açabileceğini, bunun da erken yaşlanmaya neden olabileceğini ve cilt kanseri gelişme riskini artırabileceğini söylüyor.
UV radyasyonuna maruz kalmak, en yaygın cilt kanseri türlerinin öncelikli nedeni.
"Düşük SPF'li (güneş koruyucu faktörü) güneş kremi güneşten gelen radyasyona maruz kalmayı biraz azaltır, ancak çoğu durumda bu, tüm zararlı etkilerin hala ortaya çıkmasına izin verir" diyen Gallo, güneşten gelen radyasyonun düşük dozlarda bile potansiyel bir kanserojen olduğunu söylüyor.
SPF, güneş koruma faktörü anlamına geliyor ve güneş kremi şişelerinin üzerindeki sayı, kremin etkisiz hale gelmeden önce güneşten ne kadar UV radyasyona karşı koruma sağladığını gösteriyor.
Dolayısıyla SPF ne kadar yüksekse cildiniz o kadar korunmuş oluyor.
Ancak SPF yalnızca UVB ışınlarından korunma düzeyini gösteriyor. UVA radyasyonuna karşı koruma miktarı ayrı bir derecelendirme ile belirtiliyor.
Maruz kaldığımız UV radyasyon miktarı gün boyunca değişiyor. Güneş ışınları güçlendikçe daha fazla güneş enerjisine maruz kalıyoruz. Güneş ışınlarının en güçlü olduğu saatler sabah 10.00 ile öğleden sonra 16.00 arası.
2018 yılında yapılan bir çalışma, güneş kremi sürüldükten sonra UV korumasının bir kısmının hemen devreye girdiğini, ancak bunun stabil hale gelmesinin yaklaşık 10 dakika sürdüğünü tespit etmişti.
Bununla birlikte, uzmanlar genellikle güneş kreminin cilde absorbe edilmesine zaman tanımak için güneşe çıkmadan 20-30 dakika önce sürülmesini öneriyor.
Araştırmalar çoğu insanın güneş kremini yeterince sürmediğini gösterdiğinden, iki kez uygulamak akıllıca olabilir.
Bilim insanları ayrıca terledikten, suya girdikten ya da cildimiz giysilere veya kuma sürtündükten sonra güneş kreminin yeniden uygulanmasını tavsiye ediyor.
Leeds Üniversitesi'nde sürdürülebilir malzemeler profesörü olan Richard Blackburn, güneş kremini nemlendirici gibi diğer cilt ürünleriyle karıştırmamanın da önemli olduğunu söylüyor.
Bunun nedeni, güneş kremlerinin içinde bulunan çinko oksit gibi metal nanoparçacıkların nemlendirici gibi ürünlerdeki diğer bileşenlerle reaksiyona girdiğinde daha az etkili olması.
Blackburn, Nisan ile Eylül arasında her gün güneş kremi sürmeyi tavsiye ediyor.
Californiya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Gallo, camın güneşten gelen en tehlikeli radyasyonu (UVB ışınları) filtrelediğini, ancak yine de düşük düzeyde hasara neden olan radyasyonu engellemediğini söylüyor.
Gallo'ya göre cam bir pencereden bile olsa güneşe tekrar tekrar maruz kalmak cilde zarar verebilir.
Yaşlandıkça ciltte meydana gelen gözle görülür değişikliklerin yüzde 90'ından sorumlu olduğu düşünülen UVA'ya maruz kalma da camdan gerçekleşebilir.
Uzmanlar, güneş kremlerinin zamanla daha az etkili hale geldiğini, ancak genellikle satın aldığınız tarihten itibaren üç yıla kadar etkili olacağını söylüyor.
Emin değilseniz, güneş kreminin kıvamında ve renginde belirgin bir değişiklik olup olmadığını kontrol etmeniz öneriliyor.
Şişeyi doğrudan güneş ışığından veya araba gibi sıcak ortamlardan uzak tutmak da bileşenlerin daha hızlı bozulmasını önlemeye yardımcı olur.
D vitamini, güçlü kemiklerin korunmasına yardımcı olmak ve bağışıklık sistemimizi korumak için kalsiyum emiliminde önemli bir rol oynuyor.
Güneş kremi kullanmanın D vitamini emilimini engelleyebileceğine dair bazı endişeler var, ancak şimdiye kadar bu konuda yapılan araştırmaları inceleyen bir çalışma, güneş kreminin vücudumuzun ne kadar D vitamini alabildiğini etkileme riskinin oldukça düşük olduğunu tespit etti.
Güneş kremlerinin vücudumuzda birikerek zarar verebilecek bileşenler içerdiğine dair de bazı endişeler var.
Gallo, güneş kremleriyle ilgili en büyük endişenin, belirli bir güneş kreminin bileşenlerinden herhangi birine karşı hassas veya alerjik olmanız olduğunu, çünkü bunun kızarıklığa neden olabileceğini söylüyor.
Gallo, "Güneş kremlerindeki toksinlerle ilgili efsaneler sansasyonel bir abartı ve güneş radyasyonunun kendisinin toksik etkileriyle kıyaslanamaz" diyor ve devam ediyor:
"Güneş kremleri belirtildiği şekilde kullanıldığında güvenlidir ve cilt kanserine yakalanmaktan çok daha iyidir."
Küçük çocukların cildi UV radyasyonuna karşı yetişkinlerden daha hassas. Bu yüzden güneşten korunmaları özellikle önemli.
Uzmanlara göre altı aylıktan küçük bebeklere güneş kremi sürülmemeli ve bu çocuklar doğrudan güneşe maruz bırakılmamalı.
İki yaşındakilere iki çay kaşığı, beş yaşındakilere üç çay kaşığı, dokuz yaşındakilere dört çay kaşığı ve 13 yaşındakilere beş çay kaşığı güneş kremi sürülmesi öneriliyor.
Daha büyük çocuklar için bilim insanları güneş kreminin her iki saatte bir yeniden uygulanmasını tavsiye ediyor.
Uzmanlara göre etiketinde "geniş spektrumlu" yazan, yani hem UVA hem de UVB ışınlarına karşı koruma sağlayan yüksek SPF'li güneş kremi kullanmak önemli.
Bir güneş kreminin UVA koruma seviyesini belirtmenin iki yolu var ve hangisinin kullanıldığı yaşadığınız yere bağlı.
Bunlardan biri, dereceyi değerlendirmek için kullanılan yönteme bağlı olarak güneş kremlerinin üzerinde UVA-PF veya PPD olarak etiketlenen Koruma Derecesi (PA) sistemi.
Bu sistemde en yüksek koruma seviyesi PA****. Bu krem, hiç krem kullanılmamasıyla kıyaslandığında 16 kat daha fazla koruma sağlıyor.
Daha az sayıda yıldız daha düşük koruma seviyesini gösteriyor. Bu derecelendirme sistemi genellikle ABD ve Japonya'da satılan güneş kremlerinde kullanılıyor.
Güneş kreminin sağladığı UVA koruma seviyesini değerlendirmenin bir başka yaygın yöntemi de UVA yıldız derecelendirmesi. Bu sistemde "UVA" kelimesini içeren dairesel bir sembol ile ardından beşe kadar yükselen (en yüksek koruma seviyesi) yıldız sistemi kullanılıyor.
UVA yıldız derecesi, UVB koruma miktarıyla orantılı olarak UVA'ya karşı koruma seviyesini gösteriyor. Bu nedenle UVA derecesi beş olan SPF50 güneş kremi, aynı UVA derecesine sahip SPF30 güneş kreminden daha fazla korumaya sahip. Bu yöntem İngiltere ve Avrupa'da oldukça yaygın ve Türkiye'de de kullanılıyor.
Blackburn, beş yıldız dereceli en az 30 SPF güneş kremi kullanılmasını ve cildin giysilerle de örtülmesini öneriyor.
Cilt kanseri yardım kuruluşları, yılın her günü dışarı çıkarken açıkta kalan tüm cilde güneş kremi sürülmesini tavsiye ediyor. | Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp |
Dünya Çevre Günü: BM'den kömür, petrol ve doğal gaz reklamlarına yasak çağrısı | Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, dünyayı iklim krizinin yıkıcı etkilerinden kurtarmak için fosil yakıt şirketlerinin reklamlarının yasaklanması gerektiğini söyledi.
Guterres, Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı konuşmasında kömür, petrol ve gaz şirketlerini iklim değişikliği konusunda onlarca yıldır gerçeği çarpıtan ve halkı yanıltan “iklim kaosunun mafya babaları” olarak nitelendirdi.
Tütün reklamlarının halk sağlığına etkisi nedeniyle yasaklanmasına benzer şekilde, fosil yakıtlar için de bir yasağın uygulanması gerektiğini belirtti.
Guterres tüm ülkeleri, medya ve teknoloji kurumlarını fosil yakıtların reklamlarından acilen uzaklaşmaya çağırdı.
BM Genel Sekreteri konuşmasında küresel ısınmanın önemli bir bölümünden sorumlu olan fosil yakıt endüstrisine bugüne kadar yaptığı en sert eleştiriyi yöneltti.
Guterres'in sözleri gezegenimizin rekor düzeyde ısındığını gösteren yeni çalışmaların ardından geldi.
AB'nin iklim hizmetlerinden elde edilen veriler, son 12 ayın her birinin, yılın o dönemi için yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırdığını doğruluyor.
Yüksek sıcaklıklar insan kaynaklı iklim değişikliğinden kaynaklanıyor ancak aynı zamanda El Nino hava olayı da bu sıcaklık artışlarına son yıllarda kısmen katkı sağladı.
El Nino etkisi yakında geçmeye başlayacak olsa da uzun vadede sıcaklıklar atmaya devam edecek.
15 ülkedeki 42 kurumda çalışan 57 bilim insanından oluşan uluslararası bir ekip tarafından hazırlanan son analize göre 2023 yılında küresel yüzey sıcaklığı 1850-1900 ortalamasının 1,43 santigrat derece üzerinde gerçekleşti. Bunun 1,31 derecesi insan kaynaklıydı.
Analiz ayrıca 1.5 derecelik küresel ısınmaya sürüklenmeden önce ne kadar karbondioksit salınabileceğini belirten kalan karbon bütçesinin, sadece 200 gigaton (milyar ton) civarında olduğunu, yani mevcut emisyonların yaklaşık beş yıllık değerinde olduğunu gösteriyor.
Çalışmanın koordinatörü Leed Üniversitesi'nden Progesör Forster, "Analizimiz, iklim eylemi sera gazı emisyonlarındaki artışı yavaşlatmış olsa da, insan eyleminin neden olduğu küresel ısınma seviyesinin geçtiğimiz yıl artmaya devam ettiğini gösteriyor.
"Küresel sıcaklıklar hala yanlış yönde ve her zamankinden daha hızlı ilerliyor" diyor.
Bu sonucu önlemek için BM Genel Sekreteri, iklim değişikliği konusunda daha hızlı siyasi eylem ve fosil yakıt endüstrisine yönelik "baskı" çağrısında bulundu;
“On yıllardır ilerlemeyi engellemek için amansız bir gayret gösteren fosil yakıt endüstrisiyle doğrudan yüzleşmeliyiz.”
Guterres, kömür, petrol ve gaz endüstrisinin lobiciliği, yasal işlemleri ve kitlesel reklam kampanyalarını kullanarak "utanmadan yeşil aklama" yaptığını belirtti ve ekledi:
"Her ülkeyi fosil yakıt şirketlerinin reklamlarını yasaklamaya çağırıyorum."
"Tüm basını ve teknoloji şirketlerini fosil yakıt reklamlarını bırakmaya çağırıyorum."
BBC, yorum almak için çokuluslu fosil yakıt şirketlerine ulaştı.
Guterres'in tüm fosil yakıt reklamlarının tamamen yasaklanması yönündeki çağrısı bu yöndeki çabaları bir adım ileri taşıyor; ancak bunun yasal bir dayanağı yok ve BM'nin de böyle bir yasağı uygulama olanağı yok.
Ancak bu açıklama, kömür, petrol ve doğalgaz şirketlerinin sponsorluk ve reklamlarına karşı mücadele edenlere önemli bir ivme sağlayabilir.
Spor müsabakaları fosil yakıt reklam ve sponsorluklarıyla en fazla finanse edilen alanlarından biri; futbol uzun süredir petrol ve gaz üreticileriyle yakın ilişki içinde.
İnsan sağlığına ilişkin endişeler nedeniyle geçmişte futbol müsabakalarında alkol ve tütün sponsorlukları yasaklanmıştı.
Kampanyacılar Guterres'in desteğinin fosil yakıtlar için de benzer bir süreci başlatacağını umuyor. | İklim değişikliği, Bilim, Çevre |
Ebeveynlerin çocukların her an her ihtiyacına koşması doğru mu? | Sağlıklı çocuk gelişimi için çocukların ebeveynleri ile güvenli bağlanma üzerinden bağ kurması çok önemli. On yıllardır yürütülen araştırmalara göre, sosyal etkileşim kurarken ebeveynler ve çocukların beyinleri ve davranışları arasında bir eşzamanlılık sağlanması bu süreçlerin önemli bir parçası.
İnsanlar birbirleriyle farklı şekillerde uyumlanarak ya da senkronize olarak bağ kuruyor. Biyodavranışsal eşzamanlılık adı verilen bu süreçler, hareketlerin taklit edilmesi ve kalp atışı ile hormon salgılamanın birbirleriyle uyumlanmasını da kapsıyor.
Başkalarıyla beraber vakit geçirirken beyindeki aktivitelerin, beynin aynı bölgelerinde aşağı yukarı aynı zamanda artması ile, beyinler birbirleri ile eşzamanlı hale gelebiliyor.
Ekip arkadaşlarımla beraber yaptığımız araştırmada, ebeveyn ve çocuk oyun oynarken ya da beraber problem çözerken, beyinler arası senkronizasyonun nasıl sağlandığını gözlemledik.
Ancak yakın zamanda şunu merak etmeye başladık: Ebeveyn ile çocuk arasında daha fazla eşzamanlı olması her koşulda daha mı iyi? Developmental Science dergisinde yayımlanan makalemizde anlattığımız gibi, aksine ebeveyn ve çocuğun fazla uyumlanması, ilişkilerindeki bazı sorunları beraberinde getirebiliyor.
Son zamanlarda ebeveynlere sık sık, sürekli olarak çocukları ile uyumlu ve senkronize olmaları öneriliyor.
Yani çocukları ile fiziksel olarak yakın olmaları, onlarla uyum sağlamaları, ihtiyaçlarını sezerek her ihtiyaçlarına koşmaları tavsiye ediliyor.
Bu tavsiyeler, hem bağlanma teorisini, hem de ebeveynlerin duyarlılığı ve yansıtıcı işlevselliğinin yüksek olmasının çocuk gelişimi ve güvenli bağlanma için faydalı olduğuna dair araştırmaları temel alıyor.
Bu iyi niyetli tavsiyeler, bazı önemli detayları ise gözden kaçırıyor.
Örneğin araştırmalar ebeveynlerin zamanlarının yüzde 50-yüzde 70’ininde çocukları ile “eşzamanlılık” içinde olmadığını gösteriyor.
Bu zamanlarda taraflar farklı aktiviteler içinde oluyor, mesela çocuk kendi kendine bir şeyi keşfediyor, bu arada anne ve çocuk işlerine bakıyor. Bir anlamda durmayan bir “sosyal dans” halindeler: Önce ebeveyn ve çocuk birbiriyle uyumu sağlıyor, sonra sağlayamıyor, ardından da kesilen o bağlantıyı yeniden kuruyorlar.
Bağlanma, bağlantıdan kopma ve yeniden bağlanmadan oluşan bu akış, çocuklara ebeveyn desteği ve orta düzey, faydalı stresten oluşan ideal bir karışım sunuyor.
Araştırmacılar ebeveynler ve çocukların sürekli birbirleriyle uyumlu hale gelmesinin olumsuz sonuçlar doğurabileceğine, ilişki üzerinde stres yaratarak çocukta güvensiz bağlanmaya neden olabileceğine dikkat çekiyor.
Bu durum özellikle ebeveynlerin çocukları fazla sık aşırı uyarana maruz bıraktığı ya da çocuğun her ihtiyacına gereğinden fazla karşılık verdiği durumlarda görülüyor.
Yani ebeveyn-çocuk eşzamanlılığı konusunda ideal bir orta nokta olduğu anlaşılıyor. Bir başka deyişle, çok fazla uyumlanmak her zaman daha iyi olmuyor.
Avrupa’da büyük bir araştırma ekibinde olan meslektaşlarım ile ebeveyn ve çocuk arasındaki biyodavranışsal eşzamanlılığın bağlanma ile tam olarak nasıl bir ilişkisi olduğunu inceledik.
150 ebeveyn, 5-6 yaşlarındaki çocukları ile birlikte İnsan Bağlanmasında Sosyal Nörobilim Laboratuvarı’na gelerek, Tangram olarak bilinen Çin yapbozunu çocuklarıyla beraber çözmeye çalıştılar.
Ebeveynlerden ve çocuklardan optik sensörlere bağlı başlıklar takmalarını istedikten sonra, yakın kızılötesi spektroskopi (fNIRS) ile "hiper tarama" yaparak beyin aktivitelerini inceledik.
Aynı zamanda etkileşimlerini kameraya alarak aralarında ne kadar davranışsal eşzamanlılık olduğunu, yani birbirlerine ne kadar uyum sağladıklarını ve dikkat verdiklerini gözlemledik.
Daha önce farklı görevler vererek anne-çocuk ve baba-çocuk eşleşmelerinde sinirsel eşzamanlılığın arttığını gözlemlemiştik. Anne-çocuk eşleştiğinde yapboz oynarken ya da sohbet sırasında sırayla davranırken bu sinirsel eşzamanlılığı görebildik. Baba-çocuk ikililerindeyse, yapboz sırasında babanın kendine güvenli davranışları ve baba rolünden keyif aldıklarını gösterdikleri zamanlarda bu gibi bir eşzamanlılık gördük.
Peki ebeveyn-çocuk arasında eşzamanlılık her zaman iyi bir ilişkinin göstergesi olabilir mi?
Yeni araştırmamızda, güvensiz, endişeli ve kaçınan bağlanma türleri gösteren annelerin çocuklarıyla olan sinirsel eşzamanlılığının daha yüksek olduğunu ortaya koyduk. İlginç bir şekilde, annenin bağlanma şekli, anne ve çocuğunun davranışlarının eşzamanlılığıyla bağlantılı değildi.
Bulgular yüksek sinirsel eşzamanlılığın, ebeveyn-çocuk etkileşiminde daha fazla bilişsel çaba sarf etmelerinin bir sonucu olabileceğine işaret etti.
Eğer annelerin bağlanma türü güvensizse, bu anne ve çocukların koordinasyonunu ve yapboz gibi aktivitelerde birbirlerine yardım etmelerini zorlaştırabilir.
Benzer bir sinirsel eşzamanlılık, baba-çocuk ilişkisinde sorun çözme sırasında gözlemlendi. Babalar aktif ve itiş kakış olan oyunları daha iyi biliyorlar. Yapılandırılmış ve bilişsel çaba gerektiren yapboz gibi aktiviteler baba-çocuk eşleşmelerinde daha zor olabilir ve daha çok sinirsel eşzamanlılık gerektirebilir.
Peki bu yeni bulgularımız ne anlama geliyor?
En önemlisi, ebeveynler her saniye ve ne pahasına olursa olsun çocukları ile uyumlu ya da eşzamanlı olmak zorunda değiller. Yüksek ebeveyn-çocuk uyumlanması etkileşimlerindeki zorluklara işaret edebilir ve ebeveynde tükenmişlik duygusu yaratabilir. Bu da ebeveyn-çocuk ilişkisini olumsuz etkileyebilir.
Ebeveynlerin duygusal olarak müsait olmaları, çocukların verdiği işaretleri okuma yetilerine sahip olmaları, ya da ihtiyaçlarına hassas ve hızlı bir şekilde yanıt vermeleri elbette yardımcı olacaktır.
Özellikle de çocuğunuz daha küçükken.
Ancak ebeveynlerin “yeterince iyi” olmaları, yani “sürekli müsait” olmak yerine çocukların onlara ihtiyacı varken müsait olmaları da yeterli olacaktır.
Makale ilk olarak The Conversation'da yayımlanmıştır. | Bilim, Aile, Çocuk haberleri, Psikoloji |
İnsanlar neden alkışlar? | Cannes Film Festivali’nde bazı filmler 10 dakikadan uzun süre ayakta alkışlanabiliyor. O kadar ki, 2006’da Pan’ın Labirenti filmi festivalde gösterildiğinde seyirciler 22 dakika ayakta alkışlamışlardı.
Ben de kızımdan zamanlayıcıyı kurmasını isteyerek Cannes alkışını denemeye çalıştım.
Saniyeler geçerken “Baba, niye bunu yapıyoruz?” diye soran kızıma da, “Bilim için” yanıtını verdim.
60 saniye sonra, “Kolaymış, ben bunu sonsuza kadar yapabilirim” diye düşünürken, bir süre sonra aklıma bazı sorular düştü:
Sahi ya, neden alkışlama ihtiyacı duyarız?
İnsanlar neden en başta bir şeyi ya da birini takdir etmek için avuçlarını birbirine vurmaya başladı? Başka hayvanlar da alkışlıyor mu?
Neden Cannes izleyicileri, ya da bizler, korna çalmak, ıslık çalmak veya başka bir davranışta bulunmak yerine alkışlamayı tercih ediyoruz?
Psikolog Alan Crawley, Homo Sapienslerin (modern insan) çok eski tarihlerde alkışlamaya başladığını savunuyor.
2023’te bu konuda yazdığı makalede, sözlü dil yokken atalarımızın avcıların yaklaştığını haber vermek için, bazılarının da oyun için, ya da rakiplerini rahatsız hissettirmek için alkış sesi çıkardığını ortaya koydu.
Günümüzde de bazı primatların uzaktakilerle iletişim kurmak ya da akranlarının dikkatini çekmek için alkışlarını kullandığını görüyoruz.
Suyun altındaki boz foklar da gücünü ve baskınlığını göstermek için ellerini çırpıyor.
Bir performansı beğendiğini göstermek için alkışlama davranışı ne zaman ortaya çıktı tam olarak bilinmiyor.
İncil’de birkaç kez ibadet için veya sevinildiğini göstermek için alkıştan bahsediliyor.
Antik Mısır’da da bu amaçla insanların ellerini çırptığı düşünülebilir.
Ancak görünen o ki, tiyatro oyunlarının ya da konuşmaların alkışlanması, ancak Antik Roma dönemine gelindiğinde ortaya çıktı.
Antik Roma liderlerinin gözünde alkışlar, aynı sosyal medyada alınan beğenilerin sayısı ya da beğeni anketleri gibi, popülerliğin hesaplanabilmesine yardım eden, duyulabilir bir ölçüm aracıydı.
İmparator (Tiberius) Nero’nun tiyatro sahnesindeki performanslar sonrası alkışlamaları için 5 bin askere para dağıttığı biliniyor.
1500’lü yıllarda Fransız bir şairin dinleyicilere şiddetli bir alkış için bedava bilet teklif etmesi ile, kiralık alkışlayıcı kavramı geri döndü.
Bu profesyonel paralı alkışlayıcılar ülkede iki yüzyıl boyunca da pek çok performansa katılarak seyircilerin coşkulu alkışlarına liderlik ettiler.
Güncelleme:4 dakikadır alkışlıyorum ve mesleğimi bile unuttum. Ellerim acıyor ve evlilik yüzlüğümü çıkarmamış olduğum için pişmanlık duyuyorum. Nicole Kidman’ın Oscar törenlerinden birinde fok gibi ellerini çırptığı için dalga konusu olduğunu hatırladım. Sonradan alkışlarken yüzüğünün parmaklarını acıtmaması için bu hareketi yaptığını söylemişti. Çok akıllıca.
Alkışlamak oldukça basit bir eylem.
Araştırmalar bebeklerin ancak bir yaşında kasıtlı olarak alkışlayacak koordinasyona eriştiğini gösteriyor. Çocuklar ise kolaylıkla alkış tutabiliyor.
Şiir okumalarındaki parmak şıklatma gibi davranışlara göre daha kolay. Bu nedenle farklı kültürler arasında yaygın.
Elleri çırparak fazla güç sarf etmeden yüksek ses çıkarmak mümkün.
Crawley’e göre alkış, sesimizi kullanmadan çıkarabildiğimiz en yüksek akustik güce sahip.
Mesela ellerinizle uyluklarınıza veya bedeninizdeki başka bir yere vurduğunuzda, gürültü-ses gücü oranı daha az olur.
Son olarak alkışlamak, bağırmak, haykırmak ya da korna çalmakla karşılaştırdığımızda, toplumda çok daha fazla kabul görüyor.
Belki operada “bravo” ya da “brava” diye bağıranlara hoşgörü gösterilebilir ancak alkışlamak, hem nazik ve yormayan, hem de coşkulu ve uzunca bir süre devam ettirilebilen bir davranış.
Güncelleme:Alkışlamaya başlayalı 5 dakika oldu ve aklım oradan oraya gidiyor. Meğer oyuncu Adam Driver da 2021 Cannes Film Festivali’ndeki alkış gösterisinin tam bu dakikalarında bir sigara yakmış. Ben ona uymadım: Sigara sağlığa zararlıdır!
Bazı araştırmacılar, alkışın beğeni gösterisi olmanın yanında başka amaçlar da taşıdığını öne sürüyor.
Mesela izleyiciler, bir ritüel etkinlik sırasında belli geçişlerde özellikle alkış tutuyorlar.
Maçlarda ulusal marşlardan sonra alkışladıklarında, “Tamam, artık biraz da spor!” mesajını veriyorlar örneğin.
Alkışların toplumsal bağları kuvvetlendirdiği anlar da var.
Örneğin İngiltere'de Covid pandemisi sırasında günün belli saatlerinde sağlık çalışanlarına destek için düzenli olarak alkış tutuluyordu.
Pandemi nedeniyle birbirlerinden ayrı kalmaya zorlanan insanlar, bu gürültülü kutlama eylemi sayesinde birbirlerine daha çok yaklaşıyorlardı.
Bazı durumlarda ise alkışlar, başkaları tarafından uygun görülmeyebilir.
İngiltere’deki Avam Kamarası’nda alkış, ya da bir klasik müzik konserinde bölümler arasında alkış tutmak, uygun görülmeyen davranışlardan bazıları.
Alkışların “sosyal bulaşma” gibi bir etkisi de var.
Yani kalabalıkta küçük bir grup insanın alkışlamaya başlaması sonucu, bir anda mekandaki herkesin bu davranışı taklit ederek alkışlamaya başlayacağını biliriz.
Crawley, “Bazen insanlar bir mesaj iletmek isterler, bazen de kendi tercihleri olmasa da toplumsal baskıdan dolayı alkışlarlar” diye açıklıyor.
2013’te İsveç’te Richard Mann yönetimindeki bir grup araştırmacı, akademik dersler sonrasında ne olduğunu gözlemlediklerinde, alkış başladığında çoğu zaman bir hastalığın bulaşması gibi bu davranışın diğerlerine de yayıldığını ortaya koydular.
Yani özetle biz insanlar neden alkışlıyoruz?
Bu soruya kısa yanıt şu olurdu: Alkışlamak, takdir ettiğimizi ya da bir şeyi beğendiğimizi göstermek, ya da sosyal bağları güçlendirmek için etkili bir ses çıkarma aracı.
Peki bir iki dakikada kalmayıp, alkışı uzattıkça uzatmak niye?
2013’teki araştırması sonrası BBC’ye konuşan Richard Mann, alkışın uzunluğunun, bir performansın niteliği ile bağlantılı olmadığını vurguladı.
Mann, alkışlamaya başlamak için belli bir sosyal baskı olduğu gibi, sonra da biri alkışı durdurana dek devam etme konusunda da benzer bir sosyal baskının ortaya çıktığını söyledi.
Cannes festivallerindeki aşırı uzun süren alkış yağmuru için de, benzer bir sonuç çıkarabiliriz: Kimse, alkışı bitiren kişi olarak görülmek, ya da (sosyal medya çağında olduğumuzu düşünürsek) alkışı bitirdiği sırada videoya çekilmek istemez.
Son güncelleme:10 dakikadan fazla oldu... Artık ellerimden çıkan ses soyutlaştı ve ona yabancılaşmaya başladım. Cannes’daki 22 dakikalık alkış yağmurunu hatırladım da, acaba akıllarında ne vardı? Sorunun yanıtını bulamadım çünkü ellerim yara olmadan alkışa son vermeye karar verdim. Daha da önemlisi, bu makaleyi yazabilmek için ellerime ihtiyacım vardı. Yine de durmadan alkışladığım en uzun süre buydu. Kızım belki bana burun kıvıracaktır ama, bir alkışı hak etmedim mi? | Tarih, Bilim |
İngiltere, kişiye özel kanser aşısı denemelerine başlıyor | İngiltere'de tedavi gören binlerce kanser hastasının, kişiye özgü aşılarla yeni bir tedavi türünün denemelerine başlaması bekleniyor.
Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında otuz hastane Kanser Aşısı Projesine kaydoldu.
Bu sistem, kanser hastalarını mRNA teknolojisini kullanan denemelerle eşleştiriyor.
mRNA teknolojisi mevcut Covid aşılarında da kullanılıyor.
Aşılar, kanser tedavisi sonrası kalan kanser hücrelerini tanıyıp yok etmek ve hastalığın tekrarlama riskini azaltmak için bağışıklık sistemini harekete geçirecek şekilde tasarlandı.
55 yaşındaki Elliot Pfebve, İngiltere'de bağırsak kanserine karşı kişiye özgü bir aşı ile tedavi edilen ilk hasta.
Daha önce ameliyat olan ve kemoterapi gören Elliot'a aşı Birmingham'daki Queen Elizabeth Hastanesi'nde yapıldı.
Heyecanlı olduğunu söyleyen Elliot, aşı için "Başarılı olursa bu tıbbi bir atılım olacak. Binlerce insana yardımcı olabilir, umut verebilir" dedi.
Elliot'ın ilk tedavisinden sonra yapılan testler, kan dolaşımında hala kanserli DNA parçaları olduğunu gösterdi. Bu da hastayı kanserin nüksetmesi riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Bu nedenle, Alman ilaç şirketi BioNTech tarafından üretilen ve Pfizer-BioNTech Covid aşısıyla aynı mRNA teknolojisini kullanan bir deneme aşısı için kaydoldu.
Aşılar genellikle hastalığı önleme amacıyla geliştirilir.
Kanser aşıları ise teşhis konulduktan sonra tedavi amaçlı kullanılabilir.
Nasıl geleneksel aşılar bağışıklık sistemini düşman bakteri veya virüse karşı hazırlıyorsa, kanser aşısı da hastanın kanserini aramaya hazırlar.
Elliot'ın tedavisinde, tümörden alınan bir örnek BioNTech'in Almanya'daki laboratuvarlarına gönderildi ve burada onun kanserine özgü 20 kadar mutasyon tespit edildi.
Bu bilgiler ışığında, Elliot'ın hücrelerine, kanser hücrelerine özgü mutasyona uğramış kötü proteinleri üretmeleri için talimat verecek şekilde mRNA kullanılarak bir aşı oluşturuldu.
Aşı, vücutta saklanmakta usta olan ve daha sonra yeniden ortaya çıkan kanser hücrelerini açığa çıkaracak şekilde hareket ediyor.
Böylece aşının bağışıklık sistemini, kalan kanser izlerini arayıp yok etmesi için harekete geçirmesi ve gelecek yıllarda kansersiz olma şansının artırılması amaçlanıyor.
Birmingham Queen Elizabeth Hastanesi'nden denemenin baş araştırmacısı Dr. Victoria Kunene, “Bu yeni bir dönem. Bunun arkasında mantıklı bir bilim var. Bunun standart bakım haline gelmesini, hastaların kanser nüksü riskini azaltmalarına yardımcı olmasını umut ediyorum" dedi.
Ancak henüz erken aşamada bulunulduğu ve mRNA kanser tedavisi aşılarının potansiyeli konusunda büyük bir iyimserlik olsa da, bunların deneysel aşamada ve yalnızca klinik çalışmaların bir parçası oldukları uyarısı yapılıyor.
İngiltere, Almanya, Belçika, İspanya ve İsveç'te 200'den fazla hasta denemeye dahil edilecek ve 15 doza kadar kişiselleştirilmiş aşı uygulanacak.
Çalışmanın 2027 yılına kadar tamamlanması beklenmiyor.
Aşıların geleneksel kemoterapiye göre daha az yan etki yaratması umuluyor.
Elliot, aşıyı takiben hafif bir ateş dışında başka bir sorun yaşamadığını söyledi.
NHS'nin kanserden sorumlu klinik direktörü Prof Peter Johnson, “Başarılı bir ameliyattan sonra bile, vücutta birkaç kanser hücresi kaldığı için kanserlerin bazen geri dönebileceğini biliyoruz ama bu kalan hücreleri hedef alacak bir aşı bunu durdurmanın yolu olabilir" dedi.
Geçtiğimiz ay Londra'da bir hastaya, cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı kişiye özgü bir mRNA aşısı uygulandı.
Moderna tarafından üretilen bu aşı Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullandı.
Moderna ve BioNTech, akciğer, meme ve mesane kanseri de dahil olmak üzere bir dizi tümör türüne karşı mRNA aşıları denemelerine başladı ya da başlamayı planlıyor.
Bu semptomların bazıları çok yaygın ve başka koşullardan kaynaklanabilecek olsa da, bir doktora danışılması önemlidir. | Bilim, Aşılar, İngiltere, Kanser, Tıp |
James Webb teleskobu, bilinen en eski ve en uzak galaksiyi keşfetti | James Webb Uzay Teleskobu bilinen en uzak galaksiyi tespit ederek yeni bir rekor kırdı.
JADES-GS-z14-0 olarak adlandırılan yıldızlar topluluğu, evrenin genişlemesine yol açtığı düşünülen Büyük Patlama'dan 290 milyon yıl sonraki haliyle görüntülendi.
Başka bir deyişle, Büyük Patlama ile genişlemeye başlayan evrenin 13,8 milyar yaşında olduğunu düşünürsek, bu galaksiyi şu anki yaşının sadece %2'sindeyken gözlemlemiş oluyoruz.
Webb teleskobu bu keşfi 6,5 metre genişliğindeki birincil aynası ve hassas kızılötesi cihazlarıyla yaptı.
Teleskobun önceki rekoru, Büyük Patlama'dan 325 milyon yıl sonraki haliyle bir galaksinin tespit edilmesiyle olmuşu.
Gökbilimciler son gözlemin en ilginç yönünün, büyük mesafeden çok JADES-GS-z14-0'ın büyüklüğü ve parlaklığı olduğunu söylüyorlar.
Webb ölçümlerine göre galaksi 1600 ışık yılından daha geniş. En parlak galaksiler genellikle ışıklarının çoğunu süper kütleli bir kara deliğe düşen gaz yoluyla üretirler. JADES-GS-z14-0 ile ilgili ölçümler ise ışığın genç yıldızlar tarafından üretildiğine işaret ediyor.
Webb astronomları Stefano Carniani ve Kevin Hainline'e göre, “Bu kadar çok yıldız ışığı, galaksinin Güneş'in kütlesinin birkaç yüz milyon katı olduğu anlamına geliyor.
Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Doğa 300 milyon yıldan kısa bir sürede nasıl bu kadar parlak, büyük ve devasa bir galaksi yaratabilir?” sorusu gündeme geliyor.
10 milyar dolarlık James Webb Uzay Teleskobu, Hubble teleskobunun yerini almak üzere, 2021 yılında ABD, Avrupa ve Kanada uzay ajanslarının ortak çalışmasıyla uzaya fırlatıldı.
Daha önceki tüm uzay cihazlarından daha uzağı (zaman olarak da daha eskiyi) görmek için özel olarak tasarlandı.
Teleskobun temel hedeflerinden biri, evrende 13,5 milyar yıl önce parıldamaya başlayan yıldızların ilk ışıklarını tespit etmekti.
Belki de Güneş'in yüzlerce katı kütleye sahip olan bu dev nesneler yalnızca hidrojen ve helyumdan oluşuyordu.
Parlak ama kısa ömürlü oldukları, nükleer çekirdeklerinde bugün doğada bilinen daha ağır kimyasal elementleri oluşturduklarına ilişkin teoriler var.
Webb, bu galakside önemli miktarda oksijen görebiliyor. Bu da galaksinin oldukça eski olduğuna işaret ediyor. Ancak araştırmacılar galaksinin bu kadar erken dönemlerinde oksijenin varlığını şaşırtıcı buluyor.
ABD'deki California Üniversitesi'nden Profesör Brant Robertson'a göre, “Bu galaksiyi 10 kat daha sönük olsa bile tespit edebilirdik, bu da evrende daha erken, muhtemelen ilk 200 milyon yıl içinde başka örnekler görebileceğimiz anlamına geliyor”. | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
İzlanda'da 2,5 kilometre uzunluğunda bir volkanik yarık oluştu | İzlanda’da aynı bölgede Aralık’tan bu yana beşinci kez volkanik sistem harekete geçti.
Ülkenin sembollerinden biri olan ve Mavi Lagün olarak bilinen jeotermal spa merkezi yeniden kapatıldı.
İzlanda Meteoroloji Kurumu’ndan uzmanlar lav fışkıran yarığın uzunluğunun 2,5 kilometre olduğunu söylüyor.
Çatlağın büyümeye devam ettiği de aktarıldı.
Güvenli bir uzaklıktan çekilen görüntüler, kor şeklindeki kayaların 50 metreye kadar yükseldiğini gösteriyor.
Çarşamba günü yaşanan patlama öncesi "yoğun deprem faaliyeti” de tespit edildi.
Bölgedeki volkanik hareketlilik nedeniyle yeniden olağanüstü hal ilan edilmiş durumda.
Yarımadadaki binlerce insana elektrik ve su sağlayan patlama alanına yakın Svartsengi isimli elektrik santrali de boşaltıldı.
Mavi Lagün'ün etrafına da devam eden patlamaların neden olduğu magma akıntılarını durdurmak amacıyla bariyerler inşa edildi.
Başkent yakınındaki Keflavik Uluslararası Havaalanı faaliyete devam ediyor.
Grindavik sakini 4 bin kadar kişi Kasım ayında volkanik hareketlilik ile birlikte kalıcı olarak tahliye edildi.
Ocak ayındaki patlama sırasında lav sokaklara akarak üç evi yutmuştu.
Reykjanes Körfezi’ndeki son yanardağ faaliyeti 800 yıl önce yaşanmış ve yapılan araştırmalar onlarca yıl sürdüğünü göstermişti.
2021’den bu yana bölgede yanardağ patlamaları sürerken, uzmanlar yeni volkanik dönemin yüzyıllar boyunca sürebileceğine inanıyor.
İzlanda "Atlantik ortası sırtı"nda yer alıyor. Yani Kuzey Amerika ile Avrasya tektonik levhalarının ayrıldığı yerde.
Bu levhalar birbirinden yavaşça ayrılmaya devam ederken, yerkabuğunun altındaki magma da yüzeye çıkıyor.
Bu da buranın deprem ve volkan bölgesi olmasını beraberinde getiriyor.
İzlanda’da 33 aktif volkanik sistem var. | Doğa, Bilim, Çevre |
Uzaya fırlatılan yeni bir uydu bulutların iklim değişikliğini nasıl etkilediğini ölçecek | Avrupa ile Japonya'nın ortak yapımı bir uydu, bulutların iklimi nasıl etkilediğini ölçmek üzere uzaya fırlatıldı.
Bazı alçak seviyedeki bulutlar gezegeni soğuturken yüksek irtifadaki diğer bulutlar bir battaniye görevi görüyor.
Earthcare adlı uydu, ikisi arasındaki dengenin nasıl ve nerede sağlandığını tespit etmek için bir lazer ve radar sistemi kullanacak.
Dünyada giderek artan sera gazı seviyelerinin iklim değişikliğine etkisi üzerine yapılan araştırmalardaki en büyük belirsizliklerden biri bulutların rolü.
Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi'nden Dr. Robin Hogan, "Modellerimizin çoğu bulut örtüsünün gelecekte azalacağını gösteriyor, bu da bulutların güneş ışınlarını uzaya daha az yansıtacağı, bu ışınların yüzeye daha fazla çekileceği ve karbondioksit kaynaklı ısınmayı artıracağı anlamına geliyor" diyor.
2,3 ton ağırlığındaki uydu California'dan bir SpaceX roketiyle fırlatıldı.
Projeyi yürüten Avrupa Uzay Ajansı (ESA), uyduyu geliştirme ve fırlatma sürecinin 20 yıl sürdüğünü söylüyor.
Earthcare, Dünya'nın etrafında yaklaşık 400 kilometre yükseklikte dönecek.
Uydu, iklim bilimcilerin aradığı bilgilere ulaşmak için kameraların yanı sıra bir ultraviyole lazer, radar ve ışın ölçer kullanacak.
Tüm bu teçhizatla bulutların konumu, oluşum biçimleri ve davranışları ile güneş ışığıyla etkileşimleri araştırılacak.
İngiltere Ulusal Dünya Gözlem Merkezi'nden Dr. Helen Brindley, "Güneş'ten Dünya'ya gelen ve geri yansıyan toplam radyasyon miktarı arasındaki denge, iklimimizi yönlendiren en temel etken" diyor ve devam ediyor:
"Eğer bu dengeyi bozarsak, örneğin sera gazı konsantrasyonlarını arttırırsak, gelen enerjiye kıyasla giden enerji miktarını azaltırız ve ısınmaya yol açarız."
Earthcare'den gelen veriler, uzun vadeli iklim değişikliği modellerinin yanı sıra hava tahminlerini geliştirmek için de kullanılacak. Örneğin, günler öncesinde uydu tarafından gözlemlenen bulut durumuna göre şekillenecek bir fırtınanın nasıl gelişeceği görülebilecek.
Earthcare projesine yol açan bilimsel fikirler ilk olarak 1993 yılında Reading Üniversitesi'nden Prof. Anthony Illingworth ve meslektaşları tarafından ortaya atıldı.
Uydunun nihayet havalanmasıyla rüyalarının gerçek olduğunu söyleyen Illingworth, "İngiltere'den ve yurt dışından bilim insanları ve mühendislerden oluşan harika ekiple çıktığımız uzun ve zorlu bir yolculuk oldu. Birlikte, gezegenimizi anlama şeklimizi değiştirecek gerçekten olağanüstü bir şey yarattık" diyor.
Uydunun gelişimindeki çeşitli zorluklara ilişkin İngiltere Uzay Ajansı'nın Dünya Gözlem Başkanı Dr. Beth Greenaway, "Bu kadar uzun sürmesinin nedeni altın orana ulaşma istediğimizden kaynaklanıyor" diyor.
Earthcare'in veri toplamak için fazla zamanı olmayacak. 400 kilometre irtifada uçması, bu yükseklikte atmosferik sürüklemeyi hissedeceği ve aşağı doğru çekileceği anlamına geliyor.
ESA uzmanları, uydunun toplamda dört yıllık yakıtı olduğunu belirtiyor.
Japon Uzay Ajansı (JAXA), uzay aracına "Hakuryu" ya da "Beyaz Ejderha" takma adını verdi.
Japon mitolojisinde ejderhalar suyu yöneten ve gökyüzünde uçan kadim ve ilahi yaratıklar.
2024 yılı aynı zamanda "tatsu-doshi" olarak bilinen Japon Ejderha Yılı.
JAXA proje yöneticisi Eiichi Tomita, "Earthcare, uzaya yükselen bir ejderha gibi, bizim için geleceği öngören bir varlık haline gelecek" diyor. | Avrupa, İklim değişikliği, Bilim, Japonya, Avrupa Uzay Ajansı, Uzay keşfi |
İki ABD'li milyarder, denizaltıyla Titanik enkazına yolculuk planlıyor | ABD’de emlak şirket sahibi iş insanı Larry Connor ve Triton Submarines isimli denizcilik şirketinin kurucu ortağı Patrick Lahey, Titanik enkazını keşfetmek için denizaltı seyahati planlıyor.
İkili, Kuzey Atlantik Okyanusu'ndaki gemi enkazını görmek için yaklaşık 3 bin 800 metre derinliğe inebilecek bir denizaltı götürmek istediklerini söylüyor.
OceanGate tarafından inşa edilen bir denizaltı geçen yıl Titanik'e giderken infilak etmiş, kaza sonucu beş kişi ölmüştü.
Connor'ın şirketinin sözcüsü Salı günü yaptığı açıklamada, söz konusu yolculuğun ancak bir gemi bir denizcilik kuruluşu tarafından tamamen onaylandıktan sonra gerçekleşeceğini söyledi.
Sefer için planlanmış herhangi bir zaman çizelgesi bulunmuyor.
İkili, Triton 4000/2 Abyssal Explorer adlı bir denizaltı kullanmayı planlıyor. “4000”, metre cinsinden denizaltının güvenli bir şekilde dalabileceği derinliği ifade ediyor.
OceanGate tarafından inşa edilen Titan denizaltısı karbon fiberden inşa edilmişti ve sadece bin 300 metreye kadar onaylanmıştı.
Bu denizaltı Haziran 2023'te Titanik'in enkazına doğru yapılan bir yolculuk sırasında infilak etti.
Kazada OceanGate'in CEO'su 61 yaşındaki Stockton Rush, diğer dört yolcuyla birlikte gemide hayatını kaybetti.
Güvenlik konusunda sınırları zorlamasıyla tanınan Rush, danışmanlarının Titan'la ilgili olası sorunlara ilişkin uyarılarını dikkate almamıştı. ABD ve Kanadalı yetkililer tarafından yürütülen soruşturmalar devam ediyor.
Triton seferiyle ilgili ilk haberi yapan Wall Street Journal'a konuşan Connor ise “Tüm dünyada insanlara okyanusun ne denli güçlü olduğunun yanı sıra, doğru şekilde gidildiği takdirde harika, eğlenceli ve gerçekten hayat değiştirici olabileceğini göstermek istiyorum” dedi.
Özel denizaltı endüstrisi Titan faciasından sonra büyük bir zarar gördü. Connor ve Lahey, başarılı bir yolculuğun ilgiyi yeniden canlandıracağını umuyor.
OceanGate facianın ardından faaliyetlerini askıya aldı. Diğer firmalar ise Titan patlamasından sonra siparişlerin iptal edildiğini ve satışların azaldığını bildirdi.
Lahey 2008 yılında Triton Submarines'in kurucu ortaklarından birisi.
Connor ise Ohio eyaletinde bulunan bir gayrimenkul yatırım şirketi The Connor Group'un sahibi.
İki isim 2021 yılında birlikte bir dalgıçla Mariana Çukuru'ndaki Challenger Deep ve Sirena Deep'e gitme girişiminde bulundu. Yaklaşık 36.000 ft yüksekliğindeki çukur, Dünya'nın deniz tabanındaki en derin nokta. | Bilim, Doğal çevrenin korunması, Yaşam |
Sıtma ile mücadelede bir ilk: Genetiği değiştirilmiş sinekler Cibuti'de doğaya salındı | Genetiği değiştirilmiş on binlerce sivrisinek, Afrika ülkelerinden Cibuti’de sıtmanın yayılmasına yol açan istilacı türlerle mücadele için doğaya salındı.
İngiltere merkezli bir biyoteknoloji şirketi olan Oxitec tarafından geliştirilen, Anofel stephensi türü ısırmayan erkek sivrisinekler, dişi yavruların olgunluğa erişmeden ölmesine sebep olacak bir gen taşıyor.
Sadece dişi sivrisinekler ısırdığı zaman sıtma ve diğer viral hastalıklar yayılıyor.
Genetiği değiştirilmiş sivrisineklerle çiftleşmelerden dünyaya gelen sadece erkek yavrular hayatta kalabiliyor.
Doğu Afrika’da ilk defa, kıtada ise ikinci defa bu tarz bir uygulama gerçekleştirildi.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne (CDC) göre benzer bir uygulama daha önce Brezilya, Cayman Adaları, Panama ve Hindistan’da hayata geçirildi.
2019’dan beri bir milyarın üzerinde sivrisineğin bu şekilde doğaya salındığı düşünülüyor.
Oxitec’in başında olan Grey Frandsen, BBC’ye yaptığı açıklamada “bu dost hayvanların doğaya salındıktan sonra çiftleşmek için dişi sivrisinekleri aradığını” belirtti.
Bu uygulama iki yıl önce Cibuti’de başlayan ve Anofel stephensilerin yayılmasını hedefleyen program kapsamında gerçekleştirildi.
O zamanlar ülke, sadece 30 vaka ile sıtma ile mücadelede başarılı bir noktaya gelmişti; ancak sıtma vakaları Cibuti’de 2020 yılında 73 bine kadar çıktı.
Genelde Asya’da görülen bu tür sivrisinekler, kontrolü zor bir tür. Hem gece hem gündüz ısırıyor ve kimyasal zehirlere direnebiliyor.
Sıtma her yıl Afrika’da 500 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açıyor.
Küresel olarak ise her yıl 600 bin kişi ölüyor.
Sıtma hastalığından kurtulan ve bu alanda gönüllü çalışan Saada Ismael, “Sıtma sağlığımızı etkileyen çok ciddi bir hastalık. İnsanlar gerçekten de bu dostane sivrisineklerin bu mücadelede nasıl fayda sağlayacağını merakla bekliyor” dedi.
Ancak çevre grupları ve aktivistler, genetiği değiştirilmiş hayvanlara ekosisteme ve gıda zincirine zarar verebileceği gerekçesiyle karşı çıkıyor.
Oxitec’ten Frandsen ise 10 yıldır yaptıkları çalışmalarda görüldüğü üzere bu hayvanların doğada ya da insan sağlığında olumsuz bir etkisinin olmadığını iddia ediyor. | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Afrika, Sağlık, Çevre, Hayvanların korunması |
İnsan beyni neden zamanla küçülüyor, zekamıza ne oluyor? | Araştırmalara göre modern insanın beyni, 100 bin yıl önce yaşayan Homo sapiens türünün beyninden yüzde 13 daha küçük. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini araştırıyor.
“Büyük beynimiz”, türümüzü başka hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz olarak görülüyor.
Düşünme ve yenilik getirme becerimiz sayesinde ilk sanat eserlerini ortaya koyduk, tekerleği yarattık, hatta Ay’a dahi gittik.
Bizimle aynı boylardaki diğer hayvanlarla karşılaştırdığımızda beynimizin onlarınkinden daha büyük olduğu açık.
İnsan beyninin büyüklüğü, şempanzelerle aynı ataları paylaştığımız türlerimizden bu yana, yaklaşık 6 milyon yıl içinde neredeyse dört kat daha büyüdü.
Ancak araştırmalar beynin büyüme eğiliminin Homo sapiens ile beraber tam tersi yönde hareket etmeye başladığını gösteriyor.
Geçtiğimiz 100 bin yılda insanın ortalama beyin büyüklüğü azaldı.
New York’taki Amerika Doğa Tarihi Müzesi’nden paleoantropoloji uzmanı Ian Tattersall, 2023 yılında yaptığı araştırma için eski hominin türüne ait kafatası hacimlerinin zaman içinde nasıl büyüdüğünü inceledi. En eski türlerden başlayıp modern insana kadar geldi.
Tattersall, farklı dönemlerde Asya, Avrupa ve Afrika’da yaşamış hominin türlerinin beyinlerinin birbirlerinden bağımsız bir şekilde hızlı büyüdüğünü gördü.
Ancak beynin genişlemesinde görülen bu eğilim, modern insanların gelişiyle tamamen değişti.
Bugünkü erkek ve kadınların kafatasları, Buz Devri sırasında yaşamış Homo sapiense göre ortalama yüzde 12 daha küçük.
Tattersall’un bulgularına benzer başka araştırma sonuçları da var. Mesela Almanya doğumlu bilim insanı Gerhardt Von Bonin, 1934 yılında yayımlanan makalesinde “Avrupa’da insan beyninin son 10 bin ya da 20 bin içinde küçüldüğüne dair net işaretler olduğunu” yazmıştı.
Peki bu şaşırtıcı daralmayı nasıl açıklayabiliriz?
Tattersall’a göre, beyinlerimiz 100 bin yıl önce, daha önce sezgilere dayalı olan düşünme biçimimizin “sembolik bilgi işleme” adını verdiği düşünme biçimine dönüştüğü zaman aralığında küçülmeye başladı. Bu yıllarda insanların arkeolojik eserleri “daha sembolikti ve gravürlerde anlamlı geometrik çizimler üretiyorlardı.
Kısacası, daha küçük ve daha düzenli yapıdaki beyinler, karmaşık ölçümler yapma konusunda daha iyiydi; daha geniş beyinlere artık pek de gerek yoktu.
Tattersall, modern insanın sembolik düşünme biçimine dair şunları söylüyor:
“Anlaşılan atalarımız eskiden bir çeşit kaba kuvvet yoluyla bilgiyi beyinlerinde işliyordu ve bu koşullar içindeki zeka, beynin boyutunu belirliyordu. Beynin ne kadar büyükse, o kadar işe yarıyordu.
“Bizim düşünce biçimimiz bundan farklı. Bizler etrafımızdaki dünyayı soyut sembollerden oluşan bir kelime dağarcığı üzerinden anlamlandırıyoruz. Bu gibi sembolik düşünme biçimleri beyinde, eskisine oranla çok daha karmaşık bağlantılar kurmayı gerektiriyor. Bana kalırsa, bu gibi bağlantılar kuran beyin, enerjiyi daha etkin kullanarak çalışabilir hale geldi.”
Tattersall, insanın dil edinimi kazanmasının, yani dili algılama ve kavramaya başlamasının 100 bin yıl öncesine dayandığını söylüyor.
Öte yandan bazı diğer araştırmacılar, beynin Tattersall’un teorisine göre daha erken küçülmeye başladığını öne sürüyorlar. Bu durumda, beynin büyüklüğündeki değişiklik ile dil arasında bir bağlantı kurulamaz.
California’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde biliş bilimi üzerine çalışan araştırmacı Jeff Morgan Stibel ise, dilin değil, değişen iklimin beynin küçülmesinde etkili olduğu teorisini ortaya attı.
Stibel, geçen yıl yaptığı araştırmada, son 50 bine yıla ait 298 Homo sapiensin kafataslarını karşılaştırdığında, insan beyinlerinin son buz devrinin sona ermesinden sonra, son 17 bin yıldır küçüldüğünü öne sürdü.
Stibel’in araştırmasında iklim değişikliği sonucu dünya ısındıkça insan beyninin küçüldüğü, soğudukça da büyüdüğü ortaya konuyordu.
Daha küçük beyinler, insanların daha çabuk serinlemesini de sağlıyor. İnsan vücudunun ısı kaybını kolaylaştıracak şekilde daha uzun ve ince olacak şekilde evrimleştiği uzun zamandır biliniyor. Beynimiz de bu şekilde evrimleşmiş olabilir.
İnsan evrimi üzerine çalışan Cambridge Üniversitesi’nden Marta Lahr da, besin zafiyetinin kafatasının daralmasında etkili olduğunu öne sürdü. Lahr, 2013’teki araştırması için Avrupa, Afrika ve Asya’dan alınmış kafataslarını incelediğinde, en büyük beyinli Homo sapienslerin 20 bin ila 30 bin yıl önce yaşadığını, insan beyninin 10 bin yıl önce küçülmeye başladığını ortaya koydu.
Bu zaman aralığında atalarımızın avcılığı bırakıp tarıma yöneldiği düşünülüyor. Lahr, tarımın temel geçim kaynağı olması sonucu insanlarda vitamin ve mineral eksikliği oluştuğunu, bunun da büyümeyi durdurduğunu belirtiyor.
Bazı araştırmacılar ise, aynı köpek ve kedilerde görüldüğü gibi, insanlarda da evcilleşmenin kafataslarının küçülmesine yol açtığı görüşünde.
Nitekim kedi ve köpeklerin beyinleri vahşi atalarına göre yüzde 10-15 daha küçük.
Ancak ortaya atılan bu teoriler hâlâ soru işaretleri yaratıyor çünkü beynin neden küçülmeye başladığını anlamak için beynin tam olarak ne zaman daralmaya başladığını belirlemek gerek. Bu da, eski fosilleri bulmak zor olduğu ve genelde kayıtlar daha yeni insan türlerini odağına aldığı için oldukça zor.
Peki beynin küçülüyor olması, zekamızın da giderek gerilemesine neden olur mu?
Biliyoruz ki, beynin büyüklüğü zeka için tek etken değil.
Mesela erkeklerin beyni, beden boyutlarının daha büyük olması nedeniyle, kadınların beyninden yüzde 11 daha büyük.
Buna rağmen araştırmalar, kadın ve erkeklerin aynı bilişsel yetkinliklere sahip olduğunu gösteriyor.
Genel olarak, bedeninize bağlı olarak daha büyük bir beyniniz olması, zekanızla ilişkili değil.
Öte yandan Stibel’e göre son 10 bin yıl içinde yarattığımız araçlar ve teknolojiler sayesinde artık bilişsel yükümüzü üretimlerimize aktarabiliyoruz:
“Bilgiyi artık bilgisayarlarda depolayabiliyor, hesap makinesi ile hesap yapabiliyoruz. Belki de beyinlerimiz artık zeka ve beyin gücü için daha az kapasite sunuyor ancak bu, türümüzün toplu olarak daha az zeki hale geldiğini göstermiyor.” | Arkeoloji, Dil, Tarih, Bilim, Biyoloji, Evrim |
Zayıflama ilaçlarını bırakınca ne oluyor? | Washington Kilo Kontrolü ve Araştırma Merkezi’nin Müdürü Domenico Rubino, son üç yıldır Novo Nordisk şirketinin Ozempic ve Wegovy ile Eli Lilly şirketinin Mounjaro ilaçlarının obezitenin kalıcı tedavisi olduğu konusundaki büyüyen algıdan rahatsız.
Rubino “Obezite, antibiyotik alıp, tamam geçti diyebileceğiniz bir enfeksiyon değil” diyor.
“Yüksek tansiyon ve diyabet gibi sürekli ilaç kullanmanız gereken birçok farklı kronik hastalıktan farklı değil.”
Son üç yıldan uzun süredir, tokluk hissi veren doğal GLP-1 bağırsak hormonunu taklit eden yeni ilaçların piyasaya çıkışıyla, kilo verme sektöründe dönüşüm yaşanıyor.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi ilk olarak Wegovy’i onayladı. Bu, semaglutid adı verilen kronik kilo yönetimi için GLP-1 tipi ilacın marka adıydı. Talep patlayınca geçen yıl sonunda Mounjaro, ya da tirzepatid piyasa çıktı. Daha yeni ve daha etkili bir ilaç olduğu belirtilen retatrutid ise yapım aşamasında.
GLP-1 ilaçlarının insanların kilo vermesinde etkin olduğu konusunda soru işareti yok. 2021’de yayımlanan semaglutid denemesinde, 68 haftalık süreçte bu ilacı alan hastaların ortalama %15, plasebo verilenlerin de %2 kilo verdiklerini gösterdi. Bazı katılımcılarsa başlangıç kilolarına kıyasla vücut ağırlığının %20’sini verdi. Geçen yıl yayımlanan bir araştırmada da semaglutidinin kardiyovasküler (kalp ve damar) hastalık geçmişi olanlardaki kalp krizi ve felç riskini beşte bir azalttığı saptandı.
Ancak Wegovy’nin aylık dozu 1350 dolara mal oluyor ve mide bulantısı, mide ağrısı, midede yanma gibi yan etkileri var ve ilaç alımının durmasından sonra ne olacağı hep bir soru işareti oldu.
Çeşitli araştırmalar bu soruyu yanıtlama girişiminde bulundu ve hepsi aynı yanıta işaret ediyor gibi görünüyor. Verilen kilolar hızla geri alınıyor.
Bir çalışmada 800 kişiye beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerle birlikte her hafta semaglutid enjeksiyonları yapıldı. Bir egzersiz rejimi ve psikolojik destek de verildi. Böylece dört ayda vücut ağırlıklarının yaklaşık %11’ini verdiler. Ancak katılımcıların üçte birine plasebo verilmeye başlandı ve bir yıl içinde %7’sini geri aldılar.
Aynı eğilim 2021’deki bir başka araştırmada görüldü. Katılımcılar tedavi sona erdikten sonra bir yıl içinde verdikleri kilonun üçte ikisini geri aldı.
Ancak Rubino ve dünya genelindeki diğer uzmanlar da kliniklerinde GLP-1 ilaçlarını verdiklerinde benzer bir tabloyla karşılaştı.
Ulster Üniversitesi’nden klinik tıp profesörü Alex Miras da “İnsanların küçük bir kısmı, maksimum %10’u kilolarını sabit tutabiliyor” dedi.
Miras’a göre hastalar kiloları verdiklerinden daha hızlı alıyor ve “İnsanlar çoğunu ilk üç ila altı ayda geri alıyor” diyor.
Miras ve diğerleri bunun beklenen bir durum olduğunu söylüyor. İltihaplı romatizmadan astım ve hipertansiyona, kronik hastalıklara sahip olanlar genelde tedavi durunca eski durumlarına geri dönüyor.
Ancak bunun neden semaglutid, tirzepatid ve diğer GLP-1 ilaçlarında bunun neden yaşanıldığının anlaşılması, sağlık üzerindeki uzun vadeli etkilerini ve gelecekte nasıl reçete edileceklerini belirlemede hayati önemde olabilir.
Çoğu hastanın, ilaç almayı durduklarında neden kiloları geri aldığına yönelik başlıca teori, beyindeki iştahla ilgili bölgenin hala bozuk olması ve fazla tüketmeye yönlendirmesi.
GLP-1 ilaçları bu bozukluğu sadece maskeliyor ve etkisi geçtiğinde iştah geri dönüyor.
Rubino, “İnsanlar bunu pek kabul edemiyor. Bunların kronik hastalık ilaçları olduğunu söylüyorum ama bence herkes ‘Evet, ama ben farklıyım, kilo hedefime ulaşınca hallederim’ diyor. Ancak gerçek şu ki, beyin çok güçlü bir organ" diyor.
Ancak tek açıklama bu değil. Surrey Üniversitesi’nden metabolik tıp uzmanı Martin Whyte ilaçlarla verilen GLP-1’in vücudun doğal yollarla almayı beklediğinden çok daha fazla olduğunu ve vücudun tek başına GLP-1 üretme yeteneğini etkileyebileceğini belirtiyor. Sonuçta da ilaca ara verildiğinde insanların açlıklarının geçmişten çok daha şiddetli bir şekilde geri dönüyor olabileceğini söylüyor.
Uzmanların başlıca kaygılarından biri de verilen kilonun geri alınmasının fizyolojik etkileri. Bir araştırmada, plasebo iğnelere geçenlerin vücutlarındaki yağ oranları artmakla kalmadı, bel çevreleri de genişledi.
Bel çevresindeki yağlanma kalp hastalığından, insülin direnci ve karaciğer yağlanmasına birçok hastalıkla ilişkilendiriliyor.
Miras’a göre ilaç ya da diyet yoluyla kilo verdikten sonra yeniden alanların vücut yapısındaki değişiklikler uzun vadeli sağlıkları anlamında daha kötü olabiliyor.
“Kilonun yeniden alınması, daha çok yağ birikimi ve daha az kas yoluyla oluyor. Yani daha çok yağ kütlesi ve daha az kasla kalıyorsunuz. Metobolik açıdan bu iyi bir şey değil ve daha çok kasa sahip olmak diyabet ve kalp hastalığı riskini azaltıyor.”
Ancak henüz zayıflama ilaçları kullanan herhangi bir kişinin, ilaç almayı bıraktığında vücut yapısının daha kötü olacağına dair doğrudan bir kanıt yok.
Bunlar genel eğilimler. GLP-1 ilaçlarına tepkiler bireysel düzeyde çok fark edebiliyor. Örneğin, ilaçlar herkeste işe yaramıyor. 2021’deki denemede semaglutid katılımcıların %14’ünde, ilacı bir yıldan uzun süre almalarına karşın, %5’lik bile kilo kaybı yaratmadı.
Bazı katılımcılarsa, deney bitmeden öncesinde bile kilo almaya başladı.
Rubino ayrıca, semaglutid almayı bırakanların kilo almaya başlasalar bile ilacın sağladığı faydaların bir süre daha devam edebileceğini vurguluyor. Özellikle de kan şekeri seviyesinin düzenlenmesinde.
"Bu kişiler belki kilo verdikten sonra daha aktif hale gelebiliyorlar. Daha iyi uyuyor, belki uyurken daha az uyku apnesi olayı yaşıyorlar. Bu faktörlerin hepsi insanların metabolik hastalıklarını etkileyebilir.”
Bu çeşitlilikler obezitenin farklı türleri olmasından da kaynaklanabiliyor. Yakın zamana dek uzmanlar obeziteyi tek bir tür hastalık olarak görüyordu, ancak şimdi çok daha karmaşık olduğu fark ediliyor.
GLP-1 ilaçlarının popülerliği aynı zamanda müstesna bir fırsat da sunuyor. Novo Nordisk’in verilerine göre her hafta 25 bin ABD’li Wegovy almaya başlıyor. Bu kadar büyük bir örneklemle, uzmanlar obezitenin farklı türlerini insanların ilaçlara nasıl tepki verdiğini gözlemleyerek öğrenebilir.
Ozempic ve Wegovy’nin üreticisi Novo Nordisk, BBC’ye şu açıklamayı gönderdi.
“Hastaların ilacı almayı bıraktıktan sonra verdikleri kilonun tamamını alacaklarını gösteren bir kanıt yok. İlacın haftada bir alımının bırakılmasından sonraki bir yıl içinde, hastalar daha önce verdikleri kiloların üçte ikisini geri aldı. Bu tespitler aynı zamanda obezitenin kronikliğini teyit ediyor ve sağlık ile kiloda kaydedilen gelişmelerin korunabilmesi için sürekli tedavi gerektiğini gösteriyor.”
University College Dublin'deki bilim insanları tarafından yönetilen yeni bir Avrupa konsorsiyumu şimdi bunu daha ayrıntılı olarak araştırmaya çalışıyor.
Alex Miras, "İster kan testleri ister psikolojik testler olsun, bir hastanın bu ilaçların her biriyle nasıl başa çıkabileceğini anlamamıza yardımcı olabilecek farklı öngörücüler elde etmeye çalışmak istiyoruz. Şu anda onlara üç ay boyunca bir ilaç veriyorum ve kilo verirlerse şanslı olduğum anlamına geliyor. Tamamen karanlıkta ateş ediyoruz" diyor.
Miras, bu tür bilgilerin belirli bir hasta için en uygun zayıflama ilacını, zaman içinde ilaca direnç gösterme olasılığını ve kilolarını kontrol altında tutmak için kullanılabilecek farklı ilaç kombinasyonlarını belirlemek için kullanılacağı bir gelecek öngörüyor.
Whyte'a göre kesin olan bir şey varsa o da obezite hastalarının birçoğunun nüksetmelerden kaçınmak için sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda kalacağı.
Rubino'ya göre, GLP-1 ilaçlarının daha yüksek dozlarının hastaların kilo vermesine yardımcı olmak için akut fazda kullanılıp kullanılamayacağını ve ardından daha az yan etkiye sahip olan ve uzun vadeli olarak reçete edilebilen daha düşük "idame" dozlarının kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek için klinik çalışmalar planlanıyor.
Obezite tedavisinin sağlık sistemine olan maliyeti konusunda endişeler dile getirilse de İngiltere'deki Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) şu anda Wegovy'yi yalnızca iki yıllık bir süre için kapsıyor. Daha düşük maliyetli jenerik alternatifler bunu daha uygulanabilir hale getirebilir.
Novo Nordisk'in Saxenda patenti bu yılın sonunda sona eriyor ve rakipleri Teva, Pfizer ve Mylan'ın 2024'ün sonlarında liraglutidin jenerik versiyonlarını piyasaya sürmesi bekleniyor. Ozempic'in jenerik alternatiflerinin önümüzdeki on yıl içinde piyasaya sürülmesi bekleniyor.
Whyte, "Liraglutid semaglutid kadar etkili olmasa da, patentlerin süresi doldukça maliyetler muhtemelen düşecektir" diyor.
"Dolayısıyla insanlar yakında bunu daha uzun vadeli bir seçenek olarak düşünmeye başlayabilir ve GLP-1 ilaçlarının genel maliyetleri düştükçe, kronik ilaçlar olarak reçete edilmeleri daha kolay hale gelecektir." | Bilim, Obezite, Sağlık, Tıp |
‘Elektrikli çimento’ nedir, yakın gelecekte kullanılabilir mi? | Bilim insanları yıkılan binalardan elde edilecek çimentoyu geri dönüştürebilecek bir yöntem bulduklarını söylüyor. Sudan sonra dünyada en fazla kullanılan malzeme olan çimentonun iklim değişikliğine büyük etkisi var.
Çimento dünyada en fazla kullanılan inşaat malzemesi ve üretim süreci nedeniyle de gezegeni ısıtan gazları açığa çıkaran en büyük kaynaklardan biri.
Eğer çimento bir ülke olsaydı, karbon salımında Çin ve ABD’nin ardından geliyor olurdu.
İnsan kaynaklı karbondioksit açığa çıkmasının yüzde 7.5’luk bir bölümünde çimento üretimi etkili oluyor.
Çimento, kireçtaşının fosil yakıtlarla 1600 derecede ısıtılarak kimyasal dönüşüm geçirmesiyle elde ediliyor. Ve bu sırada açığa çıkan karbon salımı sadece başlangıç.
Araştırmacılar elektrikli fırınların kullanılması durumunda, çimento üretiminde sera gazlarının hiç açığa çıkmamasının sağlanabileceğini belirtiyor.
Yapılan hesaplara göre bir ton çimentonun üretiminde yaklaşık bir ton karbondioksit açığa çıkıyor.
Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı araştırma bu ciddi zararı önleyecek yöntemi bulmuş olabilir.
Yapılan araştırma, yüksek ısıda elde edilen çimentonun yeniden yüksek ısıya maruz bırakılarak yeniden kullanılabilecek şekilde etkin hale getirilebileceği fikrine dayanıyor.
Araştırmacıların üzerinde çalıştığı keşif ise, bu süreçte çelik geri dönüşümünden yararlanılabileceği buluşuna dayanıyor.
Çelik geri dönüştürülürken, havayla teması engellemek ve saflığı etkileyebilecek etkilerden malzemeyi korumak için yüzeyde tutunan kimyasallar kullanılıyor. Burada biriken yan ürüne cüruf deniyor.
Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar kullanılmış çimento ile elektrikli ark ocaklarında kullanılan cürufun neredeyse aynı olduğunu tespit etti.
Ekip, küçük ölçekli bir elektrikli ark ocağında da deneylere başladı. Yüksek kalite çimento üretmeyi başardıklarında BBC ekibi yanlarındaydı.
Araştırmacılar buna “elektrikli çimento” diyor ve bunun dünyada ilk olduğunu söylüyor.
BBC’ye konuşan araştırma direktörü Cyrille Dunant bu süreç sayesinde sıfır karbon çimento üretiminin mümkün olduğunu savunuyor.
Londra Üniversitesi’nden (UCL) Profesör Mark Miodownik, çelik ve çimento geri dönüşüm süreçlerinin birleştirilmesinin ‘dahice’ olduğunu söylüyor.
Ancak Miodownik, mevcut dev fabrikalarla çimento üretimi anlamında yarışıp yarışılamayacağı sorusuna da şu cevabı veriyor: “Çimento üretimi milyar dolarlık bir endüstri. Burada deve ile cüceyi karşılaştırıyoruz.”
Burada umut kaynağıysa elektrikli çimento üretiminin çok daha ucuza yapılabilecek olması.
İspanyol şirket Celsa, Galler’deki fabrikasında elektrikli çimento üretimini uygulamaya çalışacak. | Kirlilik, Enerji, İklim değişikliği, Teknoloji, Hava kirliliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre, Yenilenebilir enerji |
Kuş gribi: İnekler arasında yayılan virüs insanlarda salgına yol açabilir mi? | Kuş gribinin H5N1 türü 1996 yılından bu yana görülüyor ve şimdiye kadar büyük ölçüde hayvanlarla sınırlı kaldı. Virüsün Amerika'da sığırlara sıçramasıyla bazıları artık insandan insana bulaşma durumuna doğru ilerlediğimizi ve bunun ciddi sonuçları olabileceğini düşünüyor.
BBC'den David Aaronovitch'in analizi.
H5N1 virüsü ilk olarak 1996 yılında Çin'in Guangdong eyaletinde bir pazardaki kazlarda ortaya çıktı.
O zamandan beri dünya çapında tavukların ve yabani kuşların enfekte olduğu çeşitli salgınlar meydana geldi.
Covid-19 dünyayı kasıp kavururken, kuş gribine yol açan H5N1 virüsü de hızla yayılmaya başladı ve hem kümes hayvanlarının hem de yabani milyonlarca kuşun ölümüne yol açtı.
Virüs, dünyanın dört bir yanındaki fok ve deniz aslanı popülasyonlarını etkilemenin yanı sıra İspanya'daki bir vizon çiftliğinde ve Kuzey Kutbu'ndaki kutup ayılarında da görüldü.
Hepimiz bundan sonra ne olacağını merak ediyoruz ve birkaç hafta önce cevabımızı aldık.
Mart ayında Teksas ve Kansas'taki çiftçiler ineklerinin iştahsız olduğunu ve daha az süt ürettiğini bildirmeye başladı ve ardından hayvanların H5N1 testleri pozitif çıktı.
Bunlar sadece tesadüfi bulaşma sonucu ortaya çıkan münferit vakalar değildi; inekler virüsü birbirlerine bulaştırıyordu.
Mart ayından bu yana H5N1'in ABD'nin 9 eyaletindeki inek popülasyonları arasında görüldüğü teyit edildi.
Bilim insanları hala virüsün nasıl yayıldığını tespit etmeye çalışıyor.
Johns Hopkins Halk Sağlığı Fakültesi'nde epidemiyolog olan Dr. Caitlin Rivers, "Bilim insanları sütte çok yüksek seviyelerde virüse rastlıyor. Şu anda süt sağım ekipmanları bulaşma yollarından biri olabilir gibi görünüyor" diyor.
Rivers, virüsün eyaletler arasında yayılmasının, enfekte ineklerin eyalet sınırları boyunca hareket etmesinden kaynaklanabileceğini düşünüyor.
ABD'de sığır hareketlerinin gözetimi ve raporlanması, 1990'lı yılların ortalarındaki deli dana virüsü (BSE) salgınlarının ardından tüm ineklerin takip altına alındığı İngiltere ve Avrupa'ya kıyasla oldukça sınırlı.
Bilim alanında çalışan gazeteci Kai Kupferschmidt, ideal olarak kaç ineğin semptomsuz taşıyıcı olduğunu bilip kanda antikor test etme kapasitemizi hızlandırmamız gerektiğini söylüyor.
Mart ayında Teksas'ta bir tarım işçisi hasta ineklerle doğrudan ve yakın teması sonrasında semptom göstermeye başladı.
İşçi tedaviden sonra tamamen iyileşti. Yapılan testler ise virüsün mutasyona uğrayarak memeli hücrelerine daha iyi adapte olduğunu gösterdi.
Dr. Rivers, bu özel mutasyonun başka hiçbir yerde tespit edilmediğini, dolayısıyla virüsün sadece bu vakada mutasyona uğramış olabileceğini söylüyor.
Yani henüz H5N1'in insanlara bulaştığı bir noktada değiliz, belki buna yakın bile değiliz. Kai Kupferschmidt, gelecek hafta ya da gelecek ay bir H5N1 pandemisi yaşayacağımıza şüpheyle yaklaşsa da virüsün insanlara yaklaştığını söylüyor.
Kupferschmidt, "Bir pandemi içinde olmamamızın nedeni, biz insanların bu durumda doğru tepkileri vermemizle ilgili değil" diyor ve devam ediyor:
"Bence bunun tek nedeni virüsün şu ana kadar insanlara bulaşma konusunda oldukça kötü olması. Yani bazı açılardan bu virüsün değişme kapasitesinin merhametine kalmış durumdayız."
Sorun da tam olarak bu: H5N1'e mutasyona uğraması için oldukça iyi bir ortam sağlıyoruz ve bunu yeterince yaparsak virüsün kendisini insanlar için uygun hale getiren bir duruma ulaşması çok olası.
Virüs hayvanlardan insanlara çok nadir bulaşıyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2003'ten 2024'e kadar 23 ülkede insanlar arasında 889 H5N1 vakası tespit edildiğini kaydediyor.
Bu vakaların yarısından biraz fazlası ölümle sonuçlanırken çok sayıda vaka tespit edilmediği için ölüm oranının aslında çok daha düşük olması muhtemel.
İngiltere'deki ineklerde bildirilmiş herhangi bir H5N1 vakası bulunmuyor.
Pirbright Enstitüsü'nde kuş virolojisi grubunu yöneten Profesör Ian Brown, İngiltere'nin Avrupa gibi hastalık özelliklerindeki değişiklikleri takip etmek ve izlemek için tasarlanmış çok güçlü hayvan sağlığı sistemlerine sahip olduğunu söylüyor.
Brown, "Eğer ineklerin süt üretimindeki bildirilen düşüş önemli ölçekte olsaydı bu fark edilir ve muhtemelen takip edilirdi" diyor.
Bu bilgiler ışığında ve Covid-19'un ardından aşı hazırlığı konusunda da sorularınız olabilir.
WHO, yeni ortaya çıkan influenza virüsü türlerini tartışmak üzere yılda iki kez toplanıyor. Prof. Brown ABD'deki sığırlarda görülen H5N1 virüs türlerine uygun aşıların zaten mevcut olduğunu söylüyor.
Virüslerin mutasyona uğrayıp yayılabileceği koşulların yaratılmasına yardımcı olduğumuz gibi, aynı zamanda onları takip etme ve onlara karşı savunma geliştirme konusunda da çok daha iyi hale geldik.
Bundan sonra bu tür savunma mekanizmalarına ihtiyacımız olmamasını umalım. | Bilim, Hayvanlar alemi, Yaşam, Sağlık, Çevre |
Atalarımızın mamutları nasıl avladığının sırrı, Avusturya'daki bir şarap mahzeninde çözülmüş olabilir | Avusturya'nın Gobelsburg köyündeki mahzenini yenileyen Andreas Pernerstorfer adlı şarap üreticisi, olağan dışı bir keşfe imza attı.
Başkent Viyana'nın batısındaki mahzeninde devasa kemikler bulan adam, bunların arkelolojik açıdan önemli kalıntılar olabileceğini fark ederek yetkilileri bilgilendirdi.
Bu kemiklerin en az üç mamuta ait olduğu belirlendi.
Avusturya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü'nden uzmanlar, bulunan kemikleri "heyecan verici" olarak tanımladı.
Pernerstorfer, "Bulduğum nesneleri dedemin bıraktığı odun parçaları sandım. Daha çok kazdıkça, dedemin bir zamanlar burada dişler bulduğunu söylediği aklıma geldi. O anda bunun bir mamut olduğunu düşündüm" diyor.
Uzmanlar bölgede çalışma yapmaya başladı ve başka parçaların izini sürmeye girişti.
Arkeologlar Thomas Einwögerer ve Hannah Parow-Souchon, çalışma sahasında bulunan insan yapımı taşlardan yola çıkarak, kemiklerin 30 bin ila 40 bin yıllık olduğu sonucuna vardıklarını söyledi.
Enstitüye göre ülkedeki bu kapsamda bir keşif yine aynı bölgede en son 150 yıl önce yapılmıştı.
Açıklamada, "Avusturya ve komşu ülkelerdeki benzer kazılar yaklaşık 100 yıl önce tamamlandı ve modern araştırma yöntemleri kullanılamadan yok oldu" bilgisi verildi.
Arkeologlar, böyle bir kazının ilk kez modern yöntemler kullanılarak araştırılabileceğini vurguluyor.
Araştırmacılara göre burada bulunan kalıntılar, Taş Devri'nde insanların mamutları nasıl avladığına da ışık tutabilir.
Arkeolog Parow-Souchon, "İnsanların mamutları avladığını biliyoruz, ancak bunu nasıl başardıkları ve ne yöntem kullandıkları hakkında çok az bilgimiz var" diyor.
Bu mahsende kemikleri bulunan mamutların, bu noktada öldükleri düşünülüyor. Bunun nedeni olarak insanlar tarafından yakalanmaları ya da tuzağa düşürülmeleri ihtimallerinin üzerinde duruluyor.
Bulunan mamut kemikleri, topraktan tamamen çıkarıldıktan sonra Viyana'daki Doğa Tarihi Müzesi'ne götürülecek. | Doğa, Arkeoloji, Bilim, Hayvanlar alemi, Evrim, Antropoloji |
1970'li yıllarda bir bilim kurgu yazarı, ChatGPT’nin gelişini nasıl tahmin etti? | İngiliz bilim kurgu yazarı JG Ballard, 1970’li yıllarda gelişen bilgisayar teknolojilerini kullanarak şiirler üretmeye başlamıştı. Bu şiirler ChatGPT’ye uzanan yolda atılan ilk adımlardı.
JG Ballard, yaşadığı dünyayı yeniden hayal ederek gerçek dünyanın tuhaf ve abartılı yönlerini ele alan, toplumsal normları detaylıca tahlil eden bir yazardı. Gelenekselin ötesindeki roman ve kısa hikayelerini belli bir tür ile sınıflandırmak zordu. Geleceğe dair rahatsız edici öngörüleriyle tartışma yaratıyordu.
Bugün üretken yapay zeka ile müzik ve sanat üretimini tartışırken, Ballard’ın önsezileri geleceğe yeni bir ışık tutuyor.
Ballard 2004 yılında verdiği bir röportajda, kurgu hikayelerine ilham olan “gerçek yaşama ait denebilecek” öykülerden nasıl ilham aldığını şu sözlerle açıklamıştı:
“Tuhaf bir şeyler olduğunu kemiklerime kadar hissediyor ve yüzeyin altındaki bilinç dışı mantığı keşfetmeye çalışarak bu tuhaflıkları romanlarım üzerinden inceliyorum."
Günümüzde üretken yapay zeka ile tuhaf bir şeyler döndüğünü kuşkusuz gördük.
Ballard’ın üretken yapay zeka daha ortada yokken bile dikkatini bu konuya verdiği anlaşılıyor.
OpenAI’ın geliştirdiği ve kullanıcının sorusuna hızlıca kişiye özel metinlerle yanıt veren sohbet robotu ChatGPT’nin yanında, otomatik olarak kültürel içerikler yaratan benzer başka uygulamalar da ortaya çıktı.
Google’ın geliştirdiği “Yapay zekadan güç alan ilham” olarak nitelendirilen “Verse by Verse” bunlardan biri. Kullanıcı, bir şair seçip, birkaç da kriter belirledikten sonra (şiirin türü ya da hece sayısı gibi) sistem, dizeler üretiyor ve ortaya bir şiir çıkıyor.
Sora uygulaması, metin halindeki talimatlar üzerinden bir video üretirken; Dall-E, uygulamaya girilen kelimeleri sanatsal görsellere dönüştürüyor.
Aiva, Loudly ve MuseNet uygulamaları ise, sizin adınıza müzik besteliyor.
Bu uygulamalar insan yaratıcılığı ve kültür kavramından ne anladığımıza dair köklü sorular ortaya atıyor.
Efsanevi İngiliz müzisyen ve şarkı yazarı Nick Cave, kendi tarzıyla yapay zeka ile yazılan şarkılara verdiği tepki ile bu tartışmalara dahil oldu. Cave’e göre bu şarkı, “içsel varlıktan” yoksundu ve yaratıcı düşüncenin “taklitçiliğinden” ibaretti.
İnsanlar, yapay zekanın insan yazarların sonunu getireceğinden endişe ediyor.
50 yıl öncesine ait belgeler üzerinden yaptığım bir araştırmada, benzer tartışmaların o dönemde şekillendiğini gördüm.
Ballard’ın editörlerinden olduğu bir sanat dergisinin arşivlerine bakarken, yazarın daha 1960’lı yıllarda çağın ötesindeki bu kavramlar hakkında yazılar yazdığını, 1970’li yıllarda da bilgisayar üretimi ilk şiirler üzerine çalıştığını öğrendim.
Yalnızca bugün yaşadıklarımızın geçmişteki yankılarına ulaşmakla kalmadım. Ballard’ın dile getirdiği öngörüleri, üretken yapay zekaya ilişkin günümüzdeki gelişmelere dair yeni şeyler de söylüyordu.
Ballard’ın otobiyografisi “Hayatın Mucizeleri”ni incelerken, yazarın doğrudan bu modern tartışmalara atıf yaptığı anlaşılan kısa bir paragrafa denk geldim.
1930-2009 yılları arasında yaşayan Ballard, bir edebiyat dergisi olan Ambit’in editörlüğünü yaparken 1970’li yıların başında yazı yazabilen bilgisayarları nasıl kullandığına şu sözlerle değiniyordu:
“Ambit’te dünyayı yeniden şekillendiren bilime daha fazla yer vermek, daha az şiir görmek istedim. Ulusal Fizik Laboratuvarları’nda çalışan psikolog Dr. Chrisopher Evans’la yaptığım toplantıda, ondan dergiye katkıda bulunmasını istedim. Daha sonra beraber bilgisayar ürünü şiirlerden oluşan olağanüstü bir seri yayınladık.”
Ballard kitapta bu şiirlerle ilgili başka bir atıfta bulunmasa da, Ambit’in 1970’lerdeki yayınlarını inceleyerek, yazarın bahsettiği seriye ait olduğu anlaşılan 4 yazı buldum.
Tümünün bilgisayar tarafından üretildiği ve 1972 ile 1977 arasında yayımlandığı görülüyor.
Bunlardan ikisini şiir diye niteleyebiliriz. Tüm şiir koleksiyonunun yazarları Christopher Evans ve Jackie Wilson (1972 ila 1974) olarak not edilmiş. Ballard, Evans için “uzun siyah saçlı bir yeraltı bilimcisi” nitelemesini yapıyor ve Evans’ın “bir çift Amerikan spor ayakkabı, kot pantolon ve altın kolyesinin üzerindeki demir haç işareti görünen göğsü açık kot gömleğiyle, laboratuvarda oradan oraya koşuşturduğunu” anlatıyor.
Bilgisayar üretimi koleksiyonlardaki şiirleri okumak ve anlamak kolay değil.
Şiirleri okurken, bu içeriklerin “gerçeği kadar iyi” olduğuna dair, Ballard’ın da hak verdiği bazı yorumların doğru olduğunu söylemek zor.
Ancak içeriklerinin kalitesini bir yana bırakırsak, 70’li yılların teknolojisi bilgisayarların üretimi bu içeriklerin, yaratıcılığın ne olduğuna dair ve insanın rolüne dair sorgulamalara öncülük ettiğini görmek çok etkileyici.
Peki bilgisayar üretimi bu metinler için roman, hikaye ya da şiir tanımını kullanabilir miyiz? Bu net değil . Ballard’ın bu yeni olasılıklardan etkilendiği ve bu içerikler üzerinden diğer yazarları kışkırtmayı denediği söylenebilir.
1961’de Ballard’ın yazdığı “Stüdyo 5, Yıldızlar” başlıklı hikaye, “avangart şiir eleştirmeni” bir editörü merkezine alıyordu.
Bu hikaye, kulağa tanıdık geliyor.
Hikayede ana karakterin düzenli olarak editörlüğünü yaptığı şairlerin tümü, “Verse-Transcribers (VT)” adı verilen ve seçilmiş bazı kriterlere karşılık otomatik olarak şiir üreten bir cihaz kullanıyorlar.
Bu makineler şiir sanatını mükemmel hale getiriyor ve şairler bu makineleri kullanmadan yazmak için bir neden görmüyorlar.
Hikayedeki editör, önüne gelen, VT cihazından yeni çıkmış bir şiiri okumaya bile gerek görmüyor çünkü şiirin yayımlanmak için uygun olduğundan şüphesi yok.
Ancak hikayenin devamında, VT ile çalışmaya alışmış olan şairlerin ilham almak adına bu cihazlara bağımlı hale gelmesi sorunlar yaratmaya başlıyor.
Ballard’ın hikayesi, şiir üretmenin teknik bir mesele haline gelmesi ile yazma pratiğine olan ihtiyacın ortadan kaybolacağına dair öngörüde bulunuyor.
Hikayedeki editör, yaratıcılığın yerine, “vezin, kafiye ve yarım kafiye seçmek için” buton ya da düğmelere basmaktan ibaret olan “teknik ustalığın” geçtiğini söylüyor.
Yukarıda saydığımız üretken yapay zeka uygulamalarındaki veriler de bundan farklı değil.
Genelde belli kriterler üzerinden, bir cümle ya da yazılı bir talimat vererek üretici yapay zekayı yönlendiriyoruz.
Ballard’ın hikayesindeki gizemli rakip karakter Aurora, bilgisayar kullanarak yazan yazarları “Bunlar şair değiller, bunlar makine işçileri” sözleriyle hor görüyor.
Aurora “ölmekte olan bir sanatı korumak” için bölgedeki tüm VT cihazlarını imha edince, insan yaratıcılığının yokluğu açıkça görünür oluyor.
Hikayede Aurora bir cihazı dahi tek parça bırakmıyor, hepsini kırıp döküyor. Derginin bir sonraki sayısını hazırlamaya çalışan editörün elinde, otomatik bir şekilde sayfaları dolduracak herhangi bir metin kalmıyor.
Aurora ona, “Sen yaz bir şeyler!” önerisinde bulunuyor. Editörün ekip arkadaşı Tony ise, onu telkin etmek için, “50 yıl önce çok az kişi şiir yazıyordu ama kimse okumuyordu. Şimdi şiir yazan da kalmadı” diyor.
Hikayenin sonunda makinelerin ortadan kalmasıyla şairler yeniden yaratıcılıklarını kullanmaya başlıyor, VT cihazlarına bağımlılık ortadan kalkıyor. En sonunda da, yeni cihazlar almak için verilen sipariş kağıdını yırtıyorlar.
Hikaye, yaratıcılığın otomatikleştirilmesine karşı bir uyarı niteliğinde.
1972-74 yılları arasındaki şiir koleksiyonunda her yazıda, belli bir başlık, yazar ve altı satır da metin var.
Satırlar fazlasıyla kalıplaşmış ve belli bir formüle bağlı kalınmış. Mesela şiirin devamındaki dizeler, ilk dizeye göz kırpıyor.
Koleksiyonda adı geçen Evans ve Wilson’ın dergide düştüğü dipnotlar, bilgisayar üretimi şiirler arasındaki tutarlılığı açıklıyor:
“Bu kısa bilim kurgu romanları onları yazmak için programlanmış bir bilgisayar tarafından üretilmiştir ve gerekirse sonsuza kadar, RUN JWSF komutu verilerek üretilebilir.
RUN, bilgisayarlarda bir programı çalıştırmak için kullanılan klasik bir komut. JWSF’nin tam olarak ne anlama geldiği net değil ancak hiç durmayan ve sonsuza dek çalışacak bir yazma makinesi yaratma hayalleri olduğu açık.
Programın “çok basit” olduğunu ifade eden Evans ve Wilson, notlarında özetle nasıl çalıştıklarını anlatıyor. Buna göre bilgisayar, seçilmiş anahtar kelime ve cümlelerden oluşan bir havuzdan rastgele seçiyor.
Bu rastgele seçilen kelimelerin nasıl yerleştirileceğine dair de belli bir yapı var: Hikayenin ilk satırı genelde bilgisayarın boşluklarını tamamladığı şu gibi bir cümle yapısından oluşuyor: “(BOŞLUK)’UN (BOŞLUK)U (BOŞLUK)’A (BOŞLUK)”
İşte bilgisayarın buradaki boşlukları kelimeler havuzunu aratarak doldurduğu anlaşılıyor. Mesela şunun gibi bir dize ortaya çıkıyor:
“MOTORLARIN ŞARABI EVE ZARAR VERDİ”
Evans ve Wilson, sonsuz yeni içerik kaynağı olduğunu düşündükleri bu yapının , “10 bin olası benzersiz cümle ürettiğini” öne sürüyorlardı.
Açılış cümlesinin ardından, ikinci dize 10 tamamlanmış cümlenin rastgele seçiminden oluşuyordu. Üçüncü dize ilkindeki stratejiye geri dönüyor, dördüncü ise yine 10 tam cümleden rasgele seçilerek oluşuyordu.
Kendini tekrarlayan ve tahmin etmesi kolay bu üretimler, aynı zamanda oldukça tuhaf. Kelime havuzunu nasıl yarattıkları ise gizemini koruyor.
İkinci gizemli konu da, dizeler arasındaki değişken yapıyı nasıl oluşturdukları.
Evans ve Wilson aynı zamanda “Bilgisayar, aklına başka fikir gelmeyecek hale gelene kadar kaç tane orijinal ve benzersiz kısa bilim kurgu romanı yazabilir?” sorusunu kendine soruyordu.
Bu havuzlarda kaç kelime olduğunu bilmediğimizi düşünürsek, soruya ikilinin verdiği spekülatif yanıt şuydu: “Saniyede 10 karakter yazdığını düşünürsek bu, (yaklaşık) 10.000.000.000.000.000.000 [100 Kentilyon] yıl sürerdi. “
Yani bu makine tarafından yazılan şiirlerin gerçek bir sınırı yoktu.
Yazar isimleri de aynı şekilde bilgisayar tarafından, “bilim kurgu türüne uygun isimlerden oluşan bir havuzdan seçilerek”, yine rast gele bir şekilde yazılarla eşleşiyordu.
"Bilim kurgu türüne uygun isim" ifadesiyle ne demek istedikleri tam belli değil ancak yazar isimlerinden bazıları şöyleydi: Q Johnson, Blade Sinatra, Frank Archer, Marsha Fantoni, Blade Van Vargon ve hatta Tagon "X".
Uydurma oldukları çok açık olsa da, bir yazar ismi eklemek, bu metinleri insanlaştırıyordu. Aynı zamanda insan yaratıcıların eser sahipliğiyle ilgili tartışmaya dikkatleri çekiyordu.
1976 ve 1977’de yayımlanan makaleler ise yön değiştiriyor ve metin yaratan bilgisayarlardan uzaklaşıp, bilgisayarların insanlarla etkileşimi konusuna yöneliyordu.
Örneğin, 1976’da yine Evans ve Wilson, “Merhaba, bilgisayarın arıyor” başlıklı yazılarında “Bilgisayarlar doktorlara hastalıkları teşhis etme konusunda yardım edebilir mi?” sorusuna yanıt aradılar.
Belli havuzlardan rastgele seçilen kelime ve cümlelerden oluşan bu şiirler, bugünkü yapay zeka ürünlerinden, yani büyük veri tabanları temel alınarak, bazı hesaplamalar ve olasılıklar üzerinden yaratılan metinlerden farklı.
Ancak ikisinde de benzer mantık ve hassasiyetler göze çarpıyor: İkisi de toplumsal ve kültürel yaşamın bazı alanlarını otomatikleştirme arzusundan yola çıkıyor.
1970’li yıllardaki bu şiirler bir çeşit gösteri miydi, ya da muzır bir hiciv örneği miydi bilmiyoruz.
Yine de, bilgisayar üretimi yaratıcılığın en eski şekillerine dair bize ipuçları veriyorlar.
Ballard, 1961’de yazdığı kısa hikayesinde bugün gözlemlediğimiz bir duruma ışık tutuyordu:
Bir yanda insan eylemlerinden insanın ta kendisinin uzaklaştırılması sonucu ortaya çıkan sorunlar var; bir yanda da bilgi birikiminin kültürel yaratımlardan uzaklaştırılması ile ilgili ortaya atılan tartışmalar.
Ambit’teki kısa hikayeler ve şiirler, bugün tanık olduğumuz, yapay zekanın ürettiği yazı, sanat ve müziklere dair kaygıları yansıtıyor.
Ballard her zaman “tuhaf giden bir şeylere” ilgiliydi.
Üretken yapay zeka teknolojisiyle çalışan uygulamalar yaygınlaşırken, bu tuhaflık daha da büyüyor.
BBC Future'da yayımlanan David Beer imzalı bu yazı ilk olarak The Conversation'da yayımlanmıştır. | Teknoloji, Kültür-Sanat, Bilim, Toplum, Yapay zeka, Sanat |
Bilim insanları antik 'hayat ağacı'nın gizemini çözdü | Bilim insanları antik baobab ağaçlarının kökeninin gizemini çözdü.
DNA çalışmalarına göre bu ağaçlar ilk olarak 21 milyon yıl önce Madagaskar'da ortaya çıktı.
3 bin yıl yaşayabilen bu ağaçların tohumları daha sonra okyanus akıntılarıyla Avustralya'ya ve Afrika ana karasına taşınarak farklı türlere dönüştü.
Araştırmacılar, bu ağaçların yok olmaya daha önce düşünülenden daha yakın olabileceklerini söylüyor ve koruma çabalarını artırma çağrısı yapıyor.
Baobablar, tuhaf şekilleri ve uzun ömürleri nedeniyle "hayat ağacı" veya "ters ağaç" olarak da bilinir. İklim değişikliği ve yaygın ormansızlaşma nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
İngiltere’deki Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri'nden Dr. Ilia Leitch, Londra Queen Mary Üniversitesi'nden eşi Profesör Andrew Leitch ile birlikte bu araştırmada yer aldı.
Leitch BBC'ye verdiği demeçte, “Önemli bir tür olan ve insanların yanı sıra çok çeşitli hayvan ve bitki türlerini destekleyen baobabların kökenini tespit ettik" dedi.
Leitch "Ve edindiğimiz veriler, yok olmalarını engellemek için alınacak önlemlere ışık tutacak" öngörüsünde bulundu.
Araştırmacılar, sekiz baobab türünü inceledi. Bunların altısı Madagaskar'da, biri kuzeybatı Avustralya'da bulunuyordu, diğeri ise Afrika'da görülen yaygın bir türdü.
Madagaskar’daki baobab’larının en büyüğü ve en ünlüsü olan dev baobab da dahil olmak üzere nesli tükenmekte olan iki tür için koruma çabalarının artırılması çağrısında bulunuyorlar.
Baobab’lar, yerel kültürler ve geleneklerle derinden iç içe geçmiş, dünyadaki en dikkate değer ağaçlardan biri.
Madagaskar dilinde "ormanın anası", "ters ağaç" ve "hayat ağacı" olarak da anılıyorlar.
Bu ağaçlar binlerce yıl yaşayabilir, çok büyük boyutlara ulaşabilir ve kurak mevsimlerde hayatta kalabilmek için gövdelerinde büyük miktarda su depolayabiliyorlar.
Meyveleri çok besleyicidir ve gövdelerinden ip veya giysi yapımında kullanılan lifler elde ediliyor.
Akşamları, nektarlarıyla beslenmek için uzun mesafeler kat eden yarasaları çeken büyük beyaz çiçekler açarlar ve kuşlar için önemli yuvalama alanlarıdır. | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre |
Beyin kanserine yakalanan onkologda, ilk kez uygulanan deneysel tedavinin birinci yılında tümöre rastlanmadı | Dünyada bir ilk olan tedavinin uygulanmaya başlandığı Avustralyalı ünlü onkologda, beyin kanserine yakalandıktan bir yıl sonra yapılan taramada kansere rastlanmadı.
Avustralyalı Profesör Richard Scolyer ve yıllardır birlikte çalıştığı Georgina Long, deri kanseri tedavisindeki başarıları sayesinde ülkelerinde 'ulusal hazine' olarak ün kazanmış isimlerdi.
Scolyer’e 2023 yılında çoğu hastanın bir yıldan az hayatta kaldığı glioblastomanın bir alt türü tanısı konmuştu.
Salı günü yapılan son taramada ise 57 yaşındaki doktorda tümör izine rastlanmadı.
BBC’ye konuşan Scolyer, “Açık söylemeliyim ki ilk taramadan çok daha fazla heyecanlıydım. Şu an çok mutluyum” dedi.
Scolyer’e kendisine koyulan beyin kanseri tanısı sonrası, cilt kanseri üzerine uzun yıllardır birlikte çalıştığı doktor arkadaşı Georgina Long ile ‘çığır açıcı’ tedavi için birlikte çalışmaya başladı.
İkili Avustralya’da çok fazla görülen deri kanseri (melanom) için immünoterapi tedavisini geliştirmişti.
Melanomdan kurtulma oranını yüzde 50’lere çıkaran bu tedavide kanser hücrelerine saldırmak için vücudun bağışıklık sistemi kullanılıyor.
İkili, geliştirdikleri bu tedaviyi, hiç denenmediği beyin kanserine uygulamak için çalışmaya başladı.
Beynin bağ dokusunda bulunan glioblastomalar oldukça agresiftir. Tedavilerine yönelik genel protokol da (ameliyat, radyoterapi ve kemoterapi) son yirmi yılda çok az değişti.
Hastaların hayatta kalma oranları da bu karanlık tabloya karşılık gelecek şekildeydi. Tüm hastaların yalnızca yüzde 5'i, beş yıldan fazla yaşıyor.
Georgina Long ve ekibi, ameliyat öncesi ilaç kombinasyonları uygulanarak yapılan immünoterapinin, deri kanserinde daha iyi sonuç verdiğini keşfetmişti.
Ancak bunu beyin kanseri olan Scolyer’a uygulamak büyük riskleri de beraberinde getiriyordu.
Bazı onkologlar ilacın beynine ulaşacağından şüphe duyuyordu. Ve hatta ulaşsa bile bağışıklık sisteminin tepki vermesinin de şüpheli olduğunu savunuyordu.
Scolyer’a bu nedenle, ilaçların kanseri tespit etme gücünü artıran, onun tümörünün izlerine göre kişiselleştirilmiş bir aşı da uygulandı. Bu da ilk kez yapılıyordu.
Bu deneysel tedavinin Scolyer’ı daha hızlı öldürebileceğinden endişe edenler immünoterapi ilaçlarının onu zehirleyebileceği düşüncesini dile getiriyordu. Bu ilaçlar beynin şişmesine neden olabilirdi.
Profesör Scolyer, 2024 yılı başında epilepsi nöbetleri, karaciğer sorunları ve zatürreyle uğraştığı ayların zorlu geçtiğini ancak şimdi kendisini daha sağlıklı hissettiğini söylüyor.
Onkolog bugün 15 kilometre koşabilir halde olduğunu da aktarıyor:
"Bu kesinlikle beyin kanserimin tedavi edildiği anlamına gelmiyor. Ama henüz geri gelmediğini bilmek güzel, dolayısıyla eşim Katie ve üç harika çocuğumla hayatımın tadını çıkarmak için biraz daha zamanım var."
Şu ana kadar elde edilen sonuçlar, Scolyer ve Long’un, dünyada her yıl yaklaşık 300 bin civarında kişinin yakalandığı beyin kanserinin tedavisine yakın olabileceği konusunda büyük bir heyecan yarattı.
Long ve Scolyer, bu yöntemi uygulamaya başlarken tedavi ihtimalinin az olduğunu kabul ediyor ve deneyesel tedavinin Scolyer’ın ömrünü uzatma amacı taşıdığını söylüyordu. İkili bu yöntemin, glioblastoma hastaları için klinik deneylere dönüşmesini umuyordu.
Ancak şu anda Scolyer’e uygulanan tedavisinin ilk hafta sonuçlarının yer aldığı detaylı bir rapor tıp çevrelerinin incelemesi altında.
Buna karşı Profesör Long, onay almış bir tedavi geliştirmekten hala uzakta olduklarını vurguluyor:
"Daha fazla insana yardım edebilme yolunda, bir sonraki adımın temelini oluşturabilecek bir yığın veri elde ettik.
"Henüz son noktaya ulaşmış değiliz. Odaklanmamız gereken şey, ameliyat öncesi immünoterapi içeren tedavi yaklaşımının daha çok sayıda insanda işe yaradığını göstermek."
Otuz yıl önce, Profesör Scolyer ve Profesör Long, genç ve zeki doktorlar olarak ilk kez tanıştıklarında, ilerlemiş deri kanseri ölüm cezası olarak görülüyordu.
Son on yılda, kanser hücrelerine saldırmak için vücudun bağışıklık sistemini kullanmak üzere geliştirilen immünoterapi, ileri melanom hastalarının tedavi süreçlerini önemli ölçüde iyileştirdi. Yüzde 10 olan bu aşamadaki kurtulma oranı yüzde 50’ye kadar çıktı.
Dünya çapında melanom (deri kanseri) tanısı alan herkes, ikisinin liderlik ettiği Melanom Enstitüsü'nün çalışmaları sayesinde tedavi görüyor.
Bu tedavi ikiliyi ulusal hazine konumuna taşıdı. Avustralya’da herkes onların başardıklarından faydalanan en az bir kişiyi tanıyor. Ve doktor ikili bu yıl beraberce Yılın Avustralyalıları seçildiler. | Bilim, Tıbbi araştırma, Kanser, Sağlık, Tıp |
Ay'a adım atacak bir sonraki ülke hangisi olacak? | Apollo 11, 1969'da Buzz Aldrin ve Neil Armstrong'u Ay yüzeyine indirdi. Sonraki 3 yılda yapılan yeni Apollo seyahatlerinde 10 Amerikalı daha Ay yüzeyine adım attı.
Son insan Ay'dan ayrıldıktan yarım asır sonra Ay’a olan ilgi yeniden canlandı.
ABD, aralarında bir siyah Amerikalı’nın ve bir kadın astronotun da bulunduğu bir ekibi Ay'a göndermeyi planlıyor.
Yalnızca Amerika değil Çin ve Hindistan da benzer programlar yürütüyor.
Peki Ay yarışındaki bu hızlanmanın sebebi ve 1960’lı yıllardan farkı ne?
ABD'nin ilk insanlı seyahati, Sovyetler Birliği’nin 1961'de Yuri Gagarin'i Dünya yörüngesine çıkarmasına yanıttı.
Amerika’nın Ay'a inmeyi başarması, devasa bir teknolojik atılım olmanın yanında küresel anlamda da ses getiren bir siyasi başarıydı.
The Economist dergisinin baş editörü ve The Moon kitabının yazarı Oliver Morton, "İnsanları Dünya'dan alıp Ay'a koyacağız' sözünü gerçekleştirmekten daha muhteşem ne olabilir ki?” diyerek bu başarıyı övüyor.
Ay’a bundan sonra kim adım atacak sorusunun yanıtı, jeopolitik rekabet ve Ay’ın doğal kaynaklarına ulaşma hedefi arasında şekilleniyor.
Farklı ülkeler ve hatta özel sektör devlerinin Dünya’nın uydusuna ulaşma hedefi var.
Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa Birliği son yıllarda Ay’ın yüzeyine yumuşak iniş yapmayı başardı. Ancak bunlar insansız seyahatlerdi.
Çin ve ABD arasında ise insanlı seyahat konusunda rekabet var.
Ars Technica dergisinden Eric Berger, bu iki ülkenin uzay yarışının arkasında jeopolitik çıkarlar olduğunu kaydediyor ve “İki ülke de farklı uluslararası ortaklarla 5 ila 10 yıl içinde oraya ulaşmaya çalışıyor” diyor.
Ay'a yapılan ilk seyahat araştırma amaçlı değil, sadece oraya ulaşma hedefliydi.
Ancak bugün birçok ülkenin amacı Ay’a sadece gitmek değil, orada üs kurmak.
İngiltere’deki Northumbria Üniversitesi'nden uzay hukuku profesörü Christopher Newman, Ay’da ve Mars’ta koloniler kurma hedefiyle çalışanları överek, “Bu bahsettiğimiz şey tam olarak bilim kurgu” diyor.
Newman’a göre bu teknolojiye ulaşma hedefinde olanların çabaları sayesinde insanlık olası bir yok oluş felaketini de atlatabilecek.
ABD’nin bu kez Ay’a gitme hedefinin arkasındaysa daha ileri ulaşma projesi yatıyor.
Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Profesör Namrata Goswami, Amerika’nın hedefini Ay’a bir üs kurarak burayı, “Mars’a ulaşmak için bir durak olarak kullanmak” olarak açıklıyor.
Goswami, Ay’da yerçekiminin az olduğunu hatırlatarak, Dünya’dan yapılacak fırlatmalara göre daha az yakıtla uzak hedeflere ulaşmanın mümkün olduğunu söylüyor ve “Bu yüzden uluslar bunu stratejik bir hedef olarak görüyor” diyor.
Ay'ın bazı bölümlerinin sürekli güneş ışığı alması nedeniyle burada ciddi bir güneş enerjisi üretme potansiyeli de mevcut.
Buradaki fikir, elde edilebilecek enerjiyi, geniş uydular aracılığıyla alçak Dünya yörüngesine iletmek ve oradan da mikrodalga ışınları aracılığıyla Dünya’ya ulaştırmak.
Hindistan'ın çalışmaları, Ay’ın Güney Kutbu yakınlarında kükürt, alüminyum ve diğer elementlerin varlığını ortaya koydu.
Ülkenin odak noktası, burada kalmayı sağlayabilecek temel elemente ulaşmak.
Goswami, “Su buzu hayati önem taşıyor çünkü insanlı yerleşim kurmak istiyorsanız ihtiyacınız olan şey bu. Su buzu oksijene dönüştürülebilir" diye bu çalışmanın önemini açıklıyor.
1960’larda Ay’a ilk insanlı inişin gerçekleştirilmesi coşkusunun ardından daha uzaktaki gezegenler ulaşmayı konuşmaya başlamıştık. Ancak bu yakın bir zamanda gerçekleşmeyecek.
Ars Technica dergisinden Berger, 3 günde ulaşılabilen Ay’ın aksine Mars’a ulaşmanın 6 ila 8 ay sürebileceğini hatırlatıyor ve “Bu gerçek anlamda bir sonraki basamak” diyor.
Ay'a ulaşmak önemli teknik engelleri aşmayı gerektiriyor.
Astronotları uzaya göndermek ve onları radyasyondan korumak için güçlü bir rokete ihtiyacınız var.
Ay yüzeyine yumuşak bir iniş yapmak ve onları oradan geri getirebilmek de detaylı çalışmalar gerektiriyor. Bir teknik sorun çıkarsa astronotların dışarıdan yardım alma şansı olmayacak.
Astronotlar dönüş yolunda saniyede birkaç kilometre gibi korkunç bir hızla Dünya atmosferine yeniden girecekler.
Berger, alçak Dünya yörüngesinden geri dönüşe kıyasla Ay dönüşünün, yolda hız kazanma nedeniyle daha tehlikeli bir atmosfer girişine yol açtığını hatırlatıyor.
Farklı ülkeler Ay yüzeyine indikçe Ay'ın kaynaklarına ne olacağı da önemli bir konu.
1967 tarihli Dış Uzay Anlaşması hiçbir ülkenin uzayda egemenlik iddiasında bulunamayacağını garanti ediyor. Ancak yaklaşık yarım asır sonra başka bir gerçeklik devreye girebilir.
Goswami, Ay’a iniş yapmayı başaracak ülkelerin, ilk hamle avantajına da sahip olacağını hatırlatıyor ve “Bugün artık Ay’ın kaynaklarının nasıl paylaşılacağı konusunda hukuki bir altyapımız yok” diyor.
Çin yönetimi, 2030’lu yıllarda Ay yüzeyinde bir üs inşa etmeyi amaçlıyor. Amerika ise aynı hedefi 2028 yılı için belirlemişti ancak bu program şimdiden ertelemelerle uğraşıyor.
ABD’nin bu amaca ulaşabilmesi, milyarder Elon Musk’un uzay araştırmaları şirketi SpaceX’in Starship roketinin son halini teslim etmesine bağlı.
Hindistan gelecek yıl ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirmeyi planlıyor. Ülke 2035’e kadar bir üs kurma, 2040 yılında da astronotu Ay üssüne göndermeyi amaçlıyor.
Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Profesör Goswami, Çin’in uzay programı ile ilgili en dikkat çekici şeyin, “belirlenen tarihlere tam olarak uygun ilerleme” becerileri olduğunu savunuyor.
Goswami, “Bahse girerim ki Çin, 21. yüzyılda Ay’a, uzay araştırmaları ve kalıcı üs inşa etme hedefiyle inmeyi başaracak ilk ülke olacak” diyor. | Uzay, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan, Uzay keşfi |
'Hedonik açlık' nedir? Nasıl kaçınabiliriz? | Yemekle ilişkimiz karmaşık ve sıklıkla da sağlıksız.
Besleyici ve lezzetli bir yemekten sonra bile, hiç kendinizi sadece zevk için atıştırmalıklar yerken buldunuz mu? Öyleyse, uzmanların "hedonik açlık" diye tanımladığı bir beslenme alışkanlığıyla karşı karşıya olabilirsiniz.
Bilim insanları bu durumu "açlık motivasyonuyla değil, zevk için yiyecek tüketme arzusu" diye açıklıyor. Bu yeme alışkanlığı adını Yunanca "zevk" anlamına gelen "hedone" kelimesinden alıyor. Hedon aynı zamanda Yunan mitolojisindeki zevk tanrıçası.
Tüm gönüllü gıda tüketimlerinde bir derece zevk söz konusu olsa da, bu durumda itici güç kalori ihtiyacı olmadığı için, genelde gıdanın kolay bulunduğu ve açlığın nadir görüldüğü topluluklarla ilişkilendiriliyor.
Vücudumuz, beslenmeden gelen enerjiyle ya da tükettiğimiz yiyecek ve içeceklerden aldığımız kalorilerle çalışıyor. Aldığımızdan çok kalori yaktığımızda, vücudumuz buna iştahımızı artırarak yanıt veriyor. Bunun nedeni, boş olduğunda midemizin, beynimize aç olduğumuzu söylediği bir hormonal sistem olması. Bu durum "fiziksel açlık" diye biliniyor.
Bilim insanlarına göre "Hedonik açlık" biyolojik açlık değil, sadece zevk için yiyecek tüketme arzusu.
İngiltere'deki Leeds Üniversitesi'nden İştah ve Enerji Dengesi Profesör James Stubbs "Neredeyse herkesin hedonik yeme alışkanlıkları var ve herkes motivasyonu zevk olan amaç odaklı davranışlara sahip" diyor.
"Bazı insanlar için yiyecek başkalarına kıyasla daha büyük bir zevktir."
Prof. Stubbs, yeme alışkanlıklarımızın zevk dışında, çoğunlukla duygular, stres ve rahatsızlıktan uzak durmak gibi değişkenlerle şekillendiğini söylüyor Stubbs'a göre bu durum fiziksel açlık ve hedonik açlık arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyor.
Peki yiyecekle zevk almak isteyenler, yeşil salataya ya da Brüksel lahanasına mı yöneliyor? Pek öyle değil.
Liverpool Üniversitesi İştah ve Obezite Araştırma Grubu'ndan öğretim üyesi ve araştırmacı Dr. Bethan Mead "İyi enerji kaynakları olarak görüldüklerinden, genelde doğal olarak yağ, tuz ve şeker oranı yüksek gıdalara yöneliriz" diyor.
"Verdikleri enerji ve yerken verdiği zevk için bu gıdalar bizi çeker ve bu nedenle zevk veren özellikleri nedeniyle mi (hedonik açlık) ya da fiziksel açlığın biyolojik hissi nedeniyle mi yöneldiğimizi ayırt etmek zor."
Bu gıdalardaki yüksek yağ, tuz ve şeker oranları da hedonik açlığı tetikleyen faktörler arasında görülüyor.
Ve sırf zevk motivasyonuyla sağlıksız gıdalar tüketmek obeziteyle ilişkilendiriliyor.
Prof Stubbs "Etrafımız çok lezzetli, edinmesi kolay ve yemeye hazır gıdalarla çevrili. Bu da modern toplumlarda kilo alma ve obezite için ortam hazırlıyor. Dünya genelinde her sekiz kişiden birinin obez olması şaşırtıcı değil" diyor.
Uzmanlara göre, teorik olarak zevk için yemekte herhangi bir sorun yok. Çünkü ödül duygusunu harekete geçiriyor. Ancak fazla yeme, bağımlılık ve obezite alarm zillerinin çalmasına yol açıyor.
Ocak 2024'te İnsan Beslenmesi ve Diyetetik güncesi adlı yayında yer alan Türkiye'de yapılan bir araştırmada, hedonik açlık ve obezite arasındaki ilişki ele alındı.
Araştırmada, hedonik açlığın fazla kilolu yetişkinlerde arttığı, kendine güvenin azaldığı ve kilo alımıyla birlikte kendini kötülemenin de yükseldiği belirlendi.
Peki, hedonik açlık nedeniyle fazla gıda tüketmekten kaçınmak için neler yapmalıyız?
Dr. Mead "Araştırmalar bize insanların kilo verdikçe hedonik açlığın azalabileceğini gösteriyor."
Kilo vermek, yeni yeme alışkanlıkları edinmek ve sağlıklı bir yaşam biçimine geçiş çok insan için kolay olmayabilir. Ancak Prof Stubbs, bu durumun zevk alınan, hedonik bir aktiviteye de dönüştürülebileceğini vurguluyor.
"Örneğin, fiziksel aktivitenizi artırmak istiyorsunuz. Size keyif veren aktiviteleri düşünün. Spor salonuna gitmek mi? Belki değil. Arkadaşlarınızla yürümek ya da dans etmek mi?
Bilinçli yemek, hedonik açlığa dayalı fazla gıda tüketmekten kaçınmanın bir yolu olabilir.
Ancak Prof. Stubbs, "Ama lahana diyet çok uzun sürmez" diye de ekliyor ve bunun yerine gıda tüketimi konusunda daha dengeli bir yaklaşım tavsiye ediyor.
"İnsanların hedonik gıda tüketmelerini durdurmak istemiyoruz. Bu zevki sağlıklı beslenmeye doğru yeniden yöneltmek istiyoruz." | Diyet & Beslenme, Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Obezite, Sağlık, Gıda |
AstraZeneca, Covid aşısını neden piyasadan çekti? | Oxford-AstraZeneca Covid aşısı üç milyar dozdan fazla uygulandıktan sonra piyasadan çekiliyor.
AstraZeneca, aşıdan "müthiş bir gurur duyduklarını", ancak ticari bir karar aldıklarını söyledi.
Şirket, yeni koronavirüs varyantlarının ortaya çıkmasıyla, talebin güncellenmiş aşılara kaydığını söyledi.
Aşının pandemi döneminde milyonlarca kişinin hayatını kurtardığı tahmin ediliyor, ancak aşı ayrıca nadir görülen ve bazen ölümcül de olabilen kan pıhtılaşmalarına neden olabiliyor.
Dünyayı pandemi kapanmalarından kurtarma yarışında, Oxford-AstraZeneca ortaklığında hazırlanan Covid aşısı, Oxford Üniversitesi'ndeki bilim insanlarınca rekor bir sürede geliştirildi. Normalde 10 yıl süren aşı geliştirme süreci, 10 ayda tamamlandı.
AstraZeneca aşısı, Kasım 2020'de muadillerinden çok daha ucuz ve saklaması kolay olduğundan, "dünya için bir aşı" diye karşılanmıştı. Bunun yanı sıra İngiltere'nin aşılarla kapanmalardan çıkma politikasının en önemli unsuruydu.
Bristol Üniversitesi'nden Prof. Adam Finn "Doğrusu, dev bir fark yarattı. O dönem Pfizer'ın aşısıyla birlikte yaşadığımız felaketten bizi çıkarttı" dedi.
Ancak aşının şöhreti, nadir görülen bir yan etki olan kan pıhtılaşması nedeniyle darbe yedi ve İngiltere dahil bazı ülkeler alternatif aşılara yöneldi.
AztraZeneca'dan yapılan yazılı açıklamada, "Bağımsız tahminlere göre, kullanımın sadece ilk yılında 6,5 milyon yaşam kurtarıldı. Çabalarımız dünya genelindeki hükümetler tarafından tanındı ve küresel pandeminin sona erdirilmesinde kritik bir unsur olarak görüldü" denildi.
Şirket ayrıca, Covid virüsünün mutasyona uğramış yeni varyantlarını yakından takip eden yeni aşılarla "güncellenmiş aşı fazlası ortaya çıktığını" ve "düşen talep" nedeniyle aşının artık "üretilmediğini ve tedarik edilmediğini" bildirdi.
Prof. Finn "Sanırım aşının piyasadan çekilmesi artık işe yaramadığını gösteriyor. Virüs çok atik çıktı ve evrimleşerek orijinal aşılardan uzaklaştı. Yani bir anlamda artık aşılar alakasız hala geldi ve şu anda yeniden formüle edilmiş aşılar kullanılıyor" dedi.
AstraZeneca'nın ürettiği Covid aşısı genel olarak güvenli ve etkili olarak değerlendirilse de Trombositopeni Sendromlu Tromboz (TTS) olarak bilinen nadir ancak ciddi bir yan etki riski taşıdığı ortaya çıkmıştı.
Aşı, 18 yaş ve üzeri kişilerde, genellikle üst kola, yaklaşık üç ay arayla iki enjeksiyon şeklinde uygulanıyordu. Bazı ülkeler tarafından takviye aşısı olarak da kullanıldı.
Vaxzevria adlı aşı, Covid-19'a neden olan SARS-CoV-2 virüsünden bir protein yapma genini içerecek şekilde modifiye edilmiş adenovirüs ailesinden başka bir virüsten oluşuyor ve virüsün kendisini içermiyor.
Nisan 2021'de aşı olduktan sonra kan pıhtısı nedeniyle beyin hasarına uğrayan ve çalışamayan iki çocuk babası Jamie Scott şirkete yönelik ilk yasal süreci başlatmıştı.
Aşıyla ilgili toplu bir davada birden çok iddiayla karşı karşıya olan AstraZeneca, geçtiğimiz aylarda Covid aşısının bu yan etkiye neden olabileceğini ilk kez mahkeme belgelerinde kabul etti.
Bazı davacılar yakınlarını kaybettiklerini, bazılarıysa aşının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını iddia ediyor.
AstraZeneca iddialara karşı çıkıyor ancak Şubat ayında İngiliz Yüksek Mahkemesi'ne sunduğu yasal bir belgede Covid aşısının "çok nadir durumlarda TTS'ye neden olabileceğini" doğruladı. | Bilim, Tıbbi araştırma, Şirket Haberleri, Koronavirüs, Sağlık |
BBC analizi: Okyanus sıcaklıkları geçen yıl boyunca her gün yeni bir rekor kırdı | BBC analizi, iklim değişikliğinin etkisiyle okyanus sıcaklıklarının geçen yıl boyunca her gün rekor üstüne rekor kırdığını buldu. 50 gün ise, şimdiye kadarki en büyük farkla sıcaklık rekorları kırıldı.
Bunda gezegenimizi ısıtan sera gazları kadar El Niño hava olayının da etkisi vardı.
Okyanusların aşırı ısınması deniz yaşamına büyük bir darbe vurarak yeni bir mercan ağarma dalgasına yol açtı.
Analiz, Avrupa Birliği'nin (AB) Copernicus İklim Servisi verileriyle yapıldı.
Okyanuslar uzun yıllar boyunca iklim değişikliği konusunda 'joker kartı' olarak görüldü.
Bunun sebebi okyanusların sadece insanların ürettiği karbondioksitin yaklaşık dörtte birini tutması değil, aynı zamanda fazla sıcaklığın da yüzde 90'ını absorbe etmesi.
Ancak okyanusların bu görevlerinde artık zorlandıklarına dair en güçlü kanıt geçen sene ortaya çıktı.
Mart 2023'ten itibaren okyanusların ortalama yüzey sıcaklığı uzun vadeli normallerin sürekli üzerine çıktı ve Ağustos'ta rekor seviyeye ulaştı.
Copernicus verilerine göre son aylar da beklenen rahatlamayı sağlamadı. Küresel günlük ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı yeni bir rekor kırarak bu sene Şubat ve Mart'ta 21.09C 'ye ulaştı.
Aşağıdaki grafiğin gösterdiği gibi, 4 Mayıs 2023'ten bu yana her gün yeni bir günlük rekor kırılmakla kalmadı, bazı günlerde küresel ortalamalara kıyasla devasa farklar oluştu.
BBC analizine göre geçen sene 47 gün boyunca günlük sıcaklıklar, her bir güne ait önceki rekorun en az 0.3C üzerinde seyretti.
Daha önceki yıllarda rekor sıcaklıklar arasındaki fark hiç bu kadar açılmamıştı.
Sıcaklığın rekor kırdığı günler olan 23 Ağustos 2023 ve 5 Ocak 2024'te okyanuslar bir önceki rekor seviyelerine göre 0.34C daha sıcaktı.
Britanya Antarktika Araştırmaları ekibinden Prof Mike Meredith, "Bütün bu ısının okyanuslara gittiği ve bazı yönleriyle düşündüğümüzden daha hızlı ısındığı gerçeği büyük bir endişe sebebi.
"Bunlar çevresel faktörlerin istemediğimiz yerlere gittiğinin işaretleri ve bu yönde gitmeye devam ederlerse sonuçları ağır olacak" dedi.
İnsan kaynaklı okyanus ısınması küresel deniz yaşamında endişe verici etkilere yol açıyor. Yeni bir araştırmaya göre deniz sıcaklıklarının mevsimsel döngüsünün kaymasına bile neden oluyor olabilir.
Son sıcaklıkların en çarpıcı sonuçlarından biri de küresel çapta mercan resfilerinin ağarmaları oldu.
Okyanuslar için kilit önemdeki bu yaşam kaynakları su çok ısındığında ağarıp ölüyorlar. Tüm deniz canlısı türlerinin yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yaptıkları için okyanus yaşamı açısından kritik öneme sahipler.
Denizlerin alışılmadık sıcaklığı dünyanın en soğuk kıtasında yaşayan, okyanusların en sevilen canlılarından imparator penguenlerini de olumsuz etkiliyor olabilir.
Prof Meredith, "Yavru penguenler olgunlaşmadan deniz buzunun çöktüğü örnekler görüldü ve toplu boğulma olayları kaydedildi" dedi
"İmparator penguenler, iklim değişikliği nedeniyle yok olma tehlikesi altında olan türlerden biri. Deniz buzu genişliği ve okyanus sıcaklıkları da iklim değişikliğinin güçlü etmenleri arasında".
İklim değişikliği sadece deniz türlerini tehdit etmekle kalmıyor, istilacı türlerin de çoğalmasının önünü açıyor. Bu türler istila ettikleri bölgelerdeki yerli organizmaların yerini alabiliyorlar.
Geçen sene okyanus sıcaklıklarını dünya çapında artıran bir diğer faktör de El Niño hava olayıydı.
El Niño Büyük Okyanus'ta ısınan suların yüzeye çıkmasıyla dünya çapında sıcaklıkların artmasını sağlayan bir hava olayı.
Serin geçen La Niña sürecinden sonra El Niño etkisi Haziran 2023'te devreye girmiş, Aralık'ta zirveye ulaşmıştı. O dönemden bu yana etkisi azalıyor.
Ancak normal koşullarda El Niño'dan etkilenmeyen okyanus havzalarında da sıcak dalgaları rekor kırdı. Bilim insanları hala bunun sebebini anlamaya çalışıyor.
Copernicus'un Direktörü Carlo Buontempo, "Atlantik Okyanusu normalden daha sıcak ve bu, aslında El Niño ile ilişkilendirebileceğiniz bir durum değil yani başka bir şey oluyor".
Bu ısı hala birçok okyanus havzasında etkisini sürdürüyor.
Isınmış denizler tropik fırtınaların daha güçlü olmasına neden oluyor bu da hasar riski daha yüksek bir kasırga sezonu için yakıt anlamına geliyor.
Dr Buontempo, "Su yüzeyi sıcaklıkları açısından Atlantik Okyanusu yıllık döngüsüne göre bir ay önden gidiyor... Bu izlenmesi gereken bir alan" diyor.
Araştırmacılar kısa vadeli etkileri kadar toplumların uyum sağlaması gereken uzun vadeli sonuçların olabileceği konusunda uyarıyor.
Örneğin buz tabakasının erimesi ve derin okyanus sıcaklığı artışı deniz seviyesinin yükselmesine yüzyıllar boyunca katkıda bulunacak.
Mercator Ocean International'da Araştırmacı Angélique Melet, "İklim değişikliğinden bahsettiğimiz zaman, yüzeydeki değişimleri azaltma eğiliminde oluyoruz.
"Ancak okyanusun derinlikleri (küresel ısınmanın) bizi yüzlerce hatta binlerce yıllık (iklim) değişikliğine sürükleyen yönlerinden biri" diyor.
Dr Melet sera gazı salımlarını bir an önce kesmenin önemini vurguluyor:
"Eylemlerimize bağlı olarak ısınmanın hızını, genel büyüklüğünü ve deniz seviyesi yükselmesini azaltabiliriz". | İklim değişikliği, Bilim, Çevre |
75 bin yıl öncesine ait bir Neandertal kadınının yüzü üç boyutlu olarak canlandırıldı | Bilim insanları, insanların en yakın akrabası olan ve 75 bin yıl önce yaşayan Neandertallerden bir kadının bugün yaşasaydı yüzünün nasıl gözükeceğini canlandırdı.
Bu görüntüye ulaşmak için kadının kazıdan çıkarılan kafatası düzleştiği ve çok yumuşak olduğu için önce kemiklerin güçlendirildiği sonra da bir araya getirildiği belirtildi.
BBC Bilim muhabirleri Jonathan Amos, Rebecca Morelle ve Alison Francis’in haberine göre ardından da paleoart (paleo sanatı) uzmanları üç boyutlu modellemeyi yarattı.
Bu yeni canlandırma BBC Studios’un Netflix için yaptığı “Neandertallerin Sırrı” isimli belgeselde gösteriliyor.
Belgesel 40 bin yıl önce yaşayan Neandertaller ile ilgili keşfedilenleri ele alıyor.
Cambridge Üniversitesi’nden paleoantropolog Dr. Emma Pomeroy, bulunan Neandertal kadınının kim olduğumuzla ilişki kurmamızda yardımcı olacağını vurguluyor.
Kafatasının bulunduğu Irak Kürdistanı’nda yer alan Şanidar Mağarası, 1950’li yıllarda 10 Neandertalin kalıntılarının bulunduğu yer.
2015 yılında bir grup İngiliz araştırmacı mağaraya geri gittiğinde Şanidar Z adı verilen yeni bir iskelet buldu.
Kafatası iyi bir durumda bulunmuş olsa da çok büyük ihtimalle düşen bir kaya yüzünden 2 cm kalınlığına inmişti.
Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Graeme Barker, “Bazen bir arkeolog olarak yaptığınız işten bezebiliyorsunuz. Ancak sonra bir ara tarihe dokunduğunuz gerçeğini algılıyorsunuz. Yaptığımız işin ne kadar sıradışı olduğunu bazen unutuyoruz” dedi.
Yerel yönetimin izniyle kafatasının parçaları İngiltere’ye getirildi ve iyileştirme, sonra da bir araya getirme süreci başladı.
Bu yapbozu gerçekleştirmek bir yıldan uzun sürdü.
Yeniden bir araya getirilen kafatası üç boyutlu işler üreten Hollandalı sanatçılar Adrie ve Alfons Kennis’e verildi. Adrie ve Alfons Kennis, tarih öncesi insanları kemikleri ve fosillerinden yeniden aslına uygun yaratmakta uzman isimler.
Pelvik kemiklerinin yanı sıra dişte bulunan bazı protein parçaları, iskeletin kadın olduğunun bulunmasında yardımcı oldu.
Bulunan iskeletin 40’larının ortasında hayatını kaybettiği düşünülüyor.
Dr. Pomeroy, kötüleyen diş sağlığına dair emarelere ulaştıklarını, bu yüzden doğal hayat döngüsünün sonuna geldiğinden bahsediyor.
Uzun süre boyunca bilim insanları Neandertalleri uygarlıktan yoksun olarak tanımlamış olsa da Şanidar Mağarası’nın keşfiyle bu görüş değişti.
Mağarada düzgün tasarlanmış mezarlık kalıntıları bulundu. | Doğa, Arkeoloji, Tarih, Bilim, Evrim, Irak, Toplum, Yaşam |
Kuş gribi: 'Benzeri görülmemiş' salgın durdurulabilir mi? | Kuş gribi dünya çapında yaban hayatını yok ediyor ve artık inekler arasında da yayılıyor. Bugüne kadar insanlarda görülen az sayıdaki vakanın yarısından fazlası ölümle sonuçlandı. Çevre Gazetecisi India Bourke, BBC Future Planet için kuş gribinin nasıl bir hayvan pandemisine dönüştüğünü araştırdı.
Lineke Begeman'ın parmak uçları meşakkatli bir görev yüzünden uyuşmuş durumda. Hollanda'daki Erasmus Tıp Merkezi'nde Veteriner Patolog Begeman, Mart ayında Antarktika'nın Weddell Denizi'ne yapılan uluslararası bir keşif gezisinde yer aldı. Bugün dünyayı saran ve kuş gribi olarak bilinen hastalığa neden olan High Pathogenic Avian Influenza (HPAI) virüsünün yayılmasını araştırıyordu.
Ekibin topladığı yabani kuşların donmuş gövdelerini kesen Begeman, kuşların virüs nedeniyle ölüp ölmediğinin belirlenmesine yardımcı oldu.
Begeman ve meslektaşları, aralarında Antarktika kürklü foklarının da bulunduğu, farklı türlere ait yaklaşık 120 gövdeden örnek aldılar. Ziyaret ettikleri 10 bölgenin dördünde virüs tespit edildi
Begeman, "Kuşların bol olduğu, el değmemiş bir bölgede bu yok edici virüsün varlığına dair ilk kanıtı bulduğumuz anda, nasıl bir felaketin gelmek üzere olduğunu anladık. Durum gerçekten de korkunç bir hal aldı" diyor.
Virüs bugüne kadar nispeten az sayıda insanı etkiledi. Ancak yakalananlarda ölüm oranı yüksek: Hastalığın bulaştığı bilinen kişilerin yüzde 50'den fazlası öldü.
Yaban hayatında bugüne kadar görülen en şiddetli kuş gribi salgını olarak kayıtlara geçen gribin H5 türü ve varyantları, ilk tanımlandığından bu yana yarım milyardan fazla çiftlik hayvanının katledilmesine yol açtı.
2023'ten bu yana 600 bine yakını sadece Güney Amerika'da olmak üzere yabani kuş ölümlerinin milyonlarla ifade edildiği tahmin ediliyor.
Her iki sayı da izleme zorlukları nedeniyle potansiyel olarak çok daha yüksek. Virüs en az 26 memeli türüne de bulaştı.
Çin'in güneyindeki Guangdong göller, nehirler ve sulak alanlar açısından zengin bir bölge. Bu habitatlar, düşük patojenik kuş gribinin doğal konağı olan su kuşları için çok uygun.
Burası, 1996 yılında, bir çiftlik kazında H5N1 olarak bilinen yeni, son derece patojenik bir virüsün teşhis edildiği ilk yer oldu.
Kuş gribinin düşük veya yüksek patojen olarak sınıflandırılması, diğer kuş (veya memeli) türlerini değil, yalnızca tavukları esas alır.
Ancak hastalığın düşük kolu tavuklarda yüksek kola dönüşebilir, ciddi hastalıklara ve çoğunlukla ölüme neden olabilir.
Hollanda'daki Erasmus Üniversitesi Tıp Merkezi'nde Karşılaştırmalı Patolog Thijs Kuiken, son derece patojenik olan virüsün ilk kez görüldüğü vakanın bir çiftlikte olmasının şaşırtıcı olmaması gerektiğini söylüyor:
"Yüksek derecede patojenik kuş gribi, genellikle yabanda meydana gelmeyen bir kümes hayvanı hastalığıdır. Bugün sıradışı olan şey, bu özel türün yabani kuşlarda dünya çapında yayılması."
Uzmanlara göre sorunun asıl kaynağıysa insanlar. Salgın 1996 yılında başladığında dünyada çoğunluğu tavuk olmak üzere yaklaşık 14,7 milyar adet kümes hayvanı vardı.
Bugün bu sayı iki katına çıkmış durumda. Kuiken, "Biyokütle açısından kümes hayvanları şu anda dünya çapındaki tüm kuş biyokütlesinin yüzde 70'inden fazlasını oluşturuyor" diyor.
Kuiken, eğer mevcut kümes hayvanı yetiştiriciliği eğilimleri değişmezse, "diğer oldukça bulaşıcı patojenlerin kalan birkaç yabani kuşa bulaşmaya" devam edeceğini söylüyor.
HPAI halihazırda dünya çapında yaban hayatı için bir salgın haline geldi. University of California, Davis'te Veteriner Marcela Uhart, "Bu virüsün yaban hayata etkisi daha önce benzeri görülmemiş düzeyde. Etkilenen türlerin ve bölgelerin sayısı açısından, daha önce hiç böyle bir şey görmemiştik" diyor.
Peki virüs nasıl bu kadar yayıldı?
2005-06'da virüs yabani kuşlara sıçradı ve Avrupa, Afrika ve Orta Doğu'ya doğru yayıldı, ancak yabani kuşlarda sadece birkaç ay içinde ortadan kayboluyordu.
Ancak bu geçici duraksama 2020 yılında yeni bir H5N1 türünün ortaya çıkmasıyla değişti. Nedeni tam olarak bilinmese de tür, yabani kuş popülasyonlarında yıl boyunca varlığını sürdürebiliyor.
Artık kuşların üremek için toplandığı bahar aylarında yayılabilen virüs, hızla yabani kuş popülasyonlarında endemik hale geldi.
2021'de Kanada'da bir çiftlikte görüldü. Kuiken, bu çiftliğin Avrupa'dan kümes hayvanı ithal ettiğine dair kanıt olmamasının, yabani kuşların göç yollarında taşıyıcı olduğu yönündeki teorileri doğrulamaya yardımcı olduğunu açıklıyor.
2022 yılına gelindiğinde İngiltere'den İsrail'e binlerce kuş ölüyordu. Ekim 2022'de Peru ve Şili'nin batı kıyısındaki yabani kuşlarda virüs tespit edildi.
Güney Amerika kıyılarından aşağıya doğru ilerledikten sonra doğuya döndü ve Antarktika'ya geçiş noktaları olarak Falkland Adaları'na ve Güney Georgia'ya yayıldı.
Bu rota boyunca virüs, yalnızca ABD'deki 21 tür de dahil olmak üzere çok çeşitli memelileri enfekte edecek şekilde yayıldı. Ve böyle bir geçişle hem insanlarla temas hem de memelilerden memelilere yayılma fırsatı arttı.
16 Nisan 2024 itibarıyla HPAI, ABD'deki 26 çiftlikte süt ineklerinde görüldü.
İnekten insana enfeksiyon vakasınınsa sadece bir kez meydana geldiği düşünülüyor ve virüsün insanlar arasında kolayca yayılabilmesi için birkaç mutasyona daha ihtiyaç duyabileceği tahmin ediliyor.
İnsanlardaki ilk vakalar 1997'de Hong Kong'da görülmüştü ve virüsün küresel yayılımı o dönemde nispeten yavaştı: İlk 13 yıl boyunca yalnızca 800 kişinin enfekte olduğu bildirildi; kümes hayvanları ve mezbaha çalışanları en büyük risk grubuydu.
Hasta kuşlarla veya onların dışkıları, salgıları veya tüyleriyle temasın, virüsün bulaşmasında en büyük risk faktörü olduğu tespit edildi, ancak virüsün türlere nasıl sıçradığına dair tam mekanizma henüz anlaşılmış değil.
Mart 2024'te sığırlarda virüsün yeni, nadir bir formu tespit edildi. Nisan ayında ABD'de bir çiftçilik işçisi H5N1'e yakalanan ikinci insan oldu. Bunun virüsün bir memeliden insana bulaştığı ilk örnek olduğu düşünülüyordu.
Hastalığın insanlar arasında bir pandemiye neden olup olmayacağı henüz bilinmiyor ancak uzmanlar virüsün kalıcı olduğu yönünde uyarıda bulunuyor.
Peki virüsün durdurulması ya da yavaşlatılması mümkün mü?
Virüsün yabani kuşlarda yayılması önlenemiyor ancak çiftlik hayvanlarında aşılar etkili olabiliyor.
Bununla birlikte Kuiken, gelecekteki olası HPAI salgınlarının küresel et üretimine yönelik reformlar yoluyla kontrol edilebileceğini ve hatta önlenebileceğini söylüyor.
Daha kapsamlı bir yaklaşımda, küresel kümes hayvanı popülasyonunun büyüklüğüne bir üst sınır getirilebileceği ve daha adil tüketimin sağlanabileceği belirtiliyor.
Kuiken, Avrupa ülkelerindeki tavuk eti tüketiminin küresel sağlık otoritelerinin tavsiye ettiğinden iki kat fazla olduğunu belirtiyor.
Buna ek olarak insanların yaban hayatı üzerindeki baskıyı azaltmasının yabani kuşlara yardımcı olabileceği öngörülüyor.
İklim değişikliği, habitat kaybı, aşırı avlanma, istilacı türler ve plastiklerden pestisitlere kadar her türlü kirlilik, küresel biyolojik çeşitliliği azaltıyor.
Britanya Antarktika Araştırması'ndan Deniz Kuşu Ekolojisti Richard Phillips, bu insani baskıların hafifletilmesinin, HPAI'den etkilenen popülasyonların iyileşmesine yardımcı olabileceğini söylüyor. | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Sağlık, Çevre, Hayvanların korunması |
Denizin altındaki 'gürültülü' dünya: Balıklar nasıl iletişim kuruyor? | Denizin altındaki canlıların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu merak ettiniz mi hiç? Belki suyun derinliklerinde büyük bir sessizlik olduğunu hayal ediyorsunuz.
Oysa ABD’deki Cornell Üniversitesi’nden Aaron Rice’a göre, gerçekte “okyanuslar gizemli seslerle dolu bir canlılığa sahip”.
Tıkırtılar, hırıltılar, “cup” sesleri ve keskin çığlıklar; balıkların başkalarına sinyal yollamak için çıkardığı ve kendilerini korumak, rakiplerini uyarmak ya da çiftleşmek amacıyla kullandıkları seslerden bazıları.
Aslında 4’üncü yüzyıldan beri, balıkların düşündüğümüzden daha geveze olduğuna dair ipuçları ortada dolaşıyordu.
Aristoteles’in çalışmalarının yanında balıkçılık yapan toplumların söylentileri de bu yöndeydi. Ancak su altında kayıt cihazlarının yeterince gelişmemiş olması, balıkların söylediklerine kulak kabartmamıza engeldi.
1930’lu yıllardan itibaren bu konuda çok yol alındı. Bilim insanları artık hidrofon denilen deniz altı mikrofonlarını kullanıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında denizaltılar ile keşifleri kolaylaştırmak için geliştirilen teknolojilerin de katkısı büyük.
Uzmanlar sayısı 35 bine yakın olan ışınlı yüzgeçli balıkların (tuna, somon balığı gibi) yalnızca yüzde 4’ünü inceleyebilmiş olsa da, Rice’a göre her üç balıktan ikisi denizin altında sesler çıkarıyor olabilir.
Örneğin bu yılın Şubat ayında Almanya’daki araştırmacılar “Danionella cerebrum” adı verilen küçük şeffaf balıkların havalımatkaplara rakip olacak kadar büyük bir ses çıkardığını ortaya koydular.
Laboratuarlarındaki akvaryumlarından tıkırtı sesleri duyan araştırmacılar yalnızca 12 mm’lik bu balıkların 140 desibel büyüklüğünde bir gürültü çıkardıklarını keşfettiler.
Henüz sesin amacı bilinmiyor ancak araştırmacılar yalnızca erkek balıkların çıkardığını fark ettikleri bu sesin, akvaryumda hiyerarşiyi kurma amacı taşıdığını tahmin ediyorlar.
Balıklar, hem üremek hem de beslenmek için birbiriyle konuşuyorlar.
Çıkardıkları sesler bizim tarafımızdan tam anlaşılamıyor ancak balıklar bu sesi çok daha net duyuyor.
Florida Üniversitesi’ndeki ekoloji uzmanı Audrey Looby, deniz altında sesin havadakinden beş kat daha hızlı hareket ettiğini söylüyor.
FishSounds adını verdiği bir internet kütüphanesi kuran Looby, burada balıkların çıkardığı cıvıltı, homurtu ve gıcırtılar dahil bin 200’den fazla sesi bir araya getirmiş.
Looby, sümüksü ve huysuz görüntüsü nedeniyle kötü bir şöhrete sahip olan balon balıklarının, “şaşırtıcı bir şekilde çok güzel şarkı söylediğini” ifade ediyor.
Üreme dönemlerindeyken erkek balon balıkları deniz yosunlarıyla kaplı ve kayalık kıyı bölgelerde yuvalar kuruyor, dişileri bu yuvaya çekmek için gürültülü sesler çıkarıyorlar. Bu şekilde aynı zamanda diğer erkek balıkları caydırmak istiyorlar.
Genelde bu çağrıları önce bir homurtu sesiyle başlıyor , sonra üst üste “Bup” sesi çıkarıyorlar.
Başka balon balığı türlerinin tekne uyarı ıslığına benzer sesler ya da gürültülü bir korna sesi çıkardığı biliniyor.
Parlak renkleriyle bilinen ve tuzlu suda yaşayan rahip balıkları da serenatları ile ünlü.
Büyük Okyanus’un batısındaki mercan kayalıklarında yaşayan Ambon türü rahip balıkları flört işini bir başka seviyeye taşıyor.
Tayvan’da bu balıkları inceleyen araştırmacılar kuru camı silmeye çalışan cam sileceklerinin çıkardığına benzeyen çok tiz sesler kaydettiler.
Diğer rahip balıklarından farklı olarak bu türdeki balıklardan bazıları, yuvalarını korumak ve erkek rakiplerin önüne geçmek için dişlerini gıcırdatıyorlar.
Mezgit balıkları da dişilere “tak tak” sesi ve mırıltılardan oluşan bir dizi sesle serenat yapıyor. Bu ses cinsel yönden uyarıldıkları zaman daha da aşırı hale geliyor.
Ringa ve sardunya balıklarının aralarında olduğu Hamsigiller ailesindeki bazı türler, bu alandaki bilim insanları arasında şakacı yorumlara da neden olmuş.
Kendi sürülerindeki diğer balıklarla iletişim kurmak isteyen bu canlıların sindirim borularından çıkardıkları sesler dizinine, Fast Repetitive Ticks (Hızlı ve Tekrarlanan Tikler) denilmiş.
Pasifik’teki ringa balıkları üzerine bir başka araştırma, bu seslerin balığın yedikleri ya da aldıkları hava ile ilgisi olmadığını, aslında bu balıkların anal bölgelerinden gaz çıkardıklarını göstermiş.
Looby, birkaç saniye sürebilen bu sesleri sosyalleşmek için üreten balıkların böylece sürüden kopmadığını vurguluyor.
Öte yandan balıklar diğerleriyle aralarına mesafe koymak için de çeşitli sesler üretebiliyor.
Mesela bazı kedi balıkları avcıları korkutmak için kurbağa vraklaması gibi sesler çıkarıyor.
Bu sesleri tehlikede hissettiklerinde göğüs yüzgeçlerinin dikenlerini kımıldatarak üretiyorlar.
Picasso balığı olarak da bilinen “Kara çubuk” tetik balıkları ise, böyle durumlarda kısa ve hızlı “trampet sesi” çıkarıyor.
İsveç’te bilim insanları yakın zamanda köpek balıklarının da dahil olduğu kıkırdaklı balıklar ailesinden vatozların da bu gibi sesler çıkardıklarını keşfettiler.
Daha önce köpek balıkları ve akrabalarının beslenirken pasif sesler çıkardıkları düşünülürken, beslenmeden sonra da mırıldanma sesleri duyulmaya başlandı. Daha sonraları Mangrov kamçısı veya beyaz kuyruklu vatozlara ait, yine tehlike anında üretildiği düşünülen bir dizi yüksek frekanslı tıkırtı sesi de kaydedildi.
Çoğunlukla Avrupa ve Akdeniz’de görülen bir kayalık balığı türü olan “kiklalar” da karmaşık bir repertuar ile diğer canlılarla iletişim kuruyor.
Dişi kiklalar üzerinde çalışan araştırmacılar bu sesleri; homurtu, derin homurtu, çıtırtı ve “cup” sesi olarak dört başlık altında sınıflandırıyor.
Çıtırtı ya da tıkırtı sesi çıkarmak için hızlı bir şekilde ağızlarını kapatıp çenelerini sıkıştırdıkları biliniyor. Başka balıklara saldırırken ya da onları püskürtmeye çalışırken çıkardıkları bu sesler su yüzeyinin üstünden dahi duyulabiliyor.
Bilim insanları deniz canlılarının iletişim mekanizmalarına dair yeni ipuçları yakalarken, okyanusun insan kaynaklı olduğu bilinen “gürültüsü” denizin altındaki doğal seslerin ahengini bastırıyor.
Petrol ve doğal gaz araştırmaları ile deniz üstü rüzgar çiftliği kurmak için yapılan inşaat çalışmaları, balıkların birbirleriyle konuşmasını engelliyor ve denizaltı iletişimini sekteye uğratıyor.
Aaron Rice bunu, bir otoyolun iki tarafında duran iki insanın birbiriyle konuşmaya çalışmasına benzetiyor ve “Bu durum birbirlerini yanlış duyup yanlış anlamalarına neden olacaktır” diyor.
Rice’a göre okyanustaki gürültü balıkların stres seviyesini de artırıyor.
Gemilerin gürültüsü halihazırda balinalar arasında iletişim sorunlarına sebep oluyor.
Yapılan bir araştırma Stegastes adustus olarak bilinen rahip balığı türünün yüksek sesli müziğe maruz bırakıldığında telaşlanmaya başladığını ve hafızasının zayıfladığını gösteriyor.
Balıkların iletişimi hâlâ gizemini koruyor olsa da, denizin altında kaydedilen sesler bu tartışmanın devam etmesi açısından büyük önem taşıyor.
Rice’a göre, bize çok olağan dışı gelse de bu sesler balıkların nasıl hayatta kaldıklarını ve birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını anlamak açısından önemli. | Bilim, Hayvanlar alemi |
Kişiye özel ilk cilt kanseri aşısı İngiltere'de test ediliyor: 'Heyecan verici' | Cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı dünyanın ilk "kişiselleştirilmiş" mRNA aşısının denemesi İngiltere'de yapılıyor.
Geçtiğimiz Ağustos ayında kafa derisindeki melanom büyümesi ameliyatla alınan 52 yaşındaki Steve Young, aşıyı deneyecek ilk hastalardan biri.
Aşı, bağışıklık sisteminin kalan kanserli hücreleri tanımasına ve yok etmesine yardımcı olmak üzere tasarlandı.
Bu şekilde kanserin geri dönmeyeceği umuluyor.
Aşı, mRNA-4157 (V940), mevcut Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullanıyor ve son aşama Faz 3 denemelerinde test ediliyor.
University College London Hospitals'da (UCLH) yapılan denemede doktorlar bu aşıyı, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olan pembrolizumab ya da Keytruda adlı ilaçla birlikte veriyorlar.
Moderna ve Merck Sharp and Dohme (MSD) tarafından üretilen kombine tedavi, klinik deneyler dışında henüz sağlık sisteminde rutin kullanıma sunulmuş değil.
Avustralya da dahil diğer bazı ülkelerde de daha fazla kanıt toplamak ve daha yaygın uygulanıp uygulanmayacağını görmek için hastalar üzerinde denemeler yapılıyor.
Aşı, kişiselleştirilmiş olarak, yani yapısı her bir hastaya uyacak şekilde değiştirilerek sunuluyor.
Hastanın kendi tümörünün genetik yapısına uyumlu şekilde oluşturuluyor. Vücuda yalnızca bu kanser hücrelerinde bulunan belirteçlere veya antijenlere saldıran proteinler veya antikorlar üretmesi için talimat veriyor.
UCLH araştırmacısı Dr. Heather Shaw, aşının melanomlu hastaları tedavi etme potansiyeline sahip olduğunu ve akciğer, mesane ve böbrek tümörleri gibi diğer kanserlerde de test edildiğini söyledi.
"Bu gerçekten uzun zamandır gördüğümüz en heyecan verici şeylerden biri" diyen Shaw şu bilgiyi verdi:
"Kesinlikle hasta için özel olarak üretildi - bunu başka bir hastaya veremezsiniz çünkü işe yaramaz. Bu tür şeyler son derece teknik ve hasta için özel olarak üretiliyor."
Uluslararası araştırmanın İngiltere ayağı, Londra, Manchester, Edinburgh ve Leeds dahil olmak üzere sekiz merkezde en az 60-70 hasta toplamayı hedefliyor.
Londra'da tedavi gören Young, "Gerçekten çok heyecanlıyım. Kanseri durdurmak için en iyi şansım bu" dedi.
Melanomun yaygın belirtileri şunlardır:
Güneşten korunmak ve ciltte değişiklik olup olmadığını düzenli şekilde kontrol etmek önemli.
Bir melanom ne kadar erken teşhis edilirse, tedavisi o kadar kolay ve tedavinin başarılı olma olasılığı o kadar yüksek oluyor.
Aralık ayında yayınlanan Faz 2 deneme verileri, immünoterapi Keytruda ile birlikte aşı alan ciddi yüksek riskli melanomlu kişilerin üç yıl sonra ölme veya kanserlerinin geri gelme olasılığının, sadece ilaç alanlara göre neredeyse yarısı (%49) olduğunu ortaya koymuştu.
Dr. Shaw, özellikle "nispeten tolere edilebilir yan etkileri" olduğu için tedavinin "oyun değiştirici" olabileceğine dair umutlu olduklarını söyledi.
Bu yan etkilerin yorgunluk ve aşı yapıldığında kolda ağrı olduğunu belirten Shaw, hastaların çoğu için bunun grip ya da Covid aşısı olmaktan daha kötü görünmediğini söyledi. | Bilim, Kanser, Sağlık |
Sigara yasakları işe yarıyor mu, son 15 yılın verileri bize ne anlatıyor? | İngiltere’de 2009’dan sonra doğanların hayat boyu sigaraya erişimini yasaklayacak tasarı parlamentoda onaylandı.
Bu yılın sonuna kadar yürürlüğe girmesi beklenen yasa, dünyanın herhangi bir yerinde uygulamaya giren en sert sigara yasaklarından biri olacak.
150'den fazla ülkede sigara kullanımını azaltmak için farklı seviyelerde önlemler yürürlükte.
Salı akşamı onaylanan Tütün ve Elektronik Sigara Yasası ile bu yıl 15 yaşına giren çocuklar, hayatları boyunca sigara alamayacak.
İskoçya ve Kuzey İrlanda'nın da aynı tedbiri uygulaması bekleniyor.
Mevcut yasalarla İngiltere’de 18 yaşın üzerindeki kişilere tütün ürünleri satılıyor.
Yeni yasa bu sınırı da her yıl bir yıl artıracak, bu da bir gün geldiğinde kimsenin tütün ürünleri satın alamayacağı anlamına geliyor.
İngiltere’deki tasarı 2023'te Yeni Zelanda'da kabul edilen ve benzer şekilde 2009’dan sonra doğanlara tütün satışını yasaklayan yasadan ilham aldı.
Yeni Zelanda’daki yasanın Temmuz 2024'te yürürlüğe girmesi gerekiyordu ancak hükümet değişikliğinin ardından yasa masadan kaldırıldı.
Peki başka hangi ülkeler sigara yasağını uygulamaya koydu?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şu anda 151 ülkede halka açık kapalı alanlarda sigara içilmesini yasaklayan yasalar olduğunu belirtiyor.
Bu yasaların dünyadaki her 10 kişiden yaklaşık 7'sini (5,6 milyar insanı) pasif içilikten koruduğu düşünülüyor.
2004 yılında İrlanda; ofisler, barlar, restoranlar gibi halka açık yerlerde ve toplu taşıma araçlarında sigara içmeyi yasaklayan dünyadaki ilk ülke oldu.
O tarihten bu yana, Avrupa Birliği'ndeki (AB) 16 ülke daha benzer yasalar çıkardı ancak üye ülkelerin yasaları uygulayış sıkılığında farklılıklar var.
Güney Amerika'daki her ülkede de sigara karşıtı yasalar var.
2006 yılında Uruguay’da tüm kapalı halka açık yerlerde ve ayrıca hastane ve okulların yakınında sigara içmek yasaklandı.
Paraguay, kıtada sigara içmeye karşı ulusal yasalar çıkaran son ülke oldu. 2020'den beri ülkedeki tiryakilere, yalnızca kalabalık olmayan mekanlarda sigara içme hakkı tanınıyor.
2023 yılında Meksika, dünyadaki en katı sigara karşıtı yasalardan birini yürürlüğe koydu. Yasak, parklar, plajlar, oteller, ofisler ve restoranlar dahil tüm halka açık yerleri kapsıyor.
Bu, Meksikalıların kendi evleri dışında hiçbir yerde sigara içemeyeceği anlamına geliyor.
Temmuz 2024'ten itibaren Kanada'daki tütün mamülü üreticilerinin, her bir sigaranın üzerine sağlık uyarıları basması zorunlu olacak.
Pan Amerikan Sağlık Örgütü, Amerika kıtasında sigara kullanımına bağlı veya pasif içicilikten dolayı yılda yaklaşık bir milyon ölümün meydana geldiğini söylüyor.
İngiltere Ulusal Sağlık ve Bakım Araştırma Kurumu, 21 ülkedeki sigara yasağının etkilerini inceledi.
Kurum, sigara yasağının, kalp krizi ve felç oranlarının yanı sıra bronşit ve astım oranlarının düşüşü ile de ilişkili olduğunu belirtiyor.
İngiltere, 2007 yılında kapalı halka açık yerlerde ve işyerlerinde sigara içme yasağı ile tanıştı.
British Medical Journal'da (BMJ) yer alan bir rapora göre, yasağın yürürlüğe girmesinden sonraki yıl kalp krizi nedeniyle hastaneye kaldırılan kişi sayısı bir önceki yıla göre bin 200 azaldı.
Glasgow Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, İskoçya'da halka açık yerlerde sigara içme yasağı sonrası astım nedeniyle hastaneye giden çocukların sayısı üç yıl boyunca neredeyse beşte bir oranında azaldı.
İskoçya'da yasak uygulanmadan önce astımlı çocukların hastaneye kabul sayısı her yıl yüzde 5 artıyordu.
Sigara yasağı da pek çok kişinin bu alışkanlıktan vazgeçmesine neden oldu.
İngiltere hükümetinin verilerine göre 2006 yılında ülkedeki yetişkinlerin yüzde 22'si sigara içiyordu. 2023 yılına gelindiğinde ise sigara içen yetişkinlerin oranı yüzde 14’e geriledi.
Dünya Sağlık Örgütü’nün hesabına göre, son 15 yılda dünya çapındaki sigara yasaları sayesinde, küresel nüfusta 300 milyon daha az sigara içicisi bulunuyor. | Bilim, Yaşam, Sağlık, Sigara kullanımı |
Dubai'de sel: Afetin nedeni bulut tohumlama mı? | Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Dubai kentinde son 75 yılın en şiddetli yağışları sele neden oldu. Ülkeye normal şartlarda 1,5 yılda düşmesi beklenen yağış 24 saatte düştü. Bunun ardından da sosyal medyada bulut tohumlama yöntemiyle ilgili yanıltıcı spekülasyonlar dolaşmaya başladı.
Peki yağışlar ne kadar olağan dışıydı? Aşırı sağanak yağışların nedenleri nelerdi?
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) kıyı bölgesinde yer alıyor. Genelde de çok kurak bir bölge olma özelliğini taşıyor.
Yılda ortalama 100 mm'den daha az yağış alsa da, zaman zaman aşırı sağanak yağışlar da yaşanıyor.
Son yağışlarda ise Dubai'ye 100 km uzaklıktaki Al-Ain kentinde 24 saat içinde yaklaşık 256 mm yağmur yağdı.
Sıcak ve nemli havayı içine çeken ve diğer hava sistemlerinin gelmesini engelleyen "kapalı alçak basınç hava sistemi” bunun ana nedeniydi.
İngiltere'de Reading Üniversitesi'nde meteoroloji uzmanı ve Körfez bölgesindeki yağış modellerini inceleyen Prof. Maarten Ambaum, "Dünyanın bu bölgesi uzun süre yağmursuz ve ardından da düzensiz, şiddetli yağışlarla bilinir. Ancak yine de bu çok nadir görülen bir yağıştı" diyor.
İklim değişikliğinin ne kadar büyük bir rol oynadığını tam olarak ölçmek şu an için pek mümkün değil. Bunun için doğal ve beşeri unsurların bilimsel analizi gerekiyor. Ama bu da birkaç ay sürebilir.
Ancak rekor yağış, iklimin nasıl değiştiğiyle doğru orantılı.
Basitçe söylemek gerekirse; daha sıcak hava daha fazla nem tutabilir (her bir santigrat derece için yaklaşık yüzde 7 ilave nem olabilir); bu da yağmurun yoğunluğunu artırabilir.
Reading Üniversitesi'nde iklim bilimi profesörü Richard Allan, "Yağmurun şiddeti rekor kırdı, evet. Isınan iklimin, daha fazla nemle daha fazla ortaya çıkan fırtınaları ve aşırı yağış olaylarını ve bununla alakalı sel olaylarını giderek daha etkili hale getirmesinden söz edilebilir” diyor.
Kısa süre önce yapılan bir araştırmaya göre, dünya ısınmaya devam ettikçe BAE'nin büyük bölümünde yıllık yağış miktarı da yüzyılın sonuna kadar yaklaşık yüzde 30 oranında artabilir.
Yine İngiltere'de, Imperial College London'da iklim bilimi alanında çalışmalar yapan Dr. Friederike Otto, "İnsanlar petrol, gaz ve kömür yakmaya devam ederse iklim ısınmaya, yağışlar şiddetlenmeye ve sellerde can kayıpları olmaya devam edecek" diyor.
Bulut tohumlama, mevcut bulutlara gümüş iyodür bileşiminin serpiştirilmesiyle yağmuru tetiklemeye ve sonucunda da daha fazla yağmur üretmeye yardımcı olan bir teknik.
Uçaklarla yapılabilen bu teknik onlarca yıldır kullanılıyor ve BAE de son yıllarda su sıkıntısını gidermek için bu tekniği kullandı.
Sellerin ardından bazı sosyal medya kullanıcıları aşırı hava koşullarını, yanlış bir şekilde ülkedeki son bulut tohumlama operasyonlarına bağladı.
Bloomberg tarafından daha önce yayımlanan haberler, bulut tohumlama uçaklarının Pazar ve Pazartesi günleri kullanıldığını, ancak selin meydana geldiği Salı günü kullanılmadığını öne sürdü.
BBC bulut tohumlamanın ne zaman yapıldığını bağımsız olarak doğrulayamamış olsa da, uzmanlar bunun fırtına üzerinde en iyi ihtimalle küçük bir etkisi olacağını ve bulut tohumlamaya odaklanmanın "yanıltıcı" olduğunu söylüyor.
Dr. Otto, "Bulut tohumlama, Dubai çevresindeki bulutları su bırakmaya teşvik etmiş olsa bile, atmosfer iklim değişikliği nedeniyle bulutları oluşturmak için muhtemelen daha fazla su taşıyordu" diyor.
Bulut tohumlama, genellikle yağmur için önemli olan rüzgar, nem ve toz koşullarının yetersiz olduğu durumlarda kullanılıyor. Hava tahmincileri geçen hafta Körfez genelinde yüksek sel riski uyarısında bulunmuşlardı.
BAE'de, Abu Dabi'deki Khalifa Üniversitesi Çevre ve Jeofizik Bilimleri Bölüm Başkanı Prof Diana Francis, "Bu tür yoğun ve büyük ölçekli sistemler tahmin edildiğinde, bir hayli masraflı bir işlem olan bulut tohumlama yapılmaz çünkü bölgesel ölçekte bu kadar güçlü sistemleri tohumlamaya gerek yoktur" diyor.
BBC Meteoroloji Servisi’nde görev yapan meteoroloji uzmanı Matt Taylor da şiddetli hava olayının önceden tahmin edildiğini söyledi.
Taylor, "Bu hava olayından önce, (potansiyel bulut tohumlama etkilerini hesaba katmayan) bilgisayar modelleri yaklaşık 24 saat içinde bir yıllık yağış miktarının çok üzerinde yağmur yağacağını tahmin ediyordu" dedi.
Selin, bulut tohumlamasından beklenenden çok daha büyük olduğunu belirten Taylor, “Sel olayları, Bahreyn’den Umman’a kadar çok geniş bir alanda etkili oldu” diye.
BAE'de bulut tohumlama işlemlerini, hükümete bağlı Ulusal Meteoroloji Merkezi (NCM) yürütüyor.
Şiddetli yağışların ölümcül sellere dönüşmesini önlemek, ani ve yoğun yağışlarla başa çıkmak için önlemler almak şart.
Yoğun bir şekilde şehirleşmiş olan Dubai’de nemi emecek çok az yeşil alan var. Şehirde drenaj sistemi de bu kadar yüksek yağış seviyelerine dayanıklı değil.
Prof. Francis, “yeni gerçeklik” olarak tanımladığı daha sık ve yoğun yağışlara uyum sağlamak için stratejiler geliştirilmesi gerektiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:
"Örneğin, yolların ve tesislerin altyapısının yeniden gözden geçirilmesi, bahar yağmurlarından gelen suyu depolamak ve yılın ilerleyen dönemlerinde kullanmak için rezervuarlar inşa edilmesi gerekiyor."
BAE hükümeti Ocak ayında Dubai’deki sellere ilişkin yeni bir birim kurmuştu. | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Sert hava koşulları, Çevre |
Hollandalı araştırmacılar tek yumurta ikizlerinin nasıl oluştuğunu keşfetti: Organ nakli ve tüp bebek tedavisi için umut veriyor | Hollandalı bilim insanları, bugüne kadar gizemli bir konu olan tek yumurta ikizlerinin nasıl oluştuğunu keşfetti.
“İnsan gelişiminin kara kutusu” olarak tanımlanan bu keşif sayesinde, organ nakli bekleyen hastalar için uygun dokuların geliştirilmesi ve tüp bebek sonrası tek yumurta ikizlerinin sayısının azaltılması sağlanabilecek.
Hollanda’daki Maastricht Üniversitesi Tıp Fakültesi uzmanları tarafından gerçekleştirilen araştırma, uluslararası saygınlığı olan hakemli bilim dergisi Advanced Materials’da yayımlandı.
“Biyomühendislik ile Geliştirilmiş İnsan Embriyo Modellerinde Monokoryonik İkizleme” adlı çalışma, daha önce bilinmeyen, tek yumurta ikizlerinin nasıl meydana geldiğini ilk kez ortaya koydu.
Bilim insanlarına göre, en basit anlatımıyla, embriyo çok erken bir aşamada hızlı bir büyüme gösterirse tek yumurta ikizleri oluşabiliyor. Embriyo daha sonra ikiye bölünüyor.
Maastricht Üniversitesi uzmanları, rahim dışında ilk kez kök hücrelerden sentetik bir insan ikiz embriyosu geliştirdi.
Baş araştırmacılar Clemens van Blitterswijk ve Erik Vrij’a göre, anne karnında görünmez bir şekilde gerçekleşen bu olay, araştırma kapsamında rahim dışında görünür hale getirildi.
Hızlandırılmış büyüme, “blastosist” adı verilen ve daha sonra plasentaya dönüşecek olan bir tür küçük balon içinde gerçekleşiyor.
Eğer bu küçük balon çok hızlı büyürse, daha sonra embriyoya dönüşecek olan hücre yığını ikiye ayrılıyor.
Araştırmacılara göre, istisnai durumlarda, benzer şekilde özdeş bir üçüz veya dördüzün ortaya çıkması da mümkün.
Maastricht Üniversitesi uzmanları, 2018 yılında fare kök hücrelerinden yetiştirilen ilk sentetik embriyoyu yaratmıştı.
İsrailli araştırmacılar geçen yıl bu işlemin aynısını insan kök hücreleriyle yapmayı başardı.
Bu çalışmaların ardından Maastricht'teki uzmanlar, aynı anda milyonlarca hücreyi inceleme ve farklı koşullara maruz bırakma olanağı sağlayan “yüksek verimli tarama” sayesinde, tek yumurta ikizlerinden oluşan sentetik bir embriyo geliştirdi.
Araştırmacılara göre, bu çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, düşükler ve doğurganlık hakkında daha fazla bilgi elde edilmesini sağlayacak olması.
Araştırmalara göre, ikiz gebeliklerde, döllenmiş yumurtanın rahim iç tabakasında tutunmaya çalışması (erken implantasyon) sırasında sık sık istenmeyen durumlar meydana geliyor.
Hollandalı araştırmacıların buluşu sayesinde, ikiz gebelik oluşumundaki sorunlar önlenebilecek veya tedavi edilebilecek.
Çalışmanın, nakil için organ bulunmayan hastalar için de umut olacağı belirtiliyor.
Araştırma, dokuların geliştirilmesine de odaklanıyor. Uzmanlara göre, sentetik embriyolarda organ oluşumunun başlangıcı izlenebiliyor.
Bu süreç daha iyi kontrol altına alınabilirse, örneğin birçok hasta için gerekli olan kalp kapakçığı gibi dokular büyütülebilecek.
Amsterdam Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden embriyolog Sebastiaan Mastenbroek’e göre, bu yeni keşif sayesinde, tüp bebek sonrası istenenden daha sık gerçekleşen tek yumurta ikizlerinin sayısı da azaltılabilecek.
Araştırmada yer almayan Sebastiaan Mastenbroek, Maastricht’teki uzmanların çalışmasını etkileyici olarak değerlendi.
Mastenbroek, Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a, “Bu gerçekten de üreme biliminde son yıllarda yaşanan bir yenilik. İnsan gelişiminin ilk günleri ve haftaları hakkında neredeyse hiç bilgimiz yoktu, şimdi bu kara kutuyu açıyoruz” dedi.
Baş araştırmacı van Blitterswijk, artık sentetik bir embriyonun nasıl tek yumurta ikizlerine dönüştüğü anlaşılsa da, doğal döllenmede durumun her zaman tam olarak böyle olmayabileceğine de işaret ediyor.
Van Blitterswijk, "Fakat kanıtlar dolaylı olarak sunuluyor. Gördüğümüz tamamen mantıklı, basit bir açıklama” görüşünü dile getiriyor.
Maastricht Üniversitesi’ndeki araştırma, Clemens van Blitterswijk, Erik Vrij, Aslı Ak, Dorian Luijkx, Ge Guo ve Stefan Giselbrecht’ten oluşan ekip tarafından gerçekleştirildi. | Bilim, Sağlık |
Migrene yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere'de kullanıma sokuluyor | Migren için önleyici tedavi yöntemleri arasında son dönemde öne çıkan atogepant türü haplar, İngiltere'de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında uygulamaya sokuluyor.
Kronik ve epizodik migren için önleyici tedavide kullanılacak ağızdan alınan ilk ilacın, kısa süre içerisinde hastalara verilmesi bekleniyor.
Sağlık uzmanları ülkede yaklaşık 170 bin kişinin yeni tedavi yönteminden yararlanabileceğini belirtiyor.
Migren, şiddetli baş ağrılarıyla kendisini gösteriyor ve atak döneminde kişinin günlük faaliyetlerini yerine getirmesini zorlaştırabiliyor.
Dünya genelinde her yedi kişiden biri migren hastası.
Ayda 15 günden daha az ağrılı dönemler epizodik migren olarak adlandırılıyor. Her ay 15 günden uzun süren ağrılı dönemlerse kronik migren olarak tanımlanıyor.
Yeni uygulamaya sokulacak ilaç, diğer tedavilere yanıt vermeyenler ya da iğne olamayanlar için tavsiye edilecek.
İngiltere'de klinik gözlemci kuruluş NICE (National Institute for Health and Care Excellence), deneme sürecinde yetişkinlerin bir bölümünde etkili olduğu görülen ilacın Ulusal Sağlık Hizmetleri'nde kullanılmasını tavsiye etti.
Migren, genellikle başın bir tarafındaki zonklayıcı ağrılarla tarif ediliyor ve birkaç gün sürebiliyor. Diğer semptomlar ise yorgunluk, ışığa hassasiyet ve konuşma güçlüğü.
Migrenden kaç kişinin muzdarip olduğu bilinmiyor ancak NHS'e göre İngiltere'de migren hastası yaklaşık 6 milyon kişi var.
Kadınlar, erkeklere göre migrene daha yatkın.
Atogepant tipi ilaçlar, hem kronik migren hem de epizodik migren için önleyici tedavi sunabiliyor.
Migraine Trust adlı vakıf, gelişmeyi "olumlu bir adım" olarak görmekle birlikte, birçok kişinin bu tür yeni ilaçlara ulaşmakta zorluk yaşadığının da altını çiziyor.
Bunun nedenleri arasında, ilacın doktorlar tarafından yeterince bilinmemesi ve uzman hekimlere erişimde uzun bekleme listelerinin olması gösteriliyor.
"Gepant" grubu olarak ifade edilen ilaçlar, birkaç yıldır deneniyor ancak henüz yaygın kullanıma sokulmadı. Atogepant da bunlardan birisi.
Araştırmalara göre, beyindeki kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) adlı bir kimyasal, migrende hem ağrı hem de ışığa hassasiyette rol oynuyor.
Atogepant, anti-CGRP ilaçların yeni bir türü olarak, özellikle migren tedavisi için tasarlandı. İlaç, CGRP proteini reseptörünü bloke ederek işlev görüyor.
Yeni nesil ilaçların eski tedavi yöntemlerine göre daha az yan etkisi bulunduğu da kaydediliyor.
Atogepant ile benzerlik taşıyan rimegepant da İngiltere ve İskoçya'da bazı hastalara verildi.
Brighton kentinden Deborah Sloan bu ilacı alanlardan. BBC'ye kendi deneyimini anlatan Sloan, 40 yıl boyunca kronik migren ağrısı yaşadıktan sonra ilaç tedavisi sayesinde hayatının normale döndüğünü söylüyor.
Deborah Sloan, her ayın yaklaşık 20 günü migren ağrıları çekmiş ve sağlığı nedeniyle iki kez işini bırakmak zorunda kalmış.
Öte yandan bu ilaca, reçete yazabilecek doktor için uzun bekleme listeleri nedeniyle ilk olarak ücretli şekilde ulaşabilmiş. | Bilim, Tıbbi araştırma, İngiltere, Sağlık, Tıp |
Atalarımızın köpekten önceki sadık dostu, soyu tükenmiş bir tilki türü olabilir | Köpekler evcilleştirilmeden çok önce, atalarımızın başka bir sadık bir dostu olabileceği ortaya çıktı: Soyu tükenmiş bir tilki türü.
Arkeolojik çalışmalar, Güney Amerika'daki antik toplumların, tilkileri kendileriyle birlikte gömdüklerini ortaya koydu.
Bilim insanları, Arjantin'deki Patagonya'da bir insan mezarına tilkinin de gömüldüğünü bulduklarında, bunu şaşkınlıkla karşıladı.
Bunun en muhtemel açıklaması, tilkilerin onlar için oldukça değerli bir eşlikçi ya da evcil hayvan olabileceği.
DNA analizleri, tilkinin prehistorik avcı toplayıcı atalarımızla birlikte yemek yediğini, yaşam alanlarının bir parçası olduğunu gösterdi.
Aynı türden bir tilki, on yıl önce Arjantin'in başka bir bölümünde daha büyük bir mezarda bulunmuştu. Bu tilkilerin evcil hayvan gibi bulundurulmuş olması da muhtemel, ancak hayvanların neyle beslendiği henüz açıklığa kavuşmadı.
Oxford Üniversitesi'nden Dr. Ophelie Lebrasseur, "Avcı toplayıcı topluluklarla bu denli yakın ilişki içerisinde olan bir tilkinin bulunması, oldukça nadir bir bulgu" diyor ve ekliyor:
"Bence bu, sembolik olmaktan ibaret değil, aralarında bir işbirliği olduğu kanaatindeyim."
Mezarlıktaki tilki, Arjantin'deki Canada Seca kazısında bulundu. Burası avcı toplayıcı bir grubun yaşam alanıydı.
Arjantin ve Peru'daki diğer kazı alanlarında da vahşi tilkilerin dişleri bulunmuştu. Bu bulgular, tilkinin bu bölgedeki atalarımız için sembolik bir önemi olduğunu ortaya koyuyor.
Ancak mezar içerisinde, bütünlüğünü neredeyse tamamen korumuş şekilde bulunan tilki fosili, arkeolojik kayıtlara nadir bir bulgu olarak geçti.
Bilimsel adı Dusicyon avus olan tilki, orta büyüklükte ve 10-15 kilogram ağırlığında. Bu tür, yaklaşık 500 yıl önce, evcil köpekler Patagonya'ya geldikten birkaç yüzyıl sonra yok oldu.
Araştırma, Mendoza'daki Evrim Enstitüsü'nden Dr. Cinthia Abbona ile işbirliği içinde gerçekleştirildi ve RoyalSociety Open Science dergisinde yayımlandı. | Arjantin, Doğa, Latin Amerika, Arkeoloji, Tarih, Bilim, Hayvanlar alemi, Antropoloji |
'Tanrı parçacığı' teorisi ile bilinen Peter Higgs 94 yaşında öldü | Higgs bozonuna ismini veren İngiliz bilim insanı Peter Higgs 94 yaşında öldü.
İngiliz fizikçi, 1960'larda Kainat'taki her şeyin neden kütlesi olduğunu açıklayan teoriyi geliştiren bilim insanları arasındaydı.
Bundan yaklaşık 50 yıl sonra bu bilimsel atılım yapılabildi.
İsviçre'nin Cenevre kentindeki CERN laboratuvarlarında, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı adlı dev cihazda 2012’de yapılan deneyler sonunda Higgs bozonunun varlığı tespit edildi.
Higgs bu gelişmeden bir yıl sonra 2013 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Ölüm haberi duyursunu yapan Edinburgh Üniversitesi, Higgs için “vizyonu ve hayal gücüyle bizi çevreleyen dünyaya dair bilgimizi zenginleştirdi” ifadelerini kullandı
İngiliz parçacık fizikçisi Dr. Clara Nellist, Higgs bozonu bulunduğunda CERN'de bulunuyordu.
2012'deki buluş tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştı.
Dr. Nellist, "Higgs bozonu gerçekten özel bir parçacık. Çünkü, diğer temel parçacıkların kütle kazanmasıyla ilişkisi var. Parçacıklar Higgs alanına girdiğinde kütle kazanıyor ve Higgs bozonuyla deneylerimizde Higgs alanının varlığını kanıtlayabiliyoruz" diye konuşuyor.
Higgs bozonu bir enerji alanı. Elektron ve kuark gibi evrenin diğer temel parçacıklara kütle kazandırıyor.
Higgs bozonu, "Tanrı parçacığı" adıyla da anılır oldu. Çünkü kütle kazanma süreci, mevcut evrenin oluşmasını sağlayan Büyük Patlama'ya (Big Bang) benzetiliyor.
CERN laboratuvarında ayda küçük bir kent kadar elektrik harcayan projede çalışan bilim insanları karanlık maddenin gizemini çözmeye çalışıyor.
Dr. Nellist, "Karanlık madde, evrenimizdeki maddenin yüzde 80-85'ini oluşturuyor. Karanlık madde denmesinin sebebi ışıkla etkileşiminin olmaması. Bu yüzden onu göremiyoruz. Daha da ilginci, ne olduğunu da bilmememiz" diyor.
Şimdiye kadar bilim insanları karanlık maddeye ilişkin sadece dolaylı kanıtları gözlemleyebildi. Ancak karanlık madde parçacıkları doğrudan tespit edilemedi.
Bu parçacığın ne olduğuna ilişkin farklı teoriler var.
Bilim insanları arasında en fazla rağbet gören teorilerden biri bunun WIMP ya da Zayıf Etkileşimli Büyük Kütleli Parçacık olduğu yönünde.
Dr. Nellist "Bu hâlâ büyük bir gizem. Bunun deneylerde yaratılıp yaratılamayacağını görmeye çalışıyoruz" diye konuşuyor. | Teknoloji, Bilim, Nobel ödülü, Fizik |
Güneş tutulması, Kuzey Amerika'da gündüzü geceye çevirdi | Tam Güneş tutulması, Kuzey Amerika'da Meksika, ABD ve Kanada kentlerini sırasıyla dolaşarak on milyonlarca kişiye unutamayacakları anlar yaşattı.
Güneş tutulmasının izlenebildiği ilk durak, Meksika'nın Mazatlan kentiydi.
Yerel saatle 11:07'de (TSİ 21:07) başlayan tam Güneş tutulması, Kuzey Amerika'yı boylu boyunca dolaşan yaklaşık 6500 kilometrelik bir hat üzerinden görülebildi.
Bu hattın iki yanındaki kentlerde de parçalı Güneş tutulmaları gözlendi.
Çok sayıda kişi, bu büyüleyici olayı bütünüyle deneyimleyebilmek için uzun mesafeler seyahat etmeyi göze aldı.
Ay'ın Güneş'le temas ediyormuş gibi göründüğü ilk saniyelerden başlayarak, Güneş'in gittikçe görünmez olduğu ve en sonunda yalnızca bir halka halinde seçilebildiği tam tutulmaya kadar, izleyenleri büyüleyen bir deneyim ortaya çıktı.
Dallas'ta haftalardır bu anı yaşamayı bekleyen 11 yaşındaki Ady, babası Ryan ile birlikte gökyüzüne adeta kilitlenmiş durumda güneş tutulmasını izledi ve ilk deneyimlerini esprili bir dille aktardı: "Sanki Ay, Güneş'i yiyormuş gibi, fakat hiçbir ısırık izi yok. Bu kadar karanlık olacağını beklemiyordum, akşam üstü karanlığı gibi olacak sanıyordum."
Güneş tutulmasını izleyenlerin ilk deneyimi, sıcaklığın ani düşüşü oldu. Kimi bölgelerde hayvanların sessizleştiği aktarılırken, kimi durumlarda ise bu ani değişiklik kuşları ve başka hayvanları şaşkınlıkla ötmeye ve ses çıkarmaya yöneltebiliyor.
Kuzey Amerika'nın doğusunda bulunan Niagara Şelaleleri de binlerce turistin Güneş tutulmasını izlemek için beklediği yerler arasındaydı.
Burada koyu bulutlar Güneş tutulmasının görülmesini bir nebze zorlaştırsa da, tam Güneş tutulmasının yaşanacağı anlarda bulutların dağılması, bekleyenleri mutlu etti.
Montreal'de ise 20 bin kişilik devasa kalabalık, McGill Üniversitesi'nin kampüsündeki "Güneş tutulması izleme etkinliği" için bir araya geldi.
Güneş tutulmasının yaşandığı yerlerde yüzlerce çift, hayatlarını birleştirmek için gündüzü geceye çeviren bu anları tercih etti.
Arkansas'ta yaklaşık 400 çift, tam Güneş tutulmasının yaşandığı anlarda "Evet" diyerek evlendi.
Beyaz Saray'ın çatısında bu kez gizli servis ajanları yerine, Beyaz Saray çalışanlarının ve bazı gazetecilerin Güneş tutulmasını gözlemlemek için beklediği görüldü.
Yerel saatle 15:20 olduğunda Güneş yüzde 90 oranında kararmıştı ve Beyaz Saray bahçesinde bekleyenlerin coşkusu ortama hakim olmuştu.
New York'taki Times Meydanı'nda Güneş tutulması, hızlandırılmış görüntülere böyle yansıdı:
Güneş'in yeniden kendisini göstermesiyle Times Meydanı yeniden aydınlandı.
Tam Güneş tutulmasının yaşandığı anlardan sonra, Google'da 'Gözlerim neden ağrıyor' sorusuna yanıt arayanların sayısında büyük bir artış görüldü.
Doktorlar, Güneş tutulmasına çıplak gözle bakmanın tehlikeli olabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.
Bu nedenle tutulmanın özel filtrelere sahip gözlüklerle izlenmesi tavsiye ediliyor. | Doğa, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Gökbilimi, Yaşam, Kanada |
Güneş tutulması psikolojimizi nasıl etkiliyor? | 8 Nisan'da özellikle Kuzey Amerika'da takip edilen bir Güneş tutulması olayı gerçekleşti. Bilim insanları ise böylesi hayranlık uyandıran kozmolojik olayların psikolojimiz üzerinde güçlü etkileri olabileceğini savunuyor.
Güneş tutulmasının üzerimizdeki olası etkilerini ödüllü bilim yazarı David Robinson,BBC Futureiçin kaleme aldı.
______________________
Milattan Önce (MÖ) 28 Mayıs 585... Bugünün Anadolu topraklarında İran sınırları içinde yaşamış olan Medler ve bugünkü Türkiye'nin güneyini yöneten Lidyalılar altı yıldır savaşıyordu. Yunan tarihçi Herodot'un aktardığına göre savaşın sona ereceğine dair ne bir işaret vardı ne de taraflardan biri herhangi bir ilerleme sağlayabiliyordu.
Akan kanı sadece güneş tutulması durdurabildi.
Herodot, "Savaş ısınırken, gün birdenbire geceye dönüştü. Medler ve Lidyalılar değişimi gözlemlediklerinde savaşa ara verdiler; barış şartları üzerinde anlaşmaya varılması konusunda hemfikirlerdi"diye yazdı.
Bu yıl 8 Nisan'da Kuzey Amerika'da gözlemlenebilecek olan güneş tutulmasına bu denli dramatik tepkiler vermeyebiliriz ama son araştırmalar hayranlık duygumuzu uyandıran bu olayın psikolojimiz üzerinde güçlü bir etki bırakabileceğini öne sürüyor.
Tam güneş tutulmasını deneyimlememize olanak sağlayan bir dizi göksel tesadüften daha hayranlık uyandırıcı çok az olay var.
Araştırmalara göre bu hayret verici olaya tanıklık etmek, daha alçakgönüllü olmamız ve başkalarına özen göstermemiz için bize ilham veriyor.
2017 yılındaki tutulmanın psikolojik etkilerini araştıran ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi'nde psikolog Sean Goldy, "İnsanlarda yakınlık hissi güçlenebilir, başkalarıyla ya da topluluklarıyla daha yakın sosyal bağlar geliştirdiklerini söyleyebilirler" diyor.
Uzunca bir süredir bilimsel çalışmalara dahil edilmeyen hayranlık duygusu son 20 yıldır gittikçe daha fazla ilgi gören bir alan haline geldi.
Duygu, kendimizi küçük hissettiren enginlik algısının tetiklediği merak ve hayret duygusu olarak tanımlanıyor.
Kanada'daki Toronto Üniversitesi'nden psikolog Jennifer Stellar, "Bu, çok büyük ve dünyaya bakış açınıza meydan okuyan bir şeyi algıladığınızda hissettiğiniz duygudur. Algılanamayacak kadar sıradışı bir nesneye ya da kişiye karşı duyumsanan bir histir."
Sonuç hayatınızı değiştirebilir.
ABD'deki Berkeley of California Üniversitesi'nden psikolog Dacher Keltner'ınAwe (Hayranlık)adlı kitabında yazdığı gibi, merak duygusu "benliğimizin veya egomuzun kusur bulan, özeleştiri yapan, baskıcı, statü bilincine sahip sesini" susturabilir ve bizi güçlendirebilir.
"Dayanışmacı olmamızı, zihnimizi harikalara açmamızı ve yaşamın derin kalıplarını görmemizi" sağlar.
Bu iddialı bir tez ancak Keltner ve meslektaşları bunu destekleyecek çok sayıda kanıt topladı.
2018 yılında yaptıkları ve hayranlığın alçakgönüllülükle ilişkisini inceleyen çalışma bunlardan biri.
Araştırma ekibi katılımcıların yarısına Dünya'dan uzaklaşarak Evren'i gösteren kısa bir video izletirken, diğer yarısına bahçe çitlerinin nasıl yapılacağını anlatan rahatlatıcı bir video gösterdi.
Ardından her iki gruptan da önce güçlü, sonra zayıf yanlarını yazmaları istendi.
Hipotezlerindeki gibi uzay videosu izletilen grup hayranlık hissini yaşamış olması muhtemel gruptu ve yazılarında güçlü yönleri diğerlerininkinden daha azdı.
Bu alçakgönüllüğün bir işareti olarak yorumlandı.
Aynı makaledeki başka bir çalışmada araştırmacılar, katılımcıların üçte birinden hayranlık duydukları bir zamanı hatırlamalarını istedi.
Diğer üçte biri komik bir şeyle eğlendikleri bir zamanı hatırlarken geri kalanı yiyecek almak için olaysız bir yolculuk yaptıklarını hatırladı.
Katılımcılar daha sonra çeşitli faktörlerin hayatlarındaki başarılarına ne kadar katkıda bulunduğunu yüzde 0 ile yüzde 100 arasında bir ölçekte değerlendiren bir dizi soruyu yanıtladı.
Bu faktörler arasında kendi yetenekleri veya şans ya da Tanrı gibi dış faktörler de vardı.
Araştırmacılar hayranlık hissini yaşayanların bu soruya daha alçakgönüllü yanıt verdiğini buldu.
Makalenin baş yazarı Stellar, "Hayranlık, kendinize odaklanma ve önem verme duygularınızı azaltıyorsa bu anlamlıdır" diyor ve ekliyor:
"Egomuz algımıza ve kararlarımıza yön verir ancak hayranlık gibi kendimizi aşan bir duygu egomuzun üzerimizdeki etkisine son verebilir."
Becerilerimizi daha mütevazı değerlendirmenin yanında egomuzun zayıflaması, etrafımızdaki insanları da yeni bir gözle görmemizi sağlar.
Stellar, "Kendimize odaklanmayı bıraktığımızda sen ve ben arasındaki sınır silinmeye başlar. Hepimizi aynı insanlık ağının parçası gibi görebiliriz" diyor.
Buna ek olarak hayranlık duygusunun insanların topluluklarıyla daha bağlantılı hissetmesini sağladığını gösteren kanıtlar da var.
Benzer etkiler, Avustralya'daki New South Wales Üniversitesi'nden psikolog Katherine Nelson-Coffey ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışmada görülebiliyor.
Bunun için 47 katılımcıdan oluşan bir gruptan Carl Sagan'ınSoluk Mavi Noktaadlı eserinden uyarlanan bir metni okuyan bir ses eşliğinde sanal gerçeklik başlıklarıyla uzay yürüyüşü yapması istendi.
Diğer grubaysa Dünya ve Plüton'un küçük bir modeli gösterildi.
Araştırma sonuçlarına göre ilk grubun, "Kendimi başkalarına ve tüm insanlığa daha yakın hissettim" gibi ifadeleri onaylama olasılıkları çok daha yüksekti.
Hayranlık hissinin, insanları daha fedakar davranışlara yönelttiğini bulan araştırmalar da var.
Irvine'deki Califorinia Üniversitesi'nde Psikoloji Profesörü Paul Piff ve meslektaşları, yeryüzü belgeseli izleyen bir grupla komedi programı izleyen bir başka grubu kıyasladıkları araştırmalarında, belgesel izleyenlerin 100 dolarlık bir çekiliş için bilet paylaşma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldu.
Bu deneyler ne kadar ilgi çekici olsa da, insanların laboratuvar dışında gelişen doğal olaylara karşı spontane tepkilerini yansıtmayabilirler.
Bu sorudan yola çıkan Sean Goldy, 2017'deki tutulmada aradığı cevapları buldu.
Ay ve Güneş'in hizalandığı nadir olayın, hayranlık duygusunu uyandırması muhtemeldi.
İnsanların sosyal medyada anlık tepkilerini inceleyen Goldy, X (eski adıyla Twitter) paylaşımlarının konumlarını kullanarak hangi kullanıcıların olaya birebir tanıklık ettiğini ve hangilerinin etmediğini tahmin edebiliyordu.
Daha sonra paylaşımların dil bilimsel analizini yaptı.
Örneğin, "şaşırtıcı" veya "akıllara durgunluk veren" gibi sözcüklerin hayranlığı temsil ettiği düşünülürken, "belki" ve "olasılıkla" gibi temkinli sözcükler alçakgönüllülüğü temsil ediyordu.
Sosyalliğe eğilimse "ilgi", "gönüllü" gibi kelimelerin yanı sıra şükran ve sevgi ifadeleriyle kodlandı.
Sonuçlara göre tutulmaya tanıklık edenlerin tweet'lerinde hayranlık ifade etme olasılıkları diğerlerinin iki katıydı.
Tahmin edildiği gibi bu, alçakgönüllülük ve sosyallik hislerinin daha yoğun görülmesiyle bağlantılıydı.
Etkiler insanların kullandığı zamirlerde de görünür durumdaydı: Tutulmaya tanık olan insanların "biz" gibi çoğul birinci kişi zamirlerini kullanma olasılığı daha yüksekti. Bu da kolektif bir deneyimi yansıtıyordu.
Goldy, "Sadece 24 saatlikti" diyerek bu etkilerin görece kısa ömürlü olduğunu vurguluyor.
Ancak kısa anlığına da olsa bağlantı hissinin artması, günlük etkileşimlerimizin gerilimlerinden ferahlamamızı sağlar.
Kutuplaşma ve sosyal bölünmüşlük çağında en azından bizi çevreleyen Evren karşısındaki hislerimizde birleşebiliriz.
Eğer 8 Nisan'daki ihtişama tanıklık edecekseniz bunun tadını çıkarmaya değer. | Doğa, Bilim, Gökbilimi |
E-atık sorunu: Kampanya gruplarından 'çekmecedeki hazineler' için öneriler | Elektrikli cihaz atıklarını azaltmaya çalışan kampanya grupları, evlerdeki atıl elektrikli aletlerin ve bozuk teknoloji ürünlerinin biriktiği uyarısını yapıyor.
Material Focus isimli grup, son dört yılda atıl ürünlerin sayısının ortalama 20’den 30’a yükseldiğini tahmin ediyor.
İngiltere’de bu şekildeki ürünler arasında ilk 10’da uzaktan kumandalar, cep telefonları ve saç kurutma makineleri geliyor.
Birlemiş Milletler de bu şekildeki atıl ürünlerin geri dönüştürülmesini tavsiye ediyor.
Kendisini elektrikli ürünler istifçisi olarak tanımlayan Paul Bowtell, bu tür malzemelere veda edemeyen biri.
Bowtell, BBC’ye içinde 40'tan fazla elektrikli eşyanın bulunduğu kutuları gösteriyor ve evinin tavan arasındaki kutularda çok daha fazla atıl ürün olduğunu kabul ediyor.
Bristol’de yaşayan adam, bazı ürünleri oğullarına vermek için sakladığını savunuyor. Ancak veda edemediği ürünler eşyalar arasında bir zamanlar pahalı olan ama artık hiçbir değeri kalmayan ürünler de var.
Material Focus'un direktörü Scott Butler, modern dünyada herkesin benzer çekmeceleri ve kutuları olduğunu söylüyor.
Butler, “Bu çekmecelerde ne işe yaradığını bilmediğimiz kablolar var: çok uzun zamandır kullanımda olmayan DVD oynatıcısı için bir uzaktan kumanda gibi” diyor.
Material Focus, yaklaşık 880 milyon adet atıl aletin İngiltere’deki evlerde depolandığı tahminini yapıyor.
Scott Butler, bu miktardaki ürünün geri dönüşüm değerinin 1 milyar sterline ulaşabileceğini söylüyor.
Eski laptoplar, elektrikli diş fırçaları ve tıraş makinelerinin içinde, halen değerlendirilebilecek şekilde, çelik, alüminyum, bakır, lityum piller ve hatta altın bulunuyor.
SWEEEP isimli geri dönüşüm şirketinde Justin Greenaway, bir bilgisayarın içindeki tüm önemli bağlantıların, verilerin bozulmasını önlemek için altınla tamamlandığını anlatıyor.
Greenaway, bu altını geri kazanmak için bilgisayar parçalarını işlemden geçirdiklerini söylüyor.
Material Focus’un verileri, İngiltere’deki hanelerin her yıl 103 bin ton elektrikle çalışan ürünü geri dönüştürmek yerine çöpe attığını gösteriyor.
Bristol Waste’ten Sarah Burns, evlerdeki elektrikli ürünlerin sayısının azaltılması gerektiğini savunuyor.
Burns bir ev için atıl hale gelen bir ürünün başka bir hane için halen kullanılabilir olacağını hatırlatıyor ve paylaşım farkındalığının altını çiziyor.
“Hedef yalnızca elektrikli cihazları geri dönüştürmek değil. Hedef bu tür cihazlardan olabildiğince yararlanmak olmalı. Amacımız bu tür cihazların sayısını azaltmak”
Akıllı telefonlar değerli metal ve nadir elementlerle yüklüdür.
Örneğin tipik bir iPhone 0,034 gr altın, 0,34 gr gümüş, 0,015 gr paladyum ve gramın binde biri kadar platin içerir. Ayrıca biraz daha ucuz olan alüminyum (25 gr) ve bakır (15 gr) da vardır.
Bir ton iPhone'daki altın miktarı, bir ton ağırlığındaki altın cevherinden 300 kat daha fazla altın, aynı ağırlıktaki gümüş cevherinden ise 6,5 kat daha fazla gümüş içerir. | Kirlilik, Teknoloji, Bilim, Geri dönüşüm, Cep telefonları ve akıllı telefonlar, Çevre |
Derin deniz madenciliği yarışı neden hızlandı? | Okyanus yüzeyinin binlerce metre altında, devasa maden yatakları bulunuyor. Bu madenlerin birçoğu, iklim değişikliğine karşı mücadelede dünyanın kritik olarak ihtiyaç duyduğu temiz enerji dönüşümü için kilit önemde.
Denizin derinliklerindeki madenler aynı zamanda askeri teçhizat ve silah üretiminde de kullanılabilir nitelikte.
Henüz deniz tabanından maden çıkarılabilmiş değil. Ancak aralarında Çin, Hindistan ve Rusya'nın da bulunduğu ülkelerdeki özel şirketler ve devlet kurumları, buralardaki hakları güvence altına almak için yarış halinde.
Kuzey Pasifik Okyanusu'ndaki Clarion-Clipperton Bölgesi, Kuzey Atlantik Okyanusu'ndaki Orta Atlantik Sırtı, Hint Okyanusu ve Kuzeybatı Pasifik’teki bazı bölgeler için BM’ye bağlı Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’ne (ISA) lisans başvurusu yapıldı.
ABD ise benzer bir araştırmayı kendisine ait sınırlar içinde yürütüyor. Bunun nedeni BM Deniz Hukuku Sözleşmesini onaylamamış olmaları.
Şu ana kadar ISA tarafından verilen 31 araştırma lisansından 17'si Hawaii ve Meksika arasındaki Clarion-Clipperton kırılma bölgesinde yer alıyor. Burada manganez, kobalt, nikel ve bakır açısından zengin, patates şeklindeki polimetalik yumrular aranıyor.
Lityum ve grafit dahil bu ve diğer madenler, elektrikli araçlarda, güneş panellerinde, rüzgar türbinlerinde ve enerji depolayan pillerde kullanılmaktadır.
Derin deniz madenciliğine olan ilgi, temiz enerjiye bağlı yönelimle birlikte arttı.
Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, elektrikli araçlar, fosil yakıtla çalışan atalarına göre altı kat daha fazla minerale ihtiyaç duyuyor. Benzer şekilde açık deniz rüzgar tribünleri de elektrik üretmek için doğalgaz santrallerinden 12 kat daha fazla metal ve minerale ihtiyaç duyuyor.
Dünya Bankası, oluşan talebi karşılamak için, çıkarılan maden miktarının 2050 yılına kadar beş kat artması gerekeceğini öngörüyor.
Bu, rüzgar, güneş ve jeotermal enerji ile enerji depolama için gerekli, üç milyar tondan fazla mineral ve metal anlamına geliyor.
Derin deniz madenciliği yanlıları, geleneksel madenciliğin talebi karşılamayacağını savunuyor ve aşırı çıkarma nedeniyle maden kalitesinin düşüklüğüne işaret ediyor.
Ancak derin deniz madenciliği üzerinde de çevre eksenli tartışmalar var.
Şu anda az sayıda ülke, temiz enerjide kullanılan kritik madenlerin, karada üretimine hakim durumda bulunuyor.
Lityum üretiminde Avustralya, bakırda ise Şili zirvede yer alıyor.
Çin ağırlıklı olarak akıllı telefonlar ile bilgisayar gibi ileri teknoloji ürünlerinde kullanılan grafit ve nadir elementlere yöneldi.
Kongo Cumhuriyeti, Endonezya ve Güney Afrika, kobalt, nikel, platin ve iridyum pazarlarındaki büyük oyuncular.
Çin aynı zamanda giderek artan şekilde, bu madenleri kendi sınırları dışında çıkarmaya yönelik adımlar atıyor. Bu da Pekin’in jeopolitik rakipleri arasında endişe yaratıyor.
Çin gözünü derin deniz araştırmalarına da dikti.
BM’nin yetkili kurumunun verdiği madencilik lisanslarından beşini Çin aldı. Bu, bir ülkenin aldığı en fazla lisans olarak dikkat çekiyor.
Hindistan'ın da iki lisansı var ve iki tane daha için başvuruda bulundu. Rusya'nın dört lisansı var ve bir lisansı da başka ülkelerle paylaşıyor.
Veri toplama şirketi Horizon Advisory'nin kurucu ortağı Nathan Picarsic, “Kritik minerallerin çıkarılması, işlenmesi ve kullanılmasına yönelimin, jeopolitik gerilimler ile enerji dönüşümü süreci ile hızlandığını” söylüyor.
Ancak asıl jeopolitik kaygı, Çin'in, tedarik zincirine daha girmeden önce bu madenleri işlemedeki payı üzerineydi.
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'na göre Çin, şu anda rafine doğal grafit ve disprosyum tedarikinin %100'ünü, kobaltın %70'ini ve işlenmiş lityum ve manganezin neredeyse %60'ını kontrol ediyor.
Ayrıca Pekin, bu değerli madenlerin işleme teknolojilerinin ihracatına yönelik de çeşitli yasaklar getirdi. Çin, bunun ülkenin ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumak için yapıldığını açıklıyor.
Ülke, Aralık 2023 itibariyle elektrikli araçlarda, rüzgar türbinlerinde ve diğer bazı elektronik cihazlarda kullanılan nadir maden temelli mıknatısların üretim teknolojisinin ihracatını yasakladı.
ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Ağustos 2023'teki bir temiz enerji zirvesinde, "Piyasa gücünü siyasi kazanç için silah olarak kullanmaya istekli bir tedarikçiyle karşı karşıyayız" diyerek gerginliği gözler önüne serdi.
Bundan iki ay önce ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komisyonu, Pentagon'a ülkenin derin deniz madenciliği ile bu madenleri işleme kapasitesini inceleme talimatı vermişti.
Komisyon, Çin bu değerli madenleri çıkarma hakları konusundaki artan girişimlerine işaret ederek, ABD’nin kritik ve stratejik madenler konusunda dışa bağımlılığını azaltacak stratejik adımlar atması gerektiğini savunmuştu.
ABD, 2022 yılında, Avustralya, Kanada, Finlandiya, Fransa, Almanya, Japonya, Kore Cumhuriyeti, İsveç, İngiltere ve Avrupa Komisyonu ile birlikte Maden Güvenliği Ortaklığı'nı başlattı. Bu kulübe sonrasında İtalya ve Hindistan da katıldı.
BM’nin yetki lisansı veren kurumu ISA, henüz düzenlemeler üzerinde çalıştığı için derin deniz madenciliği başlamış değil.
Bu arada bazı bilim insanları ve okyanusların güvenliği konusunda kampanya yürüten bazı örgütler, derin deniz madenciliğinin yaratabileceği ekolojik etkiler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Kaliforniya Üniversitesi'nde oşinografi ve deniz ekolojisi alanında çalışan Profesör Lisa Levin, alanında seçkin bir isim olarak anılıyor.
Levin’in şu uyarıyı yapıyor:
"ISA son düzenlemeleri muhtemelen gelecek yıl tamamlandığında, halen okyanusların derinliklerindeki biyoçeşitliliğin bu tür madencilikten nasıl etkilenebileceği konusunda bilgi eksikliklerimiz olacak”
Aralarında Brezilya, Kanada, Kosta Rika, Finlandiya, İsviçre ve Vanuatu'nun da bulunduğu yaklaşık 20 ülke, derin deniz madenciliğinin, deniz ekosistemi üzerindeki potansiyel etkileri hakkında daha fazla araştırma yapılana kadar durdurulmasını istedi.
Buna rağmen Norveç parlamentosu Ocak ayında Kuzey Kutbu bölgesindeki sularda araştırma yapılmasını onayladı.
Birçok ülke deniz tabanını büyük bir olanak olarak görüyor.
ISA sekreterliği, üye ülkelerin, "yeşil enerjiye geçiş ve yeşil teknolojiler için derin deniz yatağı potansiyelinin giderek daha fazla farkına vardıklarını” açıklıyor.
Clarion-Clipperton bölgesinde araştırma yapan Kanadalı The Metals Company'den Gerard Baron, “nüfus bakımından dünyanın en büyük üç ülkesinin, mevcut jeopolitik durumda derin deniz kaynaklarının potansiyeline odaklanmasının deniz tabanı madenlerine olan ilgiye yeni bir ivme kazandırdığını” savunuyor.
Kampanyacılar ise ülkeler arasında kızışan rekabetin arkasında derin deniz madenciliği şirketleri olduğunu öne sürüyor.
Greenpeace'in 'Derin deniz madenciliğini durdurun' kampanyasının direktörü olan Louisa Casson şunları söylüyor:
"Jeopolitik gerilimleri körükleyerek ve tedarik zinciri kısıtlamalarından bahsederek, okyanusları maden çıkarmaya açmaları için hükümetlere lobi yapıyorlar. Korku tacirliği yapıyorlar”
ISA ise çevrecilerin bilgi eksikliği endişelerini dile getirmesi karşısında, uluslararası uzmanlarla birlikte çalışıldığı açıklamasını yapıyor. Kurum, bilgi eksikliği bulunduğuna yönelik olarak “bir fikir birliği yok" diyor.
- | Enerji, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Amerika Birleşik Devletleri, Okyanus kirliliği, Çin, Çevre |
Gelecek öngörüleriyle ünlenen fizikçi Michio Kaku'nun önümüzdeki yıllar için tahminleri neler? | ABD’li fizikçi ve yazar Michio Kaku, kuantum çağının geleceğimiz konusunda belirleyici olacağını söylüyor.
77 yaşındaki Kaku, teorik fizik alanında isim yaptıktan sonra başarılı bir bilim iletişimcisi olarak ünlendi.
New York Şehir Üniversitesi'nde teorik fizik profesörlüğü yapan Kaku’nun 11. kitabı Quantum Supremacy (Kuantum Üstünlüğü) geçen yıl yayımlandı.
Kaku kuantum çağında üretilen teknoloji ve bilgisayarların, hastalıkların tedavisinden kitlelerin beslenmesine kadar insanlığın en büyük sorunlarına radikal çözümler getireceğini düşünüyor.
Yapay zekanın insanlığa bir tehdit oluşturabileceğini fakat bunu kontrol altına almak için hala zaman olduğunu söylüyor.
BBC, Kaku’ya geleceğe dair öngörülerini sordu.
İnsan beynini incelediğinizde en az üç ayrı parçası olduğunu görürsünüz.
Beynin arka kısmı sürüngen beynidir: Şekil tanıma, üç boyutlu bir ortamda nerede olduğunuzu anlama gibi görevleri yerine getirir.
Evrimimiz boyunca beyin öne doğru gelişmeye devam etmiştir.
Onun önünde, beynimizin orta tarafında maymun beyni diye tarif edebileceğimiz limbik beyin bulunur. Bu kısım da sosyal hiyerarşileri kavramak için kullanılır.
Bir de beynin ön tarafındaki prefrontal korteks vardır. Burası bir zaman makinasıdır. Geleceği görür. Sürekli olarak geleceğin simülasyonlarını yapar.
Sıradan bir insanın beynini bir dehanın beyninden ayıran şey nedir? Sıradan insanlar uzun vadeli planlar yapamaz, yalnızca hemen önündeki seçenekleri görürler. Büyük düşünürler ise bu zaman makinasını kullanır, geleceğin simülasyonunu yaparlar.
Birinin yalnızca bilgi sahibi olduğu için akıllı olduğu sanılır fakat zekanın özünde bu yoktur. Zekanın özü geleceği görmektir ve beynin prefrontal korteksinin ana görevi budur. Hayaller kurdurur, olmadık senaryoların simülasyonlarını yaptırır.
Geçmişteki büyük ilerlemeler çok küçük veya çok büyük şeylerin analizi sayesinde gerçekleşti.
Küçük olandan kastım insan beyni ve genetik. Büyük olsan ise Büyük Patlama Teorisi ve şimdi evrene uygulamakta olduğumuz kuantum teorisi.
Bir sonraki büyük sıçrama bu ikisini birleştirebileceğimiz zaman ortaya çıkacak: Kuantum teorisini kullanarak genetik ve insan beynini anlayabildiğimizde.
Kuantum bilgisayarları da burada devreye giriyor. Doğa Ana bir tür kuantum bilgisayarıdır.
Bizim bilgisayarlarımız birler ve sıfırlarla işlem yapıyor. Bu dijital bir zihin.
Ama bu Doğa Ana’nın dili değil. Doğa Ana’nınki kuantum zihni. Atomları, elektronları ve fotonları anlayabilen bir zihin. Bu evrenin de dilidir. Gelecekteki sıçrayış da burada olacak.
Günümüzde tıp deneme yanılma yöntemiyle ilerliyor. Yeni ilaç fikirlerinin işe yarayıp yaramayacağını görmek için deneyler yapıyoruz, işe yaramadığını görünce başka bir ilaç deniyoruz.
Pek çok ilaç da kazara bulundu.
Fakat kuantum teorisiyle moleküllerin nasıl işe yarayabileceğini görselleştirebilir, ona göre ilaçlar geliştirebilirsiniz.
Peki bu kuantum bilgisayarlar kimyagerleri işsiz mi bırakacak? Hayır, geleceğin kimyagerleri kimyasal reaksiyonların nasıl gerçekleştiğini anlamak için kuantum teorisini kullanacak. Geleceğin biyologları DNA’yı anlamak için kuantum teorisini kullanacak.
Bilgisayarların yardımıyla kanseri iyileştirebiliriz. Tümör ortaya çıkmadan önce bunu öngörebiliriz. Örneğin tuvalete gittiğinizde DNA’nız incelenebilir. Tümör oluşmadan 10 yıl önce bunun gerçekleşeceğini bilip ona göre müdahale edilebilir.
Günümüzde ABD’de kan testiyle kanser teşhisi yapılabiliyor. Bu tip testler daha da yaygınlaşacak.
Tümör kelimesi kullanımdan kalkacak. Aynısı kanser için de geçerli.
Geleceğin interneti dijital olmayacak. Dijital çok yavaş ve çok ham. Geleceğin interneti beyinle birleşmiş kuantum bir internet olacak. Adı da Brainet (Beyin-net) olacak. Düşündüğünüz şeyleri dünyanın başka bir yerine gönderebilecek, başkalarıyla veya başka şeylerle düşünerek etkileşebileceksiniz.
Kimileri bir gün makinalarımızın çok zeki olacağını, bize karşı geleceklerini söylüyor.
Günümüzde insanlığı bekleyen üç tehlike var: Nükleer savaş tehdidi, biyolojik silah tehdidi ve küresel ısınma.
Bunlara dördüncü olarak yapay zeka eklenebilir. Fakat yapay zekadan kaynaklanan iki farklı tehdit var ve ikisi birbirinden epey farklı.
Bunlardan biri daha kısa vadeli: İnsan yüzünü ve bedenini tanıyabilen insansız hava araçları yanlışlıkla insanları hedef almaya başlayabilir. Birer otomatik ölüm makinasına dönüşebilirler.
Uçabilen, gözlem yapabilen, insan formunu tanıyıp öldürebilen cihazlar düşünün. Bu bir kaza sonucu da gerçekleşebilir, bir ulusun bilinçli girişimleri sonucu da.
Bu kısa vadeli tehditten çok daha büyüğü ise uzun vadede var. Bu, yapay zekanın insan zekasına yaklaşmaya başladığı noktada ortaya çıkacak.
Daha oraya gelmemize çok var ama bir gün elbet robotlarımız fare kadar da olsa zekaya kavuşacak. Daha sonra tavşan kadar, ardından köpek veya kedi kadar ve bir noktada da maymun kadar zeki olacaklar.
O gün geldiğinde tehlikeli olma ihtimalleri var. Çünkü maymunlar, bir maymun ile bir insan arasındaki farkı anlayabiliyor.
Belki de 100 yıl içinde insandan ayırt edilemeyen robotlar olacağını düşünüyorum. Fakat o robotların kendi zihinleri olmaması ve bize karşı gelmemeleri için önlem almamız gerek. Örneğin birini öldürmek istediklerinde beyinlerini kapatacak bir çip yerleştirmek gibi.
Ama daha oraya gelmemize epey bir süre var. Önümüzdeki daha acil tehlike, hedef ayırt etmeksizin insanları öldürebilecek insansız hava araçları.
Bazıları kuantum devriminin hastalıkları yok edebileceğini söylüyor. Evet, kuantum bilgisayarlar bazı hayallerimizi gerçekleştirebilir. Elbet bir gün yaşlanmanın önüne geçebileceğimizi ve hastalıklardan ölmeyebileceğimizi düşünüyorum.
Yaşlanmayı çözebiliriz fakat insanlar arası ilişkiler hiçbir zaman kuantum bilgisayarlar tarafından çözülemeyecek.
İnsanların birbirleriyle ilişkileri, sosyal etkileşimleri o kadar karmaşık ki, insanları bir araya getirip sürekli savaşmak yerine barış içinde yaşatmak için başka bir yol bulmamız lazım.
Bilgisayarların biri hariç çözemeyeceği problem yok diye düşünüyorum. Nükleer atık üretmeyen nükleer füzyon teknolojisini geliştirip küresel ısınma kriziyle başa çıkmamıza yardım edebilirler. Kanser, Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların ilaçlarını bulabilirler. Toplumlar için yeni gelir kaynakları yaratabilirler.
Fakat kuantum bilgisayarların öngörülebilir gelecekte yapamayacağı bir şey savaş ve kıskançlık gibi insanlığın zayıflıklarını çözmek.
Evrim bize savaşma, elimizdeki şeyleri koruma yeteneği verdi.
Evrim bize pek çok özellik verdi. Bunlardan bazıları insanlığın faydasına olan özellikler, bazıları değil.
Evriminse umurunda değil. Evrim yalnızca hayatta kalabilen insanlar yaratmak ister. Hayatta kalmak için diğer insanları öldürmeniz gerekiyorsa öyle olsun. Bu yüzden insanların mükemmel olmayan pek çok yanı vardır. | Bilim, Toplum, Yaşam, Sağlık, Fizik |
Nöroferritinopati: Vücutlarına hapsolan kız kardeşler için tedavi umudu | Liz Taylor, yürüme, konuşma ve hatta yemek yiyebilme kabiliyetlerini kaybedeceğini öğrendiğinde, 38 yaşında sağlıklı bir kadındı.
Ellerindeki ağrılar nedeniyle doktora gitti ve haftalar süren testlerin ardından Newcastle kentindeki uzmanlar nörolojik bir hastalığı olduğunu ve tedavisi bulunmadığını söylediler.
Şu anda kendisi de 38 yaşında olan kızı Penny "Ağlayarak evin üst katına koştuğunu hatırlıyorum" diyor.
Liz'in bugün 62 yaşında olan eşi James de, eşinin sağlığının giderek kötüleşmesini çaresizce izlemek zorunda kaldı.
59 yaşındaki Liz, kendi vücudunda hapsolmuş durumda.
Beyni tamamen normal çalışıyor, ancak James eşiyle sadece gözlerindeki ifadeyi okuyarak iletişim kurabiliyor.
Liz'in teşhisinden sonraki yıllarda, aile aynı şekilde yıkıcı haberlerle sarsıldı. Çünkü Liz'in üç kız kardeşine de aynı teşhis konuldu.
Manchester yakınlarındaki Rochdale'de yaşayan ailede kimsenin, bu genetik hastalık hakkında bir fikri yoktu.
Bilim insanları, dünyada bu hastalığı taşıyan 100 kadar kişinin bulunduğuna inanıyor ve bu kişilerin çoğunluğu İngiltere'nin kuzeybatısındaki Cumbria bölgesinde yaşayan bir aileden geliyor.
Uzmanlar, sıklıkla Parkinson's ya da Huntington's hastalıklarıyla karıştırılan Nöroferritinopati'nin aslında başka bir hastalık olduğunu tespit etti ve beyinde demir birikmesiyle ortaya çıktığını buldular.
Genetik bir kusur sonucu beyne giren demirin, dışarı çıkmadığını keşfettiler.
Cambridge Üniversitesi'ndeki bir araştırmada, bilinen bir ilacın farklı bir şekilde kullanılmasıyla, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan bu hastalığın ilerleyişini durdurmak, geriye çevirmek ve hatta bazı hastaları tamamen tedavi etmek amaçlanıyor.
Çalışma, Liz ve kız kardeşleri için bir umut ışığı sunuyor. Bu kız kardeşlerden biri de 61 yaşındaki Heather Gartside.
59 yaşındaki Stephen da, eşinin etrafında olup biten her şeyi anlayabildiğini, ancak iletişim kuramadığını söylüyor.
Artık çok az hareket edebiliyor ve konuşamıyor.
Eşinin bakımını üstlenen Stephen "Liz'in durumunun kötüleşmesini görmüştük ve tüm yaşamını değiştireceğini biliyorduk" diyor.
James eşine, yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu tanımlayabilecek sözleri bulup bulamayacağını soruyor, ama Liz yanıt veremiyor.
James, Liz'e bakıp "Bu kabuğun içinde yaşamak sinir bozucu olmalı" diyor.
Nöroferritinopati hastalığı, Newcastle kentindeki doktorların Cumbria bölgesinden gelen hastaların sayısındaki artışı fark etmesiyle bulundu.
Hastalığa adını veren Newcastle Üniversitesi'nden Profesör John Burn, bilinen neredeyse bütün vakaların büyük olasılıkla aynı soydan geldiğini buldu.
Hastalığın izini 18. yüzyılda Cumbria'daki Cockermouth bölgesinde yaşayan Fletcher soyadlı ailelere kadar sürdü.
Hatta hastalığın, Nisan 1789'da Bounty adlı donanma gemisindeki isyana liderlik eden Fletcher Christian ile ilgisi olup olmadığı da araştırıldı, ancak net bir kanıt bulunamadı.
Hastalığın tanımlanmasından yaklaşık 25 yıl sonra, Cambridge Üniversitesi'nden nöroloji profesörü Patrick Chinerry, deferiprone adlı onaylı ilaçla, "beyinde biriken demiri temizleyip temizleyemeyeceğini" görmeyi umuyor.
Chinerry, bir yıllık deney sonunda hastalığı durdurmayı amaçlıyor:
"Beyin taramaları, demirin beynin neresinde toplandığını gösteriyor. Bu genetik mirasa sahip insanlarda bu yer belli. Belirtilerin kendini göstermesi 40 yıl sürebiliyor."
Chinnery, "Belirtilerin 10 yıl boyunca görülmesinden sonra, aşırı demir, beynin kendisine zarar vermeye başlıyor ve destekleyici dokular yok oluyor. İlk amacımız hastalığı durdurmak ve bu bazı sorunların geriye çevrilmesini beraberinde getirebilir" diyor.
Deneme, İlaç ve Sağlık Bakım Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA) tarafından Şubat'ta onaylandı.
Bir yardım kuruluşu da, 750 bin sterlinlik bütçe desteği verdi.
Prof. Chinnery deneme başarılı olursa, doktorların bu ilacı belirtiler iyice gelişmeden kullanmaya başlayabileceğini ve bu hastalar için "potansiyel bir tedavi" olabileceğini vurguluyor.
Chinerry, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan diğer hastalıkların tedavi edilmesinin de yolunu açabileceğini vurguluyor.
"Bu hastalıkta, demir birikiminin sinir hücrelerine verdiği hasarı azaltabilirsek, benzer bir yaklaşımın Parkinson's ya da Alzheimer hastalıklarının tedavisinde önermek, çok aşırı bir şey olmaz."
Deferiprone denemesi, etkili bir tedavi konusunda hiç umudun olmadığı bir yere umut getiriyor.
Liz'in kızı Penny, ailesindeki birçok kişinin bakımına yardımcı olsa da, hastalığın kendisinde olup olmadığını bilmiyor.
"Düşünmemeye çalışıyorum. Bence çok düşünürseniz, daha çabuk yakalanırsınız."
Denemenin başarısı için fazla umutlanmaktan endişelendiğini belirtiyor, ancak bunun "ailesi için her şey demek olduğunu" vurguluyor.
Heather'ın eşi Stephen da buna katılıyor.
"Yavaşlarsa bu bir kazanç. Daha da kötüleşmeyecek. Tamamen tedavi ederse, harika, gerçekten harika bir şey olur."
Eşine bakıp, "Çok büyük anlamı olur, değil mi?" diyor. | Yenilik, Teknoloji, Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp |
Gordion antik kentini yöneten 'altın dokunuşlu' Kral Midas'ın gerçek kimliği | Bella Falk |BBC Travel
Frigya'nın antik başkenti Gordion'un "altın dokunuşlu" efsanevi Kral Midas tarafından yönetildiği söylenir. Peki Midas gerçekten kimdi, ve onunla ilgili bu hikayelerin kaynağı neydi?
Yakın zamanda Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Dünya Mirası Listesi'ne alınan Gordion Antik Kenti, Demir Çağı döneminde hüküm süren Friglerin başkentiydi.
En az 4,500 yaşındaki antik kent Ankara'nın 90 km güneybatısındaki çorak, rüzgarlı bir düzlük görüntüsüyle daha çok bir taş ocağını ya da sönmüş bir volkanın kraterini andırıyor.
Devasa bir höyükte, bir zamanlar 135 bin metrekarelik bir alanı kaplamış olan bir kalenin kalıntıları yükseliyor, tepesine doğru kumlu bir yol çıkıyor.
Oradan aşağı doğru açık kazıları görebilir ve sanki kat planına bakar gibi, antik konakların ve depoların yerlerini gösteren yıkılmış duvarların hatlarını görebilirsiniz.
Ufuk boyunca onlarca küçük tümsek, tarih öncesi dev köstebek yuvaları gibi arazide noktalar oluşturuyor.
Buranın bir zamanlar Demir Çağı'nın en büyük krallıklarından birinin başkenti olduğuna tek ipucu 10 metre yüksekliğinde dev taş duvarlarla çevrili anıtsal kapı.
2007'den beri Gordion'daki kazılara liderlik eden Pensilvanya Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Brian Rose, "Pek çok kişi Frigleri duymamıştır ancak MÖ 9. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar Anadolu'ya, yani şimdiki Türkiye'ye hakimdiler" diyor.
"Gordion doğuda Asur, Babil ve Hititlerin, batıda Yunan ve Lidyalıların olduğu ana doğu-batı rotalarının kesişiminde yer alıyor. Frigyalılar bu stratejik konumdan yararlanarak güçlendi ve zenginleşti" diye ekliyor.
Herkes Frigya ismine aşina olmasa da Gordion ile özdeşleşen bir başka isim tanıdık gelebilir. Arkeologlar Gordion'un efsanevi Kral Midas tarafından yönetildiğine inanıyorlar.
"Altın dokunuşlu adam" olarak bilinen Midas'ın öyküsü kıssadan hisse olarak anlatılıyor: Midas şarap tanrısı Dionysos'a bir iyilik yapar ve karşılığında bir dilek hakkı kazanır.
Ancak aç gözlü kral işine yarayacak bir şey yerine dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister. Hatasını hemen fark eder: Yiyeceği yemek taşlaşır, kızına sarıldığında bir heykele dönüşür. Hikayenin mesajı herkesçe bilinir: Ne dilediğine dikkat et.
1979'dan beri Gordion'u araştıran ABD'deki California Üniversitesinden Prof. Lynn Roller, "Hikaye aslında tam olarak doğru değil. Ancak birçok efsane yüzyıllar boyunca aktarılırken saptırılsa da özünde tarihsel doğruluk vardır" diyor.
Peki Midas kimdir ve "altın dokunuş" fikri nereden kaynaklanıyor? Gerçeği kurgudan ayırmak için arkeologlar Kral Midas'ın gerçek biri olduğunu göstermek zorundaydı. Bunu anlamanın en kolay yolu antik metinlere bakmaktı.
Asurların kralı 2. Sargon'un yıllıkları dahil çeşitli antik kaynaklarda Midas adında bir Frig kralından bahsedilir.
Asurlar onun güçlü bir kral olarak ve MÖ 8'inci yüzyılda sınırlarını genişletme girişimleri sırasında ana rakiplerinden biri olarak gördüler.
Midas'ın varlığına ilişkin daha fazla kanıta Gordion'un iki saat batısında "Midas Kenti" diye bilinen Yazılıkaya'da ulaşmak mümkün. Turistlerin nadiren ziyaret ettiği yer volkanik yapıların uzandığı muazzam güzellikte bir tepe.
Antik mağara ve mabetlerle dolu bu yerdeki anıtların en etkileyici olanı, yaklaşık 3 bin yıl önce bir kaya yüzeyine oyulmuş, 17 metre yüksekliğindeki muhteşem bir tapınak cephesi.
En üstteki yazıttaki Antik Frig dilinde, "Ates […] [bunu] ordunun lideri ve hükümdar Midas'a adamıştır" yazısı Midas'ın Ates adında yerli bir beyin tapınağı kendisine adayacak kadar önemli ve gerçek bir kral olduğunun kanıtı.
Rose, "Midas güçlü bir kral olduğu için Gordion'da bir yerlerde gömülü olma olasılığı yüksek. Mezarını bulmak çok önemli bir keşif olurdu. Bakacak bariz yerlerden biri de kenti çevreleyen höyüklerden biri" diyor.
Gordion'u çevreleyen MÖ 9'uncu ve 6'ıncı yüzyıl arasında oluşturulmuş 125 höyük var. Bu devasa toprak yapılar tıpkı Mısır piramitleri gibi önemli insanların mezarlarını soygunculardan korumak için yapılmıştı.
Bunların en büyüğü 53 metre yüksekliğiyle Türkiye'deki en büyük ikinci tümülüs olma özelliğinde. Uzmanlar bunun 1.000 kişiyle yaklaşık iki yılda inşa edildiğini tahmin ediyor.
Rose, "Erken dönem arkeologları bu yapıya 'Midas Tümülüsü' adını vermişlerdi çünkü Midas'ın burada gömülü olduğunu düşünüyorlardı.
"Ancak bundan emin değillerdi. Kazarken çok dikkatli olmaları gerekiyordu çünkü büyük bir sıkışık toprak yığını, yanlış yaparsanız tüm yapı üstünüze çökebilir." diyor.
1957'de Türk kömür madencileriyle birlikte çalışan uzmanlar höyüğün içinde dikkatlice tünel açtılar. İçeride çam ve ardıçtan büyük bir gömüt odası buldular. Burada mükemmel bir şekilde korunmuş yaklaşık 3 bin yaşında hava geçirmez bir koza buldular.
Bugün ziyaretçiler aynı kazı tünelini takip edip, dünyanın hala ayakta olan en eski ahşap yapısı olan mezarı ziyaret edebiliyor.
O kadar kırılgan ki artık kirişlerle destekleniyor ve metal bir çitle korunuyor. Yine de Türklerin Pompei'si gibi, yeraltında bu kadar uzun süre saklanmış, Pompei'den 800 yıl daha yaşlı bu bu antik yapıya bakmak nefes kesici bir an.
Mezarın sahibi 60'larında bir adam, çökmüş bir yatakta yatıyor etrafında bronz kavanozlar, işlemeli kaseler, ahşap mobilyalar ve özenli kıyafetlerden parçalar var.
Bunlar bir kralın gömütüyle tutarlı olacak kıymetli eşyalar, peki bu Midas mı?
2000'lerin başında Gordion arkeologları bunun cevabını bulmak için ağaç halka analizine yöneldiler. Ancak odanın yapıldığı ahşapları incelerken bir engele takıldılar.
Rose, "Ağaçlar MÖ 740 civarına aitti. Ancak Asur kayıtlarına göre Midas MÖ 709 dolaylarında yani bundan 31 yıl sonra hala hayattaydı. Mezar Midas'ın olamaz" diyor.
Peki o zaman mezardaki adam kimdi? Gömülme şeklinden bir kral olduğu anlaşılıyordu ama hangisiydi?
Ölüm tarihi sadece bir anlama gelebilirdi.
Rose, "Midas'ın babası, oğlu iktidara gelmeden yaklaşık üç yıl önce ölmüştü. Yani Midas'ın babası Gordias olduğundan gayet eminiz" diyor.
Oğlu gibi Gordias da efsaneleşmişti. Anlatılanlara göre önceki kral halefi olmadan ölünce kasabalılar kahine başvurdular.
Kahin, kente kağnıyla girecek ilk erkeğin kral olacağını duyurdu. Bundan kısa süre sonra çiftçi Gordias, kağnısıyla kente girdi. Taç giyme töreni yapıldı ve şehrin adı onun şerefine Gordion yapıldı.
Bunu kutlamak için kağnısı karmaşık bir düğümle bir tapınakta sergilendi. Bu ünlü Gordion Düğümü'dür.
Efsaneye göre bu düğümü hangi erkek çözerse Asya'yı yönetecekti. Yıllarda birçok kişi bunu denedi ama başarılı olamadı.
Rose, "Herhangi bir kağnı ya da düğüme dair bir kanıt bulamadık. Ama farklı Antik Yunan tarihçileri MÖ 333'te Büyük İskender'in Pers ordusunu yenmek için buraya geldiğini bildirdi. Düğümle karşılaştığında kılıcını çekti ve onu kesti. Yani düğümün gerçekten var olduğunu düşünüyoruz. Daha sonra İskender, Asya'nın büyük bölümünü fethederek kehaneti doğruladı." diyor.
Peki ya "altın dokunuş"? Bu fikir nereden geliyordu?
Arkeologlar, şaşırtıcı bir biçimde Gordion'da gün yüzüne çıkardıkları 40 bin kalıntı arasında birkaç mücevher, altın sikke ve zarifçe yaldızlanmış bir sfenks kedisi dışında fazla altına rastlamadılar.
Kentte altın olduysa da yüzyıllar boyunca yağmalanmış ya da hala kazılmamış 85 gömüt höyüğünde saklı olabilir.
Ancak arkeologların efsanenin kaynağına ilişkin bir başka teorisi var. Rose, "Bunun bir metafor olduğunu düşünüyoruz" diye açıklıyor ve ekliyor:
"Midas'ın iktidarında Gordion zenginleşti ve güçlendi. Hikaye büyük zenginliğe ulaşanlar için bir metafor haline geldi. Bugün bile 'altın dokunuşu' dediğimizde bir kişinin kolaylıkla zengin olduğunu kast ediyoruz. Bu Kral Midas'a atfedilen bir yetenekti." diye açıklıyor. | Arkeoloji, Tarih, Bilim, Yaşam, Türkiye |
Down sendromu nedir, belirtileri nelerdir? | Bugün uluslararası Down sendromu farkındalık günü.
Down Sendromlular Günü, 2012 yılından bu yana Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak kutlanıyor.
Etkinlikler için 21 Mart’ın belirlenmesinin de özel bir sebebi var.
Sendroma neden olan 21. kromozomun, iki yerine üç kopya olması nedeniyle (Trizomi 21) yılın üçüncü ayının 21. günü belirlendi.
Bu yılın teması ise “Kalıplaşmış Görüşlere Son” başlığını taşıyor.
Çeşitli farkındalık içerikleri ile, Down sendromlu kişiler hakkındaki önyargıların ve onların neleri yapıp neleri yapamayacağına ilişkin yerleşik fikirlerin değiştirilmesi amaçlanıyor.
İnsanların hücrelerinde, anne ve babadan gelen 23 çift kromozom bulunuyor.
Ancak gen bozukluğuna sahip kişilerde, 21'inci kromozom kendisini eşleyerek ilave bir kromozom ortaya çıkarıyor. Böylece, bu genetik bozukluğa sahip kişilerin hücrelerinde 46 yerine 47 kromozom bulunuyor.
BM, bu sendromla doğan kişilere dünyanın her yerinde rastlandığını açıklıyor ve Down sendromlu kişilerin fiziksel özellikleri, sağlıkları ile öğrenim süreçlerinin birbirinden farklı olabildiğini kaydediyor.
Bu kişiden kişiye geçebilecek bir hastalık da değil.
Veriler ortalama 800 hamilelikten birinde Down sendromu görüldüğünü ortaya koyuyor.
Yapılan araştırmalara göre ileri yaşlarda çocuk sahibi olmak bu riski büyük oranda artırıyor.
20 yaşında kadınlarda 2.000’de 1 hamilelikte görülürken, 49 yaşındaki bir kadında bu oran 20’de 1’e düşüyor.
Sağlık Bakanlığı, tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşadığını açıklıyor.
Türkiye'de 15-21. haftalar arasında tanı amaçlı test yapılabiliyor.
Bu sendrom adını onu ilk tanımlayan tıp insanı Dr. John Langdon Down'dan aldı.
Down sendromunun üç türü bulunuyor.
En yaygın olan Trizomi 21’dir. Sonrasında ise translokasyon ve mozaik Down sendromu geliyor.
Down sendromluları farklılaştıran bazı fiziksel özellikleri bulunuyor.
Fiziksel özellikler aşağıdaki gibi olabiliyor:
(ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) verileri)
Down sendromlu kişiler, eğer fiziksel ve entelektüel güçlükler yaşıyorlarsa yardıma başvurabiliyor.
Birleşmiş Milletler, sağlık hizmetlerine erişim ve dışlayıcı olmayan bir öğrenim hayatının bu kişilerin gelişiminde önemli olduğunun altını çiziyor.
Down sendromlu kişilerin yaşam kalitesinin, bakım ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanmasıyla iyileştirilebileceği belirtiliyor.
Bunun için, zihinsel ve fiziksel durumlarını izlemek ve fizyoterapi, konuşma terapisi, psikolojik danışmanlık alanlarında gerekiyorsa uzmanları görmelerinin sağlanması gerektiği ifade ediliyor.
Down sendromlu kişiler arasında kaliteli bir yaşam sürebilen çok sayıda örnek bulunuyor.
Standart okullara giden, çalışabilen ve hatta evlenip bağımsız yaşayabilen çok sayıda örnek bulunuyor.
Mar Galcerán İspanya’nın Valencia kentinde bölgesel meclise seçilen ilk Down sendromlu kişi olmuştu.
Ellie Goldstein da ünlü Vogue dergisine kapak olarak tarihe geçmişti. Üstelik doktorlar onun bu sendromundan dolayı asla yürüyemeyeceğini veya konuşamayacağını söylemişti.
İngiliz hak savunucusu Heidi Crowter, bu durumdaki ceninlerin doğuma kadar kürtajla alınmasına izin veren mevzuata karşı çıkan bir isim.
Crowter davasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıdı. | Bilim, Yaşam, Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Tıp |
Horlama ve uyku apnesi ilişkilere nasıl zarar veriyor? | 45 yaşındaki Singapurlu kadın Arunika Selvam "Ailem ve dostlarımla kocamın horlamasıyla ilgili espriler yapardım ama derinlerde bir yerde beni gerçekten kaygılandırırdı" diyor:
"Bu meseleyi kocamla konuşursam, alınır diye endişelenirdim."
Selvam, horlamanın evliliğin doğal olarak beraberinde getirdiği bir durum olduğunu düşünüyordu. Ancak hem kocasını hem de ilişkilerini yıpratıyordu.
BBC'ye konuşan Selvam "Gece sık sık uyanırdı ve sabahları huysuz olurdu" diyor.
Kocasının horlaması yüzünden geceleri uykusunu alamıyordu ve uykusuzluk nedeniyle iş yerindeki performansı da düştü.
Yüksek sesli horlamak genelde Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA) adı verilen bir rahatsızlıkla ilişkilendiriliyor. Uzmanlar OUA'sı olanların solunumlarının uyku sırasında tekrar tekrar durduğunu ve sonra yeniden başladığını söylüyor.
Bu rahatsızlıkta, boğaz duvarları gevşiyor ve darlaşıyor. Normal solunumu engelliyor ve yeterli oksijen alınamamasına yol açıyor.
İngiltere'deki James Cook Üniversite Hastanesi'nden solunum uzmanı Dr. Ramamurthy Sathyamurthy, uyku apnesi belirtilerinin çok farklı olabileceğini, hafiften, orta dereceye ve şiddetliye kadar değişebileceğini, ancak genelde zamanla kötüleştiğini söylüyor.
Sathyamurthy, tedavi edilmediği takdirde bu rahatsızlığın hem hastanın hem de partnerinin fiziksel ve ruhsal sağlığını etkileyebileceğini ve buna cinsel performansın da dahil oldunu belirtiyor.
Çoğunlukla uyurken görülen belirtiler şöyle:
Muhtemel gündüz belirtileri ise;
OUA, diğer sağlık sorunlarına da yol açabiliyor.
Uzmanlar kandaki oksijen seviyesindeki düşmenin, tansiyonu artırabileceğini ve bunun da diğer başka sağlık sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Bazı araştırmalara göre OUA kalp yetmezliği riskini %140, felç riskini %60 ve kalp damar hastalıkları riskini %30 artırabiliyor.
Dr. Sathyamurthy çiftlerin partnerlerinin horlamasını bazen komik bulabileceğini, ancak bunun ciddi bir sorun da oluşturabileceğini vurguluyor.
"Genelde gördüğüm hastaların %90'ı, partnerleri çok olumsuz etkilendiği için bana sevk ediliyorlar" diyor.
Rahatsızlık, partnerlerin "uyku boşanması" diye bilinen farklı odalarda uymasına neden olabiliyor ancak bu tabii ki ek bir yatak odaları varsa mümkün olabiliyor.
Arunika Selvam dünyanın en yüksek kişi başına düşen gelirine sahip olan ülkelerinden biri Singapur'da yaşıyor olsa da, yaşadıkları evde uyuyacak başka bir oda bulmak onun için bir seçenek değil.
15 yıllık evli, bir çocuk annesi Selvam "Singapur'da yaşamın çok pahalı olması nedeniyle, misafir odamızı kiralamak zorunda kaldık" diyor.
Ancak sayısız uykusuz gecenin ardından, Selvam horlama sorununu kocasıyla oturup, konuştu.
Eşi, hem babası hem de dedesi horladığı için, bunun gayet normal bir durum olduğuna inandığından, doktora gitmekte isteksizdi.
Selvam ayrıca, özellikle Asya ülkelerinde horlamanın erkekliğin bir işareti olduğuna inanıldığını vurguluyor.
ABD'deki ilişki terapisti Sara Nasserzadeh, bu tür durumlarda partnerlerle "hassas bir şekilde" konuyu ele almak için doğru anın seçilmesi gerektiğini söylüyor.
Nasserzadeh "Belki cinsel ilişkiden sonra, belki iyi bir an geçirmenin ardından" diyor.
Sosyal psikoloji uzmanı ayrıca, horlayan kişinin bu durumdan utandığını hatırlamanın da önemli olduğunu vurguluyor.
Britanya Horlama ve Uyku Apnesi Vafkına göre, İngiltere'de horlayan 15 milyon kişi var ve bu durum 30 milyon insanı, yani nüfusun neredeyse yarısını etkiliyor.
Vakfa göre horlayan erkeklerin sayısı, kadınların iki katı.
Ancak horlayanın kim olduğundan bağımsız olarak, bu durum çok dramatik sonuçlara yol açıyor ve ABD ile İngiltere'deki boşanmaların en büyük nedenlerinden biri olduğu söyleniyor. Fakat bunu destekleyecek somut veriler bulmak zor.
İngiltere'den aile avukatı Rita Gupta çalıştığı şirkette, horlama bağlantılı bir çok boşanma vakasına rastladıklarını söylüyor:
"Kesinlikle evlilikteki hoşnutsuzluklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir çok insan bana 'Horlaması nedeniyle bir kaç yıldır farklı odalarda uyuyorduk ve birbirimizden uzaklaştık' dedi."
Aile avukatı bu soruna yönelik adım atılmamasının da sık görülen bir sorun olduğunu belirtiyor:
"Örneğin erkeğe karşı bir kadın 'Zaten çok horluyordu. Uykumu olumsuz etkiliyordu ve bu sorunu çözmek için bir şey yapmadı' demişti."
Uyku apnesinde tedavisinde verilen yaşam biçimindeki değişiklikleri önerileri şöyle:
Ancak bir çok kişinin Sürekli Pozitif Hava Basıncı (CPAP) cihazı kullanması gerekiyor.
Cihaz, uyurken burun ya da ağıza takılan bir maske aracılığıyla hava veriyor.
Horlama konusundaki tavır, küresel ve bireysel olarak değişiklik gösterebiliyor ve aynı zamanda ekonomik, sosyal faktörlere, hatta cinsiyet ve cinselliğe göre farklılık gösterebiliyor.
Sri Lanka'da otel resepsiyonisti olarak çalışan Saman (gerçek adı değil), 40 yaşındaki eşcinsel bir erkek.
Cinsel yönelimini ailesinden gizliyor. Ailesi, sevgilisinin evindeki boş odayı kiralayan bir arkadaşı olduğunu düşünüyor:
"Partnerim çok horluyor ve horlaması yüzünden uyuyamıyorum. Sadece annem bize geldiğinde geceleri uyuyabiliyorum.
"Annem gelince, partnerim evdeki boş odayı kendisinin olduğuna söyleyerek anneme bırakıyor ve kendisi kanepede yatıyor. Sadece o zaman düzgün bir uyku uyuyabiliyorum.
"Sevgilim kendisini feminen özelliklere sahip bir eşcinsel erkek olarak tanımlıyor. Ancak horlamak bizim kültürümüzde erkeksi bir durum. Bu konuyu konuşmanın onu incitebileceğinden ve benden ayrılabileceğinden korkuyorum."
Salman horlama meselesini partneriyle konuşmak için cesaretini toplamaya çalışırken, Selvam en sonunda kocasını bir doktora gitmeye ikna etti ve uyku apnesi teşhisi konuldu. | Bilim, Cinsel yaşam, Yaşam, Sağlık, Tıp, Uyku |
AIDS'te yeni tedavi umudu: HIV'i hücreden ayırma denemesi başarılı oldu | Hollanda'da yapılan araştırmada bilim insanları laboratuvar ortamında HIV'i enfekte olmuş hücrelerden ayırmayı başardıklarını açıkladı.
Araştırmacılar çalışmada Nobel ödüllü CRISPR gen değiştirme teknolojisini kullandı.
Moleküler düzeyde birer makas gibi çalışan bu teknoloji ile DNA "kesilerek" içindeki zararlı bölümler ayrıştırılabiliyor ya da işlemez hale getirilebiliyor.
Çalışmalar sonunda hedef vücudun tamamen virüsten arındırılabilmesi ancak bu yöntemin güvenli ve etkili olduğunun kanıtlanması için daha çok sayıda araştırma yapılması gerekiyor.
Mevcut HIV ilaçları virüsün yayılmasını durdurabiliyor ancak virüsü ortadan kaldırmıyor.
Amsterdam Üniversitesi'nde araştırmayı yürüten ekip, çalışmanın özetini bu hafta yapılan bir tıp konferansında tanıttı.
Ancak ekip çalışmanın fikir aşamasında ve sadece "bu kavramı kanıtlayan" bir araştırma olduğunu ve HIV tedavisinde kullanılmasının "yakın zaman içinde mümkün olmadığını" vurguladı.
İngiltere'deki Nottingham Üniversitesi'nde kök hücre ve gen terapisi teknolojileri üzerine çalışan Prof. Dr. James Dixon da temkinli davranarak, araştırma sonuçlarının daha yakından incelenmesi gerektiğini belirtti; "Elde edilen ölçümlerin tedaviye imkan verecek şekilde tüm vücutta etkili olup olmayacağına dair daha çok çalışma yapılması gerekiyor" dedi.
Prof. Dixon, HIV pozitif hastaların tedavisinde kullanılmadan önce bu teknolojide çok daha fazla gelişme kaydedilmesi gerektiğini de ekledi.
CRISPR teknolojisini HIV'e karşı kullanmayı deneyen başka bilimsel çalışmalar da var.
Bunlardan biri olan Excision BioTherapeutics, üç gönüllü üzerinde 48 haftadır süren çalışmada henüz bir yan etkiye rastlanmadığını açıkladı.
Ancak Londra'daki Francis Crick Enstitüsü'nden Dr. Jonathan Stoye, 'dolaylı ve uzun vadeli yan etkileri nedeniyle bu teknoloji hakkında endişelerin sürdüğünü' belirtti.
HIV bağışıklık sistemindeki hücrelere saldıran bir virüs. Bu hücreleri kullanarak kendisini kopyalıyor.
HIV pozitif birçok kişi hayatları boyunca antiretroviral tedavi görmek zorunda kalıyor. Zira bu ilaçları kullanmayı bıraktıklarında virüs yeniden harekete geçebiliyor.
CRISPR (Gen değiştirme teknolojisi) 2012 yılında keşfedildi.
CRISPR teknolojisinde, Cas9 proteini DNA'yı kesebilmek için bir moleküler makas olarak kullanılıyor.
Bilim insanları bu teknolojiyi laboratuvarlarda insan hücrelerindeki hastalıklara yol açan DNA'ları kesmek için kullanıyor.
Ancak uzmanlara göre, bu yöntem mükemmel olmaktan çok uzakta. Zira çok fazla DNA'nın kesilmesiyle sonuçlanabiliyor.
Bu da diğer önemli genlerin değişmesine yol açarak, kanseri tetikleyebiliyor.
Genom değiştirmenin en tartışmalı konusu ise, gelecek jenerasyonlara aktarılacak genler üzerinde değişiklik yapılması potansiyeli. | Bilim, Sağlık, HIV/AIDS |
2023 Dünya Hava Kalitesi Raporu: Türkiye'de havası en kirli kentler belli oldu | Dünya çapında 134 ülkenin hava kirliliği değerlerinin analiz edildiği 2023 Dünya Hava Kalitesi Raporu kamuoyuna açıklandı.
Rapora göre Türkiye, hava kirliliği sıralamasında 44'üncü sıraya yükselirken, Türkiye'de havası en kirli kentler Iğdır ve Osmaniye oldu.
İsviçre merkezli hava kalitesi teknolojisi şirketi IQAir tarafından yıllık yayımlanan rapor, metreküp başına düşen ince parçacıklı madde (PM 2.5) yoğunluğu ölçümlerini esas alıyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen hava kirliliği eşik değerlerini kullananan rapora göre dünya çapında sadece 7 ülke geçen sene bu eşik değerlerinin altında temiz hava soludu. Bu ülkeler Avustralya, Estonya, Finlandiya, Grenada, İzlanda, Mauritius ve Yeni Zelanda olarak sıralanıyor.
7 bin 812 kentte yaklaşık 30 bin hava kalitesi izleme istasyonundan alınan verilerle oluşturulan rapora göre havası en kirli ülkeler arasında ilk sıradaki Bangladeş, 2023 yılı boyunca WHO PM 2.5 kılavuz değerinin 15 katı kadar kirli hava soludu.
Onu Pakistan (WHO kılavuz değerinin 14 katı), Hindistan (10 katı), Tacikistan (9 katı) ve Burkino Faso (9 katı) izledi.
WHO standartlarına göre bir bölgede temiz hava solunabilmesi için PM2.5 değerinin en fazla 5 μg/m3 olması gerekiyor. Rapora göre 134 ülke ve bölgenin 124'ü bu değerin üzerinde kirli hava soluyor.
Rapora göre Türkiye'nin 2023 boyunca PM 2.5 ortalaması 20,3 ile WHO kılavuz değerinin yaklaşık 4 katıydı.
Türkiye'de hava kirliliğinin en yoğun ölçüldüğü kent yine Iğdır oldu. Iğdır'ın PM2.5 ortalaması 47,2 olarak ölçüldü.
Iğdır'da Ocak ayında PM 2.5 kirliliği 117,2 ile dünyanın en kirli havasını soluyan kentlerin ortalama değerine yaklaştı.
Uzun yıllar kömür, odun gibi katı yakıtlarla ısınan Iğdırlılar, hava kirliliğinin çözümü için umutlarını doğalgaza bağlamıştı. Şehir, 2017'de doğalgaza kavuştu.
Ancak doğalgaz da sorunu çözemedi, şehir havası en kirli kentler arasında olmaya devam etti.
Raporda Türkiye'nin Avrupa bölgesinde incelenmesinin sonucu olarak Iğdır, Avrupa'nın havası en kirli kenti oldu.
Türkiye'nin havası en kirli ikinci şehri Osmaniye'de PM 2.5 yıl boyunca ortalama 38,5 olarak ölçüldü.
Onu, Sakarya Organize Sanayi Bölgesinde (OSB) PM 2.5 ortalamasının 37,3 olduğu Hendek izledi. Osmaniye ve Hendek Avurpa'nın havasi en kirli üçüncü ve dördüncü kentleri oldu.
Havası en kirli başkentler arasında Ankara dünya genelinde76'ıncı sırada yer aldı. Ankara'nın geçen yıl ortalama PM 2.5 değeri 11,6 olarak ölçüldü.
Rapora göre yol boyu PM 2.5 ortalaması 3,2 olan Konya'daki Kuyulusebil, WHO kılavuz değerlerinin altında temiz hava soluyan tek istasyon oldu.
Türkiye'de toplam 214 istasyonun değerlerini yayımlayan rapora göre havası en temiz diğer noktalar sırasıyla İstanbul'daki Arıköy (5,6), Kastamonu'daki Ağlı (5,8), Eskişehir'deki Odunpazarı (7,8), Çankırı (8,1), Eskişehir'deki Hasanbey (8,7), Kırşehir (9) ve Ankara'daki Etmesgut (9,3) olarak ölçüldü.
Saç telinin çapının 30'da biri kadar büyüklükteki PM2.5 parçacıkları bazı solunum yolu hastalıkları ve akciğer kanseriyle ilişkilendiriliyor.
Dünya çapında tahminen her dokuz ölümden birine neden olan hava kirliliği, insan sağlığına yönelik en büyük çevresel tehdit olarak tanımlanıyor. WHO'ya göre hava kirliliği her yıl yedi milyon erken ölümle ilişkilendiriliyor.
PM 2.5 hava kirliliğine maruz kalmak astım, kanser, felç ve akciğer hastalığı dahil çok sayıda sağlık sorununa yol açıyor.
Bunun yanında, yüksek düzeyde ince parçacık maruziyeti çocuklarda bilişsel gelişimi bozabiliyor ve zihinsel sağlık sorunlarına yol açabiliyor. | Doğa, Kirlilik, İklim değişikliği, Hava kirliliği, Bilim, Türkiye, Çevre |
Tek dilli aileler için iki dilli çocuk yetiştirmenin faydaları ve zorlukları neler? | Kendisi Hollandaca ve İngilizce konuşarak büyüyen Isabelle Gerretsen, tek dil konuşan ancak çocuklarını çok dilli yetiştirmek isteyen aileler için tavsiyeleriBBC Futureiçin inceledi.
İki dilli çocuk yetiştirmeyle ilgili olarak, ana dilleri farklı olan ebeveynlerin doğumdan itibaren katı bir şekilde kendi dillerini konuşmasının en iyi yöntem olduğuna dair bir inanış var. Bu "bir ebeveyn, bir dil (OPOL)" staretejisi olarak da biliniyor.
Peki bu gerçekten iki dilliliği sağlamanın tek yolu mu? İki ebeveynin farklı diller konuşması gerçekten zorunlu mu, siz ve etrafınızdakiler tek bir dil konuşuyorsa iki dilli çocuk büyütebilir misiniz?
Power of Language (Dilin Gücü)kitabının yazarı ve ABD'deki Northwestern Üniversitesinde İletişim Bilimleri ve Bozuklukları Profesörü Viorica Marian, çocuğunuzu iki dile birden maruz bırakmak için çok sayıda yöntem olduğunu ve bunlardan hiçbirinin en iyi yöntem olarak öne çıkmadığını söylüyor.
Marian'a göre birden fazla dil konuşan ebeveynler için "bir ebeveyn, bir dil" startejisi işe yarayabilir.
Azınlık dilleri konuşan ailelerde, ebeveynler evde tek bir dil konuşmayı tercih edebilir çünkü bu aileler çocuklarının okulda bir başka dile maruz kalacağını bilirler.
("Azınlık" bu bağlamda herhangi bir toplumda veya eğitim sisteminde diğer dillere göre daha az yaygın olarak konuşulduğu anlamına geliyor: Örneğin ABD ve Birleşik Krallık'ta İspanyolca bir azınlık diliyken İngilizce çoğunluk dilidir.)
Ailelerin azınlık dilini canlı tutmak için özel bir çaba göstermesi gerekebilir: Ev dışındaki etkileşimler arttıkça ve çoğunluk dili daha baskın hale geldikçe bu dilin çocukların hayatlarından kaybolma riski genellikle artar.
Marian, "Çocuğunuzla haftanın her günü farklı bir dilde konuşmak farklı bir strateji olabilir" diyor.
Bu bazen araştırmacılar ve iki dilli aileler arasında "zaman ve yer" stratejisi olarak anılır ve her dil belirli bir zaman veya konumla ilişkilendirilir; örneğin tüm aile hafta sonları veya ortak yemeklerde aynı dili konuşuyor olabilir ve hafta boyunca veya dışarı çıkıldığında başka bir dil.
Marian, "En etkili stratejiler uzun vadede tutarlı bir biçimde uygulanabilir olanlardır. Başarılı strateji ailenizde işe yarayan ve deneyimi zorunluluk değil de zevk haline getirendir" diyor.
Araştırmalara göre ikinci dile olabildiğince erken aşinalık kazanmak iyi bir fikir olabilir. Çünkü çocuklar ana dillerinin fonoloji olarak bilinen ses ve ritmini çok erken yaşta öğrenirler.
2013 yılından bir çalışmaya göre bebekler dil öğrenmeye doğumdan önce başlıyor. Buna göre hamileliğin son 10 haftasında fetüsler annelerini dinleyip duyduklarını doğumdan sonra gösterebiliyorlar.
Doğumdan yaklaşık 30 saat sonra Amerikalı ve İsveçli 40 bebekten oluşan bir deney grubu, ana dillerinde ve yabancı dilde seslere maruz bırakıldılar.
Tepkileri, bilgisayara bağlı emziği ne kadar süreyle emdikleriyle ölçüldü. Hem Amerikalı hem de İsveçli bebekler yabancı dili duyduklarında emzik emme süreleri anadillerine göre daha uzundu.
Araştırmacılara göre alışılmadık seslerde daha uzun süre emzik emmek öğrenmeyle ilgiliydi ve bebeklerin doğumda diller arasında ayrım yapabildiğini gösteriyordu.
Bu, ikinci bir dil eklemek için geç kalındığı anlamına gelmiyor. Daha büyük çocuklar hatta yetişkinler yeni diller öğrenebilirler.
Ancak küçük çocuklar için bir dili ana dili gibi konuşmak daha kolaydır.
ABD'deki San Francisco State Üniversitesinde Çocuk ve Ergen Gelişimi Bölümünde Doç. Dr. Sirada Rochanavibhata, "Ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi" diyor ve ekliyor:
"İlk altı ayda bebekler tüm dillerin konuşma seslerini ayırt edebilirler. Daha sonra ana dillerinde veya maruz bırakıldıkları dillerin dışındaki sesleri ayırt etmekte zorlanırlar" diyor.
Buna karşın siz ya da aileniz bu fırsat penceresini kaçırsanız bile ilerleyen yaşlarda başka dillerde akıcı konuşmak hala mümkün olabiliyor. Sadece daha fazla çaba ve farklı yaklaşımlar gerektiriyor.
Diğer yandan çocuklar büyüdükçe ikinci dilin kaybedilme riski artıyor. Göçmen çocukları farklı hissetmeyi sevmediğinden azınlık dilini kullanmayı reddedebiliyor.
Çocukları bu dilleri kullanmaya motive etmeye yardımcı olan yöntemlerden biri de aynı dili konuşan yaşıtlarıyla "mini topluluklar" oluşturmak.
İskoçya'daki Edinburgh Üniversitesi'nde İki Dillilik Önemlidir programının kurucusu Prof. Antonella Sorace, ebeveynlerin tamamen iki dilli olmasalar bile evde konuşulan dillere yenilerini ekleyebileceklerini söylüyor.
Örneğin, bir ebeveynin yeni bir dil öğrenmeye başlayabileceğini ve bazen bu dili çocuğuyla konuşabileceğini belirtiyor.
"Çocuğu, çok akıcı olmasa da bir başka dildeki sözlere ve deyimlere maruz bırakmak, faydalıdır. Dillerde mükemmelik yoktur." diyor.
Sorace'a göre ebeveynlerin birden fazla dil konuşma cesareti linguistik becerilerinden daha önemli:
"Cesaretleri varsa çocuk yeterince dil duyup öğrenecektir. Böylelikle yeni bir dili keşfetme ve öğrenme bir aile projesine dönüşür. Ebeveynler dahil herkes bundan fayda sağlar.
"Ailelere bu mükkemmel fırsatı kullanmalarını tavsiye ediyoruz. Amacınız dili mükemmel öğrenmek yerine daha iyi öğrenip çocuğunuzla iletişim kurmanızdır" diyor.
Bazı uzmanlar çok dilli bakım yardımının da bu süreçte etkili olabileceğini söylüyor.
Marian, iki dil bilen bir bebek bakıcısı bulmak, çok dilli kreş veya çocukları birden fazla dil duydukları bir toplum merkezinde veya okul sonrası kulüpte dil derslerine kaydettirmek gibi farklı seçenekler öneriyor.
"Çocuğun yaşı ilerledikçe değişim programlarına ya da yurt dışı programlarına katılması, yabancı dil kurslarına gitmesi, diğer dilin konuşulduğu ülkelere seyahat etmesi, dil öğrenimini daha da destekleyecek ve ilerletecektir" diyor.
Çocuk, yetişkin ya da ebeveyn olarak ikinci bir dili öğrenme zahmetine katlananlar için süreç, ne kadar akıcı olduklarından bağımsız, beyni geliştirici faydalar sağlayabiliyor.
Northwestern Üniversitesi'nde İki dillilik ve Psikodilbilim alanında çalışan Doç. Dr. Ashley Chung-Fat-Yim, "Çok sayıda dil öğrenmek beynin üst düzey düşünme, karar verme ve sorun çözmeden sorumlu ön bölümünde gri madde hacminin artmasını sağlıyor" diyor ve ekliyor:
"Aynı bölgelerde beyaz maddede de iyileşmeler görüyoruz".
Chung-Fat-Yim, gri maddenin önemli bilginin işlenmesinden; beyaz maddenin de beynin bölgeleri arasında mesaj taşınmasından sorumlu olduğunu söylüyor:
"Gri maddeyi metro istasyonları, beyaz maddeyi de bunları birbirine bağlayan metro tünelleri gibi düşünün.
"Çok dillilik bu 'metro tüneli' yapısının daha hızlı ve verimli sinyal iletimi için hazır kalmasını sağlar. Diğer deyişle beyin bölgeleri arasındaki iletişim daha optimal bir biçimde sağlanır".
Araştırmalar, birden fazla dil konuşmanın ve buna bağlı zihinsel egzersizin aynı zamanda beynin dayanıklılığını artırabileceğini ve Alzheimer hastalığının semptomlarının başlangıcını geciktirmeye yardımcı olabileceğini öne sürüyor.
Mevcut 20'den fazla çalışmanın 2020 yılında yapılan bir taramasına göre, iki dilli olmak Alzheimer semptomlarını beş yıla kadar geciktirebiliyor.
Araştırmacılar, iki dilliliğin Alzheimer'ın ortaya çıkmasını engellemediği, aksine semptomların daha uzun süre önlenmesine yardımcı olduğu sonucuna vardı. İki dilliliği, beynin devrelerini güçlendiren ve yeniden düzenleyen bir tür bilişsel rezerv olarak tanımladılar.
Chung-Fat-Yim, "Tıpkı egzersizin kaslarınızı güçlendirmesi gibi, çok dillilik de bilişsel işlevleri sürdürmek için beyninizi güçlendirir" diyor. | Dil, Bilim, Eğitim |
Space X'ten Starship açıklaması: En uzun ve başarılı test uçuşu sonrası roketle iletişim kesildi | Elon Musk'ın sahibi olduğu Space X şirketi, Ay ve ötesine astronot yollamak için tasarladığı Starship adlı roketi üçüncü kez uzaya gönderdi. Şirket, Starship'in bugüne kadarki en uzun ve başarılı test uçuşunu gerçekleştirdiğini ancak roketle iletişimin kesildiğini açıkladı.
Space X, Starship'in test uçuşunda öngörülen güzergahı neredeyse tamamlamayı başardığını duyurdu.
Ancak şirket daha sonra Starship ile bağlantının, atmosfere giriş sırasında kesildiğini doğruladı.
Buna karşın Starship, bu kez uzaydaki yörüngesinden yüksek çözünürlüklü görüntüler yolladı.
Daha önceki iki denemede de fırlatılan roketler havaya uçmuştu.
Özgürlük Heykeli'nden daha uzun Starship ise Space X'in Texsas Boca Chica'daki merkezinden fırlatıldı.
Starship'in kalkıştan sonra 15 dakika uzayda dolaşması, 50 dakika içinde atmosfere geri dönmesi ve Hint Okyanusu'nda iniş yapması planlanıyordu.
Space X'in denemeyi aktardığı canlı yayınında, "Bu kez roketin ne kadar öteye girdiğini görmek harikaydı" denildi.
Şirket, daha önce Starship'in büyük ihtimalle daha önceki iki denemede olduğu gibi havaya uçacağını açıklamıştı.
Space X'in kurucusu ve CEO'su Elon Musk da roketin ilk insanlı görevden önce yüzlerce kez mürettebatsız bir şekilde denenmesinin gerekeceğini belirtmişti.
Musk, Starship'in insanlar için gezegenler arası yolculuğu başlatabileceğine inanıyor.
120 metre yüksekliğindeki roket NASA'nın en güçlü roketi Artemis'in iki katına yakın itme gücüne sahip olacak şekilde tasarlanmıştı. | Bilim, Elon Musk, Uzay keşfi |
Balinalarda menopozun ömrü uzattığı tespit edildi | Helen Briggs ve Victoria Gill| BBC Bilim Muhabirleri
Bilim insanları, dişileri menopoza giren balina türleri üzerinde yaptıkları araştırmalarda, bu balinaların diğerlerinden daha uzun yaşadığını ve bu sayede ailelerine daha uzun süre bakabildiklerini ortaya koydu.
Bilim insanları yıllardır, sadece insanlarda ve denizdeki az sayıda memelide görülen menopozun evrim sürecinde neden ortaya çıkmış olabileceğini anlamaya çalışıyordu.
Evrimsel açıdan bakıldığında, ömrün daha yarısındayken üremeyi durdurmak sıra dışı bir tercih.
Doğada pek çok tür ölene kadar üreyerek genlerini sonraki nesle aktarma şansını artırmaya çalışıyor.
Yeni araştırmanın başında bulunan, Exeter Üniversitesi’nden Sam Ellis, bazı balina türlerinde menopozun daha uzun bir ömür sağladığını, üremeye son veren anne ve büyükannelerin ailelerine bakmaya devam ettiğini söyledi:
“Bunun insanlarda da benzer olduğunu görüyoruz. Üreme yıllarımız en yakın primat akrabalarımızla neredeyse aynı fakat ömrümüz onlardan çok daha uzun.”
Nature dergisinde yayımlanan bu araştırma, bilim insanlarının on yıllardır bu gizemi aydınlatma girişimlerinin son halkası oldu.
Exeter Üniversitesi’nden bir ekibin yönettiği bilim insanları, 32 balina türünün ömürlerini inceledi.
Dişileri menopoza giren beş tür olan narval (denizgergedanı), beluga (beyaz balina), kısa yüzgeçli pilot balina, katil balina ve yalancı katil balinaların diğer dişli balinalara kıyasla 40 yıl daha uzun yaşadığı tespit edildi.
Böylece yavrularına ve onların yavrularına daha fazla zaman ayırarak onların hayatta kalma şansını artıyorlar.
Bir yaştan sonra üremeyi durdurmaları sayesinde daha az boğazı beslemekle uğraşıyorlar.
Bilim insanlarının bir diğer tespiti de, yalnızca sıkı aile bağlarına ve karmaşık sosyal yapılara sahip türlerin menopoza girmesi oldu.
Bu araştırmayla bir bağı olmayan Londra Hijyen ve Tropik Tıp Okulu Nüfus ve Sağlık Profesörü Rebecca Seer, araştırma sonucunu yorumlarken “Balinalar üzerinde yapılan bu araştırma, insanlarda da aynı seçilim süreçlerinin işlemiş olabileceğini, böylece nesiller arası üreme rekabeti ortadan kalkarken yerine yardımsever büyükannelerin gelmiş olabileceğini gösteriyor” dedi. | Doğa, Bilim, Kadın sağlığı, Hayvanlar alemi, Biyoloji, Evrim, Toplum, Yaşam |
Oppenheimer’ın anlatılmayan yüzü: Atom bombasının denendiği eyalette kanser olanların hikayesi | Oppenheimer filminin ünü, her ne kadar New Mexico eyaletindeki başarılı deneme sayesinde ilk nükleer bombayı yaratan ABD’li bilim adamı J. Robert Oppenheimer’ın başarısına dikkati çekse de, 80 yıl sonra halen hikayenin tam olarak anlatılmadığını düşünenler var.
New Mexico eyaletinde yaşayan Tina Cordova, aile albümünün sayfalarını hüzünle çevirirken, “İki dedem de kanser oldu, iki ninem de kanserdi, babam üç farklı çeşit kansere yakalandı, kız kardeşimde de kanser var” diyor.
“Sayısız amca, teyze, dayı, hala, kuzen kaybettim kanser yüzünden. Ve benim ailem de tek değil” diyen Cordova, atom bombasının deneme testi olan Trinity’nin gerçekleştiği alandan iki saat uzaklıktaki bir mesafede bulunan Albuquerque şehrinde yaşıyor.
BBC muhabirleri Emma Vardy ve Sam Granville’in haberine göre Trinity testinin yarattığı radyasyondan etkilendiği düşünülen topluluklara “rüzgarın estiği yönde bulunanlar” anlamına gelen “Downwinders” ismi veriliyor.
Trinity, dünyanın ilk atom bombası denemesiydi.
Bu deneme, yönetmen Christopher Nolan'ın başyapıtı Oppenheimer filminin de merkezinde yer alıyor. Oppenheimer adlı bilim adamı ile diğer bilim insanları ve mühendislerin II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinde rol oynayan atom bombasını nasıl geliştirdiğini anlatıyor.
Cordova ise 13 dalda Oscar adaylığı olan filmin, atom bombası denemesinin kuşaklardır ailesi üzerinde yarattığı asıl etkiye değinmediğini düşünüyor.
Filmde, bilim insanları rüzgarlı bir gecede gerçekleştirilen test sırasında karanlık camlı gözlükler takarak deneyi izliyor.
23 yaşındaki yeğeni gibi tiroid kanseri teşhisi konulan 39 yaşındaki Cordova, bu rüzgar yüzünden beklenmeyen etkilerin ortaya çıktığını anlatıyor:
“Trinity bombası ve daha sonra Nevada’da patlatılan bombalar sırasında radyasyona fazlasıyla maruz kaldığımıza inanıyoruz.”
ABD’de kanser ikinci en fazla rastlanan ölüm nedeni. Radyasyon ve kanser arasındaki bağlantı kesin olarak ispatlanamamış olsa da, Cordova, kuşaklardır ailesindeki yüzlerce kişinin hastalıklarına dair belgeleri olduğunu söylüyor.
ABD hükümeti testlerin yapıldığı alanlarda yaşayanlara yıllar sonra maddi yardım sağlanması için bir fon kurdu, ancak New Mexico bu fona dahil edilmedi.
Haziran ayında New Mexico’nun da dahil edilmesini öngören yasa tasarısının tarihi geçecek; ancak Senato’da bu hafta onaylanan yasa tasarısı, Temsilciler Meclisi’nde de onaylanırsa bu durum tersine dönecek.
Cordova, filmde atom bombası yüzünden Japonya’da yaşayan insanların nasıl acı çektiğine değinilirken New Mexico’nun konu dışında bırakıldığını vurguluyor.
Bilim insanlarının denemeyi gerçekleştirirken yaşadığı Los Alamos kasabasındakiler ise filmin ekonomilerine sağladığı katkı yüzünden memnun.
Annesi ve babası bilim insanı olan Todd Nickols, “Babam nükleer fizikçi annem ise genetikçiydi; bizim için burası büyümek için çok güzel bir yerdi. Bilim ve teknolojiden ötürü gurur duyuyoruz” diyor.
Oppenheimer’ın bir heykelinin bulunduğu kasabada isminin yollara verildiği ve hediyeliklerinin satıldığı görülüyor.
Nickols, “Kesinlikle atom bombasının yol açtığı ölümleri görkemli bir şekilde anmıyoruz; çok çok korkunç bir durumdu. Ancak II. Dünya Savaşı da korkunçtu” diyor.
Los Alamos, ülkede kişi başına düşen doktora sayısı bakımından ilk sırada yer alıyor.
Bugün Los Alamos’taki bilim insanları nükleer savaş başlıklarının üretilmesinde halen önemli bir rol oynuyor.
Hoppenheimer isimdeki barda çalışan Gerald Burns ise, “Dedem laboratuvarda çalıştı; annem laboratuvarda çalıştı, sanırım üç kuşaktır laboratuvarda çalışmayan tek aile üyesi benim” diyor.
Film sayesinde kasabaya turistik bir akın yaşandığı aktarılıyor.
Albuquerque’deki savaş karşıtı kampanyacılar ise “Nükleere hayır de” pankartlarıyla bölgede atom bombası karşıtı bir duruş yaratmaya çalışıyor.
Cordova ise filmin başarısının New Mexico’daki ölümlere dikkat çekmesini umuyor.
New Mexico’da yaşayanlar olmadan araştırmanın da filmin de olamayacağını aktaran Cordova, “Utanmaları gerek, gerçekten iyi bir şey gerçekleştirmek için fırsatları vardı” diyor. | Kültür-Sanat, Eğlence, Tarih, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Toplum, Yaşam, Sağlık, Film, Sanat, Tıp |
Bilim insanları dünyanın en eski ormanını bulduklarını açıkladı | Bilim insanları İngiltere'nin güneybatı kıyılarındaki falezlerde, dünyanın bilinen en eski fosilleşmiş ormanını bulduklarına inanıyor.
Fosilleşmiş orman, Somerset bölgesinde bulunan Minehead'deki kumtaşından oluşan yüksek rakımlı falezlerde bulundu.
Cambridge ve Cardiff Üniversiteleri'nden araştırmacılar, buluşlarının Britanya'daki en eski fosilleşmiş ağaçlar ve dünyanın da bilinen en eskileri olduğunu söylüyor.
Kalamopiton diye bilinen ağaçlar, palmiye ağaçlarını andırıyor.
Günümüzdeki ağaçların "prototipi" diye tanımlanan ağaçların en büyüğü 2 ila 4 metre uzunluğunda.
Araştırmacılar, bitki fosillerini, kalıntılarını ve ayrıca ağaç gövdesi fosillerini ve kök izleri buldu.
Fosiller, ağaçların çevreyi nasıl şekillendirdiklerini, nehir yataklarını ve kıyı şeritlerini yüzlerce milyon yıl önce nasıl dengede tuttuklarını gösteriyor.
Araştırmanın yazarlarından Cardiff Üniversitesi Dünya ve Çevre Bilimleri Fakültesi'nden Dr. Christopher Berry, "Dünya genelinde 30 yıldır bu tür ağaçları araştırdığımdan, ağaç gövdelerinin fotoğraflarını ilk gördüğümde ne olduklarını anladım" dedi ve ekledi:
"Evime bu kadar yakın bir yerde görmek harikaydı. Ama en önemli bulguları, ilk kez bu ağaçları büyüdükleri yerlerde görmek verdi."
Doğal Tarih Müzesi'nde bitki fosilleri konusunda uzman olan Dr. Paul Kendrick o dönem ağaçların nasıl birlikte büyüdüğüne dair ipuçlarının çok önemli olduğunu vurguladı.
Araştırmacılar, fosil ormanın daha önce bu rekora sahip olan ABD'nin New York eyaletindekilerden 4 milyon yıl dolayında daha yaşlı olduğunu söylüyor.
Fosil orman, Devon ve Somerset kıyılarındaki Hangman Kumtaşı Formasyonları'nda bulundu ve yaşamın karaya doğru genişlediği 419 ila 358 milyon yıl önceki Devoniyen dönemine ait.
Araştırmacılar, bulgunun yapıldığı alanın o dönem, İngiltere'ye değil, yine bu tür ağaç fosillerinin bulunduğu Almanya ve Belçika'ya bağlı yarı kurak bir alan olduğunu söylüyor.
Araştırmanın yazarlarından Cambridge Üniversitesi Dünya Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Neil Davies "Bu oldukça garip bir ormandı. Bugün gördüklerimiz gibi değildi" dedi.
"Ağaçların altında yerde ormanaltı bitkiler yoktu ve çim henüz görünmemişti. Ancak bu yoğun ağaçlardan düşen çok fazla ince dal vardı ve çevre üzerinde büyük bir etkisi oldu."
Dr. Kendrick de ağaçların, günümüzde bildiklerimizden çok farklı olduğunu söylüyor. Günümüzdeki ağaçlardan en yakın olanının Avustralya ve Güney Asya adalarına özgü, bir tür eğrelti ağacı olan Dickonia antarctica olduğunu belirtti. | Doğa, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Evrim, Yaşam, Çevre |
Almanya'da bir kişi 217 kez Covid aşısı oldu | Almanya’da 62 yaşındaki bir erkeğin, doktorların aksi yöndeki tavsiyelerine karşın 217 kez Covid aşısı olduğu belirtildi.
Lancet Enfeksiyon Hastalıkları dergisinde yayımlanan vakaya göre, aşılar 29 aylık bir dönemde özel kliniklerden satın alınarak yapıldı.
Erlangen-Nurember Üniversitesi araştırmacıları, söz konusu erkekte her hangi bir sorun yaşanmadığını belirtti.
Üniversitenin Mikrobiyoloji Bölümü’nden Dr. Kilian Schober “Bu vakayı gazete haberlerinden öğrendik. Daha sonra kendisiyle temas kurduk ve Erlangen’de bazı testlerden geçirmek istediğimizi söyledik. Çok ilgi gösterdi” dedi.
Vakadan kan ve tükürük örnekleri alındı, uzmanlar ayrıca son yıllarda depolanmış, dondurulmuş kan örneklerini de inceledi.
Dr. Schober, “Çalışmayı yaptığımız sırada, kendi ısrarı sonucu vakaya yine Covid aşıları yapıldı. Daha sonra numuneleri, bağışıklık sisteminin aşıya verdiği tepkiyi tam anlamıyla belirlemek için kullanma fırsatımız oldu “ dedi.
Magdeburg kentindeki savcı, söz konusu kişinin olduğu 130 aşının kanıtlarını toplayıp, sahtecilik soruşturması başlattı, ancak herhangi bir suçlama yöneltilmedi.
Covid aşıları, enfeksiyona yol açamıyor, ancak vücuda hastalıkla nasıl savaşacağını öğretebiliyor.
Vektörü Ribonükleik asit (mRNA) olan aşılar, vücut hücrelerine virüsün genetik kodunun bir kısmını gösteriyor.
Daha sonra da bağışıklık sistemi, virüsü tanıyabiliyor ve gerçekten karşılaştığında nasıl savaşacağını biliyor.
Dr. Shober, bağışıklık sistemini bu kadar çok sayıda aşıyla harekete geçirmenin belli hücrelerde yorgunluk yaratabileceğinden kaygılıydı. Ancak araştırmacılar 62 yaşındaki erkekte böyle bir bulguya rastlamadı. Covid geçirdiğine dair belirti de bulunmadı.
Uzmanlar, aşırı aşılanmayı teşvik etmediklerini belirtirken, vakaya yaptıkları testlerin genel sonuçlar çıkartmaya yetmeyeceğini vurguladı. | Bilim, Aşılar, Koronavirüs |
Artık yıl: Şubat ayı neden 4 senede bir 29 gün? | Takvimlerimiz 4 yılda bir Şubat ayını bir gün fazla gösteriyor. 2024 de o yıllardan biri. Bu yıl 29 Şubat’ta yani bugün doğanlar, 4 yıl sonra ilk kez doğum günlerini tam gününde kutlayabilecek.
Bu nedenle 2024 365 değil 366 gün olarak yaşanacak.
Peki artık yıl hangi zorunluluk nedeniyle ortaya çıktı?
Dünyanın Güneş etrafında dönmesi tam olarak 365,2422 gün sürüyor.
16. yüzyılda başlatılan Batı takviminde bir yıl 365 gün olarak belirlenmiş. Geriye kalan yılın 0.2422'lik kısmı-yani beş saat, 48 dakika ve 46 saniyesi - her 4 yılda bir fazladan bir gün oluşturuyor.
Bu ayarlama sayesinde saatlerimiz dünyanın dönüşü ve mevsimleriyle uyum içinde kalıyor.
Şubat ayı 3 yıl 28 gün çekerken, 4 yılda bir takvim yaprakları 29’u gösteriyor.
Bunun cevabı ise Milattan önce birinci yüz yıla uzanıyor.
Romalı lider Jül Sezar, gök bilimcilere Roma takvimini geliştirme görevini verdi. Roma takvimi 355 günden oluşuyordu ve her iki yılda bir 22 günlük fazladan bir ay yaşanıyordu.
Takvimin mevsimlerle uyumu bütünüyle bozulmuştu.
Sezar'ın emriyle hazırlanan takvimde bir yıl 365 gün olarak belirlendi; birkaç saatlik fazlalık da 4 yılda bir, bir gün olarak eklenmeye başladı.
Böylelikle "Artık yıl" doğmuş oldu. Ancak o zamanlar Şubat normalde 29, artık yıllarda 30 gün çekiyordu.
Ağustos ise 30 gündü.
Tarihçilere göre yeni Roma İmparatorluğu'nun başına geçen ve Jül Sezar kadar önemli olmak isteyen Augustus uzun bir aya kendi isminin verilmesini istedi.
Çünkü Jül Sezar'ın adını taşıyan July - Temmuz 31 gündü.
Bunun üzerine Şubat bir gün kısaltılarak, Ağustos ayına bir gün daha eklendi.
Eğer takvimlerde bu ayarlama yapılmamış olsaydı, mevsimler kaymaya başlardı.
700’lık bir döngü içinde Kuzey Yarımküre’de yaz, Haziran yerine Aralık’ta başlar hale gelirdi.
Bazı kültürlerde artık gün kötü şansla özdeşleştiriliyor.
Yunanistan’da geleneksel olarak artık yılda evlenmek tavsiye edilmiyor. Özellikle de artık gün yani 29 Şubat’ta. Bazıları artık yılda yapılan evliliklerin boşanma ile sonuçlanacağına inanıyor.
İskoçya’da da artık günde cadıların kötülük yapmak için bir araya geldiğine inanılıyor. Bazı İskoçlar, 29 Şubat’ta doğum yapmanın halen kötü şans getirdiğine inanıyor.
Bazı diğer kültürlerde ise o gün doğmak aksine iyi şansla özdeşleştiriliyor. Bazı astronomlar eğer doğum gününüz, artık güne denk gelirse, özel bir yeteneğiniz olacağına inanıyor.
İstatistiklere göre bir bebeğin 29 şubatta doğma olasılığı 1461'de 1.
Dünyada 29 Şubat'ta doğan yaklaşık 4,1 milyon insan var.
Eğer aylık maaş alıyorsanız artık yıllar sizin için avantajlı değil.
Teknik olarak o gün karşılığını almadan çalışıyorsunuz çünkü maaşınız 366 günlük yılda da aynı kalıyor.
Bunu fark eden ABD'li bir lise öğretmeni 2008'de "Artık yılda mesai yok devrimi" başlattı. Ancak bu "devrim girişimi" uygulamaya geçmedi.
Artık yılda bir gün fazlalık için ekonomik dezavantajı ortadan kaldırma fikri neredeyse 1000 yıldır konuşuluyor. | Kültür-Sanat, Tarih, Bilim, Gökbilimi, Yaşam, Din ve İnanç |
Danionella cerebrum: Matkap kadar ses çıkaran tırnak büyüklüğündeki balık | Bilim insanları küçük, şeffaf bir balığın bir kaya matkabı kadar yüksek ses çıkardığını tespit etti.
Almanya'daki laboratuvarda akvaryumdan gelen esrarengiz sesler üzerine araştırmaya başlandığında, Danionella cerebrum adlı balığın güçlü bir ses çıkardığı görüldü.
Balık bu sesi, yüzme kesesi adı verilen organından çıkarıyor ve balığa yakın sularda, bir silah sesi kadar yüksek olan ses ölçüm cihazında 140 desibeli gösteriyor.
Araştırmacılar 12 mm uzunluğundaki bu türün, boyutuna göre şimdiye kadar bulunan en gürültülü balık olduğuna inanıyor.
Bu ritmin bir sosyal iletişim biçimi olabileceği tahmin ediliyor.
Doğada genellikle hayvan ne kadar büyükse sesi de o kadar yüksek olur.
Suyun altında ise durum farklı - bu minik deniz canlısı şimdiye kadar keşfedilen en gürültülü türlerden biri.
Bilim insanları, tabanca karidesi gibi canlıların diğer türleri avlarken yaklaşık 200 desibele kadar yüksek sesler çıkarabildiğini biliyordu.
Danionella, şeffaflığı sayesinde beyni çalışırken görülebildiği ve bu sayede araştırmacıların davranışlarını yakından inceleyebildiği için araştırmalarda ilgi görüyor.
Berlin Charité Üniversitesi'nde araştırmacılar laboratuvarlarında bu balıklarla çalışırken ilginç bir şey fark ettiler.
Araştırmanın başyazarı ve doktora öğrencisi Verity Cook, "İnsanlar balık tanklarının yanından geçerken bu sesleri duyuyor ve nereden geldiğini merak ediyorlardı" diyor ve ekliyor:
"Seslerin balığın kendisinden geldiği ortaya çıktı. Bu olağanüstü bir şey, çünkü çok küçük ama çok gürültülüler."
Araştırma ekibi bir dizi mikrofon ve video kamera kullanarak sesin ne kadar yüksek olduğunu tespit etti.
Cook, sesin genliğinin balık yakınında yaklaşık 140 desibel olduğunu belirtiyor ve diğer balıklar tarafından ne kadar yüksek algılandığına işaret ettiğini söylüyor:
"Ses mesafeyle birlikte zayıflıyor, bu nedenle bir metre uzaklıkta genlik yaklaşık 108 desibel."
Bu kabaca bir buldozerin çıkardığı gürültüye eşdeğer.
Ancak bu sesin büyük bir kısmı suya geri yansıyor, dolayısıyla insanlar balık tanklarının yanında durduklarında bunu sürekli bir vızıltı olarak duyuyor.
Daha gürültülü başka balıklar olsa da hepsi Danionella'dan çok daha büyük.
Cook, "İletişim sinyalleri açısından, bu boyutta bu kadar yüksek ses çıkaran başka bir hayvan bulamadım" diye de ekliyor.
Araştırmacılar, balıkların kullandığı ses mekanizmasının çok gelişkin bir enstrüman olduğunu savunuyor.
Tüm kemikli balıklarda, suyun altında kalmalarına yardımcı olan gaz dolu bir yüzme kesesi bulunuyor.
Birçok balık türü ses çıkarmak için kaslarını kullanarak bu keseye vuruyor ancak Danionella daha ileri gidiyor.
Kasları kasıldığında, bunlar bir kaburgayı çekiyor, bu da kasın içinde bulunan bir kıkırdak parçası ile gerginlik yaratıyor ve kıkırdak serbest kaldığında yüzme kesesine çarpıyor.
Bu sesi sadece türün erkekleri bir aradayken çıkarıyor. Bazılarının sesi diğerlerinden daha yüksek çıkabiliyor.
"Büyük bir tankta 8 erkek bir arada olduğunda, üçünün ses üretimine hakim olacağını ve diğerlerinin sessiz kalacağını biliyoruz. Dolayısıyla bir tür hiyerarşi olduğunu düşünüyoruz" diyor Cook.
Araştırmacılar, Myanmar'daki bulanık sularda evrimleşmenin, iletişim kurmalarına yardımcı olmak için büyük bir ses çıkarma yeteneğinin geliştirilmesinde rol oynadığına inanıyor.
Cook'a göre, "Evrim birçok ilginç sorunu çözmek için ilginç yollar buluyor. Diğer türlerde işlerin nasıl yürüdüğünü bildiğimizde, hepsi için aynı şeyi varsaymamak gerekiyor."
Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı. | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Çevre |
Nötron yıldızı: Astronomlar 160 bin yıl önce yaşanan süpernovanın gizemini çözdü | Bilim insanları 1987 yılında gözlemlenen bir süpernovanın gizemini çözdüklerini açıkladılar.
Komşu galaksimizde yaşanan bir yıldız patlaması yeryüzünden ilk kez Şubat 1987'de olmak üzere dört ay boyunca gözlemlenebilmişti.
Yeryüzünden uzaklığı hesaba katıldığında süpernovanın aslında 160 bin yıl önce gerçekleştiği tahmin edilmişti.
100 milyon Güneş'e eşit enerjinin ortaya çıktığı olay, 1604'ten (teleskobun icadından önce) bu yana çıplak gözle görülebilen ilk süpernova olarak kayıtlara geçmişti.
Olayda o kadar büyük bir toz oluşmuştu ki, patlamanın merkezinde ne olduğu en güçlü teleskoplarla bile anlaşılamamıştı.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) James Webb teleskobuyla yapılan son araştırmalar, bu süpernovanın merkezinde bir nötron yıldızının olduğunu doğruladı.
Nötron yıldızın devasa yoğunlukta olduğu belirtiliyor. Öyle ki, bir tatlı kaşığı büyüklüğünde bir parçasının 10 milyon ton ağırlığında olduğu tahmin ediliyor.
Dünyadan 1987'de gözlemlenen olayda Güneş'in 20 katı kütleye sahip mavi süper dev olarak adlandırılan bir yıldız patlamıştı.
Yıldızların sonunu getiren devasa patlamalara süpernova adı veriliyor ve astronomlar 1987 yılındaki olaya SN 1987A ismini verdiler.
Yıldızın detayları patlamadan önce astronomlar tarafından gözlemlenmiş ve kaydedilmişti.
Gözlemler SN 1987A'yı yıldızların nasıl öldüğüne dair teorilerin detaylarını test etmek için ideal laboratuvar haline getirmişti.
Ancak yapbozun eksik parçası vardı: Bu büyük tufanın ardından geriye ne kalmıştı?
Teoriye göre yıldızlar parlamalarını sağlayan nükleer reaksiyonlar için gerekli yakıt bittiğinde çökerler. Bir yıldızın kütlesi o kadar büyüktür ki yerçekimsel kuvveti kendi atomlarını ezerek Evren'deki en yoğun maddeyi oluşturur.
Buna nötron yıldızı denir ancak yıldız daha büyükse bir kara deliğe de dönüşebilir.
Peki burada söz konusu olan hangisiydi? Astronomlar için bu önemli bir soru çünkü süpernovalar Evren'de yaşamın oluşması ve desteklenmesini sağlayan ağır elementlerin yayılmasını sağlıyor.
Araştırmanın bulgularını bilimselScienceyayınında paylaşan astronomlar bunun bir nötron yıldızı olduğuna dair güçlü kanıtlar bulduklarını söylüyorlar.
Araştırmayı yöneten İsveç'teki Stockholm Üniversitesi'nden Profesör Claes Fransson, bir süpernovanın merkezinde ne olduğunun ilk kez araştırıldığını söylüyor:
"Artık, büyük olasılıkla bir nötron yıldızından kaynaklanan kompakt bir iyonlaştırıcı radyasyon kaynağının olduğunu biliyoruz. Patlama anından beri bunu arıyorduk ancak tahminleri doğrulayabilmek için beklemek zorundaydık."
Yeni veriler nötron yıldızının yüzeyinin yaklaşık 100 milyar derece olduğunu ve soğuyarak bir milyon derceye indiğine işaret ediyor.
Ekip patlamanın detaylarını daha iyi anlamak için süpernova alanını izlemeye devam edecek.
Veriler ekibe henüz çok erken aşamadaki bir "bebek" nötron yıldızını izleme ve daha yaşlılarıyla kıyaslayarak nasıl evrildiklerini görme şansı sunuyor.
James Webb teleskobu bugüne kadar yapılmış en güçlü uzay teleskobu olmasının yanı sıra, kızıl ötesi frekanslarda ölçüm yapan ve böylece uzun süredir görüşümüzü engelleyen uzay tozunun ötesini görebilen donanımlara sahip.
İngiltere'deki UCL Üniversitesi'nden Profesör Mike Barlow, dolaylı ipuçları olmasına rağmen James Webb teleskobunun bunun bir nötron yıldızı olduğuna dair "ilk doğrudan kanıtı" elde ettiğini söylüyor:
"Bir nötron yıldızının bu tozun içinde saklanıp saklanmadığı 30 yıldan uzun süredir gizemini koruyor ve bunu çözmüş olmamız heyecan verici."
James Webb teleskobunun sağladığı veriler 12 ülkeden 34 bilim insanı tarafından analiz edildi. Argon ve sülfür elementlerinin atomlarından kaynaklanan ışığı bulan bilim insanları bunun sadece süpernovanın merkezindeki bir nötron yıldızının ışımasından geldiğini tespit ettiler.
Nötron yıldızının doğrudan bir görseli yok ancak Kraliyet Astronomi Topluluğundan Dr. Robert Massey'e göre bu sonuçlara dair başka bir açıklama mümkün görünmüyor:
"Şanslıysak önümüzdeki birkaç yılda nötron yıldızını merkezinden bile düzgün bir şekilde görebilir, böylelikle bu ilginç cisimlerin yaşamlarının erken dönemine görece yakından bakabiliriz." | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
ABD, Odysseus uzay aracıyla 52 yıl sonra ilk kez Ay'da | Amerikan şirketi Intuitive Machines tarafından geliştirilen Odysseus adlı uzay aracı Ay’ın yüzeyine başarılı şekilde iniş yaptı.
Odysseus, özel bir şirket tarafından Ay'a gönderilen ilk uzay aracı olarak tarihe geçti. ABD de, 1972’deki Apollo misyonunun ardından 52 yıl sonra Ay’a ilk yolculuğunu gerçekleştirdi.
Bu nedenle Odysseus’un Ay’a inişi, sadece uzayın ticari kullanımı için değil, genel anlamıyla ABD uzay programı için de önemli bir an olarak kayıtlara geçti.
Merkezi Texas eyaletindeki Houston kentinde olan şirket, Odysseus robotunu Ay'ın güney kutbuna indirdi.
Uçuş direktörü Tim Crain, "Aracımız Ay yüzeyinde ve iletişim halindeyiz" diyerek uzay aracının inişini teyit etti.
Crain’in bu sözleri şirket çalışanları arasında coşkuyla karşılandı.
Odysseus'un inişi sonrası önce robottan başta herhangi bir onay sinyali gelmedi. Kontrolörler alacakları sinyal için birkaç dakika beklemek zorunda kaldı. Alınan bu sinyal de zayıftı.
Bu durumun iniş aracının durumu hakkında bazı endişelere yol açması muhtemel. Misyonda görev alan mühendislerin verileri gözden geçirerek tam olarak ne olduğuna dair değerlendirmelerine devam edecekleri, Odysseus'un dik durduğunu ve güneş pilleri aracılığıyla düzgün bir şekilde enerji toplayıp toplamadığını kontrol edecekleri ifade edildi.
Hedeflenen iniş alanı Malapert-A krateri yakınlarındaki bir araziydi. 80 derece Güney’de bulunan bu bölge, Ay'ın şimdiye kadar bir uzay aracı tarafından ziyaret edilen en güney noktası.
Uzay aracında mürettebat bulunmuyor.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Odysseus'ta altı bilimsel ekipman bulunduruyor.
NASA yöneticisi Bill Nelson "zafer" olarak nitelendirdiği bu olaydan dolayı tebriklerini iletti.
"ABD, Ay'a geri döndü" diyen Nelson, “Bugün, insanlık tarihinde ilk kez ticari bir şirket -bir Amerikan şirketi - Ay'a yolculuk yaptı. Bugün NASA’nın ticari ortaklıklarının gücünü ve vaatlerini gösteren bir gündür" ifadelerini kullandı.
Araç, Ay tozunun davranışını inceleyen bir araştırmaya odaklanacak. Bu daha önce Apollo astronotlarının ciddi sorun olarak gördükleri, ekipmanlarını çizen ve tıkayan bir araştırmaydı.
Amerikalı sanatçı Jeff Koons da iniş aracının yan tarafına, Ay'ın bir ay boyunca farklı evrelerini temsil etmek üzere 125 küçük paslanmaz çelik top içeren bir kutu yerleştirdi.
NASA'nın Ticari Ay Yükü Hizmetleri (CLPS) girişiminin bir parçası olan Odysseus, 15 Şubat'ta SpaceX Falcon 9 roketiyle fırlatılmıştı.
Bu girişim, NASA'nın astronotları Ay'a geri göndermeyi ve hatta orada kalıcı bir üs inşa etmeyi amaçlayan Artemis programını desteklemeyi amaçlıyor.
Ocak ayında ABD’li şirket Astrobotic’in gönderdiği Peregrine isimli uzay aracı yakıt sızıntısı nedeniyle Ay’a ulaşamamış ve misyonbaşarısızlıkla sonuçlanmıştı.
ABD ile birlikte, Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan'ın da Ay araştırmaları devam ediyor.
Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Ajansı (JAXA), SLIM adlı insansız uzay aracının 20 Ocak'ta Ay'a başarılı bir yumuşak iniş gerçekleştirdiğiniduyurmuştu.
Ancak araç güneş pillerindeki sorun nedeniyle uyku modunaalınmıştı. | Robot bilimi, Uzay, Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, Uzay keşfi |
Ton balığında cıva: Zehirli madde seviyesinin kontrollere rağmen hala yüksek olduğu tespit edildi | Bilim insanları, kirliliğe yol açan maddelerin sınırlandırılmasıyla ilgili onlarca yıl önce getirilen kontrollere rağmen ton balığında (orkinos) hala cıva seviyesinin yüksek olduğunu söylüyor.
Zehirli özelliklere sahip cıva, kömürün çıkarılması ve yakılmasıyla açığa çıkıyor ve okyanusa karışarak balıklarda birikiyor.
Atmosferdeki cıva seviyesi önemli ölçüde düşmüş olsa da 1971'den bu yana ton balığında sabit seyrettiği belirtiliyor.
Uzmanlar, çok eski dönemlerden kalma cıvanın okyanusun derinliklerinde gizlendiğini ve orkinosların yüzdüğü sulara karıştığını söylüyor.
Deniz ekosistemlerine giren cıva, bu maddenin en tehlikeli formu olan metil cıvaya dönüşüyor.
Kirlenmiş deniz canlılarını tükettiklerinde de orkinoslarda birikiyor.
Ton balığı dünya çapında insanlar tarafından en çok tüketilen balıklardan biri ve yendiğinde bu element insana geçmiş oluyor.
Cıva özellikle doğmamış bebekler ve küçük çocuklar için tehlikeli. Yetişkinlerde de kalp ve damar hastalıklarına yol açabiliyor.
Cıva ile ilgili endişeler, tüm dünyada bu kimyasalı atmosfere salan faaliyetleri azaltma yönünde adım atılmasına neden oldu.
Cıva salımına yol açan başlıca faaliyetler şöyle sıralanıyor:
Diş dolgusunda amalgam bulunan cesetlerin yakılması bile havadaki toplam miktarın artmasına neden oluyor.
Getirilen kısıtlamalar, 1990 yılından bu yana atmosferdeki seviyelerin yaklaşık yüzde 90 oranında düşmesini sağladı.
Araştırmacılar, bu eylemlerin orkinoslardaki cıva seviyeleri üzerinde bir etkisi olup olmadığını görmek için Pasifik, Atlantik ve Hint Okyanuslarında yakalanan ve küresel orkinos avının yüzde 94'ünü oluşturan çeşitli türlerden alınan yaklaşık 3 bin orkinos kas örneğinden elde edilen verileri inceledi.
Yeni çalışma, bazı orkinos türlerinde cıva seviyelerinin azaldığını gösteren diğer araştırmalarla tezat oluşturuyor.
Bilim insanları, 1990'ların sonunda Kuzeybatı Pasifik'teki artış dışında, orkinoslardaki cıva seviyelerinin 1971-2022 yılları arasında sabit kaldığını tespit etti.
Bunun artan kömür tüketiminin tetiklediği Asya'daki artan cıva salımıyla bağlantılı olduğu düşünülüyor.
Araştırmacılar, okyanusun derinliklerinde çok büyük miktarda eski cıva olduğunu, sabit seviyelerin onlarca yıl veya yüzyıllar önceki emisyonlardan kaynaklanabileceğini belirtiyor.
Yine Fransız Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Araştırma Enstitüsü'nden Anne Lorrain, "Cıva emisyonlarında büyük bir azalma olsa bile, sonuçlar orkinos cıva seviyelerinde bir değişiklik görmek için sabırlı olmak gerektiğini gösteriyor" dedi.
"Genel olarak bu durum karbondioksit (CO2) emisyonlarına benziyor: emisyonları büyük ölçüde durdurursak, atmosferdeki CO2 yavaşça dengelenecek ve sonunda azalmaya başlayacaktır."
Çalışma, Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlandı. | Doğa, Su, Bilim, Hayvanlar alemi, Doğal çevrenin korunması, Okyanus kirliliği, Yaşam, Çevre, Gıda güvenliği, Hayvanların korunması |
İngiltere'de yapılan yeni araştırma, uzun Covid hastalığının teşhisine imkan tanıyabilir | İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi'ndeki bilim insanları, interferon-gama adı verilen bir bağışıklık molekülünün sürekli olarak yüksek seviyelerde bulunmasının, uzun Covid hastalarının bir alt grubuyla ilişkili olduğunu buldu.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, dünya genelinde en az 65 milyon insan hala uzun Covid ile yaşıyor. Bu Covid-19'a yakalanan her 10 kişiden biri demek.
Uzun Covid, WHO tarafından ilk Covid enfeksiyonundan üç ay sonra yeni semptomların devam etmesi veya gelişmesi ve bu semptomların başka bir açıklama olmaksızın en az iki ay sürmesi olarak tanımlanıyor.
Bilim insanları ise uzun Covid'in farklı yönlerini araştırmayı sürdürüyor. Ancak aradıkları ana şeylerden biri ölçülebilir bir biyogösterge.
Uzun Covid biyogöstergesinin keşfinin, hastaların teşhis edilmesi ve tedavilerinin izlenmesinde ve uzun Covid'in psikolojik bir hastalık olduğu teorisinin çürütülmesinde önemli bir ilerlemeyi temsil edeceği düşünülüyor.
İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde Enfeksiyon Hastalıkları Klinisyeni olarak görev yapan Dr. Nyarie Sithole, Mayıs 2020'de ilk uzun Covid kliniklerinden birini kurdu.
Cambridge'deki dünyaca ünlü Addenbrooke Hastanesi’ndeki klinik, uzun Covid'den muzdarip kişilerde veya bunların bir alt grubunda potansiyel biyogöstergeleri belirlemeye çalıştı. Klinik, Science Advances dergisinde yayımlanan bir makalede, çalışmalarında bu hafta önemli bir gelişme olduğunubildirdi.
Dr. Mark Wills ve Dr. Benjamin Krishna ile birlikte çalışan Dr. Sithole, uzun Covid'in çeşitli sendromları olan bir hastalık olduğuna inanıldığı için çalışmaları alt küme gruplarına ayırdı.
Bu hastalığın tek bir süreçte değil, birçok koşul altında değerlendirmesi anlamına geliyor. Böylelikle tüm uzun Covid hastaları tek bir biyogösterge altında toplanmıyor.
Bilim insanları, bir alt grup hastada, bağışıklık sisteminizin mikroplarla savaşmasına ve sizi hastalıklardan korumasına yardımcı olmak için bir tür beyaz kan hücresi tarafından üretilen interferon-gama (IFN-γ) olarak bilinen bir protein keşfetti.
Bu protein, bir hasta Covid'e ilk yakalandığında bağışıklığın verdiği bir tepki olarak ortaya çıkıyor. Covid-19 ile enfekte olan hemen hemen tüm hastalar interferon-gama ve diğer bağışıklık molekülleri veya sitokinleri üretiyor.
Araştırmacılar, Covid'den birkaç hafta içinde kurtulan hastalarda interferon-gamma seviyesinin enfeksiyondan önceki seviyeye geri döndüğünü tespit etti.
Bununla birlikte, uzun Covid hastalarında, interferon-gama seviyesi 12 haftadan sonra ve hatta bazı hastalarda iki yıl sonra bile normal seviyelerin üzerinde seyretti.
Ortalama olarak, uzun Covid hastalarının, bu hastalığın teşhisi konmamış kontrol grubundan en az 10 kat daha yüksek interferon-gama seviyelerine sahip olduğu ortaya çıktı.
Dr. Sithole, uzun Covid hastalarının bağışıklık sisteminde bir düzensizlik olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:
"Bağışıklık sistemi Covid sonrası normal seviyelere veya normal işlevsel duruma yeniden dönmüyor ve sanki hala tehdit altındaymış gibi yüksek bir alarm durumunda kalıyor."
Bu artan protein seviyeleri iltihaplanmaya da neden olabiliyor. Kan dolaşımına salındıkları için bu iltihaplanma çeşitli organlara da yayılabiliyor.
Dr. Sithole’e göre artan interferon-gama seviyeleri için ortaya atılan hipotez, uzun Covid hastalarının vücudunda viral parçalar veya viral proteinler olabileceğini öne sürüyor.
"Bu bölgelerdeki virüsü tespit edip edemeyeceklerini görmek için kalın bağırsak ve vücudun diğer bölgelerinden alınan biyopsilere bakan araştırma grupları var.
"Bunlar çok düşük bir seviyede olabilir, hala çoğalıyor olabilir veya bu proteinler dolaşımda olabilir ve bağışıklık sisteminin sürekli olarak vücutta bir patojen (mikrop) olduğunu düşünmesine neden oluyor olabilir"
Bir başka hipotez de sonuçların otoantikorlardan kaynaklanabileceği yönünde.
Normalde insanların bağışıklık sistemleri hastalıklarla savaşmak için antikorlar oluşturur. Ancak bazen vücut kendi kendine dönerek sağlıklı hücrelere saldıran otoantikorlar da yaratır.
Glandüler ateş gibi diğer bazı hastalıkların ardından kalıcı interferon-gama salınımının meydana geldiğine dair mevcut kanıtlar söz konusu. Diğer hastalıklarda interferon-gammanın yorgunluk, eklem ağrısı ve kas ağrıları ve ateş gibi semptomlara neden olduğu da biliniyor.
Dr. Sithole ve meslektaşları, İngiltere’de aşıların yaygınlaştırılmasından önce hastaların kanlarındaki çeşitli sitokinleri (bağışıklık molekülleri) analiz edip ve bunu da insanların aşı olduktan sonraki kanlarıyla karşılaştırabildiler.
Hepsi olmasa da interferon-gamma yüksekliği olan hastaların bir kısmı aşılamadan sonra normal başlangıç seviyelerine döndü.
Ayrıca, uzun Covid'li hastaların önemli bir kısmında aşılamadan sonra semptomlarında azalmalar gözlemlendi.
Daha büyük grupları içeren daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyuluyor.
Ancak bu çalışma interferon-gammanın azalması ile semptomların iyileşmesi arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle söz konusu çalışma da, interferon-gammanın bazı uzun Covid hastalarını teşhis etmek ve izlemek için kullanılabileceğine dair umutları artırıyor. | Bilim, İngiltere, Koronavirüs, Sağlık, Tıp |
Hiç tanımadan birbirlerinin hayatlarını kurtaran iki insan: 'Şimdi bir şeyleri doğru yaptım diyebiliyorum' | Almanya’da yaşayan Marius Werner, isimsiz bir kök hücre bağışıyla bir İngiliz doktorun, Nick Embleton'ın hayatını kurtardı. Genç Alman, bu durumun intihara meyilli hissetiği bir zaman diliminde kendisini de hayatta tuttuğunu söylüyor.
Dr. Embleton, nadir görülen bir kan kanseri türüne yakalanmıştı. Tek umudu da kemik iliği nakliydi.
İngiltere’de ona uygun bir ilik bulunamadı. Arayış sonra dünya çapında genişletildi. En nihayetinde de işe yaradı.
Nakilden iki yıl sonra BBC News ve Anthony Nolan isimli hayır kurumu iki "kan kardeşin" ilk kez birbirlerini bulmalarına yardımcı oldu.
Nick, yirmi yılı aşkın bir süredir İngiltere’nin Newcastle şehriden yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalışıyordu ve dünyanın en küçük hastalarından binlercesinin kurtarılmasına yardımcı oluyordu.
Ancak 2021'de bu kez kendisi bir doktora ihtiyaç duydu.
Hastane koridorlarında yürürken "başına geleceklerden habersiz olduğunu” söylüyor.
"Ölebileceğimin tamamen farkındaydım, bu yüzden bir vasiyet de hazırladım" diyor.
“Bu haberi karıma ve çocuklarıma verdim. En çok çocuklarım için üzüldüm. Hayatlarının geri kalanında babaları olmadan büyümelerini istemedim."
Bu tür nakillerde, hasarlı kan hücreleri sağlıklı olanlarla değiştiliyor. Ancak eşleşme olmazsa vücut, otomatik olarak reddediyor.
Anthony Nolan yardım kuruluşundan Charlotte Hughes, "Önce İngiltere'deki kayıtları araştırıyoruz ve burada bir eşleşme bulmayı umuyoruz" diyor ve takip ettikleri yöntemlerini şöyle anlatıyor:
"Eğer ülke içinde bulamazsak, o zaman dünya çapında arama yapıyoruz. Uygun donör herhangi bir yerden gelebiliyor.”
Naklin işe yaradığı bilinene kadar ise hem donör hem de hasta anonim kalıyor.
BBC’nin konuştuğu Nick, naklin işe yaradığını öğrenir öğrenmez iki yıl sonra donörünün izini sürmek istediğini söylüyor.
BBC News, Anthony Nolan'la birlikte çalıştı ve Almanya’nın Dresden şehri yakınlarındaki Chemniz'de yaşayan 24 yaşındaki Marius'un genç yaşlarından beri donör kayıtlarında yer aldığını tespit etti.
Ve Marius İngiltere'ye uçmayı ve Nick'le, naklin yapıldığı Freeman Hastanesi'ndeki Maggie's Newcastle kanser destek merkezinde buluşmayı kabul etti.
İki adam birbirlerine sarılırken Marius, "Çok duygulandım. Elim ayağım titriyor" diyor.
Nick, Marius’a "kanser hücrelerinin hepsinin yok olduğunu" söylüyor.
"Kanımı kontrol ettiklerinde, tüm bu kan hücrelerinin sana ait olduğunu gördüler. Sen olmasaydın ölürdüm.
"Dört çocuğum var, babaları olmazdı. Sana gerçekten ama gerçekten teşekkür etmek istiyorum.”
Oldukça duygulanan Marius ise ne diyeceğini bilemez halde, “Rica ederim, bir şey değil” diyor.
İkisi de gözyaşları içindeyken, Nick de ona “Çok teşekkür ederim” diye fısıldıyor.
Marius daha sonra naklin işe yaradığını ve hastanın hayatta kaldığını öğrendiğini hatırlatıyor.
"Bu bilgiden sonra gözyaşlarımı tutamadım. Sadece ağladım" diyor.
"İşe gidiyordum. Arabamı park edip dışarı çıkmam ve temiz hava almaya ihtiyacım vardı. Ağladım durdum".
Ardından Marius, daha önce kendisini öldürmeye çalıştığını ve Nick'in bir bakıma onu nasıl da hayatta tuttuğunu açıklıyor.
"13 yaşımdan beri tüm hayatım boyunca zihinsel sorunlarla mücadele ettim" diyor.
"Hayatta yolumu ve hayattaki anlamımı bulmak benim için çok zor oldu. Şimdi 'Bir şeyi doğru yaptım' diyebiliyorum."
Damarlarında aynı kan dolaşan bu iki yabancı şimdi "kan kardeşi" olarak iletişim halinde kalmayı planlıyor. | Bilim, İngiltere, Yaşam, Almanya, Sağlık, Tıp |
Yön duygunuzu nasıl geliştirirsiniz? | Bazı insanlar hiçbir yardımcı kullanmadan yolunu bulabilir. Peki, bunu nasıl başarıyorlar? Bu geliştirilebilen bir yetenek mi?
Küçük yaşlardan itibaren haritalar kullanarak yön bulmayı gerektiren oryantiring (orienteering) oynayan Ralph Street, “Ailem doğduğum hafta beni oryantiringe götürmüş” diyor.
Bu yeteneğini günlük hayatta da kullanıyor. Yeni bir şehre gittiğinde yönünü bulmakta zorlanmıyor.
Oryantiring yapan kişilerin mekansal hafızası, ortalamanın üzerinde. Çünkü normalden daha fazla yön pratiği yapıyorlar.
Son dönemde yapılan sinir sistemi ve psikoloji araştırmaları, sıradan insanların da yön yeteneklerini geliştirebileceği birçok yol olduğunu ortaya koyuyor.
Çocukların farklı ortamlarda bağımsızca hareket etme imkanı olması önemli.
Şehir dışında ya da mekansal olarak daha karmaşık olan şehirlerde büyüyenlerin yön bulma kabiliyeti daha yüksek oluyor.
Philadelphia’daki Temple Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü olan Nora Newcombe, yetişkin olarak da faklı ortamları tecrübe eden kişilerin yön duygusunun daha gelişmiş olduğunu söylüyor.
Çok sayıda toplumda kadınların ve kız çocuklarının yön duygusunu geliştirme imkanı daha kısıtlı. Kadınların erkeklerden daha kötü yön duygusuna sahip olduğu yönündeki mitin buna dayandığı düşünülüyor.
Kadınlar, çoğu araştırmada erkeklerle aynı performansı gösterse dahi daha kötü yön bulduklarını düşünüyorlar. Bunun sebebi cinsiyetçi önyargılar.
Londra ve York üniversitelerinde felsefe ve idrak üzerine çalışan Pablo Fernandez-Velasco, cinsiyet faktörünün etkisinin hafife alındığını söylüyor.
Newcombe'un araştırması, deneyimli jeologların deneyimli psikologlara göre daha yüksek yön bulma yeterliliğine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bu bilim, teknoloji, mühendislik ve tıp alanlarıyla bağlantılı. Pek çok oryantiringci mühendislik, matematik ve fizik gibi alanlara yöneliyor. Dolayısıyla gayrisafi yurtiçi hasıla ile yön duygusu da birbirinden bağımsız değil.
Uzayın zihinsel modelleri olan bilişsel haritaların, beynin hafızayla ilgili bölgesi olan hipokampusta bulunduğu düşünülüyor.
Hangi yöne baktığınızı ve hedefinizin yönünü bilmenin yanı sıra, yol üzerindeki sembolleri tanımlayabilmek de iyi yön bulma duygusuyla ilişkili.
Sabit sembolleri tanıma yeteneği, beynin kırışık dış katmanının bir parçasını oluşturan retrosplenial korteksteki aktiviteyle bağlantılı.
Yüksek beceriye sahip denizcilerin beyinleri diğerlerininkinden farklı görünür.
Şehirdeki her sokağı ve caddeyi ezberlemek zorunda olan Londralı taksi şoförlerinin beyinlerindeki hipokampusta büyüme gözlemlenir.
Farklı kültürlerde, yön bulma yöntemleri değişiklik gösteriyor. Batılı yön bulma yöntemleri çoğunlukla görselliğe odaklanırken bazı başka kültürlerde koku, duyma ya da diğer duyular öne çıkabiliyor.
İnsan navigasyonu hakkında çok sayıda yanlış kanı var. Newcombe, "Gelişemeyeceğinizi düşünmeniz bir efsanedir" diyor.
Fernandez-Velasco da aynı fikirde. Beyinleri daha az esneklik gösterse de yetişkinler kesinlikle bu becerileri hala öğrenebilirler.
Newcombe GPS çağında yön bulmanın önemsiz olduğunu düşünen insanlardan da rahatsız. Telefon pilleri bitebilir ve sistemler hata yapabilir.
Haritalar, pusulalar çoğu durumda faydalıdır, ancak bağımlılığa yol açabilirler. Fernandez-Velasco, "bunun zaman içinde yön bulma yeteneği üzerinde olumsuz bir etkisi olabileceğini" söylüyor.
İnsanlar rüzgar, Güneş, eğim gibi doğal ipuçlarını kullanma konusunda eğitilebilirler.
Newcombe, “Pek çok insanın dikkat etmediği çok sayıda ipucu var” diyor.
Yelken ya da izcilik gibi uğraşlar yön duygusunu geliştirmeye yardımcı olabilir. Yerel oryantiring kulüplerine dahil olmak da bir seçenek.
Yön duygusunu geliştirmek risk almakla aramızdaki ilişkiyi de değiştiriyor. Bazı insanlar korktukları için keşfetmek istemiyor. Çok sayıda yetişkinin mekansal anksiyetesi var. Başlarına kötü bir şey geleceğini düşünüyorlar.
Fernandez-Velasco’ya göre “ne kadar hareket ederseniz, yön duygunuzu o kadar geliştirirsiniz. Problemin bir kısmı, yön duygusu kötü olan kişilerin kendilerine güvenmemesi ve yön duygusu gerektiren durumlardan kaçınması” diye ekliyor.
Navigasyon uygulamaları olmadan yön bulabileceğini düşünmeyen insanlara da bir tavsiyesi var Newcombe’un. Uygulamayı kullanırken doğrudan tarif almak yerine; haritayı küçültüp etraftaki sembolik noktaların fark edilebileceğini belirtiyor.
Gerekli miktarda uyku da yardımcı olabilir. 54 ve üstü yaştaki kişilerin katıldığı bir araştırmaya göre geceleri yedi saat uyumanın, yön bulmaya olumlu etkisi var. | Bilim, Toplum, Yaşam, Sağlık, Uyku |
Kazakistan'da geçen yıl tarihin en büyük metan sızıntılarından birinin gerçekleştiği ortaya çıktı | BBC doğrulama servisi BBC Verify ile paylaşılan yeni bir analiz, bugüne kadar kaydedilen en büyük metan sızıntılarından birinin geçen yıl Kazakistan'da yeni gaz rezervlerini aramak için açılan bir keşif kuyusunda gerçekleştiğini tespit etti.
Kuyuda bir patlamanın etkisiyle başlayan ve altı ay süren yangında 127 bin ton metan sızıntısı gerçekleştiği tahmin ediliyor.
Metan küresel ısınmaya karbondioksitten çok daha fazla katkı yapan bir sera gazı.
Kuyunun sahibi Buzachi Neft, "önemli miktarda" metan gazının sızdığını reddetti.
ABD Çevre Koruma Ajansı'nın Sera Gazı Eşdeğeri Hesaplayıcısı'na göre, böyle bir sızıntının çevresel etkisi, bir yıl boyunca 717 binden fazla benzinli araba sürmenin yarattığı etkiye yakın.
Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Metan Emisyonları Gözlemevi Başkanı Manfredi Caltagirone, "Sızıntının büyüklüğü ve süresi sıra dışı. Son derece büyük" dedi.
Sızıntı 9 Haziran 2023'te Kazakistan'ın güneybatısındaki Mangistau bölgesinde bir keşif kuyusu kazısı sırasında yaşanan patlama sonucu çıkan yangınla başladı.
Yıl sonuna kadar devam eden yangın 25 Aralık 2023'te kontrol altına alındı. Yerel yönetimler BBC'ye kuyuyu betonla mühürleme çalışmalarının devam ettiğini söyledi.
Doğalgaz çoğunlukla metan gazından oluşuyor. Metan gözle görülemeyen şeffaf bir gaz.
Ancak metan bulutu gün ışığına maruz kaldığında benzersiz bir iz oluşturur, bu da bu birikintilerin bazı uydularla izlenebilmesini sağlar.
Kazakistan'daki metan sızıntısı ilk olarak Fransız jeoanalitik şirketi Kayrros tarafından incelendi.
Analizleri Hollanda Uzay Araştırmaları Enstitüsü ve İspanya'daki Valencia Politeknik Üniversitesi tarafından doğrulandı.
Uydu verilerini inceleyen bilim insanları metan yoğunluğunun Haziran ve Aralık ayları arasında 115 ayrı noktada yüksek olduğunu buldular.
Bu okumalara bakarak tek bir kuyudan 127 bin ton metan sızdığı tespit edildi.
Bu, insan kaynaklı en büyük ikinci büyük metan sızıntısı olarak kayıtlara geçebilir.
Sızıntının doğrulanmasına yardımcı olan Valencia Politeknik Üniversitesi'nden Luis Guanter, "Sadece Kuzey Akım boru hattının sabote edilmesi daha büyük bir sızıntıya neden olabilirdi" diyor.
Eylül 2022'de Rus gazını Almanya'ya taşıyan Kuzey Akım (Nord Stream) 1 ve 2'ye ait su altı borularındaki patlamalar 230 bin ton metanın atmosfere salınmasına neden olmuştu.
Uluslararası Enerji Ajansı'na göre metan gazı, 18. yüzyıldaki sanayi devriminden bu yana yaşanan küresel ısınmanın yüzde 30'undan sorumlu.
Uydu okumaları bulut örtüsü gibi dış faktörlerden etkilense de bilim insanları bu kuyudan devasa miktarda metan sızıntısı olduğundan "tamamen emin" olduklarını söylüyorlar.
Guanter, "Metan duyarlı beş farklı uydu cihazından metan bulutlarını tespit ettik. Bu cihazların her biri metanı farklı şekilde ölçüyor ancak biz hepsinden çok tutarlı okumalar elde ettik." dedi.
Mangistau bölgesinin Ekoloji Bakanlığı 9 Haziran ve 21 Eylül arasında 10 farklı olayda havadaki metanın yasal sınırları aştığını doğruladı.
Bunun yanında ilk patlamayı takip eden birkaç saat içinde metan seviyesinin izin verilenin 50 katına çıktığını da belirtti.
Ancak kuyunun sahibi olan Kazak şirket Buzachi Neft, büyük miktarlarda metan sızıntısı gerçekleştiği yönündeki görüşleri reddetti.
Şirket, sızıntının "görmezden gelinebilecek" miktarda olduğunu; sızan metanın sondaj deliğinden çıkarken yanmış olması gerektiğini savundu.
Ayrıca atmosfere yalnızca su buharının sızarak uzaydan görülebilen büyük beyaz bulutlar oluşturduğuna inandıklarını da söyledi.
Şirketin Stratejik Geliştirmeden Sorumlu Direktör Yardımcısı Daniyar Duisembayev BBC'ye "Duruma sorumlu bir şekilde yaklaştık" dedi.
Buzachi Neft tarafından yaptırılan bir dış incelemenin Kayrros'un bulgularına şüphe düşürdüğü iddia ediliyor. Bu inceleme için BBC'ye erişim izni verilmedi.
Şirkete göre uydular atmosferdeki su buharı gibi diğer gazları metanla karıştırmış olabilir ve bilim insanları patlama olmadan önce zaten havada bulunan metanı hesaba katmıyor.
Ancak Kayrros'un sızıntıyla ilgili ilk incelemesini doğrulayan ekipler bunu reddediyor.
Valencia Politeknik Üniversitesi'nden Guanter, "Su buharı veya dumanın potansiyel etkisini test ettik ve ölçümlerimizle etkileşime giren herhangi bir sinyal bulamadık" dedi.
Ayrıca bilim insanlarının yalnızca "tek metan bulutu" aradığını ve yöntemlerinin kazadan önce atmosferde halihazırda mevcut olan metandan etkilenmeyeceğini de söyledi.
Kazanın sebeplerine ilişkin Atırav kentinin Endüstriyel Güvenlik Komitesinin yönettiği soruşturma Buzachi Neft'in kuyunun kazılmasını uygun bir şekilde denetlemediğini buldu.
Bunun yanında Zaman Energo adlı taşeron şirketini kazı süreciyle ilgili çok sayıda hata yapmakla suçladı. Şirket konuyla ilgili yorum yapmadı.
Kazakistan Enerji Bakanlığı BBC'yle paylaştığı açıklamada, sızıntıyla mücadelenin "karmaşık teknik bir operasyon" olduğunu ve "benzer kazaları önlemek için evrensel bir çözüm olmadığını" belirtti.
Ancak Orta Asya'da metan sızıntılarının tespit edildiği ilk vaka bu değil.
Komşusu Türkmenistan gibi Kazakistan'da da onlarca "süper sızıntı" olayı gerçekleşti; bilim insanları bu ifadeyi atmosfere büyük miktarda metan salımı yapan olayları tanımlamak için kullanıyor.
Ancak Guanter, Mangistau bölgesinde gözlemlenen olayın dikkat çekici olduğunu söylüyor. "Bu şimdiye kadar tespit ettiğimiz 'normal' insan faaliyetlerinden kaynaklanan en büyük metan sızıntısı" dedi.
Ülkelerin iklim vaatlerini izleyen Climate Action Tracker'dan iklim uzmanları, doğalgaz üretiminde öngörülen artışla birlikte Kazakistan'ın gaz boru hatlarından daha fazla metan sızıntısı riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.
Geçen yılki COP28 iklim zirvesinde Kazakistan, 150'den fazla ülkenin metan salımını 2030 yılına kadar yüzde 30 oranında azaltmayı amaçlayan gönüllü Küresel Metan Taahhüdü anlaşmasına katıldı.
Rayhan Demytrie ve BBC Monitoring izleme servisinden Dilmurad Avalbaev'in katkılarıyla hazırlandı. | İklim değişikliği, Bilim |
Sora: Metni videoya dönüştüren yapay zeka teknolojisi | Yapay zeka şirketi OpenAI, tanıtımını yaptığı Sora isimli video üretim teknolojisi ile büyük ses getirdi.
Yazılı metni videoya dönüştüren yapay zeka teknolojisi ulaştığı gerçeklik seviyesiyle bu alanda içerik üreten YouTuber’ları da şoke etti.
Microsoft’un büyük yatırımcısı olduğu OpenAI daha önce Chat GPT ile yakın bir etki yaratmıştı.
Yapay zeka teknolojisi son birkaç yılda, komutla insan elinden çıkmış gibi fotoğraf, çizim, şiir üretebilecek bir noktaya ulaştı.
Sora ise yazılı metni büyük bir gerçeklikle videoya dönüştüren bir teknoloji olarak tanıtıldı.
OpenAI, bu teknolojiyi elde etmek için “yapay zekaya hareket halindeki dünyanın öğretildiğini” duyurdu.
Şirket kullanıcıların bir dakika uzunluğunda videolar üretebileceğini açıkladı.
Sora henüz her isteyenin ulaşabileceği bir teknoloji değil.
OpenAI, ortaya çıkabilecek tehlikelerin önünün alınabilmesi için, öncelikle Sora’nın belirlenen profesyoneller tarafından test edileceğini duyurdu.
Yapay zeka teknolojisi, çocuk pornosu dahil zararlı içeriklerin üretilmesinde kullanılabiliyor.
Yapay zeka şirketi, Sora’yı sinema ve tasarım gibi görsel içeriklerle uğraşan kişilere de öncelikli olarak açıyor.
OpenAI, teknolojinin hangi noktada olduğunu gösteren videolar da paylaştı.
Bu örneklerden birinde “Altına hücum dönemi California’sına ait bir tarihi görüntü” ifadesi karşısında Sora’nın oldukça gerçekçi bir video yarattığı görülüyor.
Bir başka örnekte ise “Tokyo’da deri ceketli bir kadının siyah ayakkabılarla, şehir ışıkları arasında yürümesini içeren” video isteğinin gerçeğe çok yakın şekilde üretildiği görülüyor.
OpenAI, Sora’nın karmaşık sahnelere yanıt verebilecek kapasitede olduğunu açıklıyor. Kullanıcının talep edebileceği cisimlerin gerçek dünyada nasıl varolduğunu anlayabildiği ifade ediliyor.
Şirket Sora’nın şu an için zayıf yanları olduğunu kabul ederek, bazı kullanıcı taleplerini karıştırabileceğini de açıkladı. Bir kurabiyeden ısırık alındığına ilişkin videoda, kurabiyede ısırık izi olmayabileceği örneği verildi.
OpenAI, şiddet ve cinsel içeriklerin engellenmesi, ünlü benzerliği videoları gibi içeriklerin engelleneceğini de duyurdu.
Teknolojinin bu tür komutları videoya dönüştürmeyeceği savunuldu.
Ünlü teknoloji Youtuber'ı Marques Brownlee, Sora ile ilgili ilk izlenimini "korkutucu" olarak tanımladı.
The Verge'den Tom Warren da Sora'nın yapay zeka için "Vay Canına" noktası olarak sayılabileceği yorumunu yaptı.
Bir başka teknoloji yazarı Sora'nın kapasitesini "Bu nasıl olabilir" ifadesiyle değerlendirdi.
Apple'ın kurucularından Steve Wozniak, Tesla ve Space X'in sahibi Elon Musk'ın da aralarında bulunduğu teknoloji devi isimler, "İnsanlarla rekabet edebilecek AI sistemleri, topluma ve insanlığa karşı çok büyük riskler oluşturuyor" görüşünü savunuyor. | Programlama, Teknoloji, Bilim, Yapay zeka |
İlk Türk astronot Alper Gezeravcı TUA yönetimine atandı | Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) görevini tamamlayarak Türkiye'ye dönen ilk Türk astronot Alper Gezeravcı, Türkiye Uzay Ajansı Yönetim Kurulu üyeliğine atandı.
Gezeravcı'nın Cumhurbaşkanı Karar ile yapılan ataması Resmi Gazete'de yayımlandı.
Gezeravcı, Cumhurbaşkanlığına ait uçakla Pazartesi günü Ankara Esenboğa Havalimanı'na geldi.
Karşılama ekibinde yer alan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır burada Gezeravcı ile basın toplantısı düzenledi.
Bakan Kacır, "Alper Gezeravcı'nın gerçekleştirdiği uzay bilim misyonu bir ilktir ama son olmayacak... Kendi uzay sistemlerimizi uzaya taşımayı hedefliyoruz" dedi.
"Adaptasyonda hiçbir sıkıntı yaşamadım" diyen Gezeravcı şöyle devam etti:
"Kapsülün içi kısıtlı bir alan, oradan daha büyük bir alana geçiş yaptığımızda da sıkıntı yaşayabileceğimizden bahsedilmişti ancak orada da hiç sorun yaşamadım. Birinci saatten itibaren deney çalışmalarımızın kurulumunu yapmaya başladım."
"Görevin başlangıç anından itibaren konulan hedef, hayallerimizin sınırını teşkil eden gökyüzündeki sınırları bertaraf eden hedefleri gerçekleştirmiş olmanın gururu ile ülkeme döndüm."
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Gezeravcı'yı Esenboğa Havalimanı'nda kabul etti.
Alper Gezeravcı, ISS'de geçirdiği 18 gün boyunca yanında bulunan Türk bayrağını ve "Türkiye'nin insanlı ilk uzay misyonu" yazan peçi Cumhurbaşkanı Erdoğan'a takdim etti. Erdoğan da Gezeravcı'ya saat hediye etti.
Gezeravcı'nın da içinde bulunduğu Dragon uzay aracı ve Axiom-3 görev ekibi Uluslararası Uzay İstasyonu'nda geçirdiği 18 günün ardından 9 Şubat'ta Florida'da açıklarında okyanusa iniş yapmıştı.
7 Şubat Çarşamba günü Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan (ISS) ayrılan mürettebatı taşıyan Dragon kapsülünün yolculuğu yaklaşık 48 saat sürdü.
İniş anı Axiom Space'in sosyal medya platformu X hesabından canlı yayınlandı.
Dragon kapsülü, kendilerini bekleyen gemiye alındıktan sonra astronotlar kapsülden dışarı çıkarıldı.
Astronotların ilk muayeneleri bu gemide yapıldıktan sonra ekip gemiden helikopterle havaalanına, ardından da uçakla Houstan kentine götürüldü.
Uçaktaki doktorlar da uçuş sırasında astronotların genel kontrollerini gerçekleştirdi.
Astronotlar Houston'da kapsamlı sağlık taramasından geçirildi ve bir süre karantinada kaldı.
Alper Gezeravcı'yı uzaya taşıyan araç, 16 Ocak'ta ABD'nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı.
Ax-3 Misyonu astronotları Michael López-Alegría, Walter Villadei, Marcus Wandt ve Alper Gezeravcı 20 Ocak Cumartesi günü ABD yerel saatiyle 07.13'te (TSİ 15.13) Uluslararası Uzay İstasyonu'na giriş yaptı.
Gezeravcı'nın yolculuğunun başlamasının ardından uzay aracında ilk mesajı "İstikbal göklerdedir" oldu.
Gezeravcı istasyonda kaldığı süre boyunca 13 deney gerçekleştirdi.
Deneylerde Türkiye'nin uzay, havacılık ve savunma sanayisi için, yeni nesil malzeme geliştirme çalışmaları yapıldı. Bunun yanı sıra uzaydaki zorlu koşulların insan bedeninin üzerindeki etkileri ve düşük yer çekiminin sebep olduğu farklılıklar ve rahatsızlıklar incelendi. Uzun vadeli uzay görevlerinin sağlık üzerindeki daha geniş etkileri de araştırıldı.
Türkiye Uzay Ajansı'nın paylaştığı bilgilere göre yapay zekanın da kullanıldığı deneylerle aynı zamanda uzay yolculuklarının kanser ve diğer bağışıklık sistemini etkileyen hastalıklar üzerindeki potansiyel etkilerine dair dünya bilim literatürüne katkıda bulunacak önemli bulgular elde edilmesi bekleniyor.
Alper Gezeravcı sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda gerçekleştirdiği bitki deneylerini de detaylandırdı.
Gezeravcı, "Bu araştırmalar değişen iklim olayları sebebiyle bitkilerin zorlu koşullara verdiği tepkiyi ölçüyor. Attığımız her bir adım Dünya'mızın geleceği için" dedi.
Alper Gezeravcı, 1979’da Mersin’in Silifke ilçesinde doğdu. Babasının mesleği nedeniyle büyürken Türkiye’nin farklı illerinde yaşadı.
Axiom Space’in internet sitesinde yer alan bilgiye göre Gezeravcı, İstanbul Hava Harp Okulu'nda Elektronik Mühendisliği alanında lisans eğitimini tamamladı.
Ayrıca Wright-Patterson Hava Kuvvetleri Üssü'ndeki Hava Kuvvetleri Teknoloji Enstitüsü'nde yüksek lisans yaptı.
Türk Hava Kuvvetleri'nde savaş pilotu olarak görev yapan Gezeravcı, aralarında F-16'nın da bulunduğu birçok uçakta 15 yıllık uçuş tecrübesine sahip. Ayrıca Türk Hava Yolları'nda 7 yıl kaptan pilotluk yaptı.
Gezeravcı, son olarak Standardizasyon Filosu Akademik Kanat Komutanı olarak Adana'daki 10'uncu Üs Komuta Birimi'ne atandı. Filonun standardizasyonu ve değerlendirilmesi, tüm eğitim dokümanlarının Hava Kuvvetleri standartlarına göre düzenlenmesi, tüm F-16 ve KC-135R pilotlarının kontrol uçuşları öncesinde sınavlarının yapılması ve filo dokümantasyon standartlarının denetlenmesinden sorumluydu.
Gezeravcı, askeri eğitimi sayesinde çok sayıda hayatta kalma kursuna katıldı, çeşitli görevlere gönderildi.
TRT’de katıldığı programda “Uzayla ilgili benim bir hayalim yoktu. Hayalim gökyüzü ile limitliydi” diyen Gezeravcı, Türkiye’nin insanlı ilk uzay projesi için başvuru çağrısı haberlerini gördükten sonra gerekli kriterleri gözden geçirdiğini, daha sonra astronotların biyografilerini incelediğini ve kendinin de yapabileceğine kanaat getirdikten sonra başvurmaya karar verdiğini anlatmıştı. | Uzay, Teknoloji, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
Başkalarıyla flörtleşmek ilişkinizi nasıl etkileyebilir? | Bazı insanlar flörtleşmek konusunda doğuştan yetenekli gibi görünürken, birçok kişi flört etmekte zorlandıklarını söylüyor.
Peki bunun sebebi ne? Flört etmeyi öğrenmek mümkün mü? Başkalarıyla flörtleşmek ilişkinizi nasıl etkileyebilir?
Cuma akşamı kalabalık bir barda bir müşteri tek başına oturmuş arkadaşını bekliyor.
Barmen onunla sohbet etmeye başlıyor. Çok zaman geçmeden sohbetleri ilerliyor ve ikisi birbiriyle çok iyi anlaşıyor.
Müşteri barmeni çekici buluyor ve aralarındaki sohbet ve gösterdiği ilgi daha rahat hissetmesini sağlıyor. Uzmanlara göre bu çok doğal bir his.
Reichman Üniversitesi'nde psikoloji alanında çalışan Profesör Gruit Birnbaum, "Biri bizimle flört ettiğinde kendimizi değerli hissediyoruz ve arzu edildiğimize dair algımız artıyor" diyor.
Yani birinin sizinle flört etmesi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir. Peki bu aynı zamanda sizin için yararlı olabilir mi?
Yukarıdaki bar senaryosuna bir bakalım.
Barmen müşterinin halihazırda bir ilişki içinde olduğundan habersiz.
Ama bu etkileşimde bir değişiklik var.
Bu senaryoda barmen, bilgisayar tarafından oluşturulmuş ve etkileşim sanal bir dünyada gerçekleşiyor.
Bu, Prof. Birnbaum tarafından yaratılmış bir dünya.
İnsanların uzun ilişkilerde bir noktada başka kişileri çekici bulabileceğini söyleyen Birnbaum, bunun yıkıcı bir duruma yol açmaması için neler yapılabileceğini merak ediyor.
Birnbaum, sanal bir kişiyle flört etmenin insanları gerçek hayatta da flört etmesini engelleyip engellemediğini araştırıyor.
"Bu güvenli alanın [sanal gerçekliğin] insanların arzularını kontrol etmelerine ve mevcut ilişkilerini sürdürmelerine yardımcı olabileceğini düşündüm" diyen Birnbaum şöyle devam ediyor:
"O anda ne istersem düşünebilirim ve sonra o sayfayı kapatabilirim. O fanteziye göre hareket etmem gerekmez."
Birnbaum, deneye katılanların bir sonraki aşamada sanal gerçeklik başlıklarını çıkardığını ve geleneksel olarak çekici biriyle karşılaştırıldığını söylüyor.
Bu kişi onlara soru soran bir yetkili, ya da yardım isteyen bir yabancı olabiliyor.
Binbaum'a göre sanal barmenle flört eden kişiler, yetkiliyi daha az çekici bulduklarını, flört etmeden sohbet edenlere kıyasla yabancıya yardım etmek için daha az zaman harcadıklarını söylüyor.
Birnbaum, sanal barda flört eden kişilerin gerçek hayatta baştan çıkarılma ihtimalinin daha düşük olduğunu da öne sürüyor.
Katılımcılar ayrıca deneyden sonra partnerlerini daha çok arzuladıklarını söylüyor.
Birnbaum, bir ilişki içindeyken başka insanlarla flört etmenin partnerler arasındaki bağı güçlendirebileceğini öne sürüyor, ancak dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıyor.
Birnbaum, kendinizin ve partnerinizin flört sınırlarını iyi anlamanın çok önemli olduğunu söylüyor.
Dikkatli bir şekilde flört etmek iyi bir şey olabilse de birçok insan bu konuda kendini yetersiz görüyor.
Yaklaşık 7 bin erkek Reddit kullanıcısının katıldığı bir ankette, flört becerilerinin zayıf olması, erkeklerin bekar olmaları için gösterdikleri en yaygın beşincinedendi(43 neden arasından).
Peki bu kişilerin flört etmeyi öğrenmesi mümkün mü?
Zürih Üniversitesi'nde psikoloji alanında çalışan uzmanların tasarladığı, konuşurken daha özgüvenli görünme yöntemlerini öğrenmeyi içeren üç saatlik flört eğitiminden sonra bir grup yetişkin, dışa dönüklüğün yanı sıra flört etme becerisinde de daha yüksek puan aldı.
Bazı diğer flört becerilerini de öğrenmek mümkün olabilir. Daha dik ve geniş bir duruşla yer kaplamanın, konuştuğunuz kişiye doğrudan bakmanın ve başınızı kaldırarak iletişim kurmanın hem erkekler, hem de kadınlar için daha çekici olduğu belirtiliyor.
ABD'deki Bucknell Üniversitesi'nde psikoloji alanında çalışan Profesör T Joel Wade, vücutlarımızla yer kaplamanın her zaman bilinçi olarak yapılmadığını söylüyor.
Wade, "Şurada güzel biri var, biraz daha dik durayım gibi bir şey değil. Bu doğal bir davranış" diyor.
Kanada'daki St. Mary's Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Maryanne Fisher ise flört etmenin genellikle gözle görülen bir eylem olduğunu, ancak bazen gizli bir şekilde, flört ettiğimizi fark etmeden de bunu yapabildiğimizi söylüyor.
Fisher, insanların bazen saç okşama gibi ufak hareketlerle de flört ettiğini belirtiyor.
Flört tekniklerindeki farklılıklar, genellikle cinsel yönelimden bağımsız.
Örneğin, erkekler, kimliklerini "erkeksi" olarak tanımlayan kişiler ve "erkeksi" cinsiyet rollerine bağlı olan kişiler, genellikle kime ilgi duyduklarından bağımsız olarak söyledikleri ve yaptıkları şeyler aracılığıyla açık bir şekilde flört etmeye daha yatkın oluyor.
Öte yandan, kadınlar, "kadınsı" kimliğe sahip kişiler ve cinsiyet rolü ideolojilerini "kadınsı" olarak tanımlayan kişilerin gizli ve sözsüz flört etme olasılığı daha yüksek.
Flörtleşmenin bazı diğer gizli örnekleri "bağlılık işaretleri" diye adlandırılıyor. Bunlar göz teması kurmak, sarılmak, şakalara gülmek, veya çoğu kişiyle yapmadığımız yemek paylaşmak şeklinde kendini gösterebiliyor.
Flört içermeyen bir bağlamda, evlilikte eşinin soyadını almak veya yüzük takmak, birine bağlı olmanın sembollerinden bazıları.
St. Mary's Üniversitesi'nden Prof. Maryanna Fisher, bağlılık işaretlerinin genellikle bir partnerin yokluğunda, partneriniz olduğunu belirtmek için yapıldığını, bazen de bir kişinin partneri olduğuna işaret etmek için kullanıldığını söylüyor.
Fisher, "Partnerinizin flört etmeye müsait olmadığını göstermek istiyorsanız bunu yapmanın en kolay yolu bir harekette bulunmak. Bir başkasına geri çekilmesine söylemektense ona sarılmak daha kolay olur" diyor.
Ancak bunun gibi çeşitli flört etme teknikleri geri çevrilirse veya çok sıcak karşılanmazsa, bu flört etmek isteyen kişiye ilgilendikleri kişinin mevcut ilişkisinde bağlılık düzeyi konusunda bilgi verebilir.
Uzmanlara göre erkekler genel olarak karşılarındaki romantik ilgiyi olduğundan daha abartılı bir şekilde algılamaya daha yatkın.
Kadınlar ise tam tersine bu ilgiliyi olduğundan daha az olarak algılayabiliyor.
Fisher "Yanlış pozitif diye adlandırdığımız oran, heteroseksüel erkekler için daha fazla. Gülümsemek Kanada kültüründe varsayılan bir şey. Durumları yatıştırmak, samimiyeti artırmanın yolu. Ancak heteroseksüel erkekler gülümseyen kadınları gördüklerinde 'Benimle ilgileniyor' diye düşünüyorlar" diyor.
O zaman şunu da sorabiliriz: Sanal barmen müşteriyle gerçekten ilgileniyor muydu, yoksa işini iyi yapmaya mı çalışıyordu? | Bilim, Yaşam |
Düzenli seks, bedene ve ruha hangi faydaları sağlıyor? | Oksitosine sık sık "sevgi bağı hormonu" da denir. Kendimizi güvende, sevdiğimiz, güvendiğimiz insanlarla birlikte hissettiğimizde salgılanan hormondur.
Bu aynı zamanda seks sırasında çiftler arasında ortaya çıkan oldukça yararlı hormonlardan biri.
Seksin sağladığı fiziksel ve psikolojik faydalara dair bugüne kadar pek çok kanıt açıklandı.
Her insanın farklı ihtiyaçları ve değerleri olduğunu kabul ederek, arzu edilen sıklıkta uygulandığında seksin sağlayabileceği faydaları ayrıntılarıyla anlatacağız.
Cinsel aktivite sırasında beyin, heyecan, tatmin ve mutluluk yaratan bir madde olan endorfin üretir.
Bunlar aynı zamanda orgazm öncesinde ve sonrasında yaşanan coşku ve sakinlik durumu ile de ilişkilidir.
Her ne kadar kendimizi iyi hissettirse de seksin, antidepresan gibi bir tedavi işlevi görebileceği söylenemez.
Evet, içimizdeki hoş duyguları artıran haz dolu anlar sağlayabilir ancak depresyon gibi ruhsal hastalıklar çok daha karmaşık tedavi yöntemleri gerektiriyor.
Ama seksin uyku haline geçmeyi kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Bu da ruh sağlığı problemlerinin semptomlarından biri olarak görülebilen uyku problemine iyi gelebilir.
Kişiden kişiye etki seviyesi farklılık gösteren stres hali de günlük yaşamın talepleri ile orantılı olarak azalır ya da artabilir. Bu durum cinselliğe olan isteğimizi de etkileyebilir.
Bunaltıcı durumlarda uzun süre kaldığımızda, cinsel ilişki kurma isteğimiz azalır ve bu da daha az tatmin olmamıza neden olabilir.
Günlük yaşamın gereklilikleriyle başa çıkmamız için gerekli olan, kortizol seviyesinin uzun süre yüksek seviyede seyretmesinin etkileri olumsuz olacaktır.
Bu anlamda stres hali, cinsel arzuyu azaltsa da, seks bu nedenle oluşan stresi azaltmamızı sağlayabilir.
İlginç bir gerçek şu ki, mutlu birliktelik içinde olan çiftler stresli bir günün ardından cinsel ilişkiye girme eğiliminde oluyor.
Ayrıca seksin yararlı etkilerinden en çok faydalananlar da onlar.
Düzenli cinsel aktivite virüslere, bakterilere ve diğer patojenlere karşı fizyolojik savunmamızı güçlendirir.
Ayda üç kez seks yapmanın, koronavirüse karşı koruma sağlayabileceğini savunan çalışmalar bile bulunuyor.
Bu keşif elbette diğer bulaşıcı hastalıklar için de geçerli.
Bağışıklık sistemi üzerindeki fayda yaşa ve cinsel aktivite türüne bağlı değil, yani herkes bunu hayatının farklı zamanlarında elde edebilir.
Kısacası kanıtlar, cinsel ilişki sıklığı arttıkça bağışıklık sistemimizin hastalık tehditlerine karşı daha dirençli hale geldiğini gösteriyor.
Aktif cinsel yaşantı kardiyovasküler sisteme de yardımcı olur.
Çift olarak yapılan cinsel birlikteliğin, sistolik ve diyastolik basıncı arttırdığı, bunun orgazm anında yoğunlaştığı ve sonrasında azaldığı bilinmektedir.
Gençlerde tek bir cinsel ilişki, istirahate kıyasla altı kat fazla enerji tüketimi ortaya çıkarıyor.
Yakın zamanda yapılan başka bir çalışma, yaşlılık döneminde cinsel aktiviteyi sürdürmenin kardiyovasküler sorunların ortaya çıkma riskini azalttığını savunuyor, aynı zamanda bilinen diğer risk faktörleri üzerinde de olumlu etki yapıyor. Ağrılara da hafifletici etkisi olabiliyor.
Seks, çiftler arasındaki bağı oluşturmak, güçlendirmek ve sürdürmek için önemli. Bu ilişkinin ödüllendirilmesidir aynı zamanda.
Cinsel birleşme sırasında, bağ güçlenmesine katkıda bulunan bir hormon olan oksitosin üretilir. Aynı hormon emzirme sırasında anne ve çocuğu tarafından da üretilir.
Oksitosin, sosyal ve duygusal davranışları düzenlemeye yardımcı olur ve iyi bir bünyenin de kilitlerinden biridir.
Aynı zamanda korku, endişe ve stres durumlarına verilen tepkileri de düzenler; sarılma, okşama, öpme gibi samimi anlarda üretilir.
Bu, seksin yalnızca cinsel organlarla sınırlı olmadığını, daha ince bir etkileşim biçiminin aracısı ya da sonucu olduğunu da gösteriyor.
Her ne kadar orgazm cinsel birleşimin en tepe noktası olsa da, cinsel ilişkiler tamamen bu sonuca bağlanmamalı veya ulaşılmadığı takdirde eksik hissedilmemelidir.
Kısacası seksin birçok faydası var. Sonunda haz almak ve rahatlayabilmek için, öncelik her zaman ilgili kişilerin ihtiyaçlarına verilmelidir.
Yoğunluk veya sıklık üzerinde baskı oluşturmak çoğu zaman verimsizdir. İşin sırrı, karşılıklı ihtiyaçlarımızı bilmek ve saygı duymaktır.
Bu makalenin orijinali The Conversation'da yayımlandı ve Creative Commons lisansı altında burada aktarıldı.İspanyolca orijinali için tıklayın. | Bilim, Biyoloji, Tıbbi araştırma, Doğurganlık, Cinsel yaşam, Yaşam, Sağlık |
Nükleer füzyon: İngiltere'de yapılan bir deneyde rekor seviyede enerji üretildi | İngiltere merkezli JET adlı laboratuvarda yapılan bir deneyde nükleer füzyon kullanılarak rekor seviyede enerji üretildi.
Atomların birleşmesiyle oluşan füzyon, Güneş ve diğer yıldızların da enerji üretmesini sağlayan bir süreç.
Bilim insanları 70 yıldır bu süreci yeryüzünde tekrar ederek temiz ve atmosferi ısıtmayan, yüksek miktarda nükleer enerji üretmeyi hedefliyor.
40 yılı aşkın süredir füzyon araştırmalarının yapıldığı JET laboratuvarında çalışan Avrupalı bilim insanları, "daha önce hiç yapmadığımız şeyleri başardık" dedi.
Nükleer füzyon sürecinde küçük atom parçacıkları ısınıp bir araya gelmeye zorlanıyor ve böylece daha ağır bir parçacık oluşuyor ve yararlı enerji açığa çıkıyor.
Bu süreç başarılı bir şekilde ticari düzeye çıkarılırsa hiçbir karbon emisyonu olmadan sonsuz miktarda temiz enerji üretimi sağlanabilir.
Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarında olduğu gibi hava koşullarına bağlılığı da olmaz.
Ancak uzmanlar bunun pek kolay olmadığını söylüyor.
Manchester Üniversitesi'nde Nükleer Füzyon Araştırma Görevlisi Dr. Aneeqa Khan, "Dünya'da atomların birleşmesi için Güneş'ten 10 kat daha yüksek sıcaklıklara ihtiyacımız var. Yani uzun bir süre için yaklaşık 100 milyon derece sıcaklık ve yeterli yoğunlukta atomlar gerekiyor" diyor.
JET deneyinde 5 saniye boyunca 69 megajul enerji üretildi. Bu da yalnızca 4-5 banyoyu ısıtmaya yeter. Yani çok az.
Nükleer füzyonun kullanıldığı enerji santralleri henüz uzak bir hayal, ama her deney bizi bir adım daha yaklaştırıyor.
Imperial College London'da Uzay, Plazma ve İklim Araştırma Grubu Başkanı Prof. Stuart Mangles, "JET'in son çalışmasından elde edilen yeni sonuçlar çok heyecan verici" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Bu sonuç uluslararası işbirliğinin gücünü ortaya koyuyor. Avrupa'nın dört bir yanından yüzlerce bilim insanı ve mühendisin çalışmaları olmasaydı bu sonuçlar elde edilemezdi."
Joint European Torus (JET) tesisi, 1970'lerin sonlarında İngiltere'nin Oxford kentinde inşa edildi ve geçen yılın sonuna kadar dünyanın en gelişmiş deneysel füzyon reaktörüydü.
Ancak Aralık ayında tüm deneyler durduruldu.
İngiltere merkezli olmasına rağmen JET ağırlıklı olarak Avrupa Birliği (AB) nükleer araştırma programı EURATOM tarafından finanse ediliyor ve İngiltere Atom Enerjisi Kurumu tarafından işletiliyordu.
40 yıl boyunca İngiltere, Avrupa, İsviçre ve Ukrayna'dan bilim insanlarına ev sahipliği yaptı.
Reaktörün sadece 10 yıl çalıştırılması öngörülüyordu ancak bir dizi başarılı deneyden sonra ömrü uzatıldı.
Bugün açıklanan sonuçlar, 1997'deki benzer deneylerden elde edilenden üç kat daha iyi.
EUROfusion Program Yöneticisi Prof. Ambrogio Fasoli, "Başarılı deneyimiz... füzyon enerjinin geliştirilmesine daha fazla güven oluşmasını sağlıyor. Yeni bir rekor kırmanın ötesinde, daha önce hiç yapmadığımız şeyleri başardık ve füzyon fiziğine ilişkin anlayışımızı derinleştirdik" diyor.
Ancak İngiltere'nin Avrupa füzyon araştırmalarında bundan sonraki rolü henüz bilinmiyor.
Brexit'ten sonra İngiltere, Euratom programının dışında kaldı ve geçen yıl hükümet yeniden katılmama kararı aldı.
İngiltere'nin kendi araştırma programları için ayrıca yatırım yapması bekleniyor.
Euratom projesi kapsamında JET'in yerini Fransa'da kurulacak ITER adlı bir tesisin alması bekleniyor.
Tesisin 2016'da yapılması beklenen açılışı ertelendi ve tam ölçekli deneylerin 2035'ten sonra başlaması öngörülüyor. | Nükleer güç, Bilim, İngiltere |
Araştırma: Viagra kullanan erkeklerde daha az Alzheimer vakasına rastlanıyor | Yapılan bir araştırma, Viagra ve türevi sertleşme ilaçlarını kullanan erkeklerde Alzheimer riskinin azaldığını ortaya koydu.
Londra’daki University College’tan bilim insanları ereksiyon sorunu yaşayan 260 binden fazla erkeğe ait reçete kayıtlarını inceledi.
Yapılan araştırmada, Viagra kullanan erkeklerle kullanmayan erkekler karşılaştırıldı.
Beş yıl süren bu incelemede, ilacı kullanan her 10 bin erkekte 8.1 oranında demans vakasına rastlanırken, kullanmayanlarda 9.7 oranında vaka görüldü.
Buna göre, bu ilaçları alan erkeklerde demans gelişme ihtimalinin yüzde 18 daha az olduğu tespit edildi.
Ancak uzmanlar, ilacın bu duruma direkt etki ettiğini kanıtlayabilmek için daha fazla test yapılması gerektiğini söylüyor.
Viagra, kan dolaşımını arttırdığı için en başta yüksek tansiyon ve kalp ilacı olarak tasarlanmıştı.
Ancak doktorlar daha sonra bunun, penisteki damarlar da dahil, vücudun her yerinde etkili olduğunu keşfettiler.
Daha önce hayvanlarda yapılan deneylerde, ilacın beyin hücrelerini koruyucu etkisi olduğu görülmüştü.
Son araştırmayı yapan bilim insanları, Alzheimer vakalarında görülen azalmanın direkt ilaca bağlı olup olmadığının belirlenmesi için çalışılacağını aktarıyor.
Neurology isimli dergide yayımlanan araştırmanın direktörlerinden Doktor Ruth Brauer, bulguların doğrulanması için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor.
Brauer, “Optimum dozun belirlenmesi ve olası yararların kesinlik kazanması için daha fazla araştırma yapılmalı” diyor.
Bilim insanları, kadınlar üzerinde de ilacın benzer bir etkisi olup olmayacağını araştırmak istediklerini söylüyor.
İngiltere Nörobilim Derneği Başkanı Profesör Tara Spires-Jones, araştırmanın kanıt anlamına gelmediğini ama “bu tür ilaçların üzerinde daha fazla araştırma yapmak için iyi bir gösterge” olduğunu savunuyor.
Reading Üniversitesi’nden Doktor Francesco Tamagnini de ilacın beyne etkisi üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini kaydediyor.
Tamagnini, “İlaç, kan akışını hızlandırarak ve-veya direkt olarak nöronlara etki ederek iyileştirici etki yapıyor olabilir. Ama bu iki hipotez de test edilmeye gerek duyuyor” diyor. | Teknoloji, Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşlı insanlar, Cinsel yaşam, Yaşam, Sağlık, Cinsiyet |
Neuralink: Elon Musk'ın şirketinin geliştirdiği beyin çipi dünyayı değiştirebilir mi? | Dünyanın en zengin insanı olan Elon Musk, Mars'ı kolonileştirme planlarından büyük şehirlerin altına ulaşım bağlantıları inşa etme hayallerine kadar cesur iddialarıyla biliniyor.
Musk, Neuralink şirketinin ilk kablosuz beyin çipini geçtiğimiz günlerde bir insana başarıyla yerleştirdiğini açıkladı.
Peki Musk, bu teknolojinin uzun vadede insanlığı kurtarabileceğini söylerken haklı mıydı?
Beyin dokusuna elektrotlar yerleştirmek aslında yeni bir şey değil.
1960'larda ve 70'lerde kedilerde saldırgan davranışları tetiklemek ya da bastırmak için elektrik stimülasyonu kullanıldı. 2000'li yılların başında maymunlar sadece düşüncelerini kullanarak bir bilgisayar ekranında imleci hareket ettirecek şekilde eğitiliyordu.
Londra'da King's College Üniversitesi'nde aktif implant edilebilir tıbbi cihazlar profesörü olan Anne Vanhoestenberghe, "Bu yeni bir şey değil, ama implant edilebilir teknolojinin olgunlaşması ve şirketlerin bulmacanın tüm parçalarına sahip olduğu ve bunları bir araya getirmeye başlayabileceği bir aşamaya ulaşması uzun zaman alıyor" diyor.
Bu teknolojiyi rafine hale getirerek ticarileştirmeye çalışan şirket ve üniversitelerin sayısı giderek artıyor. Neuralink de bunlardan biri. Başlangıç hedefi felç ve karmaşık nörolojik sorunların tedavisine odaklanmak.
İnsan beyni, sinapslarla birbirine bağlanan sinir hücreleri olan yaklaşık 86 milyar nörona (sinir hücresi) sahip. Hareket, duyu ya da düşünme anında, küçük bir elektriksel dürtü üretilir ve hızla bir nörondan diğerine gönderilir.
Bilim insanları bu sinyallerin bazılarını tespit edebilen cihazlar geliştirdiler; bunlar için ya kafaya yerleştirilen bir başlık ya da beynin içine yerleştirilen kablolar kullanıldı.
Beyin-bilgisayar arayüzü (BCI) olarak bilinen bu teknoloji, milyonlarca dolarlık araştırma fonunun şu anda yöneldiği alan gibi görünüyor.
Neuralink'in madeni para büyüklüğündeki cihazı, nöron aktivitesini okuyabilen ve bir alıcı üniteye kablosuz bir sinyal gönderebilen mikroskobik tellerle kafatasına yerleştiriliyor. Şirket domuzlarda denemeler yaptı ve maymunların video oyunu Pong'un basit bir versiyonunu oynayabildiğini iddia etti.
Mayıs 2023'te insan üzerinde deneyler için ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nden onay aldı.
Artık ilk hastaya implant yapıldığını biliyoruz, ama ayrıntılar çok az. Musk sadece implant yapılan kişinin "iyileşmesinin iyi gittiğini" ve ilk sonuçların "umut verici" olduğunu söyledi.
Tüm bunlar kulağa bilim kurgu gibi gelse de Neuralink bazı açılardan arayı kapatmaya çalışıyor.
Başlıca rakiplerinden biri olan ve Bill Gates ile Jeff Bezos'un kontrolündeki yatırım şirketlerinin fonlarıyla desteklenen Synchron adlı bir girişim, stent benzeri cihazını şimdiden 10 hastaya implant etmiş durumda.
Aralık 2021'de, bir tür motor nöron hastalığıyla yaşayan 62 yaşındaki Avustralyalı Philip O'Keefe, sadece düşüncelerini kullanarak bir imleci kontrol etme yoluyla Twitter'da ilk mesajını yazmıştı.
İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'ndeki araştırmacılar ise bisiklet kazası sonucu felç olan bir adama birden fazla cihaz yerleştirerek yeniden yürümesinin mümkün olduğunu gösterdiler.
Bu yıl yayınlanan bir araştırmada bir sinyalin beyindeki bir cihazdan omurganın alt tarafına yerleştirilen ikinci bir cihaza ışınlanabileceğini ve bu cihazla uzuvların hareket ettirebileceğini ortaya koyuldu.
Omurilik hasarıyla yaşayan bazı insanlar bu yeni teknolojiye yönelik ani ilgiye şüpheyle yaklaşıyor.
2017'de geçirdiği bir motosiklet kazasında felç olan ve şu anda omurga yaralanmalarıyla ilgili bir kurumda görev yapan Glyn Hayes, "Bu atılımlar defalarca duyuruluyor ama hiçbir ilerleme kaydedilmiyor gibi görünüyor" diyor.
"Eğer bir şeyi geri kazanabilecek olsaydım, bu yürüme yeteneği olmazdı. Örneğin sinir ağrısını gidermenin bir yoluna ya da bağırsak, mesane ve cinsel işlevleri iyileştirmenin yollarına daha fazla para yatırmak olurdu."
Ancak Elon Musk'a göre beyin ve omurilik yaralanmalarını "çözmek" Neuralink için sadece ilk adım.
Daha uzun vadeli hedef ise "tür düzeyinde önemli" olarak tanımladığı "insan/yapay zeka ortak yaşamı".
Asıl önemli olan, beyinden gelen sinyalleri çok daha yüksek bir doğrulukla yorumlayabilen veya tercüme edebilen bir sistem geliştirmek.
Bu gerçekleşirse insanlar bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlarla bugün anlaşılması zor görünen bir şekilde iletişim kurabilir.
Düşüncelerinizle paket servis siparişi verebileceğinizi, internette arama yapabileceğinizi ya da sadece düşünerek kafanızın içinde bir dili diğerine çevirebileceğinizi hayal edin.
Musk, cihazının insanların bir telefon ya da bilgisayarla hızlı iletişim kurmasını sağlayabileceği bir gelecekten bahsetti bile.
Geçmişte, anıların kaydedilmesi ve yeniden oynatılmasının mümkün olabileceğini bile söylemişti, ancak "bunun giderek bir Black Mirror bölümüne benzediğini" kabul etti.
Bu konuya daha şüpheci yaklaşan Profesör Vanhoestenberghe ise, "Şu anda, bir tüketicinin invaziv cerrahi riskini göze alabileceği bir uygulama görmekte zorlanıyorum" diyor ve "Kendinize sormalısınız, telefonunuzdan pizza sipariş edebilmek için beyin ameliyatı riskini alır mıydınız?" diye soruyor.
Vanhoestenberghe bunun yerine, ilk kitlesel ticari kullanımlarının tedaviye dirençli depresyon, bunama ve hatta bazı uyku bozuklukları gibi sorunların üstesinden gelmek için beyni uyarmak olabileceğini düşünüyor, ancak faydalar kesin olmaktan uzak ve araştırmalar henüz erken aşamada.
Cardiff Üniversitesi Psikoloji Fakültesi'nde görevli Dr. Dean Burnett ise Neuralink'in yaygın kullanılan bir tüketici ürünü haline gelmesinin önünde çok büyük pratik engeller olduğunu söylüyor.
"Herkesin beyni farklı. Herkese uyan ve aynı şeyi yapan tek bir çip olamaz. Bunun çok titiz bir süreç olması gerekiyor. Teknoloji ilerliyor, yani her beş yılda bir yeni bir çip almanız mı gerekecek?" diye soruyor.
Bu alandaki hemen her uzman, bu tür ileri teknolojilerin herhangi bir beyin cerrahı üzerinden kullanıma girmesi için onlarca yıl gerektiği konusunda hemfikir.
Elon Musk da nihai amacın paket servis siparişini hızlandırmak değil, geçmişte "varoluşsal bir tehdit" olarak tanımladığı yapay zekanın risklerinden insanlığı daha iyi korumak olduğunu öne sürdü.
İnsan ve bilgisayar beyinlerini daha iyi birleştirme yoluyla, bir tür olarak insanın "geride kalma" olasılığının daha az olduğunu savunuyor: "Yüksek bant genişliğine sahip bir beyin-makine arayüzü ile aslında yola devam edebiliriz." | Bilim, Sağlık, Girişimcilik |
6 Şubat depremlerinde neden en yeni binalar bile yıkıldı, yapı denetim sistemindeki sorunlar neler? | “Bu binanın ismini ve yerini bile bilmiyordum, orada hiç denetim yapmadım ama kâğıt üzerinde denetçi gözüküyordum.”
6 Şubat 2023'te meydana gelen depremlerde Kahramanmaraş’ta 69 kişinin hayatını kaybettiği bir binanın denetçisi olan 75 yaşındaki mühendis Hasan, Türkiye’de diplomasını yapı denetim şirketlerine "kiralayan" mühendislerden sadece biri.
Soyadının açıklanmasını istemeyen Hasan, mahkemedeki ifadesinde sadece kâğıt üzerinde denetçi olduğunu, 2015 yılında yapılan o binaya hiç gitmediğini söyledi:
“Adli kontrolle bırakılınca araştırdım ve diplomamı verdiğim yapı denetim firmasının kâğıt üzerinde beni denetçi gösterdiğini anladım. Bu binayla herhangi bir ilgim yoktu, o şantiyede hiçbir zaman denetim yapmadım.”
Firmada yalnızca proje denetmenliği yaptığını ve diğer görevlerden haberinin olmadığını söyleyen mühendis, donatı ve malzeme kalitesi yetersizliği sebebiyle bilirkişi raporunda asli kusurlu bulundu.
Kahramanmaraş'ta 2011'de yapımı tamamlanan ve depremlerde yaklaşık 1400 kişinin hayatını kaybettiği Ebrar Sitesi'yle ilgili davanın sanıklarından proje müellifi F.B.Ö ise mahkemedeki ifadesinde, "Binanın yıkılmasıyla ilgili sorumluluğum yok. Binanın kontrol ve denetimine gitmedim. Binanın yerini bile bilmiyorum" dedi.
Yapı denetim sistemindeki “kiralık diploma” sorunu yıllar öncesine dayanıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı müfettişlerinin 2011 ve 2015’te hazırladığı denetim raporunda, yapı denetim sistemindeki pek çok sorunla birlikte buna da dikkat çekilmişti.
BBC Türkçe’nin ulaştığı raporda, yapı denetimden sorumlu kişilerin yarısının kimlik bilgilerinin hatalı/sahte olduğu, veri güvenliğinin bulunmadığı ve “sahadaki uygulamaların kontrol dışı” kaldığı belirtildi.
Raporda, “Sisteme girilen verilerin yapısı düşünüldüğünde, sahadaki uygulamaların kontrol dışı kaldığı söylenebilir. Tespitlerimiz, istatistiki veri olarak dahi ürkütücü boyuttadır. Sistemde mühendislik açısından etkili bir kontrol yok” ifadeleri yer aldı.
Rapor 4 yıl bekletildikten sonra 2015 yılında bazı eksikliklerin tamamlanması için müfettişlere geri gönderildi ancak müfettişler raporun eksiksiz olduğunu savunarak, raporu aynı şekliyle Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı’na yeniden sundu.
Müfettişlerin yapı denetim sisteminde tespit ettiği sorunların çoğu bugün halen devam ediyor.
Dr. İnşaat Mühendisi ve Avukat Levent Mazılıgüney, “O yıllarda sağlıklı yapılmayan ve denetlenmeyen bazı binalar, depremde insanların tepesine yıkıldı” diyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, haber yayımlanana dek sorularımıza yanıt vermedi.
Müfettişler, yapı malzemelerinin laboratuvar sonuçları olmadan da bina yapılabildiğini ve ölmüş mühendislerin bile kâğıt üzerinde denetçi olarak gösterildiğini tespit etti.
Ayrıca sistemde kimlik numaraları ve sicil numaralarını kontrol eden bir yapı olmadığı, belediyeler onayladığı sürece her türlü hatalı verinin sisteme girilebildiği ve veri güvenliği olmadığı belirtildi:
“Yapı denetim firması tarafından sisteme girilen bilgiler, ilgili idare tarafından etkili bir kontrol olmaksızın onaylanarak sisteme alınıyor. Türkiye’de yapı denetim verilerinin güvenliğinden bahsetmek mümkün değil.”
Örneğin sistemde kayıtlı denetçi, kontrol elemanı, proje müellifi, şantiye şefi ve şirket ortaklarının yüzde 49’unun kimlik bilgileri “yanlış/sahte ya da mükerrer olarak” girilmişti.
İnşaatı mevzuat ve yönetmeliklere uygun olarak yürütmekle görevli olan proje müelliflerinin yüzde 65,9’unun kimlik bilgileri hatalı/sahte ya da mükerrer bulundu.
Yapı kontrol elemanlarında ise bu oran yüzde 67 seviyesindeydi.
Mazılıgüney, sistemdeki veri eksikliği sebebiyle bugün pek çok deprem davasında yargılamaların olumsuz etkilendiğini söylüyor:
“İnşaatta sorumlu kişilere dair veri almak istiyoruz ancak bulamıyoruz. Projesine, zemin etüdüne ve denetimle ilgili birçok evrakına ulaşamadığımız yapılarla ilgili kör dövüşü yapar gibi yargılama yapıyoruz.
“Sistemde denetçi görünen kişinin kimlik numarası bir başkasına ait çıkıyor, sonra mühendisler ‘Aslında ben o şantiyede hiç çalışmamıştım’ diyorlar. Hatalı veriler suyu bulandırıyor, sorumluluk kimde tartışması başlıyor. Bu denetime kim gitti ya da denetim hiç mi yapılmadı?”
Raporda ayrıca, 2008 yılından itibaren girilen verilerin 2011 yılına dek yedeklenmediği, 2008 öncesi kullanılan sistemde ise “her türlü değişikliğin yapılabildiği” kaydedildi.
Mazılıgüney, “Sahada birçok belgenin fiziki olarak hazırlanması çoğu zaman zorunlu ancak sonrasında dijital olarak kaydı mümkündü. Kayıtların dijital ortamda ve değişmezlikleri sağlanmış olarak saklanmıyor oluşu vahim bir durum” diyor.
İnşaatlardaki denetçiler artık kimlik bilgileriyle entegre olan merkezi bir bilgi sistemi üzerinden atanıyor ancak meslek odasına kayıtlı gerçek bir mühendis olup olmadıkları teyit edilmiyor.
İnşaat Mühendisleri Odası Hatay Şube Başkanı İnal Büyükaşık, “Denetçi olmadan önce, ‘ben inşaat mühendisiyim’ diye taahhütname veriyorsunuz ve bu yeterli oluyor. En büyük sorun bu” diyerek anlatıyor:
“Halbuki projede çalışacak mühendislerin bilgilerinin meslek odalarından talep edilmesi gerekiyor. Projeye başlamadan önce meslek odalarından ‘sicil durum belgesi’ talep etmeme yönünde diretiyorlar.”
6 Şubat depremlerinden sonra meslek yaşı üçten az olan mühendislerin belli bir kata kadar proje yapabilmesi sınırı getirildi.
Büyükaşık ise bu yasağın uygulanabilmesi için de meslek odalarına ihtiyaç olduğunu çünkü meslek yaşı kayıtlarının sadece meslek odalarında tutulduğunu hatırlatarak, sadece bu kriterin de yeterli olmayacağını söylüyor.
Türkiye'de yapı denetim 19 pilot ilde başladı ve 2011 yılında ülke çapında yaygınlaştırıldı.
2019 yılına kadar, inşaatı denetlemekle sorumlu kişilerin ücreti, yapı sahipleri tarafından ödenmesi gerekirken, mevzuata aykırı bir biçimde müteahhitler tarafından ödeniyordu.
Bu sorunu 2011 yılında tespit eden müfettişler, yapı denetim şirketleri ile müteahhitler arasındaki maddi bağın koparılması gerektiğini, aksi halde "etkili bir denetim yapılamayacağını" belirtmişti.
Mazılıgüney, “Kimse parasını aldığı kişiyi denetleyemez, bu akla yatkın bir durum değil. Bu temel problem yıllardır dile getirilmesine rağmen çok geç kalındı” diyor.
Hatay'da 2013 yılında yapılan Rönesans Sitesi'nde de yaklaşık 1000 kişi, depremlerde hayatını kaybetti.
Peki, yıkılan binaların kaçı yapı denetim geçirmişti?
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Murat Kurum, 23 Şubat 2023'te Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanıyken yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"Elazığ, Malatya, İzmir depremlerinde de gördüğümüz, yıkılan binaların yüzde 98'inin yapı denetim hizmeti almamış binalar olduğunu görüyoruz. 1999 öncesi yapılmış ve herhangi bir yapı denetim hizmeti almamış, mühendislik hizmeti almamış olduğunu görüyoruz."
Ancak uzmanlar, bu verinin gerçekçi olmadığını savunuyor.
Şehir Plancısı Nihat Yıldız araştırmasında, sadece Gaziantep Nurdağı'nda yıkılan binaların yüzde 19'unun 2008 yılı sonrası yapıldığını tespit etti.
Mazılıgüney de sahadaki gözlemlerine göre yıkılan binaların yüzde 20'sinin 2000 yılı sonrasına ait olduğunu söylüyor:
"Elbette bu bireysel gözlem. Yetkililerin ifade ettiği veriyi kontrol edeceğimiz bir veri tabanı maalesef yok. İyi çalışan bir yapı denetim sistemi olsaydı yıkım oranı çok daha düşük olurdu."
Fakat en yeni binaların bile yıkılmasının yanı sıra, denetim geçiren ve 2000 sonrası yapılan binaların çok daha az oranda yıkıldığı söylenebilir.
Yeni binalardaki hazır beton kullanımı, deprem güvenliğine yönelik mevzuatın gelişmesi, yapım teknolojisindeki gelişmeler ve deprem bilincinin artması gibi faktörler de güvenliğin artmasında etkili oldu.
Müfettişler, mevzuat gereği yapı denetim sektöründe çalışanlara çok düşük ücretler ödenmesinin pek çok sorunu beraberinde getirdiğini kaydetti.
Yapı denetim şirketleri, yapının toplam maliyetinin yüzde 1,5’u kadar ödeme alıyor, bu oran yapım süresi iki yılı aşan inşaatlar için yılda yüzde 5 artırılıyor.
Mazılıgüney, emlakçılar satış fiyatı üzerinden yüzde 4 komisyon alırken yapı denetim çalışanlarına yüzde 1,5 ödenmesini eleştiriyor:
“Yapı denetim firmaları çok düşük ücretle çalıştığı için, çok ucuza personel çalıştırmaları gerekiyor. Bunun için de en büyük insan kaynakları, düşük emekli maaşlarıyla geçinemeyen mühendisler.”
“Yıllardır çoğunluğu 50-60 yaşını geçmiş mühendisler, diplomalarını bir nevi kiraya verdiler, kâğıt üzerinde orada denetim yapıyormuş gibi gözüktüler ama hiç şantiyeye dahi gitmediler.”
Müfettişler, sistemde kayıtlı yapı denetçilerinin yüzde 87’sinin 50 yaşın, yüzde 51’ininse 60 yaşın üzerinde olduğunu tespit etti.
Müfettişlere göre denetçilerin çok büyük bir kısmının ileri yaşta olması, denetçilerin çoğunlukla şantiyeye hiç gitmeden, "kâğıt üzerinde" denetim yaptığının bir göstergesiydi:
“Bu oranın giderek arttığı düşünüldüğünde; denetçilerin parmak izleri alınsın, bu parmak izlerini uyduyla bağlantılı bir alete bastırarak denetçinin sahada olup olmadığı saptansın, ya da istenirse denetçilere çip takılsın – YDK (Yapı Denetim Kuruluşu) ile müteahhit arasındaki maddi bağ koparılmadığı, YDK müteahhide bir yaptırım uygulayamadığı müddetçe bu tür uygulamalar afaki kalacaktır.”
Mazılıgüney, deprem bölgesindeki bir şehirde “yapı denetim kahvehanesi” olarak bilinen bir kahvehane olduğunu, ileri yaştaki emekli denetçilerin günlerini bu kahvehanede geçirerek, masa başından ‘denetim’ yaptığını söylüyor:
“Deprem yargılamalarında pek çok mühendis ‘Ben bu binaya hiç gitmedim’ diyerek savunma yaptı. Çünkü yapı denetim firmasına diplomasını vermiş, kendisine bir ücret yatırıldıktan sonra, benim diplomamla ne yapılıyor diye dönüp de sormamış. Yapı denetim içerisinde ciddi bir sahtecilik var ve bu yıllardır biliniyor.”
Depremlerden 2 ay önce, 75 yaşını dolduran mimar ve mühendisler ile yardımcı kontrol elemanlarının şantiyelerde denetçi olmasına engel getirildi. Depremden sonra bu uygulama, şantiye şefleri ve teknik personeli de kapsayacak şekilde genişletildi.
Yapı denetim firmaları, inşaat tamamlanma oranına göre devletten yapılan iş miktarı kadar ödeme (hak ediş) alıyor.
Raporda hak ediş tarihlerinin belediyeler tarafından manuel olarak değiştirilebildiği ve bunun yazılımla önlenmesi gerektiği belirtildi:
“Yıl sonu hak edişleri gerçek seviyeyi göstermekten uzak olup, cezalı durumlarda suiistimal edilmeye açıktır. İlgili idare hakkedişi güncelleyerek, yapı denetim kuruluşunun talep ettiği seviyeden daha fazlasına onay verebilmektedir.”
Yerel idareler, sadece sistemdeki hatalı verilerden değil, yapılaşmaması gereken alanlara verilen imardan da sorumlu.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO), ülke genelinde 4 bin 159 okulun deprem riski yüksek alanlarda bulunduğunu ve 191 okulun doğrudan fay hattı üzerinde yer aldığını açıkladı.
Nitekim deprem bölgesinde, yönetmeliğe göre normal konutlardan 1,5 kat daha fazla deprem yüküne dayanması gereken hastaneler, okullar, camiler ve belediye binaları gibi onlarca kamu binası da yerle bir oldu.
Mazılıgüney ise “Güvenliği sağlamanın en az yarısı imar çalışmalarındadır. Fakat fay üzerine, bataklığa, tarım arazilerine imar verilmiş, yüksek kat yapılmasına izin verilmişti. Fayın tam üzerinde kamu binaları vardı” diyor.
Türkiye’de 18 yaşını dolduran ve en az lise mezunu herkes müteahhit olabiliyor.
Resmi verilere göre Türkiye’de 450 binin üzerinde müteahhit bulunuyor. Bu sayı, Avrupa ülkelerindeki toplam müteahhit sayısından en az 10 kat fazla.
Mazılıgüney, “Müteahhitlik için hiçbir kriter yok, her isteyen müteahhit olabiliyor. Berber dükkânı açmak için çeşitli sertifikalara ihtiyacınız varken müteahhit olmak için hiçbir şeye ihtiyacınız yok” diyor.
Ayrıca bir mühendis, diplomasını aldıktan hemen sonra ister gökdelen ister baraj olsun, istediği inşaata başlayabiliyor.
Mazılıgüney, “Böyle bir yetki genişliği doğru değil. Bu mantıksızlık bizi öldürüyor. Meslek örgütleri tarafından 2000 yılından beri gündeme getirilen yetkin mühendisliği engelleyen herkes, bu yıkımlardan sorumludur” diyor.
Öte yandan Türkiye’de binanızın şantiye şefi bir inşaat mühendisi olmak zorunda değil. Üniversiteden yeni mezun olmuş elektrik ve makine mühendislerinin de şantiye şefliği yapma yetkisi bulunuyor.
Büyükaşık ise aynı yetkinlik sorununun denetçilikte de sürdüğünü belirterek, “Denetçilik gibi ciddi bir iş, bu alanda uzmanlaşmamış insanlar tarafından yapılabiliyor” diyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı müfettişlerinin raporunda, sisteme dahil olan tüm tarafların sorumlulukları ve ihmalleri olduğu vurgulandı.
Problemleri çözmekte “aciz kaldığı” değerlendirilen Yapı Denetim Dairesi Başkanlığı’nın ise yeniden yapılandırılması önerildi.
Mevcut hataların birçoğunun kurum personeli ve idareciler tarafından da bilindiği ancak "hataların düzeltilmesi için aktif bir çalışma yapılmadığı" belirtildi.
Bakanlığın kullandığı bilgi sistemlerinin çok büyük bir sahayı etkilediğini belirten müfettişler, bu alanlarda uzman ekiplerin çalışması gerektiğini söyledi:
“Yapı Denetim Başkanlığı’nda yeterli sayıda mühendis olmaması, sistemde çok sayıda ‘hatalı, yanlış ya da sahte’ kimlik bilgileri ve oda sicil numaraları bulunması ve sisteme veri girişinin ‘kontrolsüz’ olması, 2011 öncesine ait veri tabanı yedekleri olmaması ve bu hataların 4 yıldır devam ediyor olması kabul edilemez.
“Genel olarak tespiti yapılan bu kayıtların her birinin bir denetçiye, bir inşaata, bir firmaya ya da ilgili bir idareye ait sorumluluklar ve yaptırımlar içerir. Denetimsiz bırakılan her alanın taşıdığı risk nedeniyle ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.” | Doğa, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi, Bilim, Türkiye, Çevre |
Subsets and Splits
No community queries yet
The top public SQL queries from the community will appear here once available.