Dataset Viewer
Auto-converted to Parquet Duplicate
title
stringlengths
17
159
content
stringlengths
86
32.7k
tags
stringlengths
4
765
Sarman kedilerin gizemi sonunda çözüldü
Garfield, Çizmeli Kedi, Aristokediler'in Toulouse'u gibi bazı kültürel ikonların ortak özelliği sarman kedi olmaları. Japonya ve ABD'den bilim insanları, özellikle erkek kedilere bu dikkat çekici rengi veren DNA gizemini ortaya çıkardı. Araştırmacılar, sarman kedilerin genetik kodlarının bir bölümünün eksik olduğunu tespit etti. Bu eksiklik, cilt, göz ve kürk tonlarından sorumlu hücrelerin daha açık renkler üretmesine neden oluyor. Bu keşif, bilim insanlarının yanı sıra çalışmaya kitlesel fon sağlayan binlerce kedi severi de sevindirdi. Turuncu tekir kedilere ayırt edici renklerini veren şeyin genetik olduğu onlarca yıldır biliniyordu. Ancak bu genetik kodun tam olarak DNA'nın neresinde yer aldığı şimdiye kadar bulunamamıştı. Bilim insanları, bu keşif sayesinde turuncu renkli kedilerin belirli sağlık sorunları açısından daha yüksek risk taşıyıp taşımadıklarına da ışık tutulabileceğini umuyor. Araştırma, Japonya'daki Kyushu Üniversitesi ve ABD'deki Stanford Üniversitesi'nden iki ekip tarafından yürütüldü. Bilim insanlarının bulduğu bulgulara göre, kedinin derisine, kıl foliküllerine ve gözlerine rengini veren melanosit adı verilen hücrelerde, ARHGAP36 adlı genin çok daha aktif olduğu tespit edildi. Genler, diğer tüm canlılarda olduğu gibi, kedilerin hücrelerine nasıl çalışacaklarına dair talimatlar veren DNA parçalarından oluşuyor. Turuncu kürklü ve turuncu kürklü olmayan çok sayıda kedinin DNA'larını karşılaştıran araştırmacılar, turuncu renge sahip olan kedilerde ARHGAP36 geninde bir DNA parçasının eksik olduğunu saptadı. Bu DNA parçası olmadan ARHGAP36 geni baskılanmıyor, yani daha aktif hale geliyor. Bilim insanları, bu genin melanositlere daha açık pigment üretme talimatı verdiğine inanıyor. Bilim dünyasında uzun süredir bilinen bir diğer gerçek de, tamamen turuncu renge sahip kedilerin çoğunlukla erkek olması. Bu durum, genin X kromozomu üzerinde yer aldığı bilgisiyle örtüşüyor. Kromozomlar, DNA'nın daha büyük bölümleridir ve diğer memelilerde olduğu gibi erkek kediler de bir X ve bir Y kromozomu taşır. Pigment üretimini kontrol eden gen yalnızca X kromozomunda bulunduğundan, eksik bir DNA parçası bir kedinin tamamen turuncu olmasına yol açabiliyor. Buna karşılık dişi kediler iki X kromozomuna sahip oldukları için, daha açık pigment üretimini aynı şekilde artırmak için bu eksikliğin her iki kromozomda da bulunması gerekiyor. Bu da karışık bir renklenme ihtimalini artırıyor. Kyushu Üniversitesi'nden genetikçi Prof. Hiroyuki Sasaki, "Bu kızıl ve siyah lekeler, gelişimin erken dönemlerinde her hücredeki bir X kromozomunun rastgele kapanması nedeniyle oluşuyor" diyor. "Hücreler bölündükçe, bu durum farklı aktif kürk rengi genlerine sahip alanlar oluşturarak, farklı yamalar meydana getiriyor." Her ne kadar bilimsel bir zemine dayansa da, bu çalışma Prof. Sasaki için aynı zamanda bir tutku projesi. Üniversitedeki görevinden emekli olmasına rağmen, bir kedi sever olarak "kedi hastalıklarının üstesinden gelinmesine katkı sağlayabileceği" umuduyla turuncu kedi genini araştırmaya devam ettiğini söylüyor. Prof. Sasaki ve ekibi, bu araştırma için Japonya ve dünyanın dört bir yanındaki binlerce kedi severden kitlesel fon yoluyla 10,6 milyon yen (yaklaşık 2,8 milyon TL) topladı. Bir bağışçı, "Biz ilkokul birinci ve üçüncü sınıfta okuyan iki kardeşiz. Harçlıklarımızla bağışta bulunduk. Calico kediler üzerine araştırmalarda kullanın" mesajını yazdı. Beyin ve hormonal bezler de dahil olmak üzere vücudun pek çok bölgesinde aktif olan ARHGAP36 geni gelişim açısından önemli bir rol oynadığı düşünülüyor. Araştırmacılar, bu gendeki DNA mutasyonunun vücudun diğer bölgelerinde de sağlıkla veya mizaçla ilişkili başka değişikliklere yol açabileceğini değerlendiriyor. ARHGAP36 geni insanlarda da bulunuyor ve cilt kanseri ile saç dökülmesi gibi durumlarla ilişkilendiriliyor. Prof. Sasaki, "Birçok kedi sahibi, farklı kürk rengi ve desenlerinin farklı kişiliklerle bağlantılı olduğuna yemin ediyor" diyor. "Bununla ilgili henüz bilimsel bir kanıt bulunmasa da bu ilginç bir fikir ve ben de bunu daha fazla araştırmak istiyorum."
Genetik bilimi, Bilim, Hayvanlar alemi
Yabani şempanzeler ilk defa 'ilk yardım' yaparken görüntülendi
Uganda'daki şempanzelerin yaralarını tedavi etmek için şifalı bitkileri çeşitli şekillerde kullandıkları gözlemlendi. Geçen yıl şempanzelerin kendi kendilerini tedavi etmek için bazı bitkileri arayıp yedikleri keşfinin üzerine bilim insanları bu sefer, hayvanların yaralanmalarla nasıl başa çıktıklarını görmek için onları takip etti ve gözlemledi. Oxford Üniversitesi'nden bilim insanları Budongo Ormanı'nda bir ekiple birlikte çalışarak, hayvanların bitkileri ilk yardım amacıyla hem kendi üzerlerinde hem de zaman zaman birbirleri üzerinde kullanmalarını kaydedip filme aldılar. Diğer bilim insanlarının onlarca yıllık gözlemlerini de tarayan araştırmacılar, şempanzelerin "ormanda ilk yardım" için kullandıkları farklı yöntemlerin bir kataloğunu çıkardı. Araştırmacılar Frontiers in Ecology and Evolution dergisinde yayınlanan çalışmanın, şempanzeler, orangutanlar ve goriller de dahil olmak üzere primatların vahşi doğada sağlıklı kalmak için çeşitli şekillerde doğal ilaçlar kullandıklarına dair artan kanıtlara katkıda bulunduğunu söylüyor. Araştırmanın lideri Elodie Freymann, "şempanzelerin vahşi doğada hastalandıklarında veya yaralandıklarında kendilerini tedavi etmek ve hijyen sağlamak için kullandıkları geniş bir davranış repertuarı" olduğunu aktarıyor: "Bunlardan bazıları burada bulunan bitkilerin kullanımını içeriyor. Şempanzeler bunları yaralarına sürüyor ya da bitkileri çiğniyor ve ardından çiğnenmiş malzemeyi açık yaraya uyguluyor." Araştırmacılar, çok genç bir dişi şempanzenin bitki materyallerini çiğneyerek annesinin vücudundaki bir yaraya uyguladığı görüntüleri inceledi. Ayrıca, şempanzelerin akraba olmadıkları diğer hayvanların yaralarıyla ilgilendiklerine dair kayıtlar da buldular. Dr. Freymann, bunun özellikle heyecan verici olduğunu, çünkü "vahşi şempanzelerin empati kapasitesine sahip olduğuna dair kanıtlara katkıda bulunduğunu" belirtti. Dr. Freymann ve meslektaşlarının üzerinde çalıştığı yüzlerce yazılı gözlemden bazıları Budongo'daki saha istasyonunda bulunan bir kayıt defterinden alınmıştı. Bu defterde 1990'lardan beri yerel saha personeli, araştırmacılar ve ziyaretçiler şempanzeleri gözlemlerken gördükleri ilginç davranışları yazmışlardı. Defterde, yaralara yaprak sürme ve şempanzelerin diğer şempanzelere uzuvlarına saplanan şeyleri çıkarmaları için yardım etme hikayeleri var. Şempanzelerin şaşırtıcı derecede insan benzeri hijyen alışkanlıkları var: Kitaptaki bir notta, bir şempanzenin dışkıladıktan sonra kendini silmek için yaprak kullandığı anlatılıyor. Bu araştırma ekibi daha önce şempanzelerin yaralandıklarında arayıp buldukları ve yedikleri bazı bitkileri tespit etmişti. Bilim insanları bu bitkilerden örnekler aldı, test etti ve çoğunun antibakteriyel özelliklere sahip olduğunu ortaya çıkardı. Şempanzeler, bitki temelli tıp konusunda belirgin bilgiye sahip tek insan dışı primat değil. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, vahşi bir orangutanın yüzündeki bir yarayı iyileştirmek için çiğnenmiş yaprak kullandığı görülmüştür. Bilim insanları bu vahşi primat davranışını incelemenin - ve şempanzelerin hastalandıklarında veya yaralandıklarında kullandıkları bitkiler hakkında daha fazla bilgi edinmenin - yeni ilaç arayışlarına yardımcı olabileceğini düşünüyor. BBC News'e konuşan Dr. Freymann, şempanze davranışları ve zekası hakkında daha fazla şey öğrendikçe, "insanlar olarak doğal dünya hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimizi daha iyi anladığımızı düşünüyorum" diyor: "Bu ormanda yiyeceksiz ve ilaçsız kalsaydım, çok uzun süre hayatta kalabileceğimden şüpheliyim, özellikle de yaralansaydım ya da hastalansaydım. "Ancak şempanzeler burada var olabiliyor çünkü buranın sırlarına nasıl erişeceklerini ve hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları her şeyi çevrelerinden nasıl bulacaklarını biliyorlar."
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Çevre
'Rüzgar hırsızlığı': Rüzgar çiftliklerinin verimliliğini düşüren gizemli etki
Net sıfır iklim hedeflerine ulaşma yarışında açık deniz rüzgar çiftlikleri dünya çapında genişlerken, endişe verici bir olgu giderek daha fazla dikkat çekiyor: Bazı koşullarda rüzgar çiftlikleri birbirlerinin rüzgarını "çalabiliyor". Yenilenebilir enerji ve hava tahminleri konusunda uzmanlaşmış Hollandalı Whiffle şirketinden araştırmacı bilim adamı Peter Baas, "Rüzgar çiftlikleri enerji üretir ve bu enerji havadan çekilir. Havadan enerji çekilmesi de rüzgar hızının azalmasıyla birlikte gerçekleşir" diyor. Rüzgar her bir türbinin arkasında, önünde olduğundan daha yavaş ve aynı zamanda her rüzgar çiftliğinin arkasında, önünde olduğundan daha yavaştır, diye açıklıyor: "Buna kuyruk yeli etkisi deniyor." Basitçe ifade etmek gerekirse, bir rüzgar çiftliğinin dönen türbinleri rüzgardan enerji alırken bir anafor oluşturur ve rüzgar çiftliğinin ötesinde de hissedilecek şekilde rüzgarı yavaşlatır. Çok büyük ve yoğun açık deniz rüzgar çiftliklerinin kuyruk yeli etkisi, belli hava koşullarında 100 kilometreden fazla uzayabilir. Araştırmacılar bu etkinin genellikle onlarca kilometre boyunca hissedildiğini ekliyor. Araştırmalara göre bir rüzgar çiftliği başka bir rüzgar çiftliğinin önüne kurulursa, rüzgarın aşağısındaki üreticinin enerji üretimini %10 veya daha fazla azaltabilir. Açık deniz rüzgar enerjisi konusunda uzmanlaşmış Norveçli avukat Eirik Finserås'ın da belirttiği gibi, bu olgu "rüzgar hırsızlığı" olarak biliniyor. "Rüzgar hırsızlığı terimi biraz yanıltıcı çünkü sahip olunamayan bir şeyi çalamazsınız - ve kimse rüzgara sahip değil" diye de ekliyor Finserås. Yine de, bu olgunun rüzgar santrali geliştiricileri için bir dizi olumsuz sonuç doğurabileceğine ve hatta potansiyel olarak sınır ötesinde sorunlara neden olabileceğine dikkat çekiyor (bu konuya daha sonra değineceğiz). Aslında rüzgar santrali geliştiricileri arasında rüzgar hırsızlığı iddiaları nedeniyle devam eden bir dizi anlaşmazlık var ve bu da net sıfır iklim hedeflerine ulaşmak için açık deniz rüzgar enerjisini artırmaya bel bağlayan ülkelerde endişelere yol açıyor. Uzmanlar, rüzgar hırsızlığı sorununun prensipte uzun zamandır bilinmesine rağmen, açık denizdeki genişlemenin ölçeği ve hızı ile açık deniz rüzgar çiftliklerinin boyutu ve yoğunluğu nedeniyle daha da acil hale geldiğini söylüyor. Peter Baas'ın Delft Teknoloji Üniversitesi ve Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü'nden araştırmacılarla birlikte yaptığı simülasyonlara göre, açık deniz rüzgar çiftliği patlamasına sahne olan Kuzey Denizi rüzgar çiftlikleriyle daha kalabalık hale geldikçe, bu tür kuyruk yellerinin açık deniz enerji üretimi üzerindeki etkisinin önümüzdeki on yıllarda artması muhtemel. Baas, "Rüzgar çiftliği ne kadar yoğun ve büyükse, kuyruk yeli etkisi de o kadar güçlü olur" diyor. Birleşik Krallık'ta bu yıl başlatılan yeni bir araştırma projesi, hükümetlerin ve geliştiricilerin planlamalarını iyileştirmelerine ve anlaşmazlıkları önlemelerine yardımcı olmak için kuyruk yeli etkisinin daha net bir resmini sunmayı amaçlıyor. Manchester Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği alanında araştırma görevlisi olan proje lideri Pablo Ouro, projenin Birleşik Krallık sularında bugünkünden binlerce fazla türbinin bulunacağı 2030 yılında kuyruk yellerini ve bunların rüzgar çiftliklerinin verimi üzerindeki etkisini modelleyeceğini söylüyor. Ouro "Kuyruk yelinin etkilerinin yıllardır biliyoruz" diyor ve ekliyor: "Sorun şu ki, net sıfıra ulaşmak için belli bir miktarda açık deniz rüzgar kapasitesi kurmamız gerekiyor. "Yani 2030 yılı için şu anda sahip olduğumuzdan üç kat daha fazla kapasiteye sahip olmamız gerekiyor, bu da beş yıldan kısa bir süre içinde binlerce türbin daha kurmamız gerektiği anlamına geliyor. "[Bazı] türbinler halihazırda faaliyette olan türbinlere çok yakın çalışacak, dolayısıyla ortalık giderek daha da kalabalıklaşıyor. "Kuyruk yelinin artık daha fazla etkisi olacak." Birleşik Krallık hükümeti, 2030 yılına kadar ülkenin elektrik ihtiyacını rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı taahhüt etti. Hükümetin 2025 tarihli bir politika belgesi, bu bağlamda kuyruk yeli etkilerini daha iyi anlama ihtiyacını vurgulamakta ve bunları açık deniz rüzgar çiftlikleri için belirsizlik yaratan yeni bir sorun olarak tanımlıyor. Ouro, şu anda Birleşik Krallık'ta açık deniz rüzgar çiftliği geliştiricileri arasında potansiyel kuyruk yeli etkileri konusunda bir dizi anlaşmazlık olduğunu söylüyor. Ona göre bu anlaşmazlıklar kısmen, kuyruk yellerinin etkisinin belirsizliğinden kaynaklanıyor. Örneğin açık deniz rüzgar çiftliklerinin rüzgar yeli etkilerinden kaçınmak için ne kadar aralıklı olması gerektiğine ilişkin mevcut Birleşik Krallık yönergelerinin, anaforların ulaşabileceği gerçek boyutu yansıtmayabileceğini söylüyor. Ayrıca, açık deniz rüzgar çiftlikleri kümeler halinde inşa edildiği için, hepsinin birbirlerinin enerji üretimini nasıl etkileyebileceğini değerlendirmek zor olabilir, diye açıklıyor. "İki rüzgar çiftliğiniz olduğunda, A rüzgar çiftliğinin B rüzgar çiftliği ile şu kadar etkileşime girdiğini ya da tam tersini değerlendirmek çok basittir. Peki ya altı rüzgar çiftliğiniz varsa, bunlar birbirleriyle nasıl etkileşime giriyor? Bilmediğimiz şey bu - ama giderek daha fazla rüzgar santrali inşa edildikçe bu kesinlikle gerçekleşecek" diyor Ouro. "Diğer bir konu da türbinlerin çok büyük olması" diye de ekliyor. Rüzgardan daha fazla enerji elde edebilmek için her geçen yıl daha uzun ve daha büyük kanatlara sahip rüzgar türbinleri inşa ediliyor. En yeni türbinlerin kanatları 100 metreden yani bir futbol sahasından uzun olabiliyor. En büyük açık deniz türbinlerinin yalnızca bir tanesi, ortalama 18 bin ila 20 bin Avrupa hanesinin enerji ihtiyacını karşılayabilir Ancak daha büyük bir çap daha uzun bir kuyruk yeli yaratabileceği için Ouro, bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Finserås, Norveç'teki Bergen Üniversitesi'nde doktora araştırması yaparken kuyruk yelleri ve mevzuat boşlukları üzerine bir çalışma yürüttü. Çalışma, Norveç'te planlanan bir rüzgâr çiftliğinin ardından bıraktığı kuyruk yelinin Danimarka'daki bir rüzgâr çiftliğini nasıl olumsuz etkileyebileceğini analiz ediyor. Finserås kuyruk yeli yönetimi sorunu ele alınmadığı takdirde, bunun yasal ve siyasi çatışmalara yol açabileceği ve rüzgar enerjisine yatırım yapmayı zorlaştırabileceği konusunda uyarıyor: "Kuzey Denizi ve özellikle Baltık Denizi, en azından Avrupa'da açık deniz rüzgar çiftliklerinin büyük ölçekli inşası için bir merkez olacak. "Dolayısıyla bu kuyruk yeli etkileri meselesi büyük olasılıkla Kuzey Denizi'ndeki ve başka yerlerdeki enerji dönüşümüne nüfuz edecektir. Finserås, yatırım perspektifinden bakıldığında, nispeten küçük kuyruk yeli etkilerinin bile yatırımcılar için sorun yaratabileceğini söylüyor: "Açık denizde bir rüzgar çiftliği kurmanın çok büyük maliyetleri var. "Yatırımcıların kâr edebilmek için, rüzgar çiftliğinin tipik ömrü olan 25-30 yıl boyunca ne kadar elektrik üreteceğini tahmin edebilmesi çok önemlidir. "Bu enerji çıktısındaki nispeten küçük ve beklenmedik bir düşüş bile bu yatırım hesaplamasını altüst edebilir ve rüzgar çiftliğini mali açıdan uygun olmaktan çıkarabilir." İşletmecilerin ya da ülkelerin kendileri için en iyi noktaları güvence altına alarak bu kuyruk yeli etkisinden kaçınmaya çalışmalarının da başka bir risk yaratabileceği uyarısında bulunuyor. Bu durumda aceleyle inşa edilecek rüzgar çiftliklerinin, deniz ekosisteminin korunması gibi diğer önemli yönlerinin göz ardı edilmesi riskini artırabileceğini söylüyor. Manchester Üniversitesi'nden Ouro da sınır ötesi sorun riskinin arttığını düşünüyor: "Bugüne kadar ülkedeki tüm anlaşmazlıklar Birleşik Krallık'taki rüzgâr çiftlikleri arasında yaşandı, peki ya yarın Birleşik Krallık'taki bir rüzgâr çiftliği ile Hollandalı, Belçikalı ya da Fransız bir rüzgar çiftliği arasında bir anlaşmazlık çıkarsa? "Bu durumu ne kadar erken öngörürsek ve bunun için zemin hazırlarsak, böylesi bir olay gerçekleştiğinde ne yapacağımızı bilebiliriz. Bu belirsizliği azaltır ve sektör için çok daha iyi olur." Finserås Avrupa ülkelerinin rüzgâr hırsızlığı sorununu, rüzgar çiftliklerini planlarken işbirliği yapıp birbirlerine danışarak çözmelerini ve rüzgarın ortak bir kaynak olarak yönetilmesine yardımcı olacak açık düzenlemeler getirmelerini öneriyor. Esasen rüzgarın, devlet sınırlarını aşan petrol yatakları ya da balık gibi ortak deniz kaynakları olarak ele alınabileceğini öne sürüyor: "Devletler daha önce de benzer konuları düzenlemeyi başardı." Finserås bu çetrefilli meselelerin üstesinden gelmek için, Avrupa ülkelerinin genel olarak iyi siyasi ilişkilere sahip olmasının yararlı olduğunu söylüyor. "Enerji sektörlerini karbonsuzlaştırmak ve bunu çok hızlı bir şekilde yapmak zorundayız, açık deniz rüzgar politikaları söz konusu olduğunda Avrupa Birliği'nin hedefi budur" diyor ve ekliyor: "Bu alandaki gelişmelerin çok hızlı gerçekleştiğine şüphe yok. Ancak her şeyin hızlı gelişmesi, iyi çözümler bulmamıza engel olmamalı. "Sonuçta, rüzgar için savaşmak kimsenin yararına değil. "[Rüzgar enerjisinin yaygınlaştırılması] tüm hızıyla devam etmesine rağmen, devletler arasında adil çözümler bulmak için işbirliği yapmaya yönelik bir motivasyon var." Kuyruk rüzgarının etkilerini daha iyi anlamak için yarışan sadece Avrupa değil. Örneğin Çin, açık deniz rüzgâr çiftliklerini hızla genişletiyor ve araştırmacılar, kuyruk yelinin buradaki etkilerinin de arttığını belirtiyor. Projelerinin Mart ayında duyurulmasından bu yana Ouro'ya, projeyle ilgilenen kişilerden e-posta yağıyor ve bu da ona göre konunun ne kadar acil olduğunu gösteriyor: "Bunun etkilerini anlamalıyız, modelleme konusunda daha fazla ilerleme kaydetmeliyiz ki herkes kendinden emin olsun. Çünkü net sıfıra ulaşmak için bu miktarda açık deniz rüzgarına ihtiyacımız var. Bunu sağlamak zorundayız."
İklim değişikliği, Bilim, Yenilenebilir enerji
Türkiye'yi de tehdit ettiği belirtilen Sovyet uzay aracı 'büyük ihtimalle' atmosfere girdi
Avrupa Uzay Ajansı, 50 yıldan uzun süre yörüngede hapsolan Sovyet dönemi uzay aracının bir parçasının büyük ihtimalle Dünya'nın atmosferine girdiğini açıkladı. 1972'de Venüs'e gönderilmek için fırlatılan Kosmos 482 adlı uzay aracı, Dünya'nın yörüngesinden hiç çıkamamıştı. Araç dört parçaya bölünmüş ve 50 yıldan uzun süredir dünyanın yörüngesi etrafında dönüyordu. AB Uzay Gözlem ve İzleme Merkezi (SST) aracın iniş sistemi olduğu belirtilen bir parçanın Cumartesi günü Türkiye saatiyle 09:16'da "büyük ihtimalle" atmosere girdiğini açıkladı. Parçanın Dünya'ya mı düştüğü yoksa atmosferde mi yandığı henüz net değil. Ayrıca, parçanın atmosfere tam olarak hangi noktadan girdiği de bilinmiyor. Uzmanlar parçanın atmosfere girişi konusunda çok fazla bir şey bilmese de, Dünya'nın % 70'i suyla kaplı olduğu için önemli bir hasar vermiş olması ihtimali düşük. Avrupa Uzay Ajansı'ndan Stijn Lemmens "Bu uzay kalıntısından etkilenme ihtimaliniz, piyango kazanma ihtimalinizden düşük" dedi. Kosmos 482'nin iniş kapsülü, Venüs'ün atmosferindeki yüksek ısıya ve basınca dayanacak şekilde tasarlanmıştı. Uzmanlar bu nedenle, kapsülün kontrolsüz bir şekilde dünyaya düşüşünden zarar görmeyebileceğini söylüyordu. Lemmens ise insan yapımı objelerin dünyanın atmoseferine sık sık girdiğini belirtti ve haftada bir büyük uzay araçlarının, her gün de daha küçüklerinin atmosfere girdiğini belirtti. Bu nesneler, genelde yere düşmeden atmoferde yanıyor. Bilim insanları, aracın düşme olasılığının yüksek olduğu bölgeler arasında Orta Doğu, Orta Asya ve Türkiye dahil Güneydoğu Avrupa'yı da sayıyordu. Venüs uzay aracı Baykonur Uzay Üssü'nden 31 Mart 1972'de fırlatılmıştı. Venera 8 uzay programının bir parçası olan iki uzay aracından biriydi. İki araç hem ekipman hem de özellikler açısından aynıydı. Gezegenler arası keşif görevlerinde başarı olasılığını artırmak için sık yapılan bir uygulamaydı. İnsanlı Soyuz görevlerinde tercih edilenlerle aynı aileden gelen Molniya-M roketleri kullanılmıştı. Kosmos 482'nin, daha ağır araçları daha yüksek irtifadaki yörüngelere ulaştırmak amacıyla yapılmış ek bir fırlatma safhası vardı. Venera 8, dört gün önce fırlatılmış, konuma ulaşmış ve gezegenler arası keşif programını tam anlamıyla yerine getirmişti. Fakat yedek aracın roketinde sorun yaşandı ve Dünya'nın yörüngesinden çıkmayı başaramadı. Fırlatmanın ilk üç aşaması planlandığı gibi tamamlandı ve Dünya yörüngesinin eşiğine kadar geldi. Gezegenlerarası uzay araştırma istasyonunun daha sonra hedefine yönelmesi gerekiyordu. Fakat roketteki ek güç bloğu aracı çalışmadı ve uzay istasyonunu Dünya'nın yörüngesinden çıkaramadı. Bunun ardından, uzay istasyonuna "Kosmos 482" adı verildi. 1970'li yıllarda, Sovyet yönetimi başarılı olamayan fırlatmaları gizlemek için farklı numaralarla "Kosmos" kod adını veriyordu. NASA'nın internet sitesine göre uzay aracı dört parçaya ayrıldı. İkisi dünya yörüngesinin alt kısımlarında kalırken, diğer ikisi 48 saat içinde atmosferde yandı. Fakat iniş modülü ve ana motor bloğu olduğu düşünülen iki parça daha yüksek irtifada, elips şeklinde bir yörüngeye oturdu. Uzay konularında yayın yapan popüler Telegram kanalının yöneticisi Georgi Trişkin "Titanyum yakıt tanklarının parçaları birkaç gün içinde yörüngeden çıkıp Yeni Zelanda'ya düştü" diyor. "İstasyonun bir kısmı ve roketin Blok L diye bilinen dördüncü aşaması elips bir yörüngede kaldı. Çıktığı en yüksek nokta Dünya'dan 9800 kilometre uzaklıktaydı, en düşük noktanın irtifası ise 2010 kilometreydi." NASA'ya göre, düşmesi beklenen iniş modülünün ağırlığı 495 kilo. Bir uzay aracının düşüşü, parçalanıp atmosferde yandığında ya da düşüş Dünya'dan hesaplı ve kontrollü olduğunda pek büyük bir sorun değil. Örneğin büyük yörünge istasyonu Mir, yörüngesinden çıkartılmış, Dünya'ya doğru gönderilmiş ve enkaz Büyük Okyanus'a düşmüştü.
Uzay, Rusya, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
Evrendeki sırrı çözülemeyen patlamalar ne anlama geliyor?
Astronomi uzmanları, 10 civarında bu garip, nadir görülen patlamalardan tespit etti. Bunlar, özel bir tür kara deliğin işaretleri olabilir mi? Bilim insanları daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Uzayın derinliklerinde çok büyük bir şey infilak etti. Dünya'daki teleskoplar şaşırtıcı derecede parlak ve sıra dışı patlamayı 2018'de gördü ve 200 milyon ışık yılı uzaklıkta yaşananlar izlendi. Patlama hızla ve müthiş bir şekilde aydınlandı. Sıradan bir yıldız patlamasından, bir süpernovadan çok daha fazla parlaktı ve sonra kayboldu. AT2018cow adı verilen garip görünen patlamanın büyüklüğü güneş sistemimizle aynı boyuttaydı. Kısa süre sonra patlama daha akılda kalır "The Cow – İnek" adıyla anılmaya başlandı. Bu göz kamaştırıcı olayın ardından astronomlar Evren genelinde diğer bazı benzer patlamalar tespit etti. Luminous fast blue optical transients (Parlak, hızlı optik geçici olaylar) ya da LFBots diye tanımlanıyorlar ve hepsi aynı özellikleri paylaşıyor. New York'taki Cornell Üniversitesi'nden astronomi uzmanı Anna Ho "Çok parlaklar" diyor. Mavi renkleri, patlamanın 40 bin derece civarındaki çok büyük sıcaklığından kaynaklanıyor. Kısa süreli olduğundan geçici diye anılıyor Bilim insanları başta LFBot'ların bir kusurlu süpernovae olduğunu düşündü. Bunlar, dışa patlamaya çalışan ama içe patlayan ve böylece çekirdeğinde bir kara delik oluşan yıldızlar. Daha sonra yıldız, içten dışa doğru tükeniyor. Ancak bir başka teori de destek görmeye başladı. Buna göre ışıma henüz keşfedilmemiş, orta kütle kara delikleri diye bilinen, bir tür orta büyüklükteki kara deliğin, yanına çok fazla yaklaşan yıldızları yutmasıyla tetikleniyor. Geçen yıl Kasım'da yayımlanan bir çalışmada, bu fikre işaret eden yeni kanıtlar bulundu. Liverpool John Moores Üniversitesi'nden astronom Daniel Perley "Genel hissiyat o yöne doğru gidiyor" diyor. Bu teori doğruysa, evrendeki en küçük ve en büyük kara delikler arasındaki kayıp halka olan bu tür kara deliklerin varlığı kanıtlanabilir. Ayrıca, en büyük gizemlerden biri olan karanlık madde konusunda yaşamsal önemde bir ipucu olabilir. 2018'de tespit edilen patlama normal bir yıldız patlamasından 100 kat daha parlaktı. Dünya'dan 200 milyon ışık yılı ötedeki bir galakside meydana gelen patlama yakalandı. O zamandan bu yana uzmanlar 10 dolayında benzer patlama tespit etti. Uzmanlar, giderek artan bir şekilde bu tür olayları aramak için gök yüzünün geniş kesimlerine bakarak teleskopları kullanıyor. Kasım ayında yeni bir LFBot bulundu. Wasp adı verilmesi düşünülen patlamaya dair ilk gözlemler, başarısız bir yıldız patlaması olmadığını düşündürüyor. Bir başka fikirse LFBotların aslında Wolf-Rayet adı verilen dev yıldızların güneşin kütlesinden 10 ila 100 kat daha büyük olan çok daha küçük kara delikler tarafından parçalanması. Şu anda en çok ilgi çekeniyse orta büyüklükteki kara delikler teorisi. Uzmanlar, Evren'de orta büyüklükte kara delikler olduğuna neredeyse emin ama henüz kesin bir kanıt bulunamadı. Perley, bu teoriyi en heyecan verici olanı diye gördüğünü vurguluyor. Fakat belirli LFBot'ların ne olduğunu kesin bir şekilde bulabilmek için çok daha fazla örneğe ihtiyacımız var. Perley "Maalesef çok nadirler. 100 civarındaki patlamayla ilgili veri iyi bir sonraki adım olurdu." Diye konuşuyor. Daha fazla veri gelene dek bu garip patlamaların etrafındaki gizem sürecek. Net olansa, LBot'ların herkesin beklediğinden daha şaşırtıcı olmasıydı. Perley "Keyifli, tek seferlik bir şey olacağını düşündüm. Fakat tamamen farklı bir olay olarak ortaya çıktı. Giderek daha ilginç hale geldiler" diyor.
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
Yılanların 200 kez soktuğu adamın kanından 'benzersiz' bir panzehir üretildi
ABD'de yaklaşık yirmi yıl boyunca kendisine yılan zehri enjekte eden bir adamın kanından "benzersiz" bir panzehir elde edildi. Yapılan hayvan testlerinde, Tim Friede'nin kanında bulunan antikorların çok çeşitli türlerden ölümcül dozlara karşı koruma sağladığı gösterildi. Günümüzde kişiyi sokan zehirli yılanın türüne özgü tedavi sunuluyor. Yılan sokmaları her yıl 140 bin kişinin ölümüne ve bunun üç katı kadar kişinin de uzuvlarının kesilmesine veya kalıcı sakatlıklarla yüzleşmesine neden oluyor. Ancak Friede'nin 18 yıllık hizmeti tüm bunlara karşı evrensel bir panzehir bulma yolunda önemli bir adım olabilir. Friede, toplamda 200'den fazla kez sokuldu. Aralarında mamba, kobra, taipan ve bungarus türlerinin de bulunduğu dünyanın en ölümcül yılanlarından alınan 700'den fazla zehir kanına enjekte edildi. Başlangıçta yılanlarla temas ederken kendini korumak için bağışıklığını güçlendirmek istemiş ve bu deneyimlerini YouTube'da yayınlamış. Ancak peş peşe iki kez kobralar tarafından sokulduktan sonra komaya girmesiyle "her şeyi baştan sona mahvettiğini" söyledi. BBC'ye konuşan eski kamyon tamircisi, "Ölmek istemiyordum. Parmağımı kaybetmek istemiyordum. İşimi kaybetmek istemiyordum" dedi. Friede, motivasyonunun dünyanın geri kalanı için daha iyi tedaviler geliştirmek olduğunu söyledi: "Bu bir yaşam tarzı haline geldi ve ben de -12 bin km uzakta olan ve yılan sokmasına ölen insanlar için- elimden geldiğince kendimi zorlamaya devam ettim." Mevcut panzehirler at gibi hayvanlara küçük dozlarda yılan zehri enjekte edilerek yapılıyor. Bağışıklık sistemleri antikor üreterek zehirle savaşıyor ve bunlar tedavi olarak kullanılmak üzere toplanıyor. Ancak zehir ve panzehirin birbirine çok yakın olması gerekiyor çünkü zehirli bir ısırıktaki toksinler türden türe değişiyor. Aynı tür içerisinde bile büyük farklılıklar var; Hindistan'da yılanlardan yapılan panzehir, Sri Lanka'daki aynı türe karşı daha az etkili. Bir araştırmacı ekibi, geniş çaplı etkisizleştirici antikorlar adı verilen bir bağışıklık türünü aramaya başladı. Bir toksinin onu benzersiz kılan kısmını hedeflemek yerine, tüm toksin sınıflarında ortak olan kısımları hedef aldılar. Biyoteknoloji şirketi Centivax'ın CEO'su Dr. Jacob Glanville, tam bu sırada Tim Friede ile tanıştı. "Hemen 'Dünyada bu geniş çaplı etkisizleştirici antikorları geliştiren biri varsa, odur' diye düşündüm ve ona ulaştım" dedi. "İlk görüşmemizde, 'Kulağa garip gelecek ama kanınızı incelemeyi çok isterim' dedim." Friede de bunu kabul etti ve çalışmanın etik onayı alındı çünkü çalışmada kendisine daha fazla zehir verilmeyecek sadece kanı alınacaktı. Araştırma, iki zehirli yılan ailesinden biri olan elapidler (mercan yılanları, mambalar, kobralar, taipanlar ve bungaruslar) üzerinde yoğunlaştı. Elapidlerın zehirlerinde kurbanlarını felç eden ve nefes almak için kullanılan kasları durdurarak onları öldüren nörotoksinler bulunuyor. Araştırmacılar, Dünya Sağlık Örgütü tarafından gezegendeki en ölümcül yılanlar arasında tanımlanan 19 elapid seçtiler. Daha sonra Friede'nin kanında önleyici savunma aramaya başladılar. Celldergisinde yayımlanan çalışmalarıyla, iki nörotoksin sınıfını hedefleyebilecek iki geniş çaplı etkisizleştirici antikor tespit ettiler. Üçüncü nörotoksini hedefleyen bir ilaç ekleyerek panzehir kokteyllerini yaptılar. Fareler üzerinde yapılan deneylerde kokteyl, hayvanların 19 zehirli yılan türünden 13'ünün ölümcül zehrinden sağ kurtulmasını sağladı. Geriye kalan altısına karşı da kısmi koruma sunmuştu. Dr. Glanville, bunun "benzersiz" kapsamda bir koruma olduğunu ve "panzehiri bulunmayan birçok elapid türüne karşı muhtemel koruma sağladığını" söyledi. Ekip, antikorları daha da geliştirmeye ve dördüncü bir bileşenin eklenmesinin elapid yılanı zehrine karşı tam koruma sağlayıp sağlamayacağını görmeye çalışıyor. Bir diğer yılan sınıfı engereklerin silahı, nörotoksinlerden ziyade kana saldıran hematoksinler. Hücreleri doğrudan öldüren sitotoksinler yılan zehrinde bulunan yaklaşık bir düzine geniş çaplı toksinin sadece biri. Columbia Üniversitesi'ndeki araştırmacılardan Prof. Peter Kwong, "Önümüzdeki 10-15 yıl içinde bu toksin sınıflarının her birine karşı etkili bir tedaviye sahip olacağımızı düşünüyorum" dedi. Ve Friede'nin kan örneklerinin içindeki av devam ediyor. Prof. Kwong, "Tim'in antikorları gerçekten çok sıra dışı; bağışıklık sistemine çok geniş kapsamda toksini tanıttı" dedi. Nihai umut, her şeyi yapabilecek tek bir panzehir üretmek ya da elapidler için birer, engerekler için de birer doz panzehire sahip olmak. Liverpool Tropikal Tıp Okulu'ndaki yılan sokması araştırmaları ve müdahaleleri merkezinin başkanı Prof. Nick Casewell, bulunan koruma kapsamının "kesinlikle yeni" olduğunu ve bunun uygulanabilir bir yaklaşım olduğuna dair "güçlü bir kanıt" sunduğunu söyledi. "Bu çalışmanın alanı heyecan verici bir yöne taşıdığına şüphe yok" diyen Casewell, "yapılması gereken çok iş" olduğunu ve panzehirin insanlarda kullanılabilmesi için kapsamlı testlerden geçmesi gerektiğini söyledi. Anca Friede'e göre bu aşamaya ulaşmak "kendisini iyi hissettiriyor". "İnsanlık için iyi bir şey yapıyorum ve bu benim için çok önemliydi. Bununla gurur duyuyorum. Çok havalı" diyor.
Bilim, Hayvanlar alemi, Tıbbi araştırma, Sağlık, Tıp
Bağırsak ve beyin nasıl birlikte çalışır, bu neden önemli?
Bağırsaklarımız 100 milyondan fazla sinir hücresine sahip ve mutluluk hormonu olarak da bilinen serotoninin yüzde 95'inin üretiminden sorumlu. Son zamanlarda, yeni kanıtlar bağırsak mikrobiyotasının - trilyonlarca bakteri, virüs, mantar ve diğer mikroskobik canlılar topluluğu - vücut ve zihin sağlığı için önemini vurguluyor. Bu, bağırsaklarımız ve beynimizin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu ve birbirini nasıl etkilediğini gösteriyor. Önemli bir toplantıdan önce mide bulantısı veya kabızlık halinde sinirlilik durumu birçok kişinin başına gelmiş "bağırsak kaynaklı hisler"dir. Peki bu bağlantı nasıl kuruluyor? Ve daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam için bu ilişkiyi geliştirmek mümkün mü? Sindirim sistemi uzmanı (gastroenterolog) ve Bowel Research UK adlı İngiliz bağırsak araştırmaları kuruluşunda görevli Dr. Saliha Mahmood Ahmed, bu iki organın üç farklı yolla birbirine bağlı olduğunu açıklıyor. Bunlardan ilki, vagus siniri. Beyin ile kalp ve bağırsaklar gibi çeşitli organları doğrudan birbirine bağlayan bu sinir, sinir sisteminin çok önemli bir bileşenidir. İkinci olarak, beyin ve bağırsak hormonlar yardımıyla iletişim kurar. Ghrelin ve GLP-1 gibi bu maddeler salgı bezleri tarafından üretilir ve tüm vücuda sinyaller gönderir. Üçüncüsü ise bağışıklık sistemidir. Dr. Ahmed, "Pek çok kişi bağışıklık hücrelerinin sadece kanda ya da lenf düğümlerinde olduğunu düşünür, ama aslında büyük bir kısmı bağırsaklardadır ve beyin ile tüm organizma arasında bir arabulucu görevi görür" diyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Mayo Clinic'ten gastroenteroloji uzmanı Dr. Pankaj J Pasricha'ya göre, bu özel bağlantı, beynin çalışmak için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyması ve bağırsağın enerji merkezi olmasından kaynaklanıyor. Vücut ağırlığımızın yalnızca %2'sini oluşturan beynimiz vücut enerjisinin %20'sini tüketiyor. Bağırsakların görevi de yiyecekleri basit moleküllere ayırmak ve tüm organizma için "yakıt" sağlamak üzere bunları absorbe etmek. Ancak bu iki yönlü bir ilişkidir. Yani beyin bağırsakları etkilediği gibi, bağırsaklar da beyni etkiler. Günlük hayatımızda bunun birkaç örneğini düşünebiliriz. Tehlikeli ya da tehditkar bir durumla, hatta iş yerindeki bir toplantı gibi önemli bir olay anında, ilk fizyolojik tepkilerden biri bağırsaklarda meydana gelir. Mide bulantısı hissedebilir, mide krampları geçirebilir ve hatta ishal olabiliriz. Aşık olduğumuzda midemizde "kelebekler" ya da çok sevdiğimiz birinin yanında olmanın verdiği heyecanı hissederiz. Öte yandan, kabızsak ve birkaç gün boyunca tuvalete gitmediysek, bu durum rahatsızlığa ve strese neden olabilir. Bağırsaklarımız bakteri, virüs, mantar, protozoa (tek hücreliler) ve diğer mikroskobik etkenlerden oluşan 10 ila 100 trilyon mikrobiyal hücre barındırır. Bu sayı, bir insanın sahip olduğu insan hücresinden fazladır. Uzmanlar bu topluluğun bizimle simbiyotik bir ilişki, yani karşılıklı faydalanma içinde olduğunu açıklıyor. Onlar yediğimiz gıdalardan besin alırken bizim de besinleri sindirimimize yardımcı olurlar ve kendi başımıza yapamadığımız bazı bileşenleri parçalamamıza da yardımcı olurlar. Son yirmi yılda, mikrobiyota ve sağlığımız üzerindeki etkisi hakkındaki bilgiler önemli ölçüde arttı. Dr. Ahmed, bilim insanları tarafından geliştirilen yeni araç ve testlerin bağırsaklarda yaşayan mikroorganizmaların ölçülmesine ve bunların bazı hastalıkların gelişimini nasıl etkilediğinin anlaşılmasına yardımcı olduğunu belirtiyor. Dr. Pasricha, "Disbiyoz dediğimiz mikrobiyota dengesindeki değişiklikler artık insanoğlunun bildiği neredeyse her hastalıkla ilişkilendiriliyor" diye ekliyor. 2011 yılında Dr. Pasricha, sıçanlarla yapılan ve yaşamın ilk günlerindeki mide tahrişinin "depresyon ve anksiyete benzeri davranışlarda uzun süreli bir artışa neden olabileceğini" gösteren bir çalışmaya öncülük etti. Diğer araştırmalar, disbiyozun - dengesiz bağırsak mikrobiyotasının - obezite, kardiyovasküler hastalıklar ve hatta kanserle ilişkili olduğunu gösteriyor. Ancak Dr. Pasricha, net bir neden-sonuç ilişkisi kurmak ya da bağırsak mikrobiyotasında bulunan sorunların çeşitli hastalıkların kaynağı olup olmadığını belirlemek için yeterli kanıt olmadığına dikkat çekiyor. "Hem hayvan çalışmalarında hem de insanlarla yapılan bazı araştırmalarda, bağırsakta başlayan bazı sorunların daha sonra anksiyete veya depresyona neden olabileceğine dair bazı veriler var. Ancak bu hastalıklar bağırsak yüzünden mi ortaya çıkıyor, henüz bilmiyoruz" diyor. Mikrobiyota ve bağırsak-beyin bağlantısı hakkındaki son keşifler göz önüne alındığında, karnımızda yaşayan mikroskobik canlılar arasında mükemmel bir denge sağlamak mümkün mü? Dr. Ahmed bunun zor olduğunu, çünkü her insanda farklı bakteri, virüs ve diğer etkenlerden oluşan bir bileşim olduğunu belirtiyor. "Herkesin mikrobiyomu çok farklı. Kimse başka herhangi bir insanla aynı başlangıç noktasında değil" diyor. Ancak uzmanlar, bağırsak sağlığımız için iyi olduğu düşünülen bazı genel müdahaleler olduğunu söylüyor. Örneğin, çeşitli ve dengeli bir diyete sahip olmak iyi bir başlangıç sağlıyor. Probiyotikler, yani doğal yoğurt, kefir ve kombuça (fermente edilmiş çay) gibi sindirim sistemi için iyi olan belirli bakteri türlerini içeren gıdalar; ve prebiyotikler, yani meyve ve sebzeler gibi lif bakımından zengin ve mikrobiyotayı besleyen bileşenler de oldukça yararlı. Dr. Ahmed, "Diyette çeşitlilik, özellikle de yediğiniz bitki bazlı gıdaların sayısı çok önemli" diyor. Herkesin her öğünde ne kadar meyve, sebze, tam tahıl, bakliyat, yemiş, tohum ve baharat bulunduğunu düşünmesini tavsiye ediyor. Diyetlerimizin bitki merkezli olması gerektiğine inandığını belirten Dr. Ahmed, haftada ortalama 30 farklı bitki yiyen insanlarda sağlıklı bir mikrobiyom olduğunu gösteren çalışmalara dikkat çekiyor. Peki beslenme düzenindeki bir değişiklik duyguları etkileyebilir ve hatta depresyon gibi hastalıklarla mücadeleye yardımcı olabilir mi? İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırma bu soruya yanıt arıyor. Uzmanlar depresyon yaşayan 71 gönüllüyü bir araya getirdi ve onları iki gruba ayırdı. İlk gruba 4 hafta boyunca probiyotik verilirken, ikinci gruba plasebo verildi. Bilim insanları ve katılımcılar kimin ne aldığını bilmiyordu. Deney sırasında uzmanlar ruh hali, anksiyete, uyku ve tükürük kortizolü (stresle ilgili bir madde) gibi faktörleri ölçmek için çeşitli testler yaptı. Klinik psikolog ve çalışmanın lideri Rita Baião, depresyondaki kişilerin nötr ya da pozitif uyaranlara kıyasla negatif duygulara ve yüz ifadelerine daha fazla dikkat etme eğiliminde olduklarını belirtiyor. Portekiz Lizbon Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yardımcı doçent olan Baião, "Probiyotik kullanımının beyindeki duygusal bilgilerin işlenmesine müdahale edip edemeyeceğini anlamak istedik" diyor. "Probiyotik grubunda, yüz ifadesi ve diğer duygusal bilgilerin değerlendirilmesine ilişkin olumsuz uyaranlara odaklanma eğiliminin daha düşük olduğunu gözlemledik." Uzman, probiyotiklerin bazı depresif semptomları hafifletmeye yardımcı olabileceğine inanıyor. Ancak bu konuda da daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. Dr. Pasricha, bir mikrobiyomun bileşimini değiştirmenin on yıllar alabileceğini söylüyor. "Ve çoğu insan için bazı davranışları sürdürmenin çok zor olduğunu biliyoruz. Aksi takdirde obezite salgınımız olmazdı. Ama bu bulmacayı tamamlamak için gerekli parçaları bir araya getiriyoruz."
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık
Eta Aquarid Meteor Yağmuru: Nereden, nasıl izlenebilir ?
Dünyanın en çarpıcı gökyüzü olaylarından Eta Aquarid meteor yağmuru, bugünlerde zirve yapacak ve meraklıları atmosferden geçen onlarca meteoru görme şansına sahip olacak. Halley Kuyruklu Yıldızı'ndan kopan parçaların neden olduğu meteor yağmuru NASA'ya göre hızla hareket eden göktaşları ve uzun, parlak kuyruklarıyla biliniyor. 5 ve 6 Mayıs'ta zirve yaptığında, karanlık, kırsal noktalarda saatte 50 meteor görülebileceği kaydediliyor. Güney yarımkürenin en iyi görüntüyü yakalaması beklenirken, kuzey yarımküredeki gözlemcilerin de özellikle ışık kirliliğinin olmadığı kırsal kesimlerde saatte 10 kadar meteor görebileceği vurgulanıyor. Eta Aqurarid'in 20 Nisan'dan bu yana aktif olmasına karşın, farklı uzmanlar en yoğun aktivitenin 5 veya 6 Mayıs'ta olacağını hesaplıyor. Gözlemcilerin sabaha karşı 03:00 ile güneşin doğumuna kadar olan süreçte gökyüzüne bakmaları tavsiye ediliyor. Türkiye'den de aynı saatlerde meteorların gözlemlenebileceği belirtiliyor. En iyi deneyimi yaşayabilmeleri için gözlemcilere en az 30 dakika gözlerini karanlığa alıştırmaları tavsiye ediliyor, meteorlar gökyüzünden çok hızlı geçtiğinden teleskop ya da dürbüne ihtiyaç duyulmayacak. Zirve 5-6 Mayıs'ta olsa da Eta Aquarid yağmuru mayıs ayının sonuna kadar zayıflayarak devam edecek. Eta Aquarid meteor yağmuru aslında Dünya'nın yakınından en son 1986'da geçen Halley kuyruklu yıldızının bir mirası. Dünya her yıl, Halley kuyruklu yıldızının geride bıraktığı tozlu izin yakınından geçerken meteor yağmuru yaşanıyor. Kuyruklu yıldızdan kopan ve bir kum tanesinden büyük olmayan küçük parçacıklar Dünya'nın atmosferine saatte 65 kilometre hızla çarpıyor. Atmosfere hızlı giriş yoğun bir sürtünme yaratıyor, parçacıklar buharlaşırken, bizim meteor olarak algıladığmız parlak ışıma ortaya çıkıyor. Eta Aquaridler yavaş meteor yağmurlarının aksine hızlı ve keskin ışımalar yaratıyor ve bu da bir ışık izi ortaya çıkarıyor. Halley kuyruklu yıldızından kopan parçalar bazen daha büyük oluyor ve ateş topları da yaratabiliyor. Bu nadir görülen büyük ışımalar, meteor yağmurunun en çarpıcı görüntülerini oluşturuyor. Mayıs'ta gözlemlenebilecek tek gökyüzü olayı Eta Aquarid değil. 12 Mayıs'ta dolunay, 27 Mayıs'ta da yeni ay olması bekleniyor. 22-24 Mayıs arasında da Ay, Venüz ve Mars gün batımının hemen ardından Batı yönünde bir araya gelecek.
Uzay, Bilim, Gökbilimi
Kahve içmek, demir ve kalsiyumun bağırsaktaki emilimini engelliyor mu?
Yemeğinizle birlikte ya da hemen sonrasında kahve içmemeniz konusunda bir uyarı duyduysanız, bunda gerçeklik payı var. Kahvede 1.000'den fazla kimyasal madde var. Kafein, polifenoller ve tanenler yiyecekten aldığımız besinlerin sindirimini bozabiliyor. İyi haberse, çoğu kişi için bunun etkilerinin oldukça az ya da bir sorun yaratmayacak kadar önemsiz olması. Vücudumuzdaki yaşamsal önemdeki faaliyetler için yiyecek ve içeceklerimizden aldığımız besinlere ihtiyacımız var. Fiziksel sağlığımızı koruyabilmek için farklı türlerde besin ögelerine gereksinim duyuyoruz. Londra'daki University College London'dan beslenme bilimi eğitimi alanında doktora araştırmacısı ve Sağlık Bilimleri Akademisi'nin baş bilim eğitmeni Alex Ruani "Tüm sindirim bloke edilmiyor" diyor. Etkinin, kahvenin kuvveti, tüketilen besin, yaş, metabolizma, sağlık durumu ve genetik gibi bireysel faktörlere de bağlı olduğunu vurguluyor. Bahsettiğimiz besinler arasındaysa, kalsiyum, demir ve B vitamini bulunuyor. Linus Pauling Enstitüsü'nün direktörü ve Oregon Eyalet Üniversitesi Profesörü Emily Ho "Besin düzeyleriniz yeterliyse kaygılanacak bir şey yok. Fakat ilgili besin ögelerinin yoksunluğunu çekmenin eşiğindeyseniz, aşırı kahve tüketimi daha da azalmalarına yol açabilir" diyor. 1980'li yıllardan beri yapılan araştırmalar, kahve ile daha düşük demir sindirimi arasında ilişki kurdu. Ho "Yemekle birlikte kahve içerseniz, yemekteki besleyici maddeler kahvede bulunan polifenollere yapışabilir" diyor. Mineraller kan akışına girmek için bağırsak hücrelerinden geçmek zorunda olduğu için bu yapışma süreci, vücudun demiri sindirmesini zorlaştırıyor. "Polifenollere yapışırlarsa, sadece vücudunuzdan gelip geçiyorlar ve dışkılanıyorlar" diye de ekliyor Ho. Bu durum demir alımı için önemli. Özellikle de bitki temelli gıdalarda bulunan ve "non heme demir" adı verilen demir için. Vücudun bu demiri sindirebilmesi daha zor. Kahvedeki polifenoller, özellikle de klorojenik asit bu tip demire yapışabiliyor ve kan akışına gitmesini önleyebiliyor. Sonuçta da demir bu maddelere bağlı bir şekilde sindirim sisteminden geçiyor. En nihayetinde ise bedenin kullanması yerine doğrudan dışkılanıyor. Bütün bunlar, demir eksikliği yüzünden kansızlık çekenlerin, demir açısından zengin gıdalarla birlikte kahve tüketmekten sakınması gerektiği anlamına geliyor. Alex Ruani "En iyisi midenizde karışmaması için kahveyi demir açısından zengin gıdalar tüketmeden bir saat önce ya da birkaç saat sonra içmek" diyor. Regl olan ve gebe kadınlar da demir seviyelerini gözetmesi gerekenler arasında. Bunun nedeniyse demire daha çok ihtiyaç duymaları ve demir eksikliğinden kaynaklanan kansızlığa yakalanmaya daha açık olmaları. Dolayısıyla kahve tüketimlerine dikkat etmek durumundalar. Kalsiyum kemik sağlığı açısından hayati önemde. Böbreklerimiz atıkları ve ekstra sıvıyı idrar yoluyla vücuttan atıyor ve sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi kimyasalların dengeli olmasını sağlıyor. Aynı zamanda hormon da üretiyorlar. Araştırmalar kafeinin, böbreklere ve bağırsağa etkisi nedeniyle kalsiyumun vücutta tutunmasını zorlaştırdığını gösteriyor. Yine bu etkiler minimum düzeyde ama zaten düşük kalsiyum ile beslenen ya da kemik hastalıkları riskine daha açık insanlarda önemli olabiliyor. Ruani "Osteoporosis International adlı bir dergide yayımlanan popüler bir araştırmada, kafeinin kemik metabolizmasını bozarak kemik kaybına neden olabileceği söyleniyor. Ancak kafeinin osteoporoza (kemik erimesi) gerçek etkisini belirleyebilmek için daha çok araştırma yapılması gerek" diyor. Kalsiyum vücutta depolanabiliyor, dolayısıyla tavsiye edilen günlük bir doz yok. Fakat 19-64 yaş arasındaki yetişkinlerin günlük 700 miligram kalsiyum alması gerekiyor. Kafeinin idrar yapmak için tuvalete gitme sıklığınızı artırdığını da unutmamak gerekiyor. Ho "Bu durum da suda çözünebilen bazı B vitaminleri ile demir ve kalsiyum gibi minerallerin kaybına neden olabilir. Çünkü idrara çıkmak vücuttaki seviyelerini düzenlemede bir rol oynuyor" diyor. Ruani B vitamini hakkında "Kahvenin böbreklerin işlevinde ve beslenme metabolizmasındaki etkileri nedeniyle, çok miktarda (örneğin günde dört bardak) kahve içmek idrara çıkma sıklığını artırabilir" diyor ve ekliyor: "Böylece de suda çözünebilen vitaminleri kaybedersiniz. Buna B vitaminleri de dahil." B vitaminleri suda çözünüyor, dolayısıyla vücutta depolanmıyor. Bunun yerine fazla gelen miktar idrarla atılıyor. Probiyotikler, sağlığa çeşitli faydaları olduğu belirtilen canlı bakteriler ve mayalardır. Bağırsaklarınızın doğal dengesinin korunmasına yardımcı olsalar da dile getirilen diğer faydalarını destekleyecek çok fazla kanıt yok. Dolayısıyla, probiyotik ek gıdalar veya yoğurt ve kefir gibi prebiyotik açıdan zengin besinleri tüketirken, yanında sıcak bir kahve içmemek en iyisi. Ruani "Probiyotiklerdeki canlı bakteriler ısıya aşırı duyarlı. Yani sıcak kahve gibi yüksek ısılı içeceklerle karşılaşmaları durumunda yaşama oranları azalıyor ve daha etkisiz hale geliyorlar" diyor. Bazen antibiyotik alımı nedeniyle ortaya çıkan ishali tedavi etmek için doktorlar probiyotik alınmasını istiyor. Bundan maksimum yararı elde edebilmek için kahve içtiyseniz probiyotik almadan önce 30 ila 60 dakika beklenmesi tavsiye ediliyor. Kahve yerine çaya geçmeyi düşünüyorsanız, kaygıların bazılarının çay için de geçerli olduğunu bilmek önemli. Ho şu uyarıyı yapıyor: "Aslında çaydaki polifenollerin de besleyici maddelere benzer bir etkisi olabilir. Yani, besleyici maddelerin sindiriminden kaygılıysanız çay tüketiminizin zamanlamasına da dikkat etmelisiniz."
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık, Gıda
Kulak kiri ve sağlığınız arasında nasıl bir ilişki var?
Kulak kiri, turuncu ve yapışkan yapısıyla hoş bir sohbette muhtemelen konuşmak isteyeceğiniz son şey… Ancak kanser, kalp hastalıkları ve tip 2 diyabet gibi metabolik rahatsızlıklar hakkında bilgi edinmek isteyen bilim insanlarının dikkatini giderek daha fazla çekiyor. Bu yapışkan maddenin bilimsel adı serumen ve dış kulak yolunu çevreleyen iki tür bezin, seruminöz ve sebase bezlerinin salgılarının bir karışımı. Ortaya çıkan bu karışım; kıl, ölü deri hücreleri ve diğer vücut kalıntılarıyla birleşerek bilinen mumsu kıvamına ulaşıyor. Kulakta oluşan bu madde, yürüyen banta benzetebileceğimiz türden bir sistemle dış kulağa doğru taşınıyor ve cilt hücrelerine tutunarak her gün yaklaşık milimetrenin yirmide biri kadar bir hızla ilerliyor. Kulak kirinin asıl işlevi hala tam olarak bilinmiyor. Ancak en olası işlevi, kulak yolunu temiz ve nemli tutmak olabilir. Bunun yanı sıra, bakteri, mantar ve hatta böcekler gibi istenmeyen misafirlerin kafamıza girmesini engelleyen etkili bir tuzak görevi görüyor. Çirkin görüntülü kulak kiri, araştırmalarda vücut sıvıları arasında pek ilgi görmedi. Ancak bu durum, yapılan şaşırtıcı bilimsel keşiflerle değişmeye başlıyor. Kulak kiri kişi hakkında önemli ve önemsiz pek çok bilgi sunabilir. Örneğin, Avrupa veya Afrika kökenli kişilerin büyük çoğunluğunun sarı-turuncu renkli, yapışkan "ıslak" kulak kiri var. Ancak Doğu Asya kökenlilerin yüzde 95'i "kuru" ve gri kulak kirine sahip. Bu fark, ABCC11 adlı bir genin kontrolünde gerçekleşiyor. Aynı gen, koltuk altı kokusunda da rol oynuyor. Hatta bu genin belirli bir versiyonuna sahip olan (çoğunlukla kuru kulak kirine sahip) insanların yaklaşık yüzde 2'sinin hiç koltuk altı kokusu olmayabiliyor. Ancak en ilginç keşifler, kulak kirinin sağlık hakkında neler anlatabileceğiyle ilgili. 1971 yılında, California Üniversitesi'nden Nicholas L. Petrakis, ıslak kulak kirine sahip Amerikalı, Afrika kökenli Amerikalı ve Alman kadınların meme kanserinden ölüm oranlarının, kuru kulak kirine sahip Japon ve Tayvanlı kadınlara göre yaklaşık dört kat daha yüksek olduğunu keşfetti. 2010 yılında Tokyo Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları, meme kanseri olan Japon kadınlarda ıslak kulak kiri genine sahip olma olasılığının sağlıklı kadınlara göre yüzde 77 daha fazla olduğunu buldu. Yine de bu bulgu tartışmalı; Almanya, Avustralya ve İtalya'da yapılan büyük ölçekli çalışmalar bu iki kulak kiri türü arasında meme kanseri riski farkı bulamadı. Ancak bu ülkelerde kuru kulak kirine sahip insan sayısı oldukça az. Bazı hastalıklarla kulak kirinde bulunan maddeler arasında daha güçlü bağlantılar da mevcut. Akçaağaç şurubu idrar hastalığı (maple syrup urine disease) gibi nadir genetik bozukluklarda, idrar ve kan belirgin bir şekilde tatlı kokar. Bu kokunun sebebi olan sotolon adlı molekül, hastaların kulak kirinde de tespit edilebiliyor. Yani, bu hastalığın tanısı sadece kulak kirinden örnek alarak konulabiliyor Louisiana Eyalet Üniversitesi'nden çevre kimyacısı Rabi Ann Musah'a göre, "Yeni doğan bir bebeğin kulağından yayılan bu tatlı koku, 12 saat içinde hastalığın varlığını gösterebilir" diyor. Covid-19 da zaman zaman kulak kirinde tespit edilebiliyor. Aynı zamanda bir kişinin tip 1 veya tip 2 diyabeti olup olmadığı da kulak kirinden anlaşılabiliyor. Erken araştırmalar, bazı kalp hastalıklarının da kulak kirinden tespit edilebileceğini gösteriyor. Ancak şu an bu tür durumlar için kan testleri daha pratik. Musah'ın ilgilendiği bir başka hastalık ise Ménière hastalığı. Bu hastalık baş dönmesi, mide bulantısı ve işitme kaybına yol açıyor. Musah ve ekibi, Ménière hastalığı olan bireylerin kulak kirinde üç farklı yağ asidinin sağlıklı bireylere göre çok daha düşük seviyede olduğunu keşfetti. Bu bulgu, hastalığın hızlı teşhisini mümkün kılabiliyor. "Kulak kiri özellikle nadir ve teşhisi zor hastalıklar için büyük umut vadediyor," diyen Musah'a göre kan, idrar veya beyin omurilik sıvısıyla teşhisi uzun süren hastalıkları tanımak için kulak kirini incelemek yeni bir yol olabilir. Peki kulak kirini bu kadar önemli yapan nedir? Cevap: Metabolizma. Brezilya'daki Goiás Federal Üniversitesi'nden kimya profesörü Nelson Roberto Antoniosi Filho'ya göre, "Birçok hastalık metabolik kökenli. Örneğin diyabet, kanser, Parkinson ve Alzheimer." Bu hastalıklarda hücre içindeki mitokondriler farklı çalışmaya başlar; yeni maddeler üretir veya bazılarını üretmeyi bırakırlar. Kulak kiri, bu kimyasal değişiklikleri diğer vücut sıvılarına göre daha iyi yansıtır çünkü yavaş birikerek zamanla bir "metabolik arşiv" oluşturur. ABD Philadelphia'daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi'nde kimyasal ekolojist Bruce Kimball da bu fikri destekliyor: "Kulak kiri zaman içinde birikir ve böylece metabolizmadaki uzun vadeli değişiklikleri yakalamak için ideal bir ortam oluşturur." Antoniosi Filho ve ekibi bu anlayışı kullanarak "cerumenogram" adlı bir teşhis aracı geliştirdi. 2019'da yapılan bir çalışmada, lenfoma, karsinom veya lösemi teşhisi konmuş 52 kanser hastasından ve 50 sağlıklı kişiden kulak kiri örnekleri alındı. Bu örneklerde uçucu organik bileşikler (VOC'ler) analiz edildi ve 27 molekülden oluşan bir "kanser izi" keşfedildi. Sonuç olarak bu 27 molekül sayesinde, bir kişinin kanser olup olmadığı yüzde 100 doğrulukla tahmin edilebildi. Moleküllerin kanser hücrelerinin ortak metabolizmasından kaynaklanması nedeniyle hangi tür kanser olduğu ayırt edilemedi. Araştırma grubu şimdi, yalnızca kanser hücrelerinin metabolizması tarafından üretilen daha az sayıda moleküle odaklanıyor. Yayımlanmamış yeni çalışmalara göre, bu yöntem kanser öncesi hücre değişimlerini de tespit edebiliyor. Antoniosi Filho, "Birçok kanser türünde birinci evrede teşhis halinde yüzde 90'a varan tedavi başarısı görülüyor. Bu nedenle, kanser öncesi aşamaların teşhisi başarı oranını daha da artırabilir" diyor. Araştırmacılar, Parkinson ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların da erken belirtilerinin kulak kirinden tespit edilip edilemeyeceğini araştırıyor. Brezilya'daki Amaral Carvalho Hastanesi, cerumenogramı kanser tedavisi için teşhis ve izleme aracı olarak kullanmaya başlamış durumda. Musah ise Ménière hastalığını teşhis etmek için tıpkı Covid-19 testleri gibi kullanılabilecek bir evde test kiti geliştirmeyi hedefliyor. Musah, normal, sağlıklı kulak kirinin kimyasal yapısını daha iyi anlamak gerektiğini söylüyor. Ancak hedefi, bir gün kulak kirinin tıpkı kan gibi hastanelerde rutin olarak analiz edilmesi. Musah, "Yağ açısından çok zengin olan kulak kiri, yağ metabolizması bozukluklarına bağlı hastalıklar için mükemmel bir test maddesi" diye ekliyor. Özel olarak kulak kiri üzerinde çalışmayan ancak biyolojik molekülleri analiz eden Manchester Üniversitesi'nden kimyager ve kütle spektrometresi uzmanı Prof. Perdita Barran da bu görüşü destekliyor: "Kanda bulduğunuz bileşikler genelde suda çözünür. Ancak kulak kiri yağ bazlıdır ve bu nedenle yağlarda meydana gelen ilk değişimleri görmek için eşsiz bir örnek olabilir."
Bilim, Yaşam, Sağlık, Tıp
Yeni araştırmalar işlenmiş gıdalar ve erken ölüm riski arasında nasıl bağlantı kuruyor?
İngiltere ve ABD dahil sekiz ülkede yapılan bir araştırma, aşırı işlenmiş besinleri çok tüketen kişilerin erken ölüm riskinin daha yüksek olabileceğini ortaya koydu. İşlenmiş etler, bisküviler, gazlı içecekler, dondurma ve mısır gevrekleri sıklıkla tüketilen aşırı işlenmiş gıdalardan bazıları. Bu tür gıdalar için kullanılan tek bir tanım yok ama genel olarak "ev yemeklerinin içermediği maddeleri içeren gıdalar" olarak tanımlanıyorlar. Yapımlarında görünümlerini, tat ya da kıvamlarını daha çekici hale getirmek için kimyasal, renklendirici ve tatlandırıcı gibi maddeler kullanılıyor. İşlenmiş gıdaların neden sağlığı bozma riski yarattığı henüz tam olarak belirlenemedi. Buna işleme sürecinin kendisinin neden olduğuna dair çok az kanıt var. Bunun nedeni gıdaların yüksek düzeyde yağ, tuz ve şeker içermesinden kaynaklanıyor olabilir. American Journal of Preventive Medicine dergisinde yayınlanan çalışmadaki araştırmacılar, aşırı işlenmiş gıda tüketimi ile ölüm oranı arasındaki etki için önceki araştırmaları inceledi. Çalışma, bu tür gıdaların erken ölüme neden olduğunu kesin olarak kanıtlayamadı. Çünkü bir kişinin sağlığında diyetinin yanı sıra, hayatını nasıl yaşadığı, gelir durumu gibi faktörler de rol oynuyor. Araştırmacılar, insanların beslenme alışkanlıklarına ilişkin anketler ile sekiz ülkenin (Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Meksika, İngiltere ve ABD) ölümlere ilişkin verilerini inceledi. Rapora göre, İngiltere ve ABD'de kalori alımının yarısından fazlası aşırı işlenmiş gıdalardan geliyor. Bu ülkelerde, yüzde 14 oranındaki erken ölümlerin, bu etkiyle bağlantılı olabileceğine inanılıyor. İşlenmiş gıda tüketiminin çok daha düşük olduğu Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerdeyse, bu gıdaların erken ölümlerin yaklaşık yüzde 4'ü ile bağlantılı olduğu tahmin ediliyor. Brezilya'dan çalışmanın direktörü Dr. Eduardo Nilson, işleme sırasında gıdalarda meydana gelen değişiklikler ile renklendiriciler, yapay aromalar ve tatlandırıcılar gibi katkı maddelerinin sağlığı etkilediğini söylüyor. Araştırmaya göre, 2018 yılında ABD'de aşırı işlenmiş gıda tüketimi nedeniyle 124 bin erken ölüm gerçekleşti. İngiltere'de ise yaklaşık 18 bin. Hazırlanan raporda, hükümetlerin diyet tavsiyelerini güncelleyerek insanları bu gıdaları azaltmaya teşvik etmeleri gerektiği kaydediliyor. İngiltere'de hükümetin beslenme uzmanlarından oluşan kurulu, gıdaların işlenme şekli ile kötü sağlık arasında bir bağlantı olduğuna dair güçlü bir kanıt bulunmadığını açıkladı. Çalışmadaki veriler, aşırı işlenmiş gıdaların insanların sağlığı üzerindeki etkisinin modellenmesine dayanıyor. Uygulamalı istatistik alanında çalışmış emekli bir profesör olan Kevin McConway, çalışmanın çok sayıda matematiksel varsayımda bulunduğunu ve bu nedenle sonuçlar konusunda temkinli olduğunu söylüyor. McConway, aşırı işlenmiş gıdaların hangi yönünün sağlığı etkilediği konusunun "hala net olmadığını" savunuyor ve "Bu tür bir çalışmada neyin neye sebep olduğundan tam olarak emin olamazsınız" diyor. Yağ ve şeker oranı yüksek diyetlerin tip 2 diyabet, obezite, kalp rahatsızlıkları ve bazı kanserler gibi erken ölüme yol açabilecek hastalıkların riskini artırabileceği bir süredir biliniyor. Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Stephen Burgess, bu tür araştırmaların aşırı işlenmiş gıda tüketiminin zararlı olduğunu kanıtlayamayacağını söylüyor. Birçok ülkede yapılan çalışmalar aşırı işlenmiş gıdaların sağlık için bir risk yarattığını savunuyor. Dr. Burgess de, ultra işlenmiş gıdaların "sorumlu olabileceği" olasılığını kabul ediyor. Üreticileri temsil eden Gıda ve İçecek Federasyonu, "aşırı işlenmiş gıda" teriminin yoğurt, makarna sosları veya ekmek gibi insanların sağlıklı ve dengeli beslenmelerine yardımcı olabilecek çok çeşitli gıdayı "şeytanlaştırdığını" savunuyor. Gıda üreticileri tarafından kullanılan tüm katkı maddelerinin Gıda Standartları Ajansı tarafından onaylandığı, bunların tüketim için güvenli olduğunun garanti edildiği belirtiliyor.
Diyet & Beslenme, Bilim, Obezite, Sağlık, Gıda güvenliği, Gıda
Bursa'daki fay hatlarıyla ilgili neler biliniyor?
Türkiye'de yeni yapılan bir araştırma Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın güney kolundaki fayların etkisi altında olan Bursa'nın deprem riskine dikkat çekiyor. Bursa Türkiye'nin en kalabalık ve en fazla ihracat yapan kentlerinden biri. Kentte birden fazla fay bulunuyor. BBC Türkçe'ye konuşan araştırmanın ortak yazarı Munzur Üniversitesi Yer Bilimleri ve Mühendisliği bölümünde Doç. Dr. Taylan Sançar, yaptıkları paleosismolojik araştırmalar neticesinde İnegöl fayının yaklaşık 2500 yıldır uykuda olduğunu bulduklarını belirtiyor. Paleosismoloji, yer bilimi (jeoloji) ve deprem biliminin (sismoloji) bir alt dalı ve geçmişte meydana gelmiş depremleri inceliyor. Son dönemde yapılan farklı araştırmalar kentin deprem riskine ışık tutuyor. Bursa'da 2024 yılında yayımlanan bir araştırmayla yeni bir fay hattı keşfedildiği ve bu fayın 7 ya da üzerinde deprem üretme potansiyeli olduğu iddia edilmişti. BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar tarihi kentin büyük bir deprem için bir an önce hazır olması gerektiği uyarısında bulunuyor. Tarihsel kayıtlar Bursa'da 1850'lerde yıkıcı iki deprem yaşandığını gösteriyor. Depremlerin büyüklüğünü ölçen aletler 1900'lerden önce icat edilmemişti. Bu tarihten önce yaşanan depremlerin büyüklükleri tam olarak bilinmiyor. Diğer yandan tarihi depremlerin spesifik olarak hangi fay hattındaki hareketlerle gerçekleştikleri de kayıt altına alınmış değil. Doç Dr. Taylan Sançar, "Eski depremlerin nerede olduğunu bulmak bize sadece zamansal olarak bu fayın deprem üretme aralıkları konusunda bir fikir vermiyor" diyor ve ekliyor: "Aynı zamanda mekansal olarak da hangi fayın kırılıp kırılmadığı konusunda bilgiler veriyor." Sançar, tarihsel depremlerde hangi fayların kırılıp kırılmadığının ilgili yöntemlerle test edilmesi, denetlenmesi ve doğrulanması gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde, bu alanlarda şehirleşme politikalarının soru işareti taşıdığını söylüyor. Bursa'da Ulubat, Bursa ve İnegöl faylarının tarihçesini anlamak isteyen araştırmacılar, kentin geçmiş deprem izlerini taşıyan bölgelerinde kilometrelerle ölçülen derinlik ve genişlikte hendekler kazdılar. Zira geçmişte deprem olan bir yerdeki yüzey kırığı zaman içinde toprakla örtülüp kapanıyor. Kazılan hendeklerdeki toprak tabakasını detaylı olarak sınıflandıran araştırmacılar faydan etkilenmemiş ilk toprak katmanını laboratuvarlarda yaşlandırarak depremlerin tarihine dair bulgulara ulaştılar. BBC Türkçe'ye konuşan Sançar, bütün bu tarihlendirmeler sonucunda, Ulubat Fayı üzerinde 1800 yıldır; İnegöl Fayı üzerinde de 2500 yıldır bir depremin oluşmadığını bulduklarını söylüyor. Buna göre, inceledikleri üç fayın da 7 civarı büyüklükte deprem üretme potansiyeli var. Bunun yanında Bursa ve İnegöl faylarının birinde meydana gelen deprem diğerini tetikleyebiliyor. Sançar, iki fayın birilikte kırılmasının daha büyük bir depreme sebep olabileceğini söylüyor. Tunceli'deki Munzur Üniversitesi'nden bilim insanı, bu nedenle risk ve tehlike değerlendirmelerinde Bursa fayının geçmişte kırılıp kırılmadığının tespitinin önemli olduğunu belirtiyor. İncelemelerinde kesin sonuca ulaşamamalarının, araştırmalarının kapsamı ve bütçesi kadar, paleosismolojik incelemeler yaptıkları arazilerin başta yapılaşma olmak üzere insan eliyle bozulmuş olmasıyla ilgili olduğunu savunuyor. İnceleme için kazılacak arazilerin doğal yapısının korunmuş olması gerekiyor. Sançar, özellikle Bursa merkezde bu tip yerleri bulmanın zor olduğunun altını çiziyor. İdeal koşullarda kentlerin bu araştırmalara olanak verecek şekilde planlanması gerektiğini söylüyor. Sançar bu sınırlamaların da etkisiyle 1850'lerde meydana gelen depremin yerinin halen tam olarak kesinleşmediğini belirtiyor. BBC Türkçe'ye konuşan İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'nden Prof. Dr. Sinan Özeren, çalışmanın sonuçlarının Bursa'nın deprem riskinin anlaşılması açısından oldukça önemli olduğunu söylüyor. Özeren, Kuzey Anadolu Fayının kuzey ve güney kollarının farklı özelliklerine dikkat çekiyor. Kuzeyde yüklenmenin fazla olduğunu söyleyen Özeren, güneyde senelik atımın daha az gerçekleştiğini belirtiyor ve ekliyor: "Bir segmentin üzerindeki yüklenme miktarı az olabilir. Ama çok uzun süre yüklenmiş olabilir." Özeren, bunun hasar yönünden en dramatik örneklerinden biri olarak Çin'de 2008 yılında yaşanan 7,8 büyüklüğündeki Wenchuan depremini veriyor: "Etrafındaki senelik atım çok ciddi değildi ama çok uzun süre birikim olmuştu." Bursa'daki deprem riskiyle ilgili yayımlanmış araştırmaları olan Gebze Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde Doç. Dr. Savaş Karabulut, kentin yüzleştiği ilk tehdidin Kuzey Anadolu Fay Zonu ile ilgili olduğunu belirtiyor. Kuzey Anadolu Fayı Marmara Bölgesi sınırları içinde üç kola ayrılıyor. Kuzeyde Marmara Denizi'ni kesen hat, İstanbul dahil çevre illeri etkileyen depremler üretiyor. Orta kol Bursa'nın Mudanya ilçesinden geçip, Erdek, Çanakkale ve Ayvacık'a doğru uzanıyor. Güneydeki kolun üzerindeyse Bursa şehir merkezindeki yerleşim alanları dahil farklı noktaları kesen faylar bulunuyor. Bursa'nın kuzey tarafını Uludağ sınırlıyor. Kentten geçen fay hatlarının bazıları Uludağ'ın güneyinde yer alıyor. Bunlar arasında doğuda İnegöl, ortada Bursa ve batıda Ullubat fayları bulunuyor. Bursa şehir merkezinin 10-15 km güneyinde ise Soğukpınar fayı var. BBC Türkçe'ye konuşan Doç. Dr. Savaş Karabulut, Bursa'da deprem tehlike düzeyi açısından incelendiğinde, Kuzey Anadolu Fay Hattının Mudanya-Erdek'ten geçen ve Ayvacık'a doğru giden orta kolunun 7,2 büyüklüğünde deprem üretmesinin beklendiğini belirtiyor. Benzer şekilde güneyde doğrudan Bursa merkezden geçen güney kolun da 7,2 hatta 7,4'e varan bir deprem üretmesinin olasılık dahilinde olduğunu söylüyor. Karabulut, Bursa'nın Yıldırım, Osmangazi, merkez ve Mudanya ilçelerini kapsayan geçmiş çalışmasında 7,2 büyüklüğündeki olası depremi esas alarak yaptığı modellemelerle depremin kentin farklı bölgelerinde oluşturacağı ivme değerlerini hesapladığını belirtiyor. Buna göre Bursa merkez için 0,38g yani birinci derece deprem bölgesine denk gelen bir ivme oluşabileceğini öngörüyor. Depremin ivmesi, deprem dalgalarının yatay ve düşeyde binalara uyguladığı kuvvet olarak tanımlanıyor. Zemin ne kadar zayıfsa ivme o kadar kuvvetli oluyor. Karabulut, büyük ölçüde ova üzerine kurulmuş bir kent olan Bursa'nın zemin özellikleri dikkate alındığında, ivme değerinin 0,85g'ye kadar çıktığını bulduğunu aktarıyor. Mudanya'da bu sayının 1g seviyesine kadar ulaşabildiğini hesapladığını belirtiyor. Zemin büyütmesi olarak da bilinen bu durum uzak mesafelerde önemli yapı hasarlarına neden olabiliyor. Karabulut'a göre tarihi bir şehir olan Bursa'nın zemin sıvılaşmasına bağlı hasar riski de yüksek. TÜBİTAK'a göre sıvılaşma, deprem sırasında yer şiddetle sarsılırken toprağın dayanıklılığını kaybederek katı yerine sıvı gibi davranması durumu. Buna ek olarak Yıldırım Mahallesi, Bursa merkez ve Osmangazi'nin Uludağ yamaçlarına bakan kesimlerinde deprem sırasında heyelan ve kaya düşme riskinin de olduğunu kaydediyor. Bursa'da daha önce haritalarda yer almayan diri bir fay hattının 2024 yılında keşfedildiği iddia edilmişti. Ankara Üniversitesi Tektonik Araştırma Grubundan, projenin yöneticisi Prof. Dr. Gürol Seyitoğlu, Kayapa-Yenişehir adını verdikleri fayın 7 ve üzeri büyüklüğünde deprem üretebileceğini öngörmüştü. Taylan Sançar, Bursa'nın Türkiye'de deprem riskiyle yüzleşen Bingöl, İstanbul gibi kentlerden biri olduğunu hatırlatıyor. "Korkulan deprem değil insanların oturdukları evler" diyen Sançar, daha büyük depremlerin yaşandığı birçok ülkede can kaybının yaşanmadığını vurguluyor. Bilim insanı depreme dirençli kentlerin önceliklendirilmesi tavsiyesinde bulunuyor.
Bilim, Depremler, Türkiye
Arkeologlar gladyatörlerin aslanlarla gerçekten dövüştüğünü kanıtladı
Bir Roma gladyatörünün iskeletinde tespit edilen ısırık izleri, insan ile aslan arasındaki bir çarpışmanın ilk arkeolojik kanıtı olarak değerlendiriliyor. 2004 yılında İngiltere'nin York kentindeki Driffield Terrace'ta yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, dünyanın en iyi korunmuş Roma gladyatör mezarlığı olarak kabul edilen bu alanda bulundu. Genç bir erkeğe ait iskelet üzerinde yapılan adli tıp incelemesi, leğen kemiğindeki deliklerin ve ısırık izlerinin büyük olasılıkla bir aslana ait olduğunu ortaya koydu. Araştırmayı yürüten adli tıp uzmanı Prof. Tim Thompson, bunun gladyatörlerin büyük yırtıcı kedilerle savaştığına dair elde edilen ilk "fiziksel kanıt" olduğunu belirtti. "Bugüne dek Roma'daki gladyatör dövüşleri ve hayvan gösterilerine dair bilgilerimiz, tarihsel metinlere ve sanatsal tasvirlere dayanıyordu," diyen Prof. Thompson, "Bu keşif, söz konusu etkinliklerin gerçekten yaşandığını somut olarak ortaya koyuyor ve Roma'daki eğlence kültürüne dair anlayışımızı yeniden şekillendiriyor" diye ekledi. Uzmanlar, yaraları analiz etmek için üç boyutlu 3D tarama gibi modern adli teknikler kullandı. Tarama sonuçları, hayvanın gladyatörü leğen kemiğinden kavradığını gösterdi. İrlanda'daki Maynooth Üniversitesi'nden Prof. Thompson, ısırıkların ölüm anında gerçekleştiğini tespit ettiklerini belirterek, "Bu, gladyatör öldükten sonra gerçekleşen bir saldırı değil, doğrudan ölümüne neden olan bir olaydı" dedi. Bilim insanları yaranın boyut ve şeklini, Londra Hayvanat Bahçesi'ndeki büyük kedilerin ısırıklarıyla karşılaştırdı. Thompson, "Bu izler, bir aslanınkilerle birebir örtüşüyor" dedi. Isırıkların bulunduğu bölge de önemli ipuçları sundu. Prof. Thompson, "Aslanlar genellikle leğen kemiğine saldırmaz. Bu da gösteriyor ki gladyatör büyük ihtimalle dövüş sırasında yaralandı ve aslan onu kalçasından ısırarak sürükledi" diye açıkladı. İrlanda'daki Maynooth Üniversitesi'nden Prof. Thompson, ısırıkların ölüm anında gerçekleştiğini tespit ettiklerini belirterek, "Bu, gladyatör öldükten sonra gerçekleşen bir saldırı değil, doğrudan ölümüne neden olan bir olaydı," dedi. Bilim insanları yaranın boyut ve şeklini, Londra Hayvanat Bahçesi'ndeki büyük kedilerin ısırıklarıyla karşılaştırdı. Thompson, "Bu izler, bir aslanınkilerle birebir örtüşüyor," dedi. Isırıkların bulunduğu bölge de önemli ipuçları sundu. Prof. Thompson, "Aslanlar genellikle leğen kemiğine saldırmaz. Bu da gösteriyor ki gladyatör büyük ihtimalle dövüş sırasında yaralandı ve aslan onu kalçasından ısırarak sürükledi" diye açıkladı. 26 ila 35 yaşları arasında olduğu tahmin edilen bu erkeğe ait iskelet, iki başka kişiyle birlikte gömülmüş ve üzeri at kemikleriyle örtülmüştü. Önceki analizler, bu kişinin 'Bestiarius' olarak bilinen ve vahşi hayvanlarla dövüşen bir gladyatör olduğunu gösteriyor. York Üniversitesi'nden osteoarkeoloji uzmanı Malin Holst, 30 yıllık kariyerinde böyle bir ısırık izine ilk kez rastladığını belirtti ve ekledi: "Bu kalıntılar, gladyatörün kısa ama oldukça zorlu bir yaşam sürdüğünü gözler önüne seriyor." Kemiklerin yapısı, kişinin güçlü kaslara sahip olduğunu ve omuz ile omurgasında dövüş ya da ağır fiziksel çalışmaya bağlı yaralanmalar olduğunu ortaya koydu. Holst, "Bu olağanüstü bulgular sayesinde, gladyatörlerin yaşamına dair çok daha net bir tablo çizebileceğiz," dedi. Bulgular, PLOS One dergisinde yayımlandı. Araştırma, York gibi şehirlerde yalnızca aslanların değil, diğer egzotik hayvanların da arenalarda dövüştüğünü gösterdi. Hayvanların da hayatta kalmak için savaşmak zorunda kaldığı vurgulandı. Uzmanlar, bu keşfin York'ta henüz ortaya çıkarılmamış bir amfitiyatro olduğu ihtimalini güçlendirdiğini belirtiyor. Seçkin Roma liderlerinin yaşadığı kentte gladyatör dövüşlerinin, zenginliği ve gücü sergilemenin bir yolu olarak kullanıldığı düşünülüyor. York Arkeoloji Kurumu CEO'su David Jennings, "Bu gladyatörü neyin arenaya sürüklediğini asla bilemeyebiliriz" dedi ve ekledi: "Ama Roma'daki Kolezyum kadar simgesel bir yerden bu kadar uzakta böyle bir dövüşe dair ilk somut kanıtın bulunması gerçekten olağanüstü."
Arkeoloji, Tarih, Bilim, Hayvanlar alemi, İngiltere
İstanbul depreminde neden can kaybı ve ağır yıkım olmadı?
Marmara Denizi'nde 23 Nisan'da meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem İstanbul'da büyük bir yıkıma ve can kaybına neden olmadı. Resmi verilere göre, İstanbul'da 6,2 büyüklüğündeki depremin ardından 291 artçı sarsıntı kaydedildi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, depremin ertesi günü İstanbul başta olmak üzere Bursa, Balıkesir, Tekirdağ ve Yalova'da yaşayanlardan toplam 1399 yapı ihbarı alındığını açıkladı. Kurum, 7 binanın az hasarlı olduğunun tespit edildiğini söyledi. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu ise depremde birincil yaralanmanın olmadığını belirtti. Deprem sonrası panik nedeniyle kaçarken yaralanan kişilerin hastanelere başvurduğunu aktaran Memişoğlu, 60 kişinin hastanelerde tedavi edildiğini söyledi. Bakan, hayati tehlikenin olmadığını ekledi. Türkiye'de geçmişte benzer büyüklükteki depremlerde ölümler ve yıkımlar yaşanmıştı. Peki İstanbul ve çevresi 23 Nisan depremini nasıl can kaybı yaşamadan ve büyük bir felakete dönüşmeden atlattı? BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar bu sorunun yanıtını bulmak için birden fazla faktörün dikkate alınması gerektiğini söylüyor. BBC Türkçe'ye konuşan Bilim Akademisi Üyesi Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Okan Tüysüz, bunlardan ilkinin depremin merkez üssünün kente uzaklığı olduğunu belirtiyor. AFAD'a göre Silivri'ye yaklaşık 23 km uzaklıkta meydana gelen depremin derinliği de 7 km kadardı. Tüysüz, "Depremin odağı ne kadar uzaksa sizi o kadar az etkiler: İstanbul'un içinde aktif fay yok, faylar Marmara Denizi'nde" hatırlatmasında bulunuyor. Tüysüz'ün verdiği bilgiye göre, olası bir yıkımı etkileyen ikinci faktör, depremin büyüklüğü ve kırılan fayın uzunluğu. "6,2 olağan koşullarda yıkıcılığın olmadığı, (yıkıcı etkinin) ucu ucuna yeni başladığı bir büyüklük olarak düşünülebilir" diyor. 23 Nisan depremi toplam 13 saniye sürdü. Tüysüz, depremin süresinin büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu vurguluyor. "Deprem büyükse süresi de uzun olur genellikle. 17 Ağustos depremi ve 6 Şubat depremlerinin ilk büyük sarsıntısı bir dakikadan uzun sürmüştü." 6,2 büyüklüğünün İstanbul'daki yapı stoğunun kalitesi için bir test olmadığı belirtiliyor. BBC Türkçe'ye konuşan Türkiye Deprem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Gökçe, "Toplam uzunluğu 100 km'yi bulan bir fayın sadece 10 km'sinin kırıldığı, küçük, orta büyüklükte denemeyecek bir depremde bile oldukça fazla yapının hasar gördüğünü düşünüyorum" diyor. Sadece yapılan ihbarları esas alan hasar raporlarının eksik olabileceği uyarısında bulunan Gökçe, bazı hanelerin hasara rağmen ihbarda bulunmamış olabileceğini de belirtiyor. Uzmanlar, İstanbul'u etkileyecek 7 ve üzeri bir deprem riskinin halen canlı olduğu görüşünde. 2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi hazırlanan İstanbul'un Olası Deprem Kayıpları Tahminlerinin Güncellenmesi çalışmasına göre, kentte 7,5 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmesi durumunda 50 bine yakın binanın ağır ya da çok ağır hasar alması bekleniyor. 150 bine yakın binanınsa orta hasarlı olacağı öngörülüyor. BBC Türkçe'ye konuşan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Suna da yaşanan depremin binaların durumuyla ilgili güvence kabul edilemeyeceğini savunuyor. Suna, İstanbul'daki yapı stoğunun deprem açısından güvenli sayılabilmesi için 7 ve üzerindeki deprem senaryolarına hazır olması gerektiğini söylüyor. Uzmanlara göre depremlerin yıkıcı etkisinde bir diğer belirleyici faktör depremin ivmesi. Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Okan Tüysüz, ivmeyi, "deprem dalgalarının yatay ve düşeyde binalara uyguladığı kuvvet" olarak tanımlıyor. Buna göre depremin ivmesi büyüklüğüyle ve çoğu durumda fayın uzunluğuyla doğru orantılı. Diğer yandan zemin ne kadar zayıfsa ivme de o kadar kuvvetli oluyor. Tüysüz, 23 Nisan depreminin ivmesinin de 0,2g olarak ölçüldüğünü ifade ediyor. Bunun normal koşullarda "üçüncü derece deprem bölgesine karşılık gelen", "çok düşük" bir ivme olduğunu vurguluyor. "Deprem tehlike haritasında İstanbul'da beklenen ivme 0,6g ve binaların ona göre yapılıyor olması gerekiyor" diye ekliyor. Bilim Kurulu Üyesi profesör, İstanbul'da bu yükseklikte bir ivmeyle deprem olması durumunda yıkım görülmemesinin imkansız olduğunu tahmin ediyor. Tüysüz, on binlerce binanın ağır hasar riski altında olduğunu vurguluyor. "Deprem oldu bitti, bundan sonra deprem olmaz rehavetine kapılmamak lazım" diye uyarıyor. Peki deprem afete hazırlık kültürü açısından nasıl bir görüntü çizdi? BBC Türkçe'ye konuşan uzmanlar daha hazırlıklı olunabileceği görüşünde. Okan Tüysüz, her depremden sonra birkaç gün yaşanan yoğun tartışmaların kısa sürede unutulduğunu hatırlatıyor. Geçmişte 20 yıl İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanlığı yapan Cemal Gökçe, İstanbul'un 1999 depremi dönemiyle karşılaştırıldığında "daha iyi durumda olmadığı" yorumunu yapıyor. Gökçe, bu kıyaslamayı şöyle açıklıyor: "O zaman İstanbul'un nüfusu azdı, yapı stoğu bu kadar yoğun değildi, yeşil alanlar daha çoktu. O dönem 14 kişilik il afet merkez kurulunda yer alıyordum. Kentte 496 toplanma alanı belirlemişti, ama o zaman bile bu sayının yetersiz olduğu; her mahallede birkaç tane toplanma alanına ihtiyaç olduğu belirtiliyordu. Şimdi onlardan 60 civanında kaldı, boş alanlar bile yapılaşmaya açıldı." Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), 2019 yılında toplanma yerlerinin tespitinde göz önüne alınan kriterleri açıklamış ve İstanbul'da 2 bin 864 adet toplanma alanı olduğunu duyurmuştu. Ancak, aralarında TMMOB'un da bulunduğu bazı sivil toplum kuruluşları, bu alanların önemli bir kısmının gerekli kriterleri sağlamadığını ve 1999 depreminin ardından belirlenen alanların dörtte üçünün imara açıldığını öne sürmüştü. Depremle birlikte İstanbul'da telefon hatlarının kilitlendiği ve trafikte yoğunluk yaşandığına ilişkin şikayetler yaygın şekilde dile getirildi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu 24 Nisan'da GSM operatörleriyle gerçekleştirilen toplantı sonrası yaptığı açıklamada, deprem sırasında haberleşme kapasitesinin normale göre 2 buçuk kat arttığını söyledi. Uraloğlu aramaları karşılanmaması oranının yüzde 25 civarında tespit edildiğini belirtti. Cemal Gökçe, olası büyük bir deprem için böyle bir tablonun endişe verici olduğunu savunuyor: "Birçok yerde yangınlar çıkacak. Trafik kilit, telefonlar çalışmazken nasıl ulaşılacak?"
İstanbul, Bilim, Depremler, Türkiye
Ege Denizi'ni tehdit eden su altı volkanı
Santorini'nin sarp kayalıklarının tepesinde milyonlar değerinde dünyaca ünlü bir turizm endüstrisi yer alıyor. Altında ise fokurdayan büyük bir patlama riski var. Büyük bir antik patlama, geniş bir krater ve at nalı şeklinde bir kenar bırakarak rüya gibi Yunan adasını ortaya çıkarttı. Şimdi bilim insanları ilk kez bir sonraki büyük felaketin ne kadar tehlikeli olabileceğini araştırıyor. BBC News, ipucu arayan İngiliz araştırma gemisi Discovery'de bir gün geçirdi. Sadece birkaç hafta önce, Santorini'nin 11 bin sakininin neredeyse yarısı, ada bir dizi deprem yaşarken kaçmak zorunda kalmıştı. Döner restoranlar, AirBnB'den kiralanan evlerdeki jakuziler ve zengin volkanik topraklardaki üzüm bağlarıyla dolu beyaz köylerin altında, iki tektonik plakanın yerkabuğunda öğütüldüğünü hatırlatmıştı. İngiltere'nin Ulusal Oşinografi Merkezi'nde son derece tehlikeli denizaltı volkanları konusunda uzman olan Prof. Isobel Yeo bu göreve liderlik ediyor. Dünyadaki volkanların yaklaşık üçte ikisi su altında, ancak bunlar neredeyse hiç izlenmiyor. "Vezüv gibi daha ünlü olanlara kıyasla, tehlikelerini anlamak açısından biraz 'gözden ırak, gönülden ırak' gibi" diyor profesör, güvertede iki mühendisin araba büyüklüğünde bir robotu geminin bordasından çekişini izlerken. Depremlerin hemen ardından gelen bu çalışma, bilim insanlarının ne tür sismik işaretlerin volkanik bir patlamanın yakın olduğunu gösterebileceğini anlamalarına yardımcı olacak. Isobel, Santorini'nin son patlamasının 1950'de olduğunu, ancak 2012 gibi yakın bir tarihte bir "huzursuzluk dönemi" yaşandığını söylüyor. Magma volkanların odalarına akmış ve adalar "şişmiş". Isobel "Sualtı volkanları gerçekten büyük, gerçekten yıkıcı patlamalara yol açabilir yapabilir" diyor: "Küçük patlamalara ve yanardağın güvenli davranmasına alıştıysanız, yanlış bir güvenlik duygusuna kapılıyorsunuz. Bir sonrakinin de aynı olacağını varsayıyorsunuz ama olmayabilir de." 2022'de Büyük Okyanus'ta meydana gelen Hunga Tunga patlaması bugüne kadar kaydedilen en büyük sualtı patlamasına yol açmış, Atlantik Okyanusu'nda tsunami yaratmış ve şok dalgaları İngiltere'de bile hissedilmişti. Yanardağın yakınındaki Tonga'daki bazı adalar haritadan silindi. Gemide ayaklarımızın altında, 300 metre derinlikte fokurdayan sıcak bacalar var. Yeryüzündeki bu çatlaklar deniz tabanını, çıkıntılı kayalar ve gaz bulutlarından oluşan parlak turuncu bir dünyaya dönüştürüyor. Isobel "Bazı gezegenlerin yüzeyi hakkındaki bilgimiz, Santorini açıklarındaki deniz tabanı hakkındaki bilgimizden daha fazla" diyor. Robot, sıvıları, gazları toplamak ve kaya parçalarını koparmak için deniz tabanına iniyor. Bu bacalar hidrotermal, yani çatlaklardan sıcak su çıkıyor ve genellikle volkanların yakınında oluşuyorlar. Isobel ve dünyanın dört bir yanından 22 bilim insanının bir ay boyunca bu gemide bulunmasının nedeni de bu. Şimdiye kadar hiç kimse, bu bacalardaki deniz suyu magma ile karıştığında bir yanardağın daha fazla mı yoksa daha az mı patlayıcı hale geldiğini anlayamadı. Isobel şöyle açıklıyor: "Hidrotermal sistemin haritasını çıkarmaya çalışıyoruz. Bu, karada harita yapmaya benzemiyor. "Dünyanın içine bakmak zorundayız." Discovery, Santorini'nin patlama çukurunu araştırıyor ve adanın yaklaşık 7 km. kuzey doğusunda, bu bölgedeki diğer büyük yanardağ olan Kolumbo'ya doğru gidiyor. İki yanardağın yakında patlaması beklenmiyor ancak bu sadece bir zaman meselesi. Deprem krizi sırasında her gün toplanan hükümet acil durum grubunun bir üyesi olan Prof. Paraskevi Nomikou, keşif gezisinin Yunanistan'ın Sivil Koruma Kurumu için veri setleri ve jeolojik tehlike haritaları oluşturacağını belirtiyor. Kendisi de Santorinili ve büyükbabasından geçmişteki depremleri ve patlamaları dinleyerek büyümüş. Yanardağ ona jeolog olması için ilham vermiş. "Bu araştırma çok önemli, çünkü yerel halkı volkanların ne kadar aktif olduğu konusunda bilgilendirecek ve bir patlama sırasında erişimin yasak olacağı alanın haritasını çıkaracak" diyor. Santorini deniz tabanının hangi bölümlerinin en tehlikelileri olduğunu ortaya çıkaracağını da ekliyor. Bu görevler inanılmaz derecede pahalı olduğundan, bilim insanları 12 saatlik vardiyalar halinde çalışırken Isobel gece gündüz deneyler yapıyor. Newfoundland'daki Kanada Memorial Üniversitesi'nde profesör olan John Jamieson, bize bacalardan çıkarılan volkanik kayaları gösteriyor. "Sakın dokunma" diye uyarıyor, "İçi arsenik dolu." Altın tozlu siyah ve turuncu bir beze gibi görünen bir diğerini göstererek şöyle açıklıyor: "Bu gerçek bir gizem - neden yapıldığını bile bilmiyoruz." Bu kayalar volkanın içindeki sıvı, sıcaklık ve malzemenin tarihini anlatıyor: "Bu, diğerlerinden farklı bir jeolojik ortam - gerçekten heyecan verici." Ancak görevin kalbi, dört kişinin duvara monte edilmiş ekranlara baktığı güvertedeki karanlık bir nakliye konteynerinde atıyor. İki mühendis, bir oyun konsoluna yakışacak bir kumanda kolu kullanarak su altı robotunu yönlendiriyor. Isobel ve Paraskevi, robotun bulduğu bir sıvı havuzunda ne olduğuna dair teorilerini paylaşıyor. Volkanın çevresinde, sistem içinde hareket eden ve kırılmalara neden olan sıvının yol açtığı çok küçük depremler kaydettiler. Isobel bize kırıkların yankılandığı bir ses kaydı dinletiyor. Sanki bir gece kulübündeki bas seslerin yükselip alçalması gibi. Elektromanyetik bir alan göndererek sıvının kayalar içinde nasıl hareket ettiğini belirlediler. Bu, hidrotermal sistemin bir patlamanın meydana geldiği volkanın magma odasına nasıl bağlandığını gösteren 3 boyutlu bir harita oluşturuyor. "Biz insanlar için bilim yapıyoruz, bilim insanları için bilim değil. İnsanların kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak için buradayız" diyor Paraskevi. Santorini'de yaşanan son deprem krizi, ada sakinlerinin sismik tehditlere ne kadar açık olduğunu ve turizme ne kadar bağımlı olduklarını gözler önüne serdi. Karada ise fotoğrafçı Eva Rendl, düğün çekimleri için en sevdiği yerde benimle buluştu. Şubat ayında meydana gelen depremler sırasında kızıyla birlikte adayı terk etmiş. Şimdi geri döndü ama işler daha yavaş. "İnsanlar rezervasyonlarını iptal etti. Normalde çekimlere Nisan'da başlarım ama ilk işim Mayıs'a kaldı" diyor Eva. Santorini'nin lüks kasabası Oia'nın ana meydanında, İngiliz-Kanadalı turist Janet bize 10 kişilik grubundan altısının tatillerini iptal ettiğini söylüyor. Deprem ve yanardağ olasılıkları hakkında daha doğru bilimsel bilgilerin, insanların kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olacağına inanıyor. "Google uyarılarını alıyorum, bilim insanlarının uyarılarını alıyorum ve bu kendimi güvende hissetmeme yardımcı oluyor" diyor. Ancak Santorini her zaman rüya gibi bir yer olacak. Imerovigli'de, mükemmel kareyi yakalamak için kavisli çatılara tırmanan iki kişi görüyoruz. Sadece 15 dakikadır evli olan çift Letonya'dan gelmiş ve adanın sualtı riskleri onları yıldırmamış. Eşi Kristina'yla birlikteyken "Aslında bir volkanın yanında evlenmek istiyorduk" diyor Tom. Katkıda bulunanlar: Tom Ingham ve Kevin Church Bu haber, BBC gazetecileri tarafından hazırlandı ve kontrol edildi. Bir pilot proje kapsamında çevirisinde yapay zekadan da faydalanıldı.
Bilim, Depremler, Türkiye, Yunanistan
Dünya dışı yaşamın keşfi insanlık için neyi değiştirebilir?
Bazı bilimsel keşifler bize bilgi katmaktan çok daha fazlasını yapar. Bu tür keşifler, evrenin gerçek boyutunu ve bizim onun içindeki yerimizi gösterdikleri için ruhumuza da işler. Örneğin Dünya'nın uzaydan görüntülendiği ilk an. Benzer bir dönüm noktası dünya dışında yaşamın bulunmasıyla gelecek. Geçtiğimiz günlerde K2-18b adlı gezegende Dünya'da basit deniz canlıları tarafından üretilen bir gazın izlerine rastlanması, bu dönüm noktasının yaklaştığına işaret ediyor. Keşfi yapan ekibin başındaki bilim insanına göre artık dünya dışı yaşam bulma ihtimali hiç uzak değil. Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Profesör Nikku Madhusudhan, "Bu, temel sorular açısından oldukça büyük bir mesele ve bu soruyu yanıtlamanın eşiğinde olabiliriz" diyor. Ancak tüm bunlar başka soruları da beraberinde getiriyor: Başka bir gezegende yaşam bulunması insanlık olarak bizi nasıl değiştirir? Atalarımız uzun zamandır gökyüzünde yaşayan varlıklara dair hikayeler anlatıyor. Gökbilimciler, 20. yüzyılın başlarında Mars yüzeyinde düz çizgiler görebilmelerinden yola çıkarak Dünya'ya en yakın gezegenin gelişmiş bir uygarlığa ev sahipliği yapabileceğini ortaya attı. Bu fikir uçan daireler (UFO) ve küçük yeşil uzaylıları içeren zengin bir bilim kurgu kültürünün doğmasına neden oldu. Bu hikayelerin yayıldığı dönemde Batılı hükümetler komünizmin yayılmasından korkuyordu. Bu nedenle uzaydan gelebilecek olası ziyaretçiler çoğu zaman umuttan ziyade tehlike getiren tehditler olarak tasvir edildi. Ancak yıllar sonra başka bir dünyada yaşam olduğuna dair "Şimdiye kadarki en güçlü kanıt" olarak tanımlanan bulgu Mars ya da Venüs'ten gelmedi. Dünya'ya yüzlerce trilyon kilometre uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde bulunan bir gezegenden geldi. Dünya dışı yaşam arayışında karşılaşılan zorluklardan biri de nereye bakılacağını bilmek. Yakın zamana kadar Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) bu konudaki odak noktası Mars'tı. Ancak bu durum, 1992'de ilk kez Güneş Sistemi dışında başka bir yıldızın yörüngesinde yer alan bir gezegenin keşfiyle değişti. O ana kadar gökbilimciler uzak yıldızların etrafında başka dünyalar olduğundan şüphelenmiş olsalar da herhangi bir kanıt bulamamıştı. Aradan geçen sürede Güneş Sistemi dışında yaklaşık 6 bin gezegen keşfedildi. Bunların çoğu Jüpiter ve Satürn gibi gaz devi olarak adlandırılan gezegenler. Diğerlerinin yüzeyleriyse yaşam için gerekli olan su kütlelerini desteklemek için fazla sıcak ya da fazla soğuk. Bu gezegenlerin önemli bir kısmı, yaşama elverişli yörüngelerde bulunuyor. Yani yıldızlarına uzaklıkları, Dünya ve Güneş arasındaki mesafeye oldukça yakın. Prof. Madhusudhan, Samanyolu Galaksisi'nde böyle binlerce gezegen olduğuna inanıyor. Bilim insanları, bu "ötegezegenlerin" keşfinin ardından atmosferlerinin kimyasal bileşimini analiz edecek araçlar geliştirmeye başladı. Amaçları, bu uzak dünyaların atmosferlerinden süzülen çok az miktardaki ışığı yakalamak ve bunları Dünya'da sadece canlı organizmalar tarafından üretilebilen biyosinyaller ile karşılaştırmak. Yoğun çabalar sonucu dünya merkezli ve uzay tabanlı teleskoplar için bu teknoloji geliştirildi. Örneğin K2-18b gezegenindeki gazı tespit edenNASA'nın James Webb Uzay Teleskobu(JWST), şimdiye kadar yapılmış en güçlü uzay teleskobu. James Webb'in 2021'de uzaya fırlatılması insanlığın dünya dışı yaşam arayışına dair yeni bir heyecan yarattı. Ancak bu teleskobun da sınırları var. Parlama etkisi nedeniyle bizimki kadar küçük olan gezegenlerle, yörüngesindeki yıldıza yakın gezegenleri tespit edemiyor. Bu nedenle NASA, 2030'lu yıllar için hazırlanan ve bizimkine benzer gezegenlerin atmosferlerini tespit edip örnekleyebilecek bir proje planlıyor. Yaşanabilir Dünyalar Gözlemevi (HWO) adlı proje, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan gelen ışığı asgari seviyeye düşürebilecek ileri teknoloji bir güneş kalkanı kullanacak. Ayrıca Avrupa Güney Gözlemevi'nin (ESO) Son Derece Büyük Teleskop'u (ELT) da 2030'a kadar devreye girecek ve Şili Çölü'nden kristal berraklı gökyüzüne bakacak. 39 metre çapıyla yeryüzündeki en büyük aynaya sahip olan bu araç, gezegenlerin atmosferinde önceki teleskoplara kıyasla çok daha fazla ayrıntı görebilecek. Prof. Madhusudan, iki yıl içinde K2-18b çevresindeki biyosinyalleri gerçekten keşfettiğini kanıtlamak için yeterli veriye sahip olmayı umuyor. Bunu kanıtlasa bile bu sinyallerin canlı olmayan yollarla üretilip üretilemeyeceği konusunda başka bir bilimsel tartışma başlayacak. İskoçya'nın Edinburgh Üniversitesi'nden Prof. Catherine Heymans'a göre, daha fazla atmosferden daha fazla veri toplandıkça ve kimyagerler biyo-imzalar için alternatif açıklamalar bulmakta başarısız oldukça bilimsel yaklaşım yavaş ve kademeli şekilde dünyalarda yaşamın var olma olasılığına doğru kayacak: "Gökbilimciler teleskoplar ile daha fazla zaman geçirdikçe bu atmosferlerin kimyasal bileşimleri hakkında daha net bir görüş elde edecek. "Bunun yaşamın varlığı anlamına geldiğini kesin olarak bilemezsiniz. Ama bence ne kadar çok veri toplanırsa ve bunu sadece tek bir gezegende değil, birden fazla farklı sistemde görürseniz, bu bize daha fazla güven verir." İnternet, o zamanlar çok büyük bir önem taşımayan bir dizi aşamalı teknolojik atılımla ortaya çıktı. Benzer şekilde insanlar medeniyet tarihinin belki de en muazzam bilimsel, kültürel ve sosyal dönüşümünün çoktan gerçekleştiği, dünya dışı yaşamın kanıtlandığı anın önemini daha sonra idrak edebilir. Taşınabilir laboratuarlar içeren robotlar kullanarak Güneş Sistemi'nde dünya dışı yaşam bulmak çok daha net bir keşif anlamına gelebilir. Dünya dışında bulunan bir böcek analiz edilebilir, hatta belki Dünya'ya getirilebilir. Bu durum, ortaya çıkabilecek herhangi bir bilimsel tepkiyi önemli ölçüde sınırlandırmak için kanıt olarak kullanılabilir. Güneş Sistemi'nde dünya dışı yaşam olduğuna dair bilimsel görüşler son yıllarda çeşitli uzay araçlarının gönderdiği veriler ışığında arttı. Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) 2028'de fırlatılmayı planladığı ExoMars keşif aracı, Mars yüzeyini delerek yaşam izi arayacak. Ancak Mars'taki aşırı koşullar düşünüldüğünde, geçmiş yaşama dair fosilleşmiş kalıntıların keşfedilme ihtimali daha olası. Çin'in Tianwen-3 uzay aracı da numune toplayıp 2031 yılına kadar Dünya'ya geri dönme amacı ile 2028'de fırlatılacak. Nasa ve ESA'nın uzay araçları da Jüpiter'in buzlu uydularında, büyük okyanuslar olma ihtimalini araştırıyor. Ancak mevcut uzay araçları uzayda hayat bulmak için tasarlanmadı. Londra'daki Imperial College'dan Profesör Michele Dougherty'ye göre, mevcut uzay seyahatleri, gelecekteki seyahatler için zemin hazırlıyor. "Bu uzun ve yavaş bir süreç" diyen Dougherty, bir sonraki aşamanın "nereye iniş yapılacağının belirlenmesi olacağını" söylüyor: "Buz kütlesinin, delemeyeceğiniz kadar kalın olduğu bir yere inmek istemezsiniz. Bu uzun ve yavaş bir yolculuk ama aşamaları oldukça heyecan verici". NASA, 2034 yılında Satürn'ün uydularından Titan'a iniş yapması için Dragonfly adlı uzay aracını hazırlıyor. Bu egzotik gezegene, karbon zengini kimyasalların bulunduğu göller ve bulut sistemleri, ürkütücü bir turuncu renk kazandırıyor. Bu kimyasalların, su ile birlikte yaşam için gerekli bir bileşen olduğu düşünülüyor. Profesör Dougherty kendi alanında önde gelen gezegen bilimcilerden biri. Peki o Jüpiter ya da Satürn'ün buzlu uydularından birinde yaşam olduğunu düşünüyor mu? "Olmasaydı çok şaşırırdım" diyor sevinçle gülümseyerek: "Yaşam için üç şey gerekli: Bir ısı kaynağı, su ve organik (karbon bazlı) kimyasallar. Eğer bu üç bileşene sahipsek, yaşamın oluşma ihtimali gerçekten çok yükselir. Basit yaşam formlarının varlığı, daha karmaşık yaşam formlarının var olacağının garantisi değil. Profesör Madhusudhan, eğer bir gün doğrulanırsa, basit yaşam formlarının galakside "oldukça yaygın" bulunması gerektiğine inanıyor: "Ancak bu basit yaşam formlarından daha karmaşık yaşama geçmek büyük bir aşama ve bu da henüz cevabı bilinmeyen bir soruyu ortaya çıkarıyor: Bu adım nasıl gerçekleşiyor? Bunu geliştiren koşullar nelerdir? "Bunu bilmiyoruz. Ve bu aşamadan, akıllı yaşama geçmek de bir başka büyük adımdır." Kraliyet Astronomi Topluluğu'nun direktör yardımcısı olan Dr. Robert Massey, başka bir gezegende akıllı yaşamın ortaya çıkmasının, basit yaşam formlarının ortaya çıkmasından çok daha az olası olduğuna işaret ediyor: "Dünya'da yaşamın nasıl ortaya çıktığına baktığımızda, bunun çok karmaşık olduğunu görüyoruz. Çok hücreli yaşamın ortaya çıkması ve ardından çeşitli yaşam formlarına evrimleşme çok uzun zaman aldı. "Asıl soru, Dünya'da bu evrimi mümkün kılan özel bir şeyin olup olmadığıdır. "Bunun başka gezegenlerde de gerçekleşmesi için tam olarak aynı koşullara, aynı boyutta bir gezegene, benzer okyanuslara, kıtalara mı ihtiyacımız var? "Yoksa ne olursa olsun bu gerçekebilir mi?" Massey, Dünya dışı basit bir yaşam formunun keşfinin bile insanlığa, evrendeki yeri konusunda daha alçak gönüllü bir anlayış kazandıracağına inanıyor. Onun da işaret ettiği gibi, yüzyıllar önce insanoğlu, evrenin merkezinde olduğuna inanıyordu. Her astronomik keşifle, kendimizi bu inanıştan "daha da uzaklaşmış" bulduk. Massey, "Bence başka bir yerde yaşamın keşfi, özel olduğumuza yönelik inanışımızı daha da azaltacaktır" diyor. Prof Dougherty ise böyle bir keşfin, Güneş Sistemi'nde yapılmasının hem bilim ve hem de ruhumuz için iyi olacağına inanıyor: "Yaşama ilişkin basit bir keşif bile milyonlarca yıl önce nasıl evrimleşmiş olabileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak. Bunun, evrendeki yerimizi bulmamız konusunda anlamlı olduğunu düşünüyorum." "Güneş Sistemimizde bir yerde veya ötesinde yaşam olduğunu bilirsek, bu beni bir rahalatır. Daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu bilmek bizi daha da büyük yapacaktır." Bilim insanları başka dünyalarda yaşam olup olmadığını hiç bu kadar ciddi araştırmamıştı. Ve bu araştırma için daha önce hiç bu kadar gelişmiş araçlara sahip olmamışlardı. Bu alanda çalışan pek çok kişi, başka dünyalarda yaşam keşfedilip keşfedilmeyeceğinin değil, ne zaman keşfedileceğinin önemli olduğuna inanıyor. Prof Madhusudhan'a göre uzayda yaşamın keşfi korku yerine umut doğuracak: "Gökyüzüne baktığımızda sadece fiziksel nesneleri, yıldızları ve gezegenleri değil, yaşayan bir gökyüzünü göreceğiz. Bunun toplumsal sonuçları muazzam olacak. Bu, kozmik sahnede kendimize bakışımızda büyük bir değişim yaratacaktır. "Kendimizi ve birbirimizi nasıl gördüğümüz konusunda insan ruhunu temelden değiştirecek ve hepimizin bir olduğunu fark ettiğimizde dilsel, siyasi, coğrafi tüm engeller ortadan kalkacak. Bu da bizi birbirimize yakınlaştıracak. "Bu evrim sürecimizde bir başka aşama olacak."
Uzay, Teknoloji, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi
James Webb Teleskobu uzak bir gezegende yaşam olasılığına dair güçlü izler buldu
Bilim insanları, bir başka yıldızın etrafında dönen uzak bir gezegende yaşam olabileceğine yönelik yeni ve güçlü ama kesin olmayan izler buldu. K2-18b adı verilen gezegenin atmosferini inceleyen Cambridge Üniversitesi ekibi, Dünya'da sadece basit organizmalar tarafından üretilen moleküllerin işaretlerine rastladı. Böylelikle NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu tarafından söz konusu gezegende ikinci kez ve daha umut verici bir şekilde yaşamla ilişkilendirilen kimyasallar tespit etti. Fakat hem ekip hem de bağımsız gökbilimciler sonuçları teyit etmek için daha fazla veri gerektiğini vurguladı. Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nde ekip lideri Profesör Nikku Madhusudhan, kısa sürede tartışmasız kanıt bulmayı umduğunu söylüyor. "Orada bir yerlerde büyük olasılıkla yaşam bulunduğuna dair en güçlü kanıt bu. Gerçekçi bir şekilde bu sinyali bir ila iki yılda teyit edebileceğimizi söyleyebilirim." K2-18b, Dünya'nın iki buçuk katı büyüklüğünde ve bizden yedi yüz trilyon mil uzakta. Webb Teleskobu o kadar güçlü ki, yörüngesinde döndüğü küçük kırmızı güneşten gelen ışıktan, gezegenin atmosferinin kimyasal yapısını analiz edebiliyor. Cambridge ekibi, atmosferin yaşamla ilişkili iki molekülden en az birinin kimyasal özelliğini içerdiğini buldu:dimetil sülfür (DMS)vedimetil disülfür (DMDS). Dünya'da bu gazlar deniz fitoplanktonu ve bakterileri tarafından üretiliyor. Prof. Madhusudhan, tek bir gözlem penceresi içerisinde ne kadar çok gaz tespit edildiğinin kendisini şaşırttığını söylüyor. "Bu gazın atmosferde tahmin ettiğimiz miktarı, Dünya'da bulunan miktardan binlerce kat daha fazla." "Yani eğer yaşamla ilişki gerçekse, o zaman bu gezegen yaşamla dolup taşıyor olmalı." Prof. Madhusudhan daha da ileri giderek, "K2-18b'de yaşam olduğunu doğrularsak, bu galakside yaşamın çok yaygın olduğunu da doğrulamış oluruz" diyor. Prof. Madhusudhan'ın ekibi, henüz pek çok belirsizliğin olduğunu kabul ediyor. Öncelikle bu son tespit, bir "keşif" olduğunu iddia etmek için gereken standartta değil. Bunun için araştırmacıların sonuçlarının doğru olduğundan ve şans eseri bir okuma olmadığından yaklaşık %99,99999 emin olmaları gerekiyor. Bu son sonuçlarda emin olma durumu ise %99,7 düzeyinde. Kulağa çok geliyor ama bilim camiasını ikna etmeye yetmiyor. Ancak ekibin 18 ay önce elde ettiği ve o zamanlar büyük şüpheyle karşılanan %68'lik sonuçtan çok daha fazla. Araştırma ekibinden bağımsız olan Edinburgh Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve İskoçya Kraliyet Astronomu Prof. Catherine Heymans, Cambridge ekibi istenen kesinlik düzeyinde sonuç elde etse bile, bu gezegende yaşamın var olduğuna dair kesin bir kanıt olmayacağını söylüyor. BBC News'e konuşan uzmana göre, "Bu kesinliğe rağmen, bu gazın kökeninin ne olduğu sorusunun hâlâ yanıtlanması gerekiyor". "[Bu maddeler] Dünya'da okyanustaki mikroorganizmalar tarafından üretiliyor, ancak mükemmel verilerle bile bunun yabancı bir dünyada biyolojik bir kökene sahip olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz çünkü evrende bir sürü garip şey oluyor ve bu gezegende molekülleri üretebilecek başka hangi jeolojik aktivitenin gerçekleşebileceğini bilmiyoruz." Bu görüş Cambridge ekibinin de katıldığı bir görüş; laboratuvarda cansız kaynaklar kullanılarak DMS ve DMDS'nin üretilip üretilemeyeceğini görmek için diğer gruplarla birlikte çalışıyorlar. Diğer araştırma grupları K2-18b'den elde edilen veriler için alternatif açıklamalar öne sürdüler. Sadece DMS ve DMDS'nin mevcut olup olmadığı hakkında değil, aynı zamanda gezegenin bileşimi hakkında da güçlü bir bilimsel tartışma var. Birçok araştırmacının gezegenin geniş bir sıvı okyanusa sahip olduğu sonucuna varmasının nedeni, K2-18b'nin atmosferinde amonyak gazının bulunmaması. Onların teorisi, amonyağın, altındaki geniş bir su kütlesi tarafından emildiği. Ancak Cambridge Üniversitesi'nden Prof. Oliver Shorttle'a göre, bu durum erimiş kaya deniziyle de açıklanabilir ve bu da yaşamı engeller: "Diğer yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler hakkında bildiğimiz her şey, atmosferlerinden yansıyan küçük ışık miktarlarından geliyor. Bu yüzden, yalnızca yaşam belirtileri için değil, her şey için inanılmaz derecede zayıf bir sinyalle karşı karşıyayız. "K2-18b'yle ilgili bilimsel tartışmaların bir kısmı hala gezegenin yapısıyla ilgili". NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'ndeki Dr. Nicolas Wogan'ın verilerle ilgili başka bir yorumu daha var. K2-18b'nin yüzeyi olmayan mini bir gaz devi olduğunu öne süren bir araştırma yayımladı. Gaz devi, büyük kısmı gaz olan gezegenler için kullanılan bir terim. Bu iki alternatif yorum, Webb Teleskobu'ndan gelen verilerle uyuşmadığı gerekçesiyle diğer gruplar tarafından da sorgulanıyor. Bu da K2-18b etrafındaki güçlü bilimsel tartışmayı gösteriyor. Prof. Madhusudhan, bilimdeki en büyük sorulardan birine cevap verebilmek için hala tırmanılması gereken bilimsel bir dağ olduğunu kabul ediyor. Ancak kendisi ve ekibinin doğru yolda olduğuna inanıyor: "Onlarca yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, evrendeki yaşama erişebileceğimiz noktaya bu an geldiğimizi görebiliriz. "Bu, evrende yalnız olup olmadığımıza dair temel soruyu birden yanıtlayabileceğimiz bir dönüm noktası olabilir." Araştırma The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlandı.
Uzay, Bilim
Biberonlardan spor salonlarına: Yetişkinler neden anne sütü içiyor?
Genellikle "sıvı altın" diye adlandırılıyor. Hatta bazı uzmanlar "sihirli güçlerin" kaynağı olduğunu söylüyor. Bilim insanları anne sütünün bebekler için besin ve hastalıklarla mücadele için antikor sağladığı ve büyümeleri için çok önemli olduğu konusunda hemfikir. Fakat bazı yetişkinler de, "süper gıda" olarak algılanan özelliklerine ilgili duyuyor. Üç çocuk babası 39 yaşındaki Jameson Ritenour, anne sütünden ilk yudumunu, hayat arkadaşı Melissa emzirirken ve ihtiyaçtan çok süt ürettiğinde içmişti. Jameson BBC'ye yaptığı açıklamada, "Biraz tuhaf olduğunu düşünse de sütü spor salonunda içtiğim takviye içeceğe koydum" diyor. Jameson, bir vücut geliştiricinin anne sütü içmenin etkilerinden bahsettiği YouTube videosunu izledikten sonra anne sütünün faydalarını merak etmeye başlamış. "Dev bir adamdı" diyor. Eşinin sütünü içmek Jameson'ın günlük yaşamının bir parçası haline gelmiş. Günde, her biri yaklaşık 250 gramlık iki torba içtiğini anlatıyor. "Fiziksel açıdan muhtemelen hayatımın en iyi durumundaydım" diyor. "Kesinlikle kas yapmama yardımcı oluyordu. Bir yandan kilo verirken, bir yandan da 8 hafta içinde kas kütlemi yaklaşık yüzde 5 oranında artırdım." Jameson, anne sütüyle beslenirken hiç hastalanmadığını ya da üşütmediğini söylüyor. "Bir bebek gibi büyümek ve bir bebek gibi uyumak istiyordum, bu yüzden bir bebek gibi yemeye de karar verdim. "Kendimi iyi hissettim ve iyi görünüyordum" diye anlatıyor. Bilim insanları, anne sütünün yetişkin vücuduna herhangi bir faydası olduğunu gösteren bir bilimsel kanıt olmadığını belirtiyor. Ancak önde gelen uzmanlar yine de, içenlerin anlatımlarına dayanarak bunun faydalı olabileceğini söylüyor. ABD'nin San Diego kentindeki California Üniversitesi İnsan Sütü Enstitüsü'nün kurucu direktörü Dr. Lars Bode, "Çok fazla protein var. Bebekler çok hızlı bir şekilde kas geliştiriyor ve tabii ki vücut geliştiricilerin istediği de bu" diyor. "Vücut geliştiriciler vücutlarını çok iyi dinlerler, bu yüzden bir faydası olabilir. Ama bunun ardındaki bilimsel açıklamayı bilmiyoruz." Dr. Bode, insan sütünün genellikle Facebook, Craigslist ve Reddit'teki şüpheli kaynaklar aracılığıyla satın alındığını göz önünde bulundurarak dikkatli olunmasını tavsiye ediyor. "Böyle satın alınan sütler test edilmemiştir ve sağlık açısından önemli riskler taşır" uyarısında bulunuyor: "HIV veya hepatit gibi hastalıkların yayılmasına neden olabilir." Anne sütü de, üreten annenin beslenmesi ve genel sağlık durumunu yansıtır. Dolayısıyla, bir dizi enfeksiyon taşıyabilir. Kadınlar sıklıkla, hijyenik olmayan ortamlarda pompalarla kendilerini sağıyor ve bu nedenle süte zararlı maddeler kolaylıkla bulaşabiliyor. ABD'deki Nationwide Çocuk Hastanesi tarafından 2015 yılında yapılan bir araştırma, internetten satın alınan 101 anne sütü örneğinin yüzde 75'inin zararlı patojenler barındırdığını ve örneklerin yüzde 10'unun inek sütü veya bebek mamasıyla karıştırıldığını ortaya koydu. Jameson, partneri Melissa'dan ayrıldığı için anne sütüne artık erişemeyince internetten süt satın almaya karar verdiğini anlatıyor. Sütün zararlı maddeler içerebilmesi riskinden haberi olmadığını söylüyor. Jameson, "İnternette rastgele birinden aldım ama Facebook'ta biraz araştırma yaptım ve normal görünüyordu. Ben de şansımı denemeye karar verdim" diyor. Bilimsel veri eksikliği onu endişelendirmiyor, kendi deneyiminin son derece pozitif olduğunu söylüyor. Daha negatif şeyin ise karşılaştığı yaftalanma olduğunu belirtiyor: "İnsanlar bana kesinlikle garip bakıyor, çünkü anne sütü süt bebekler içindir. Ama anne sütü içmek insanların düşündüğü kadar tuhaf bir şey değil." Anne sütünün bebek sağlığını nasıl desteklediğini araştıran Dr. Meghan Azad ise "Yetişkinlere asla anne sütü içmelerini söylemem" diyor: "Bunun onlara zarar vereceğini sanmıyorum, ancak prematüre doğan bebekler gibi anne sütüne gerçekten ihtiyaç duyan ve bunu almakta zorlanabilecek bebeklere zarar verme potansiyeli var." Dr. Bode, fazla insan sütünün kâr amaçlı satılmak yerine, ihtiyacı olan bebeklere bağışlanması gerektiğini söylüyor: "En savunmasız bebekleri beslemek için yeterli süt yok. Anne sütü erken doğan bebeklerde hastalıkları tedavi edebilecek özelliklere sahip. Hayat kurtarabilir." Dr. Azad, geçim zorluğu çeken annelerin internet üzerinden vücut geliştiricilere süt satarak para kazanabileceklerini düşünmelerinin, yetişkinlerin anne sütü satın alması yönündeki büyüyen ve riskli eğilimi daha da tırmandırabileceğine dikkat çekiyor. Ama Jameson kendini suçlu hissetmediğini söylüyor: "İnsanlar beni bebekleri aç bırakmakla suçluyor. Ama hastanelerin önünde durup annelerden tüm sütlerini bana vermelerini istemiyorum ki!" Aslında, 100'den fazla kadının kendisiyle iletişime geçerek fazla anne sütlerini satmaya çalıştığını aktarıyor. Anne sütü büyük ölçüde keşfedilmemiş bir araştırma alanı. Dr. Azad "Araştırmalara fon sağlayanlar uzun süre anne sütünü önemsemedi, çünkü bunu önemsiz bir kadın sorunu olarak gördüler. Bu ataerkil bir görüş" diyor. Ama bu değişiyor. Anne sütündeki bazı bileşenler şu anda iltihaplı romatizma, kalp hastalığı, kanser ve huzursuz bağırsak sendromu dahil olmak üzere bir dizi yetişkin hastalığına karşı potansiyel tedavi gözüyle inceleniyor. Dr. Azad, anne sütündeki prebiyotik lifler insan sütü oligosakkaritlerinin (HMO'lar) potansiyel sağlık yararları konusunda özellikle umutlu. Bu lifler insanlar tarafından sindirilemiyor, ancak bebeklerde yararlı bağırsak bakterileri tarafından kullanılıyor ve sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomu oluşmasını sağlıyor. Dr. Azad, "Araştırmacılar, HMO'ların iltihaplı bağırsak hastalığı gibi durumlara yardımcı olmak için yetişkinler için kullanılıp kullanılamayacağını araştırıyor" diyor: "Mikrobiyomun sağlığımızın pek çok yönü için önemli olduğunu biliyoruz - dolayısıyla bağırsak mikrobiyomunu değiştirmenin ve iyileştirmenin yeni yollarını keşfedebilirsek, bunun çok farklı yararları olabilir. Anne sütünden elde edilen HMO'lar da umut vaat ediyor." Fareler üzerinde yapılan ve 2021 yılında yayınlanan bir çalışmada Dr. Bode, bir HMO'nun kalp krizi ve felce yol açan atardamar tıkanıklığı olan ateroskleroz gelişimini azalttığını tespit etti. Dr. Bode, "Anne sütü bileşenleri kayda değer derecede müstesna. İnsanlar tarafından insanlar için geliştirilen tek şey bu" diyor. Dr. Bode yapay bileşenlerle geliştirilen çoğu ilacın aksine, anne sütü bileşenlerinin potansiyel olarak daha güvenli ve daha etkili olduğunu söylüyor. Ancak önemli umut vaat etmesine karşın, klinik veriler hala çok az. Süren klinik çalışmalar başarılı olursa bu bileşenler her yıl milyonlarca kişinin ölümüne yol açan olan kalp krizi ve felçlerin önlenmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bu haber, BBC gazetecileri tarafından hazırlandı ve kontrol edildi. Bir pilot proje kapsamında çevirisinde yapay zekadan da faydalanıldı.
Diyet & Beslenme, Bilim, Sağlık, Çocuk haberleri, Gıda
'Beyin besini' kolinin neden gözardı edildiği düşünülüyor?
Daha önce kolin hakkında pek bir şey duymamış olabilirsiniz, ancak araştırmalar bu besin maddesinin sağlığımız için hayati önem taşıdığını gösteriyor. Kolin ne bir vitamin ne de bir mineral. İnsan sinir sisteminin sağlıklı işleyişi için gerekli olan organik bir bileşik. Artık giderek daha fazla sayıda araştırma, daha fazla kolin tüketmenin, bilişsel performansı artırmaktan dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve disleksi gibi nörogelişimsel bozukluklardan korunmaya kadar birçok güçlü etkisi olabileceğini gösteriyor. Bu besin öğesi aynı zamanda insan nörogelişimi üzerinde de önemli bir rol oynuyor. 2018 yılında The FASEB Journal'da yayımlanan bir çalışmada, hamilelikleri sırasında kolin takviyesi alan annelerin bebeklerinin, daha yüksek bilgi işleme hızına sahip olduğu görüldü. Bu sağlıklı bilişsel işleyişin bir ölçütü olarak biliniyor. Bilim insanları kolini "mucize besin" olarak nitelendiriyor ama bir o kadar da göz ardı edildiğini söylüyor. Peki kolin nerede bulunur ve siz yeterince alıyor musunuz? ABD'nin New York eyaletindeki Brooklyn College'da sağlık ve beslenme bilimleri profesörü Xinyin Jiang, vücudumuzdaki her hücrenin kolin içerdiğini söylüyor. "Temel" bir besin olan kolin sağlığımız için gerekli ama vücudumuz onu yeterli miktarda üretemiyor. Nutritional Insight isimli danışmanlık şirketinin kurucusu ve CEO'su olan bilim yazarı Emma Derbyshire'a göre bu nedenle yediklerimiz içtiklerimizle kolini dışarıdan almamız gerekiyor. Bu açıdan omega-3 yağ asitlerine benzediğini belirten Derbyshire "aslında B vitaminleriyle daha yakından ilişkili" olduğunu söylüyor. Kolin en çok kırmızı et, yumurta, balık, tavuk ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklı gıdalarda bulunuyor. Ancak yer fıstığı, barbunya, mantar ve brokoli gibi bazı bitkisel gıdalarda da var. Fakat hayvansal gıdalar genellikle daha yüksek kolin içeriyor. Koline vücudumuzda karaciğer fonksiyonları da dahil olmak üzere birçok işlem için ihtiyaç duyarız. Yetersizliği çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir. Jiang, "Kolin, yağın karaciğerden taşınmasına yardımcı olur. Eksikliği olduğunda kişi karaciğer yağlanması geliştirebilir" diyor. Kolin ayrıca hücre zarlarımızın ana bileşeni olan fosfolipidlerin sentezlenmesine yardımcı olur. Kolin eksikliği, hücre çoğalmasını etkileyen genlerin ifadesini bozabilir. Özellikle bebek gelişimi sırasında, kolin eksikliği beyin hücrelerinin çoğalmasını engelleyerek zararlı sonuçlara yol açabilir. Derbyshire, kolinin özellikle bir "beyin besini" olduğunu söylüyor. Vücudumuzun, sinir hücreleri aracılığıyla beynimizden vücudumuza mesaj taşıyan asetilkolin adlı nörotransmitteri üretmesi için koline ihtiyaç duyar. Asetilkolin; hafıza, düşünme ve öğrenme gibi süreçlerde görev alan beyin hücrelerinde kilit rol oynar. Prag Yaşam Bilimleri Çek Üniversitesi'ndeki bilim insanları tarafından yapılan ve 36 ila 83 yaşları arasında yaklaşık bin 400 kişiyi kapsayan bir çalışmada, daha yüksek kolin alımına sahip kişilerin daha iyi hafızaya sahip olduğu bulundu. Çalışmaya göre orta yaşlarda kolin alımının, beyni koruyabileceği öne sürülüyor. Kolin, aynı zamanda öğrenme ve hafızayı geliştirebileceği düşünülen "nootropik" takviyelerde de sıkça yer alıyor. Bunun tersine, kolin eksikliği Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendiriliyor. Kolinin beyni etkileme yollarından biri de ruh sağlığı olabilir. 2009 yılında The American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlanan bir çalışmada, yüksek kolin alımının daha düşük kaygı düzeyleriyle ilişkili olduğu bulundu. Mart 2022'deki başka bir çalışmada da daha yüksek kolin alımı depresyon riskinin azalmasıyla bağlantılı olduğu sonucuna ulaşıldı. Yeterli kolin alımı başka faydalar da sağlayabilir. Amerikan Beslenme Derneği'nce fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, kolinin kalp hastalığı riskini artırabilen homosistein adlı amino asit seviyelerini düşürdüğü görüldü. Yüksek homosistein seviyeleri osteoporozla da ilişkilendirildi. Kolin alımı yüksek olan bireylerin kemik yoğunluğu da daha yüksek bulundu. Bu, güçlü ve sağlıklı kemiklerin bir göstergesi. Norveç Deniz Araştırmaları Enstitüsü'nden araştırmacı ve kolin ve kemik sağlığı üzerinden araştırmalar yapan Øyen Jannike'e göre kolinin kemik kaybına karşı etkili olma potansiyeli var. Bunun bir nedeni homosistein olabileceğini belirten Jannike, aynı zamanda kolinin hücre zarlarımızın yapısal bir parçası olduğunu da söylüyor. Bir çocuğun doğumdan sonraki ilk iki yılı, gelişimi açısından kritik öneme sahip. Hamilelik ve emzirme dönemlerinde annenin beslenmesinin çocuk üzerindeki etkisi de bu nedenle oldukça büyük. Araştırmalar, kolinin bebeğin anne karnındaki gelişimi için son derece önemli olduğunu gösteriyor. Hatta bebekler, annelerinden üç kat daha fazla kolinle doğar; bu da bu dönemde kolinin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Bazı çalışmalar, hamilelikte anne karnındaki kolin düzeyi ile bebeğin bilişsel gelişimi arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Bu faydalar çocuğun sonraki yıllarındaki gelişimine de katkı sağlayabilir. 2013 yılında Amerikan Epidemiyoloji Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmada, hamileliğin ikinci üç aylık döneminde (13. – 28. haftalar) en yüksek kolin alımına sahip kadınların çocuklarının, 7 yaşında kısa ve uzun süreli hafıza testlerinde daha yüksek puan aldığı bulundu. Bazı araştırmalar, hamilelikte yetersiz kolin alımının, çocuklarda dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu vb. davranışlarla bağlantılı olabileceğini öne sürüyor. Derbyshire "Okullarda giderek daha fazla dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ve disleksi görüyoruz. Bunların bir kısmı genetik, ama bazı durumlarda bebekler anne karnındayken yeterli besin alamıyor" diyor ve şöyle devam ediyor: "Bu çok ince nörogelişimsel değişimler sonradan etkili olabiliyor. Şu anda sadece sonuçlarla uğraşıyoruz." Hamilelik ve emzirme döneminde kolin düzeyi ile beyin gelişimi arasındaki ilişkiyi araştıran Jiang, "Hayvan deneylerinde, anne daha fazla kolin aldığında, yavruların bilişsel gelişimi daha iyi oluyor" diyor. "İnsanlarda da benzer sonuçlar görmeye başlıyoruz, ama birebir aynı değil." 2020 yılında yapılan birincelemede, 38 hayvan ve 16 insan çalışması masaya yatırıldı ve kolin takviyesinin beyin gelişimine yardımcı olduğu sonucuna varıldı. Ancak şu anda yalnızca hayvan çalışmalarında kolin ile bilişsel işlevler arasında güçlü bir bağlantı gösterilebildi. Çalışma, ideal takviye miktarını belirtmese de, insanlarda genellikle günde 930 mg'a kadar kolin içeren takviyelerin kullanıldığını ve herhangi bir olumsuz etki görülmediğini belirtiyor. Bu miktar yaklaşık altı yumurtada bulunan koline eşdeğer. Øyen'a göre bazı kişilerin günlük önerilen miktardan daha fazla koline ihtiyacı olabilir. Øyen örnek olarak da östrojen seviyesi daha düşük olan menopoz sonrası kadınlar ya da karaciğer yağlanmasına sahip olan kişileri gösteriyor. Derbyshire, genetik farklılıklara bağlı olarak bazı bireylerin kolin gereksiniminin daha yüksek olabileceğini söylüyor. Jiang, kolin içeren besinleri tükettiğimizde bu bileşiğin kana kolayca geçtiğini, dolayısıyla yeterince almak konusunda avantaj sağladığımızı söylüyor. Ancak bazı çalışmalar, pek çok insanın yeterli kolin almadığını gösteriyor. Bir çalışmaya göre, ABD'li yetişkinlerin sadece yüzde 11'i önerilen günlük miktarı karşılıyor. Yumurta, kolin açısından en güçlü kaynaklardan biri. Bu nedenle vegan beslenen bireylerin yeterli kolin alamama riski olabilir. Ancak bitkisel kaynaklar ve kolin takviyeleri gelişmiş ülkelerde de oldukça yaygın. Bir araştırma, yumurta yiyen kişilerin kolin alımının, yumurta yemeyenlere göre neredeyse iki kat daha fazla olduğunu ortaya koymuş. Araştırmacılar, günlük yeterli miktarda kolin alımının, yumurta yemeden ya da takviye kullanmadan "son derece zor" olduğunu söylüyor. Jiang, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi'nin (EFSA) 400 mg'lık günlük kolin önerisi, diyet dikkatlice planlandığında çoğu kişi tarafından karşılanabileceğini söylüyor. Veganlar için bazı kolin kaynakları ise şöyle: Øyen, yeterince kolin almadığını düşünen kişilerin günlük bir takviye kullanabileceğini belirtiyor. Öte yandan, kolinin sağlık üzerindeki faydalarının arkasındaki mekanizmaları daha iyi anlayabilmek için hem hayvan hem de insan çalışmaları yapılması gerektiğini söylüyor. "Klinisyenler artık kolinin daha fazla farkında" diyen Derbyshire, kolinin göz ardı ediliyor gibi görünmesine karşın yakında hak ettiği ilgiyi göreceğine inanıyor.
Diyet & Beslenme, Bilim, Yaşam, Sağlık, Gıda
Yeni teknoloji görseller Titanik faciasının son anlarına ışık tuttu
Titanik enkazının dijital taraması üzerinde yapılan detaylı analiz, tarihin en ünlü deniz kazasındaki son saatlere ilişkin yeni bir bakış açısı ortaya koydu. 1912 yılında bir buzdağına çarparak batan gemide 1500 yolcu hayatını kaybetti. Enkazın üç boyutlu kopyası, batış sırasında ikiye bölünen gemideki dehşeti de gösteriyor. Örneğin, kazan dairesine ilişkin elde edilenler, görgü tanıklarının anlattıklarını doğruluyor. Tanıklar, geminin ışıklarını açık tutmak için mühendislerin sonuna kadar çalıştığını aktarmıştı. Oluşturulan bilgisayar simülasyonu, gövdede oluşan A4 kağıdı büyüklüğündeki deliklerin geminin batmasına yol açtığını gösteriyor. Titanik batığı uzmanı Parks Stephenson, "Felaketten hayatta kalan son görgü tanığı Titanik ve onun daha anlatacakları var" diyor. Batık üzerindeki bu araştırma, National Geographic ve Atlantic Productions yapımı bir belgesel için yapıldı. Atlas Okyanusu'nun soğuk sularında 3 bin 800 metre derinlikte yatan enkaz, su altı robotları kullanılarak haritalandı. Her açıdan çekilen 700 binden fazla görüntü kullanılarak enkazın "dijital ikizi" oluşturuldu. Enkazın büyüklüğü ve bu derinlikteki karanlık deniz araçlarına dahi sınırlı bir resim veriyordu. Buna karşın tarayıcılar, dev batığın tam görünümünü ilk kez ortaya koydu. Titanik'in devasa pruvası, gemi halen yolculuğuna devam ediyormuş gibi dik duruyor. Ancak 600 metre mesafedeki kıç bölümü enkazı, parçalanmış bir metal yığını olarak deniz tabanında yatıyor. Buradaki hasar, geminin batış sırasında ikiye bölünmesi ve sonra deniz tabanına çarpmasıyla oluştu. Yeni haritalama teknolojisi batığın araştırılması noktasında yepyeni bir pencere yarattı. Parks Stephenson, gördüğü manzara için, "Bir suç mahalline benziyor. Kanıtların ne olduğunu, nerede bulunduklarını dikkate alarak değerlendirmeliyiz" diyor ve ekliyor: "Enkazın tamamının, kapsamlı bir görünümüne sahip olmak, burada ne olduğunu anlamak için çok önemli." Elde edilen üç boyutlu görüntülerden biri, kamara pencerelerinden birinde, büyük ihtimalle buzdağı çarpmasına bağlı hasarı gösteriyor. Bu, çarpışma sırasında bazı kabinlere buz parçası girdiğine dair görgü tanığı anlatımlarıyla örtüşüyor. Uzmanlar Titanik'in devasa kazan dairelerinden bir tanesini de inceleyebildi. Bu kazan dairesi, geminin ikiye bölündüğü noktada olması nedeniyle kolayca tespit edildi. Kurtulan yolcular, Titanik dalgaların arasında karanlığa doğru yok olurken ışıklarının hala yandığını anlatıyordu. Üç boyutlu görseller, kazanların bazılarının içbükey olduğunu gösteriyor ki bu da suya batırıldıklarında hala çalıştıklarının kanıtı. Kıç güvertesinde, açık konumda olduğu anlaşılan bir vana da keşfedildi. Bu da buharla çalışan elektrik sistemine akışın sürdüğünü ortaya koydu. Joseph Bell liderliğindeki mühendisler ve kazan dairesi çalışanları, fırınlara kömür atarak ışıkları açık tutmak için geride kaldı. BBC'ye konuşan Titanik uzmanı Parks Stephenson, felakette kazan dairesinde olan herkesin öldüğünü ancak onların kahramanlığının birçok hayat kurtardığına işaret ediyor. "Işıkları ve elektriği son ana kadar çalışır durumda tutarak mürettebata cankurtaran botlarını zifiri karanlıkta değil, az da olsa aydınlıkta güvenli bir şekilde suya indirmeleri için zaman tanıdılar. "Oluşabilecek kaosu mümkün olduğu kadar engellediler. Tüm bunları, geminin kıç tarafında bulunan açık buhar vanası sembolize ediyor" Bunlara ek olarak bir bilgisayar simülasyonu da batışa ilişkin araştırmayı zenginleştiriyor. Bu modelleme, geminin inşa planları, kaza anındaki hızı, yönü ve konumu üzerinden, buzdağına çarptığında oluşan hasarı tespit etmeye çalıştı. Araştırmanın direktörü olan Londra'daki University College'dan Profesör Jeom-Kee Paik, "Titanik'in batışını canlandırmak için gelişmiş matematiksel algoritmalar, modellemeler ve süper bilgisayarları kullandık" diyor. Simülasyon, geminin buzdağına hafifçe vurmasına karşın, gövdede çizgi halinde uzanan bir dizi delik yarattığını gösteriyor. Titanik, su geçirmez bölmelerinden dördüne su dolsa dahi batmayacak şekilde tasarlanmıştı. Ancak simülasyon, buzdağının yarattığı hasarının altı bölmeye yayıldığını gösteriyor. Newcastle Üniversitesi'nde gemi mimarisi alanında çalışan bir akademisyen olan Simon Benson, Titanik'in sonunu "kağıt parçası büyüklüğündeki deliklerin belirlediğini" söylüyor. Simon Benson, "Ancak sorun şu ki, bu küçük delikler gemi boyunca uzanıyordu. Bu yüzden su, yavaş yavaş ama istikrarlı şekilde tüm bu bölmelere girdi. Sonunda üst taraftaki kompartmanlara ulaştı ve gemi battı" dedi. Pruvanın alt kısmı deniz yatağının altında gizli olduğu için buradaki hasar dijital taramayla görüntülenemedi. Geminin yolcularının yaşadığı trajedi de halen belirgin. Yapılan tarama, yolculara ait kişisel eşyaların deniz tabanına dağılmış durumda olduğunu gösteriyor. Araştırma, 1912'deki o soğuk gece hakkında yeni ipuçları sağladı. Ancak uzmanların üç boyutlu kopyanın her ayrıntısını tam olarak incelemesi yıllar alacak. Parks Stephenson, "Bize sırlarını azar azar veriyor. Her seferinde daha fazlasını istememize neden oluyor" diyor.
Tarih, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri
Ölürken insan beyninde neler oluyor?
Ölmek hayatın temel unsurlarından biri olsa da ölürken beyinde neler olduğu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Nörolog Jimo Borjigin bunu neredeyse 10 yıl önce "tamamen kaza" ile fark etmiş. BBC Haber Mundo'ya konuşan Borjigin, "Farelerin üzerinde deney yapıyorduk ve ameliyattan sonra beyinlerinde gerçekleşen nörokimyasal salgıları izliyorduk" diyor. Birden bire, iki fare ölmüş. Borjigin de farelerin beyinlerindeki ölüm sürecini gözlemleme imkanı bulmuş. "Bir farenin beyninde devasa miktarda serotonin salınımı oldu. O fare halüsinasyon mu görüyordu?" Duygu düzenleyici serotonin kimyasalını görmek, Borjigin'de merak uyandırmış. "Bunun bir açıklaması olması gerektiğini düşünerek haftasonu literatür araştırması yapmaya başladım. Ölüm süreci hakkında ne kadar az şey bildiğimizi görünce şaşırdım." Michigan Üniversitesi'nde moleküler ve bütünleştirici fizyoloji ve nöroloji doçenti Dr. Borjigin bun olaydan sonra kendisini, ölürken beyinde ne olduğunu araştırmaya adamış. Bu süreçte keşfettiklerinin şimdiye kadar varsayılanlardan farklı olduğunu söylüyor. Uzun yıllar kalp atışı olmayan kişilerin klinik olarak öldüğü kabul edildi. Ancak Borjigin "Bunun adı kalp durması, beyin durmasından bahsedilmiyor" diyor. Beynin çalışmak için çok fazla oksijene ihtiyacı var. Kalp kan pompalamayınca beyne de oksijen ulaşmıyor. "Yani tüm yüzeysel belirteçlere göre beyin artık çalışmıyor, ya da en azından beyin hiperaktif değil, hipoaktif," diye açıklıyor Borjigin. Ancak Borjigin'in ekibinin araştırmaları, farklı bir şey gösteriyor. 2013'te fareler üzerinde yaptıkları bir araştırmada hayvanların kalbi durduktan sonra birkaç nörotransmitterde yoğun faaliyet gözlemlemişler. "Serotonin miktarı 60 katına çıktı, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan sopamın kimyasalı ya büyük ölçüde arttı, yaklaşık 40 ila 60 katına çıktı. Uyarıcı norepinefrin de yaklaşık 100 katına çıktı." Borjigin hayvanlar hayattayken kimyasalları bu seviyelerde görmenin imkansız olduğunu söyledi. Ekip 2015 yılında ölmekte olan farelerin beyinlerine dair bir başka araştırma yayımladı. "İki vakada da hayvanların yüzde yüzü olağanüstü büyük çalışan beyin etkinliği gösterdi," diyor Borjigin. Beynin yüksek aktivitede, olağanüstü aktif bir durumda olduğunu gördüklerini anlatıyor. Ekip 2023'te de, komada ve yaşam destek cihazına bağlı dört hastaya odaklandıkları araştırmayı yayımladı. Bu dört kişi ölüyorlardı. Doktorları ile aileleri bir araya gelerek bu kişilerin yardım edilemeyecek durumda olduklarına karar verdiler. Akrabaların izniyle hastaları hayatta tutan vantilatörler kapatıldı. Araştırmacılar bu noktada iki hastanın beyninin çok aktif olduğunu gözlemledi. Hastalarda en hızlı beyin dalgaları olan gama dalgaları da tespit edildi. Gama dalgaları, karmaşık bilgi işlenmesi ve hafıza ile ilişkili. Bir hastanın beyninin her iki tarafındaki temporal loblarda da yüksek aktivite oluştu. Dr. Borjigin sağ temporoparyetal birleşim noktasının empati için çok önemli olmasıyla bilindiğini söylüyor: "Kalp durmasını atlatan ya da ölümden dönen birçok hasta bunun kendilerini daha iyi biri haline getirdiğini, sonrasında başkalarına karşı empati duyabildiklerini söylüyor." Ölüme yakın deneyimler yaşayan bazı kişiler hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini ya da kilit bazı anları hatırladıklarını söylüyorlar. Birçok kişi yoğun bir ışık gördüklerini söylerken bazıları da vücutlarının dışına çıkmış gibi hissettiklerini ve o anı dışarıdan izlediklerini anlatıyorlar. Dr. Borjigin'in araştırmalarında gözlemlediği yüksek beyin aktivitesi, neden bazı kişilerin ölüm eşiğinde bu kadar yoğun deneyimler yaşadığını açıklayabilir mi? "Evet, bence açıklıyor," diyor Dr. Borjigin. "Kalp durmasını atlatıp hayatta kalan kişilerin en az yüzde 20 ila 25'i beyaz bir ışık gördüklerini, bir şey gördüklerini bildiriyorlar, bu da görme merkezinin etkinleştiğini ima ediyor." Vantilatörleri kapatıldıktan sonra yüksek beyin aktivitesi gözlemlenen iki hasta ile ilgili de Dr. Borjigin, bilinçli görmeyi destekleyen görme merkezlerinde yoğun etkinleşme görüldüğünü, "bunun da bu görsel deneyimle bağlantılı olabileceğini" söylüyor. Dr. Borjigin insanlar üzerindeki araştırmasının çok küçük çaplı olduğunu ve ölürken beyinde ne olduğuna dair daha fazla araştırma gerektiğini kabul ediyor. Ancak bu alanda 10 yılı aşkın süredir araştırma yaptıktan sonra Dr. Borjigin için şu çok net: "Kalp durması sırasında bence beyin hipoaktif değil, hiperaktif." Peki beyin oksijen almadığını fark ettiğinde ne oluyor? Araştırmacı "Bunu anlamaya çalışıyoruz. Yani literatürde çok az bilgi var. Aslında, hiçbir şey bilinmiyor," diyor. Kış uykusundan bahseden Dr. Borjigin şu hipotezini paylaşıyor: Hayvanlar olarak, en azından fareler ve insanlar olarak, oksijen eksikliğiyle başa çıkan içsel bir mekanizmamız var. "Şimdiye kadar beynin kalp durmasının masum seyircisi olduğunu düşündük: kalp durduğunda, beyin de ölüveriyor. Güncel düşünce bu yönde: beyin başa çıkamıyor ve ölüyor." Ancak Dr. Borjigin, bundan emin olmadığımız konusunda ısrarcı. Beynin mücadeleyi kolay bırakmadığına inanıyor. Tıpkı başka krizlere verdiği tepki gibi, karşı koyuyor: "Kış uykusu, beynin bu durumu ya da oksijen eksikliğini atlatabilecek mekanizmaya sahip olduğunu gösteren çok iyi örneklerden biri. Ancak bu henüz araştırılmadı." Dr. Borjigin ekibi ile araştırmalarında öğrendiklerinin dev bir buzdağının ucu olduğunu ve keşfedilecek çok şey olduğunu düşünüyor: "Beynin hipoksiyle [oksijen yoksunluğuyla] başa çıkacak içsel, anlamadığımız mekanizmaları olduğuna inanıyorum. "Yüzeyde, kalp durması tecrübe eden insanların inanılmaz, öznel deneyimler yaşadığını biliyoruz ve veriler de bu deneyimin beyin etkinliğinde artıştan kaynaklandığını gösteriyor. "O halde soru şu: Ölen beyinde neden yüksek beyin aktivitesi oluşuyor? "Bir araya gelip bunu anlamalı, çalışmalı, araştırmalı ve anlamalıyız çünkü milyonlarca insan için prematüre biçimde ölüm teşhisi koyuyor olabiliriz, zira ölümün mekanizmasını anlamıyoruz."
Bilim, Tıbbi araştırma, Yaşam, Sağlık, Tıp
Alkol, erkek meyve sineklerini nasıl daha çekici kılıyor?
Science Advances dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre alkol alan erkek meyve sinekleri, dişilerine daha çekici görünüyor. Erkek meyve sineklerinin yiyeceklerine alkol eklendiğinde, dişileri çeken kimyasalların salımı artıyor ve çiftleşmede başarı şansları yükseliyor. Sirke sineği diye de bilinen meyve sinekleri ya da Latince adıyla Drosophila melanogaster, genelde gıda çöplerinin etrafında yaşıyor ve çürüdükçe alkol üreten meyvelerden besleniyor. Bilim insanları da neden bu sineklerin alkolü çekici bulduğunu ve nasıl etkilediğini araştırıyordu. Daha önceki araştırmalarda, dişiler tarafından reddedilen erkekler arasında çiftleşmenin verdiği yüksek hazzın yerine geçecek bir şey aradıkları gibi farklı teoriler üzerinde çalışılmıştı. Araştırmanın yazarı ve Max Planck Enstitüsü Evrimsel Nöroetoloji Bölümü Başkanı Bill Hansson'a göre, bu tür araştırmalar sinek davranışına antropomorfik (insani niteliklerin başka bir varlığa atfedilmesi, insan biçimci) bir bakış açısıyla yaklaşıyor, oysa bu son çalışma alkolün sineklere üreme avantajı sağladığını gösteriyor. "Sineklerin depresyonda oldukları için alkol aldıklarını düşünmüyoruz" diyen Hansson sineklerin hem çürüyen meyvelerdeki karbonhidratlara ve mayaya hem de alkole olan ilgisinin birbirinden ayrılamayacağını sözlerine ekledi. Çalışmada, alkol ve özellikle metanol, erkeklerin feromon adı verilen kimyasal cinsiyet sinyallerinin üretimini ve salınımını artırarak onları dişiler için daha çekici hale getirdi. Feromonlar, aynı türden başka bir hayvanın davranışını etkilemek için havaya doğru salınıyor. Bu nedenle erkekler, özellikle de daha önce hiç çiftleşmemiş olanlar, alkole güçlü bir şekilde ilgi duydu. Yeni çalışma ayrıca sineğin alkol kokusuna verdiği tepkinin beynindeki üç farklı sinirsel devre tarafından kontrol edildiğini gösterdi. Bunlardan ikisi erkek sinekleri az miktarda alkole çekmekten sorumluyken, üçüncüsü aşırı miktarların caydırıcı bir etkiye sahip olmasını sağlıyor. Alkolün zehirli olması, sineğin beyninde içmenin risklerini ve faydalarını dikkatlice tartmasını sağlıyor. Bunu da alkol istek sinyallerini isteksizlikle dengeleyerek yapıyor. Nebraska Üniversitesi'nden Ian Keesey, "Bu, sineklerin alkol zehirlenmesi riski olmadan alkol tüketiminin tüm faydalarını elde etmelerini sağlayan bir kontrol mekanizmasına sahip oldukları anlamına geliyor" dedi. Araştırmacılar, incelemeleri için sinek beynindeki süreçleri görselleştirmek için görüntüleme teknikleri, çevresel kokuların kimyasal analizleri ve davranışsal çalışmalar gibi fizyolojik çalışmaları birleştirdiler.
Bilim, Hayvanlar alemi, Biyoloji
Çocuklar Minecraft oyununu neden bu kadar çok seviyor?
AJ Minotti'nin üç çocuğu da Minecraft oynamayı çok seviyor. 10 yaşındaki ikiz kızları ve 6 yaşındaki oğlu, oyundaki sınırsız sanal bloklarla sürekli bir şeyler inşa ediyor. ABD'nin Ohio eyaletinde pazarlama alanında çalışan Minotti, çocuklarının ortaya çıkardığı şeyler karşısında bazen şaşkına döndüğünü söylüyor. Kızlarından biri yakın zaman önce, "Baba, sana bir şey göstermek istiyorum" diyerek yanına geldi. Nintendo Switch ekranını tutarak, avatarının bir şelalenin önünde durduğunu gösterdi. Oyundaki bir düğmeye bastığında, şelale durdu ve bir mağaranın girişi açığa çıktı. İçeride, topladığı eşyalar için sergi alanının olduğu ışıklı bir yeraltı sığınağı vardı. Minotti hayranlık içerisinde "Bildiğin yer altı malikanesi gibiydi" diyor. "Gerçekten çok etkilendim." Kızı, bazı YouTube videolarını takip etmiş ama çoğunlukla tasarımı kendi başına yapmış. Minotti, "Bu, benim çocukken bilgisayarda bir şeyler üretmeye çalıştığım zamanlardaki hislerimi hatırlatıyor" diye devam ediyor. Minecraft, tüm zamanların en popüler video oyunlarından biri. İlk olarak 2009 yılında piyasaya sürülen oyun, 2023 yılına kadar 300 milyondan fazla kopya sattı. Roblox ve Terraria gibi benzer oyunlarla birlikte, her yaştan oyuncu tarafından oynanıyor. Çocuklar saatlerce bu oyunu oynayabiliyor. Bu, dikkat dağıtıcı sayısız unsuru göz önünde bulundurduğumuzda çağımızda pek de kolay bir şey değil. Bazı ebeveynler, çocuklarının Minecraft'a olan ilgisinin bir tür takıntıya hatta bağımlılığa dönüşebileceğinden endişe ediyor. Çocuklarını ekrandan uzaklaştırmaya çalışırken zorlanan ebeveynler bile var. Minecraft'ın popülaritesi o kadar büyük ki, yakında çıkacak bir Hollywood filmine ilham kaynağı oldu. Jack Black ve Jason Momoa'nın başrollerinde yer aldığı A Minecraft Movie, Nisan 2025'te vizyona girecek. Uzmanlara göre, Minecraft ve benzeri oyunların başarısının ardında derin psikolojik ve hatta evrimsel faktörler yatıyor. Bu tür oyunlar, insan doğasında var olan bir içgüdüye hitap ediyor. Türümüzün başarısının temelini oluşturan bir içgüdü: İnşa etme isteği. Çocukların her zaman bir şeyler inşa etmeye bayıldığını biliriz. Bu kimi zaman kumdan kaleler, ağaç evler, kimi zaman da oyun hamurları ve oyuncak bloklar olabiliyor. Minecraft ise bunun dijital bir versiyonu gibi. Peki, çocukları bir şeyler inşa etmeye çeken şey tam olarak nedir? ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Boston College'da çocukların öğrenme yöntemleri üzerine çalışan psikolog Peter Gray, tüm memelilerin gençken oyun oynadığını belirtiyor. Örneğin, yırtıcı hayvanlar avlanma yeteneklerini geliştirmek için oyun oynuyor. Av olan hayvanlar ise kaçma ve saklanma pratiği yapıyor. Gray, "Oynadıkları oyunlar, onlar için hayatta kalma ve üreme açısından en önemli becerileri geliştirir" diyor. İnsanlar ise büyük ölçüde hayatta kalmalarını kulübelerden av malzemelerine kadar bir şeyler inşa etmeye borçlu. Gray, bu yüzden de doğal seçilimin insanları inşa etmeye yönelik güçlü bir oyun oynama dürtüsüyle donattığını belirtiyor. Gray, çocukların da dil ve hayal gücü kullanarak oynadığını veya kuralları ve sosyal etkileşimi merkeze alan oyunlar yarattığını belirtiyor. Gray'e göre tüm bunlar sanki yetişkinliğe hazırlık sürecinin bir parçası gibi görünüyor. Çocukların nasıl ve ne inşa ettiğinin, yaşadıkları kültüre göre değişiklik gösterebileceğini aktaran Gray, "Bugün çocukların bilgisayar başında oyun oynamaktan keyif almalarına şaşırmamalıyız. Bu bizi rahatsız da etmemeli " diyor. "Buna üzülmek yerine, onların içgüdüsel olarak gelecekte ihtiyaç duyacakları becerileri geliştirdiğini kabul etmeliyiz." New York Üniversitesi'nde bilgisayar bilimcisi olan Julian Togelius, henüz üç yaşındaki oğlunun bile oyuncak trenleri için tüneller inşa etmeye çalıştığını fark ettiğini anlatıyor. Yaşı ilerledikçe, bilgisayar oyunlarının kaçınılmaz olarak ilgisini çekeceğini düşünüyor. Togelius'a göre, Minecraft gibi "sandbox" [oyuncuların serbestçe gezinebildikleri ve doğrusal ilerlemeyen bilgisayar oyunları için kullanılan bir teknolojik terim] oyunları, çocuklara keşfetme ve yaratıcılık özgürlüğü sunduğu için çok cazip geliyor. Geleneksel bilgisayar kullanımı karmaşık olabilirken, Minecraft gibi oyunlar kolay ve sezgisel bir şekilde üretme fırsatı veriyor. Togelius, "Minecraft'ta bir şeyler oluşturmak, doğrudan ve basit" diyor ve ekliyor: "Kod yazmaktan çok daha kolay." Ancak sadece inşa etme değil, oyunun sunduğu farklı modlar da çocukları içine çekiyor. "Survival Mode" (Hayatta Kalma Modu), oyuncuların düşmanlarla savaşmasını ve hayatta kalmaya çalışmasını gerektiriyor. Ayrıca, oyunun sosyal bir yönü de var. Çocuklar, yüz yüze görüşemedikleri arkadaşlarıyla çevrimiçi olarak Minecraft içinde buluşabiliyorlar. Togelius, Minecraft oynayanların oyun içindeki davranışlarının kişilik özelliklerini nasıl yansıttığını incelediği bir araştırmaya imza attı. Oyunun sunduğu özgürlük sayesinde, oyuncuların kendilerini daha kolay ifade edebildiğini savunuyor. Örneğin, klasik arcade oyunu Asteroids gibi oyunlarda oyuncular yalnızca uzay kayalarını vururken, Minecraft oyuncularının oyun içindeki seçimleri onların karakterleri hakkında ipuçları veriyor. Çalışmaları kapsamında Togelius ve ekibi, yetişkin katılımcılara kişiliklerini ortaya çıkaran bir anket yaptı. Daha sonra bu sonuçları katılımcıların Minecraft'ta oynama tarzlarıyla karşılaştırdı. Sonuçlar, oyun içi davranışların belirli kişilik özellikleriyle bağlantılı olduğunu gösterdi. Anketlerinde aile değerlerine önem verdiğini belirten kişiler de bunu farkında olmadan oyun içi aktivitelerinde gösteriyordu. "Bu kişiler küçük evler ve çitlerle çevrili kaleler inşa ediyor." Togelius bu çalışmayı çocuklarla tekrarlamamış olsa da, onların da kişiliklerinin oyun içindeki seçimlerine yansıyacağını düşünüyor. Araştırmada, Minecraft oyuncularının genel popülasyona göre daha meraklı ve daha az intikamcı eğilimlere sahip olduğu da ortaya çıktı. Texas Tech Üniversitesi'nden psikolog Bailey Brashears, Minecraft gibi sandbox oyunlarının sunduğu geniş imkanların, bu oyunları daha çekici hale getirdiğini belirtiyor. Geçen yıl, Minecraft'ın psikolojik bir araştırma aracı olarak nasıl kullanılabileceği konusunda bir tez yayımlayan Brashears, oyun içinde beş temel oynanış unsurunun bulunduğunu belirledi: Brashears, "Çoğu oyunda bu unsurlardan sadece biri ya da ikisi bulunur" diyor ve şöyle devam ediyor: "Örneğin, Fortnite daha çok sosyal oyun ve hayatta kalma üzerine kurulu." Elbette, çocukların Minecraft oynarken harcadığı zaman, ekran süresi konusundaki daha geniş endişeleri de gündeme getiriyor. Ancak Minotti, çocuklarının oyun süresinin dengeli olduğunu vurguluyor. Dışarıda basketbol gibi fiziksel aktivitelerle de ilgileniyorlar. Minotti yine de bazen oyun oynama sürelerini hatırlatması gerektiğini belirtiyor ve çevrimiçi arkadaşlık isteklerini kendi onayları olmadan kabul etmemelerini sağlıyor. "Onları internette tamamen serbest bırakmıyoruz" diyor. İngiltere'deki çocuk güvenliği vakfı NSPCC, çocukları Minecraft gibi oyunlarda güvende tutmak için ebeveynlere çeşitli tavsiyeler yayımladı. Oyun içinde çocuk istismarı ve kötü niyetli kişilerin varlığına dair ciddi vakalar yaşandığı biliniyor. Ayrıca, Roblox'un CEO'su, çocukların zararlı içeriklere maruz kalmasından endişe eden ebeveynlerin platformdan uzak durması gerektiğini söyleyerek büyük bir tartışma başlattı. Genel olarak Minotti, çocuklarının Minecraft'ta uzun zaman geçirmesi konusunda rahat, çünkü onların oyun içindeki aktivitelerini yakından takip ediyor ve oyunu yaratıcı bir şekilde kullandıklarını görüyor. Minotti, "Bu aslında dijital bir oyun parkı gibi" diyor. Minecraft'ın çekiciliği, insanları yeni yollarla bir araya getirme fırsatı da sunuyor. Örneğin, Covid-19 pandemisinin ilk yıllarında üniversite profesörleri, çevrimiçi dersleri Minecraft üzerinden gerçekleştirdi. İrlanda'daki ilkokul öğretmenleri de öğrencileri derse dahil etmek için Minecraft Education'ı kullandı. Teknoloji Üniversitesi Shannon Midwest'ten psikoloji eğitmeni Éadaoin Slattery, İrlanda'da 11 öğretmenle yaptığı araştırmada, Minecraft'ın sınıf içi etkinliklerde başarıyla kullanıldığını belirtiyor. Çalışma, Minecraft'ın sahibi Microsoft tarafından finanse edildi. Slattery, bir öğretmenin öğrencilerine Galce öğretmek için Minecraft içinde restoranlar ve farklı yiyecekler oluşturduğunu anlatıyor. "Bu yöntem, öğrencilerin yeni kelimeleri öğrenmesine yardımcı oldu" diyor. Başka araştırmalar da Minecraft'ın sınıf ortamında kullanıldığında öğrenci motivasyonunu artırdığını, problem çözme, okuma-yazma ve diğer akademik beceriler üzerinde olumlu etkiler yarattığını gösterdi. Oyunun, oyuncuların tamamen kendilerini kaptırdığı akış halini (flow state) tetiklediği düşünülüyor. Bu durum, çocukların oyuna yoğun bir şekilde odaklanmasını sağlıyor ve etraflarındaki diğer her şeyi unutmalarına yol açabiliyor. Bununla birlikte, Minecraft'ın her çocuğa hitap etmediğini gösteren bazı çalışmalar var. Avustralya'da 700 ebeveyni kapsayan bir araştırmada, 3-12 yaş arası erkek çocukların yüzde 54'ünün Minecraft oynadığı, ancak kız çocuklarında bu oranın yüzde 32 olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, bu tür oyunların kız çocuklarını da en az erkek çocuklar kadar dahil etmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü bu oyunlar, çocukların gelecekte ihtiyaç duyacakları dijital becerileri geliştirmelerine yardımcı oluyor. Minotti ise kızlarının bilgisayar kullanımı konusunda hiçbir sorun yaşamadığını düşünüyor. "Minecraft gerçekten onların dünyası haline geldi" diyen Minotti şöyle devam ediyor: "Oyun içinde ne olup bittiğini anlamak için bazen onlara sormam gerekiyor." Fiziksel Lego parçalarıyla da oynamaktan keyif alsalar da, Minotti evde tonlarca Lego parçası saklamaya yerleri olmadığını belirtiyor. Minecraft ise bunun pratik bir çözüm sunduğunu düşünen Minotti, "Bu, hayal edebileceğiniz tüm Lego parçalarına sahip olmak gibi bir şey" diyor.
Teknoloji, Bilim, Yaşam, Çocuk haberleri
İki pençeli özel bir dinozor türü keşfedildi
Bilim insanları Moğolistan'ın Gobi Çölü'nde iki pençeli nadir bir dinozor türü keşfetti. Duonychus tsogtbaatariisimli tür, arka bacakları üzerinde ayakta duran ve genelde üç parmağı bulunant terinozorlar grubunda özel bir yere sahip. Yeni keşfedilen orta boy dinozorun ortalama 260 kilogram ağırlığında olduğu tahmin ediliyor. Araştırmacılar türün uzun, kıvrımlı pençelerini esnetme becerisi sayesinde bitki örtüsünü etkili biçimde kavrayabildiğine inanıyor. Terinozorlar otçul veya hepçil, ön bacakları kısa ama arka bacakları uzun olan bir dinozor türü. Yaklaşık 145 milyon yıl önce başlayan ve 66 milyon yıl önce sona eren Kretase Dönemi'nde Asya'da ve Kuzey Amerika'da yaşıyorlardı. Terinozorların tanınan örneklerinden biriJurassic World: Hakimiyetfilminde de görülen uzun pençeli Therizinosaurus. Yeni dinozor türüne ait numune Moğolistan'ın Gobi Çölü'nde bulunan ve geçmişi 66-100 milyon yıla dayanan Bayanshiree yapılaşmasından alındı. BM'nin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Unesco, Moğolistan'ın Gobi Çölü'nün dünyadaki en büyük dinozor fosili rezervi olduğunu söylüyor. Bölge özellikle Kretase Dönemi'nin sonlarından kalan fosiller için önemli bir kaynak. Kretase Dönemi, dinozor çağının üç temel döneminin en sonuncusu, yani dinozor evriminin son aşamasını temsil ediyor. Araştırmaya göre yeni keşfedilen dinozorun neredeyse 30 santim olan pençeleri, altlarındaki kemiklerden çok daha uzundu. Gelişmiş kavrama becerisine ek olarak dinozorların iki parmaklı elleri iletişim ve kazı için ya da etkili birer silah olarak da kullanılmış olabilir. En iyi bilinen iki parmaklı dinozorlar, Tyrannosaurus rex'i de içeren Tyrannosaurid grubunun mensubuydu. Ancak Duonychus'un iki parmaklı elleri bu gruptan bağımsız olarak evrilmiş. Bilim insanlarının incelediği numunede dinozorun pençesini tıpkı insan tırnağı gibi kaplayan ve savunmaya, harekete, avlanmaya destek olan zar da korunmuş.
Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi
Signal yazışma uygulaması nedir ve ne kadar güvenli?
ABD'deki üst düzey yetkililerin gizli yazışmaları için Signal'da bir grup kurduğunun ortaya çıkmasıyla, bu ücretsiz yazışma uygulaması dünya çapında haberlerde yer aldı. Olay ABD tarihindeki en ciddi güvenlik açıklarından biri olarak görülüyor. Söz konusu mesajlarda Trump'ın saldırı kararıyla ilgili çekinceler, emojiler ve Avrupa ülkelerini eleştiren ifadeler yer alıyor. The Atlantic dergisinin yazı işleri müdürü Jeffrey Goldberg bir anda kendisini, Yemen'deki Husilere yönelik hava saldırılarının konuşulduğu bir Signal grubunda bulmuştu. Goldberg'in bu gruba eklenmesi ABD'de gündemi değiştirmiş, Demokratların Senato'daki lideri Chuck Schumer bunun "tarihteki en büyük askeri istihbarat sızıntılarından biri olduğunu" söyledi ve soruşturma açılmasını talep etti. Peki Signal nedir ve ne kadar güvenli? Signal'ın dünya çapında 40-70 milyon arasında aylık kullanıcısı bulunuyor. Bu, milyarlarca kişinin kullandığı WhatsApp ve Messenger gibi uygulamalara kıyasla küçük bir miktar. Fakat Signal'ın diğerlerine kıyasla öne çıktığı alan güvenlik. Bunun merkezinde de uçtan uca şifreleme bulunuyor. Basitçe anlatmak gerekirse uçtan uca şifreleme, mesajların yalnızca gönderici ve alıcı tarafından görülebilmesini sağlıyor. Signal'ın kendisi bile bu mesajlara erişemiyor. Uçtan uca şifreleme, WhatsApp gibi bazı başka uygulamalarda da bulunuyor. Fakat Signal'ın ek güvenlik özellikleri de var. Bunlardan biri, uygulamanın açık kaynak kodu olması. Böylece herkes uygulamanın kodlarını inceleyip, hackerların kullanabileceği bir güvenlik açığı olup olmadığını denetleyebiliyor. Signal'ın sahipleri, diğer uygulamalara kıyasla çok daha az kullanıcı bilgisi topladıklarını, kullanıcı adı, profil resmi ve üyesi olan grupların kaydının tutulmadığını söylüyor. Dahası, para kazanmak için bu bilgileri toplayıp satmaya da ihtiyaç duymuyorlar çünkü uygulamanın sahibi, kâr amacı gütmeyen Signal Vakfı. Vakıf, reklam gelirleriyle değil bağışlarla işliyor. Vakfın yöneticisi Meredith Whittaker, ABD'deki ulusal güvenlik hikayesinin ardından X hesabından yaptığı açıklamada "Signal özel iletişimde altın standarttır" dedi. Bu "altın standart" niteliği, siber güvenlik uzmanları ve gazetecilerin sıklıkla bu uygulamayı tercih etmesinin ana nedeni. Fakat bu seviyede bir güvenlik bile, aşırı hassas ulusal güvenlik konularının ele alındığı çok üst düzey güvenlik konuları için yeterli görülmüyor. Bunun nedeni de cep telefonun üzerinden iletişim kurmanın kaçınılamaz riskinden kaynaklanıyor: Cep telefonları, onları kullanan kişiler kadar güvenlidir. Biri telefonunuzu kilitli değilken ele geçirirse veya şifrenizi öğrenirse mesajlarınıza erişebilir. Ve hiçbir uygulama, kamusal bir alanda telefonunuzu kullanırken bir kişinin omzunuzun üstünden ekranınıza bakmasına engel olamaz. ABD'de resmi kurumlarla çalışmış bir veri uzmanı olan Caro Robson, üst düzey güvenlik yetkililerinin Signal gibi bir mesajlaşma uygulamasında iletişim kurmasının "çok, çok sıra dışı" olduğunu söylüyor. Robson, bu düzeydeki yetkililerin, "devlet kontrolünde geliştirilmiş, üst düzey şifreleme kapasitesi olan" uygulamalar kullanmasının beklendiğini ekliyor. ABD hükümetinin, ulusal güvenlik içeren konuşamalar için Scif adı verilen kontrollü ortamları tercih ettiği biliniyor. Scif, kişisel elektronik cihazların kullanımına izin verilmeyen en üst düzey güvenlik altında kapalı alanlara verilen bir isim. Scif'ler askeri üslerden yetkililerin evlerine kadar çeşitli yerlerde bulunabiliyor. Caro Robson, böylesi gizlilik seviyesindeki bilgilere erişmek için, "dinleme cihazı olasılığına karşı sürekli taranan bir yerde olmanız gerekir" diyor ve devam ediyor: "Özellikle de ülke savunması söz konusu olduğunda, tüm sistem hükümetin kendisini en yüksek şifreleme standartları ile güvenlik altına alması üzerine kurulu" Signal mesajlaşma uygulaması ile ilgili endişelere yol açan başka bir konu daha var, o da silinen mesajlar. Bu uygulama, diğer birçok mesajlaşma uygulaması gibi, kullanıcılarının mesajlarını belirli bir süre sonra kaybolacak şekilde ayarlamasına izin veriyor. The Atlantic'ten Jeffrey Goldberg, eklendiği Signal grubundaki bazı mesajların bir hafta sonra kaybolduğunu söyledi. Bu durum, federal yetkililerin kayıt tutma zorunluluğuna ilişkin yasaları, eğer farklı bir yönlendirme yapılmadıysa, ihlal ediyor olabilir. Çeşitli yönetimler, ulusal güvenlik tehdidi gibi gerekçelerle bu tür şifreli mesajlaşma hizmetlerine ait verilere ulaşma izni arıyor. Signal ve WhatsApp gibi uygulamalar daha önce böyle bir erişim arayışına karşı hukuki olarak mücadele etti. Böylesi bir erişimin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılabileceğini savundu. Signal, yasa koyucuların ısrarı halinde uygulamayı 2023'te İngiltere'den çekmekle tehdit etti. Bu yıl, İngiltere hükümeti bulut (cloud) depolamadaki bazı verileri korumak için uçtan uca şifreleme (E2EE) kullanan Apple ile ciddi bir anlaşmazlık yaşadı. Apple, İngiltere'de bu özelliği tamamen kaldırmak zorunda kaldı. Bu dava halen devam ediyor. Bu tartışmanın da gösterdiği gibi, gizli verilerinizi yanlış kişiyle paylaşırsanız hiçbir güvenlik veya yasal koruma önemli olmaz. Ya da bir eleştirmenin daha açık bir şekilde ifade ettiği gibi: "Şifreleme sizi aptallıktan korumaz"
Teknoloji, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Donald Trump, Bilgisayar güvenliği, Sosyal medya
Karanlık Enerji deneyi Einstein'ın Evren teorisini temelden sarsıyor
Bilim insanları, Evren'in genişlemesini sağlayan Karanlık Enerji adlı gizemli gücün zamanla değişebileceğini buldu. Henüz erken aşamada olan bulgu, kısmen Albert Einstein tarafından geliştirilen mevcut teoriyle çelişiyor. Bu sonuçları doğrulamak için daha fazla veriye ihtiyaç duyuluyor ancak araştırmaya dahil olan bilim insanları arasında heyecan artıyor. Bazıları, bir nesildir astronomideki en büyük keşiflerden birinin eşiğinde olabileceklerine inanıyor. Bu keşif, zaman ve mekanın doğası dahil olmak üzere Evren ile ilgili anlayışımızının temelini yeniden düşünmeye zorlayabilir. Çalışmaya katılan en temkinli ve saygın araştırmacılardan bazıları, örneğin University College London'dan Prof. Ofer Lahav bile, artan kanıtların kendisini heyecanlandırdığını söylüyor. BBC'ye verdiği demeçte, "Bu dramatik bir an. Evren ile ilgili anlayışımızda bir paradigma değişimine tanıklık ediyor olabiliriz" dedi. Karanlık Enerji'nin 1998'deki keşfi kendi başına bir devrim niteliğindeydi. O zamana kadar, Evren'i oluşturan Büyük Patlama'dan sonra, genişlemesinin yerçekimi kuvveti altında yavaşlayacağı görüşü hakimdi. Ancak ABD'li ve Avustralyalı bilim insanlarının gözlemleri, genişlemenin aslında hızlandığını buldu. Bunu yönlendiren kuvvetin ne olduğunu bilmedikleri için buna Karanlık Enerji dediler. Bilimin en büyük gizemlerinden biri olan Karanlık Enerji'nin ne olduğunu bilmesek de gökbilimciler onu ölçebilir ve Evren'in tarihindeki farklı noktalarda galaksilerin birbirinden uzaklaşma hızlarını gözlemleyerek değişip değişmediğini anlayabilirler. Tucson, Arizona yakınlarındaki Kit Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki Karanlık Enerji Spektroskopik Aleti (DESI) de dahil olmak üzere bu alanda yanıtlar bulmak üzere birkaç deney yapıldı. DESI 5.000 optik fiberden oluşuyor. Bunların her biri yüksek hızda galaksileri tarayan ve robotik olarak kontrol edilen ayrı birer teleskop. DESI araştırmacıları geçtiğimiz yıl, karanlık enerjinin uyguladığı kuvvetin zamanla değiştiğine dair ipuçları bulduklarında, birçok bilim insanı bunun ortadan kalkacak bir veri sapması olduğunu düşündü. Ancak bir yıl sonra bu sapma büyüdü. Portsmouth Üniversitesi'nden Prof. Seshadri Nadathur, "Kanıtlar şimdi eskisinden daha güçlü. Ayrıca ilk yıla kıyasla birçok ek test yaptık ve bunlar bize sonuçların hesaba katmadığımız, verilerdeki bilinmeyen bir etkiden kaynaklanmadığı konusunda güven veriyor" dedi. Veriler henüz bir keşif olarak tanımlanmalarını sağlayacak eşiği geçmedi, ancak Edinburgh Üniversitesi'nden İskoçya Kraliyet Astronomu Prof. Catherine Heymans gibi birçok gökbilimcinin bu deneyleri dikkatle izlemesine yol açtı. BBC'ye konuşan Heymans, "Karanlık Enerji düşündüğümüzden bile daha tuhaf görünüyor. 2024'te veriler oldukça yeniydi, kimse bundan tam olarak emin değildi ve daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülüyordu. "Ancak şimdi daha fazla veri var ve bilim camiası tarafından daha fazla inceleme yapılıyor, bu nedenle 'sapmanın' ortadan kalkması ihtimali de; gerçekten büyük bir keşfe doğru ilerliyor olma ihtimalimiz de var." Peki bu değişime ne sebep oluyor? "Kim bilir!" diye neşeyle itiraf ediyor Prof. Lahav. "Bu yeni sonuç doğruysa, değişime sebep olan mekanizmayı bulmamız gerekiyor ve bu da yepyeni bir teori anlamına gelebilir, bu da bunu çok heyecan verici" diye ekliyor. DESI, önümüzdeki iki yıl boyunca daha fazla veri toplamaya devam edecek. Gözlemlerinin kesin olarak doğru olup olmadığını saptamak için yaklaşık 50 milyon galaksi ve diğer parlak cismi ölçmesi planlanıyor. Kaliforniya'daki Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'nda doktora sonrası araştırmacısı Andrei Cuceu, "Evrenin bize nasıl çalıştığını anlama işindeyiz ve belki de bize düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu söylüyordur" diyor Karanlık Enerji'nin doğası hakkında daha fazla ayrıntı, Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) Euclid misyonu tarafından elde edilecek. DESI'den daha uzakları araştıracak ve daha da fazla ayrıntı elde edecek olan uzay teleskopu 2023'te fırlatıldı. Yeni görüntülerini 19 Mart'ta yayımladı. DESI araştırması dünya çapında 70'ten fazla kurumdan 900'den fazla araştırmacının katılımıyla gerçekleşiyor.
Uzay, Bilim, Gökbilimi, Fizik, Uzay keşfi
Uzayda dokuz ay mahsur kalan astronotlar Dünya'ya döndü
Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) dokuz ay mahsur kalan iki astronot yaklaşık 16 saatlik yolculuğun ardından Dünya'ya ulaştı. Astronotları taşıyan SpaceX kapsülü 19 Mart TSİ 00:05 sularında Florida açıklarında suya iniş yaptı. Kurtarma ekibi, ilk güvenlik kontrollerini tamamlamak ve paraşütleri almak için "hız botlarıyla" kapsüle doğru yanaştı. Daha sonra iniş alanından yaklaşık 3,2 km uzakta bulunan SpaceX kurtarma gemisi, uzay aracına doğru yola çıktı. Uzay aracı kurtarma gemisinin üzerine kaldırıldı ve kapak açıldı. Mürettebatın uzayda aylar geçirdikten sonra ilk kez temiz hava alması sağlandı. Daha sonra astronotlar uzay aracından dışarı çıkarıldı. Sunita Williams ve Butch Wilmore 6 Haziran 2024'te Uluslararası Uzay İstasyonu'na ulaştıklarında sadece sekiz gün kalmaları planlanıyordu. Ancak uzay aracındaki teknik aksaklıklar nedeniyle dokuz ay orada mahsur kaldılar. Astronotları getirecek olan SpaceX uzay aracı Dragon Cumartesi sabahı ISS'ye ulaşmıştı. Astronotların görevleri, ISS'deki çalışma arkadaşları Nick Hague ve Aleksandr Gorbunov'un yanı sıra Rusya, Japonya ve ABD'den olmak üzere toplam dört astronot tarafından devralındı. ISS programının yöneticisi Dana Weigel, kapsülün güvenli bir şekilde dönebilmesi için Dünya'daki hava koşullarının uygun olmasını bekleyeceklerini ve bunun da kısa bir gecikmeye yol açabileceğini söylemişti. Weigel, astronotların geçen hafta görev teslimi için hazırlanmaya başladığını açıkladı. Astronotlar, uzay istasyonunda olmaktan mutlu olduklarını sürekli dile getiriyordu. Suni Williams burayı "mutlu olduğu yer" olarak tanımlamıştı. Butch ve Suni, SpaceX'in rakibi olan havacılık firması Boeing tarafından geliştirilen Starliner adlı deneysel bir uzay aracını test etmek için ISS'ye fırlatıldı. 5 Haziran 2024'te Dünya'yı terk eden iki astronot, sekiz günlük bir misyon için istasyonda bulunacaktı. Ancak Boeing'in uzay aracıyla planlanan dönüşleri, güvenlik riski nedeniyle iptal edilmişti. Starliner görevi, uzay aracının geliştirilmesindeki teknik sorunlar nedeniyle birkaç yıl ertelenmişti; fırlatılması ve ISS'ye bağlanması sırasında da sorunlar yaşandı. Bunlar arasında, uzay aracının Dünya atmosferine yeniden girişini yavaşlatmak için ihtiyaç duyulacak olan itici güçlerindeki sorunlar ve itme sistemindeki helyum gazı sızıntıları da vardı. NASA, Butch ve Suni'yi Dünya'ya geri getirirken Starliner'ı kullanarak risk almak istemedi ve ISS'deki rotasyon için astronotların uzaya götürüleceği zamanı beklemeye karar verdi. Ancak bu, Butch ve Suni'nin aylar boyunca ISS'de mahsur kalacağı anlamına geliyordu. Boeing ise Butch ve Suni'yi Starliner ile geri getirmenin güvenilir olduğunu savundu. Açık Üniversite'den Dr. Simeon Barber BBC'ye yaptığı açıklamada, "Boeing için uzaya götürdüğü astronotların rakip bir firmanın aracıyla geri dönmesi pek hoş bir görüntü değil" diyor.
Bilim
Uzayda mahsur kalan astronotlara ne oluyor?
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) sekiz günlüğüne uzaya giden iki astronotu dokuz ay Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) mahsur kaldıktan sonra 18 Mart'ta Dünya'ya dönüş yolculuğuna başladı. Deneme uçuşu için Boeing’in yeni Starliner uzay aracı ile ISS'ye doğru 5 Haziran'da yola çıkan Sunita Williams ve Butch Wilmore’un birkaç gün içinde dönmesi planlanıyordu. Ancak arızalar nedeniyle dönemediler. Bu, astronotların uzayda mahsur kaldığı ilk görev değil. Peki uzayda uzun süre kalan astronotlara ne oluyor? NASA yetkilileri, Starliner’ın mekiğindeki itici takımlarda sızıntı tespit ettiklerini, bazı roket motorlarının da çalışmadığını açıkladı. Mühendisler, yeryüzünde yapılan testlere rağmen yaşanan sorunların nedenini anlamaya çalıştı. Uzayda ve yörüngede yapılan testlerde motorların çalışıyor olması ise kafaları iyice karıştırdı. Teknik sorunlar yaşayan kapsül, astronotların dönüşü için çok riskli bulundu. Starliner 7 Eylül'de mürettebatsız bir şekilde Dünya'ya geri döndü. Astronotların da SpaceX Crew Dragon ile Şubat'ta geri dönmeleri planlandı. Ancak bazı teknik sorunlar nedeniyle bu plan da ertelenmek zorunda kaldı. Aslında Starliner mahsur kalmak için çok da kötü bir yer değildi. Space Boffins podcastine konuk olarak 2020-2021 yılları arasında Starliner’da geçirdiği altı aylık görevi nasıl tamamladığını anlatan NASA astronotu Victor Glover, araçta “yedi yatak odası ve üç banyo” olduğunu söyledi. Araçta su kaynakları bol ve yakın zamanda tüketim maddelerine takviye amacıyla yapılan bir uzay görevi sonrası gıda kaynağı da gereğinden bile fazla. Aracın içi biraz kalabalık olsa da, astronotların camdan gördükleri Dünya manzarası muazzam. Uzay görevlerini takip eden Florida merkezli haber sitesi SpaceUpClose’un kurucusu Ken Kremer, “Oradaki astronotlar gayet mutlu. Çoğu insan mahsur kaldıklarını düşünüyor ama durum öyle değil” diyor. Kremer, “Yaşanan sorunları küçümsemiyorum ama zaten bu misyon en başta da sekiz gün olarak hesaplanmış olamazdı. İki astronot da daha önce altı aylık görevlerde yer aldılar ve bu defa daha uzun bir görev için yollanmaları gerekirdi” diye açıklıyor. Çoğumuz yolculuğumuz iptal olduğunda ya da hava alanındayken uçuşumuz ertelendiğinde öfkeleniyoruz. Bu gibi beklenmedik durumlar için dünyadaki en hazırlıklı insanlar ise bu konuda eğitimli olan astronotlar. Glover, astronotları “profesyonel risk alıcılar” diye nitelendiriyor. Williams ve Wilmore da NASA'nın en deneyimli astronotları arasında. İkisi de uzmanlıklarını Starliner’ı testlere tabii tutarak kullanıyor ve bu koşullar altında ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Astronotlar uzay istasyonunun bakımını üstlenmekle kalmayıp, uzay giysilerini tamir ediyor, bilimsel deneyler yapıyorlar. Paris'teki Olimpiyatları bile takip ettiler. Uzay aracının içindeki işleyişi iyi bildikleri için de gıda kaynaklarının yönetilmesinden ekipmanların bulunduğu rafların derin temizliğine pek çok görevi üstlenebiliyorlar. Normalde uzay istasyonunda astronotların ter ve idrarı yeniden dönüştürülerek içme suyu üretiliyor ancak son arızalar nedeniyle idrarları depolamak zorunda kaldılar. Bu da zaten iki ek astronot yüzünden kalabalık olan uzay aracını daha da sıkışık hale getirdi. Astronotlar Williams ve Wilmore, yanlarında getirdikleri yedek parçalar ve takviye amaçlı ek ekipmanlarıyla beraber sistemin tamir edilmesini bekliyorlar. Bu gibi beklenmedik durumların nadiren trajediye dönüştüğü uzay istasyonundaki herkes, gösterdikleri profesyonel yaklaşımla istasyonun başarısını da ortaya koydu. Kasım 2000’den bu yana istasyonun hiç boş kalmadığını da unutmamak gerek. Öte yandan astronotların uzayda beklenenden daha uzun kaldığı geçmişteki vakalara bakılırsa, Williams ve Wilmore için hayat çok daha zor olabilirdi. Örneğin Mayıs 1991’de Mir uzay istasyonuna göreve giden Sovyet kozmonot Sergey Krikalyov, birkaç ay kalmayı beklerken neredeyse bir yıl uzayda durmak zorunda kalmıştı. İngiliz astronot Helen Sharman’ın da dahil olduğu uzay görevinin ilk haftalarında her şey planlandığı gibiydi. Tüm bunlar olurken, Krikalyov’un ülkesi dağılmak üzereydi. Ağustos 1991’de Sovyet lider Mihail Gorbaçov’a karşı bir darbe girişiminde bulunan komünistler tanklarla Moskova sokaklarındaydı. 2019’da bir röportaj yaptığım Krikalyov, o dönem eşi ile karşılıklı olarak birbirleri için endişelendiklerini söylemiş, “Yerde tüm bu çalkantılar ve istikrarsızlıklar yaşanırken elbette biz de arkadaşlarımız, akrabalarımız, anne babalarımız için kaygılanıyorduk” demişti. Gerçekten de uzay görevinin başlamasından dört ay sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Uzaya tedarik uçuşları devam etti ancak Krikalyov ve istasyondaki diğer kozmonot Aleksandr Volkov’un Dünya’ya dönüp dönemeyeceği meçhuldü. Krikalyov, “İstasyonda olduğumuzu unuttuklarına dair hikayeler kulağıma gelmişti. Oysa her gün merkezle iletişim halindeydik ve yapmamız gereken deneyler, elimizde de gereken gıda ve su kaynakları vardı. Aslında her şey tam zamanında ilerliyordu” diye anlattı. Dünya’dan ayrıldıktan bir yıla yakın süre sonra Krikalyov, yeni ana vatanı olan Rusya’ya döndü. Starliner’daki arızalara ilişkin incelemeler devam ederken, Sunita Williams ve Butch Wilmore’un durumu herhangi bir paniğe neden olmuyor. NASA’nın birkaç hafta içinde uzay aracını mürettebatlı ya da mürettebatsız eve geri uçurma konusunda nihai kararı vermesi bekleniyor. Öte yandan ikili Eylül ayında Dünya’ya dönmeyi başarsa da, özellikle Ay ve ötesine çok daha gelişmiş uzay araçlarıyla görevler düzenlenmesi beklenirken, gelecekte bu tarz beklenmedik olayların yeniden yaşanması olası. 1972’den beri Dünya yörüngesinin ötesine yapılacak ilk görev için Artemis 2’nin pilotluğunu yapması planlanan Victor Glover, “Yaptığımız iş sanki rutin bir görevmiş izlenimi verirsek, hem kamuya hem de mesleğimize kötülük yapmış oluruz. Gelecekte Starliner’ı 10’uncu kez uçurduğumuzda da görevimiz bugünkü kadar karmaşık ve zor olacak” diyor.
Uzay, Bilim, Uzay keşfi
Demir eksikliği için gıda takviyeleri ne zaman işe yarıyor?
Demir eksikliği günümüzde dünyadaki en yaygın mikrobesin yetersizliği. Her üç kişiden birini etkilediği düşünülüyor. Özellikle de çocuklar, üreme çağındaki kadınlar ve hamile kadınlar arasında yaygın. Üstelik çeşit çeşit sağlık sorununa yol açabiliyor. Kadınlarda demir eksikliği anemisi (bedenin yeterli alyuvar üretebilecek kadar demire sahip olmaması) engelliliğe yol açan en yaygın nedenlerden. Gazeteci Amanda Ruggeri'nin BBC Future için yazdığı makaleye göre hamile kadınların yeterince demiri olmadığında, fetüslerin beyin gelişimi bundan etkilenebiliyor. Ayrıca ölü doğum, doğum sırasında ölüm, erken doğum ve düşük kiloyla doğum risklerini de artırıyor. Bebeklerde ve küçük çocuklarda ise uzun vadeli gelişimlerini etkileme ihtimali taşıyor. Araştırmalar demir eksikliği çeken çocukların mutluluğunun ve sosyal etkinliğinin azaldığını gösteriyor. Dahası, demir eksikliği takviyelerle giderilse bile, motor yetenekleri ve ilerleyen yaşlardaki bilişsel gelişimleri daha düşük kalabiliyor. Yetişkinlerde ise engelliliğin en büyük nedenlerinden biri. Nadir vakalarda hayati tehlikelere bile yol açabiliyor. İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden beslenme profesörü Michael Zimmerman bunun büyük bir küresel sorun olduğunu söylüyor. Mikrobesin yetersizliği üzerine uzun yıllardır çalışan Prof. Zimmerman "Demir eksikliği çok yaygın. Bunu azaltma çabaları da hızlı sonuç vermiyor. Üstelik pek çok engellilikle de ilişkili" diyor. Çoğu bilim insanı demir eksikliğinin yaygın olduğu konusunda hemfikir. Fakat demir eksikliğinin tam tanımı veya başka şikayetlere yol açmadığı durumlarda sağlığa olumsuz etkisi konusunda hâlâ sorular var. Peki insanlar ne zaman demir desteği almalı veya almamalı? Bir kişinin demir eksikliğinin olması, anemi olacakları anlamına gelmiyor. Avustralya'daki Melbourne Nüfus ve Küresel Sağlık Okulu Başkanı ve demir eksikliği uzmanı klinik hematolog Sant-Rayn Pasricha "Demir eksikliği anemiden önceki aşamadır" diyor. Pasricha'nın da aralarında bulunduğu bazı uzmanlar demir eksikliğinin her durumda bir sorun oluşturmayabileceğini düşünüyor – özellikle de bu kişilerin bir sağlık şikayeti yoksa. Dünya Sağlık Örgütü için yaptığı bir araştırmada demir eksikliği olan ve halsiz hisseden kadınlara demir takviyesi verildiğinde halsizliklerinin geçtiğini fakat demir eksikliği olmasına rağmen halsiz hissetmeyen kadınlara takviye verildiğinde ise enerji seviyelerinde bir değişim olmadığını görmüş: "Bu da bize gösteriyor ki, en azından yetişkinlerde, demir eksikliği nedeniyle kötü hisseden kişilerin tedavi edilmesi önemliyken, bunun etkisini hissetmeyen kişilere de demir takviyesi verilmesinin gerekli olup olmadığı meçhul." İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden, mikrobesin yetersizliği üzerine çalışan beslenme profesörü Michael Zimmerman, demir eksikliğinin engelliliğe yol açma risklerine dikkat çekiyor. Amerikan Pediatri Akademisi Beslenme Komitesi Başkanı Mark Corkins, bunun çocuklardaki etkisinin kalıcı olabileceğini vurguluyor: "Sadece o anki sağlıkları kötüleşmiyor, gelişim potansiyellerinden de kaybetmiş oluyorlar." Çocuklar üzerinde yapılan bir araştırma, demir eksikliği anemisi ve kötü bilişsel performanslar arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor. Fakat bu, aralarında nedensellik olduğu anlamına gelmiyor. Bütün besin araştırmalarında benzer bir zorluk var: Besin eksikliği mi bu bilişsel soruna yol açıyor yoksa ikisinin ortak başka bir nedeni mi var? Gelişimlerine potansiyel etkisi büyük olduğu için, çocuklar hakkındaki sağlık tavsiyelerinde, herhangi bir eksiklik belirtisi görülen çocuklara ve hatta bazen önlem olarak tüm çocuklara demir takviyesi verilmesi yer alıyor. Örneğin Amerikan Pediatri Akademisi sadece anne sütüyle beslenen bebeklere demir damlaları verilmesini tavsiye ediyor. Fakat bu yaklaşımı sorgulayanlar da var. Onlardan biri de Sant-Rayn Pasricha. Bangladeş'te 3 bin 300 sekiz aylık bebekle yapılan, bugüne kadar bu alandaki en büyük deneyde görev alan Pasricha ve ekibi bebeklerin yarısına üç ay boyunca demir takviyesi verirken diğer yarısına plasebo vermiş. Demir takviyesinden önce ve sonra çocukların sinirsel gelişimlerini ölçen araştırmacılar, hiçbir fayda veya zarar tespit edememiş: "Demir alan çocuklarda hemoglobin ve demir seviyelerinin arttığını gördük ama bunlar çocuk gelişimini etkilemedi. "Bunun neden böyle olduğunu hâlâ açıklamaya çalışıyoruz." Diğer araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Bir araştırmada demir eksikliği anemisi bulunan çocukların anemisi demir takviyeleriyle giderilse de daha az dinlenebildikleri uyku düzenleri bazı vakalarda yıllar boyunca iyileşmemiş. Bunun olası nedenlerinden biri, kısa süreli bir eksikliğin bile kalıcı bir hasara yok açabilme ihtimali. Bir başka araştırma, doğumda demir eksikliği olan çocukların daha sonra demir takviyesi alsalar da, beyninin bilişsel kontrolle ilişkili bölümlerinde, 8-11 yaş aralığında bile daha az aktivite tespit edildiğini gösteriyor. Pasricha belki de demir eksikliğinin kendisinin bir sorun olmadığını, demir eksikliğinin başka bir şeyin göstergesi olabileceğini söylüyor: Örneğin genel anlamda besin maddesi eksikliği. Dahası, demir eksikliği olmamasına rağmen demir alan çocukların da risk altında olabileceğini gösteren araştırmalar var. Bunlardan birinde demir takviyesi alan çocukların daha az büyüdüğü görüldü. Bir diğerinde yüksek demirli bebek maması yemiş çocukların, düşük demirli bebek maması yemiş çocuklara kıyasla 10 ve 16 yaşındaki bilişsel testlerinin daha kötü olduğu tespit edildi. Fakat demir desteğinin hangi miktardan sonra olumsuz sonuçlara yol açabileceği bilinmiyor ve uzmanlar bu sonuçların da demirle alakalı olmayabileceği, ikisinin de arkasında farklı bir neden olabileceği ihtimalini hatırlatıyor. Demir takviyeleri bağırsaktaki zararlı bakterileri de artırabiliyor ve özellikle bebeklerde bağırsak mikrobiyomunu bozabiliyor. Çoğu uzmanın uzlaştığı bir konu ise demir eksikliği anemisi olan veya demir eksikliği çekerken yorgunluk gibi belirtileri de olan kişilerin takviye almasının olumlu sonuçları olacağı. Bir kişinin kendisi veya çocuğu için demir takviyesi kullanmasına yönelik kararı tek başına almaması, doktoruna danışması da büyük önem taşıyor. İdeal bir dünyada insanların dengeli beslenmeyle, demir açısından zengin gıdaları da yiyerek yeterli demiri alması ve eksiklik yaşamaması gerekir. Fakat bu her zaman mümkün olmuyor. Karaciğer, kırmızı et, bakliyat, kuruyemiş ve kurutulmuş meyveler iyi birer demir kaynağı. Corkins "En iyi yöntem dengeli beslenme. Bedeniniz demiri emme ve kullanmaya yatkınlığının en iyi olduğu yöntem budur" diyor ve ekliyor: "Tabii ki birinde anemi tespit ederseniz onu hızla iyileştirmek için takviye vermek en iyisi." Uyarı Buradaki tüm içerikler genel bir bilgi amacıyla sunulmuştur ve bir doktor veya sağlık çalışanının vereceği tavsiyenin yerine geçmesi amacıyla kullanılmamalıdır. BBC, okurların kendi kendilerine koyacakları teşhislerin sorumluluğunu üstlenmemektedir. Sağlığınız hakkında endişeleriniz varsa mutlaka doktorunuza danışın.
Diyet & Beslenme, Bilim, Kadın konuları, Sağlık, Çocuk haberleri, Gıda
Dünyanın en güçlü okyanus akıntısı yavaşlıyor, şimdi ne olacak?
Antarktika'nın uzak ve gizemli okyanus akıntısı, iklim, gıda ve çeşitli ekosistemler üzerinde büyük bir etkiye sahip. Peki 2050 yılına kadar bu akıntının yavaşlamasını durdurmak mümkün mü? Antarktika etrafında saat yönünde giden Antarktik Kutup Akıntısı, dünyadaki en güçlü akıntı. Gulf Stream Akıntısı'ndan beş kat, Amazon Nehri'nden de 100 kat daha güçlü. Büyük Okyanus, Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusunu birleştiren küresel okyanus "taşıma bandının" bir kısmını oluşturuyor. Sistem Dünya'nın iklimini düzenliyor, küresel çapta su, sıcaklık ve besleyici maddeler pompalıyor. Fakat Antarktika'da buzların erimesiyle ortaya çıkan tatlı, soğuk su okyanus suyunun tuz oranını düşürüyor ve bu durum yaşamsal önemdeki bu okyanus akıntısını tehdit ediyor. Yeni bir araştırma Antarktik Kutup Akıntısı'nın dünyanın ısınması sonucu 2050 itibarıyla % 20 zayıflayacağına işaret ediyor. Bunun Dünya'daki yaşama büyük etkileri olabilir. Antarktik Kutup Akıntısı, buz kaplı kıta etrafındaki bir hendek gibi. Sıcak suyun dışarıda kalmasını sağlıyor ve tehdit altındaki buzulları koruyor. Aynı zamanda, istilacı boğa yosunları ve bu yosun tabakalarının üzerinde otostop yapan hayvanlara karşı bir bariyer görevi görüyor. Akıntı, Antarktika'ya yaklaşan yosun tabakalarının parçalanmasını sağlıyor. Dünya ikliminin düzenlenmesinde de büyük bir rol oynuyor. ABD'nin doğu kıyısındaki Gulf Stream, Japonya yakınlarındaki Kuroşio Akıntısı, Güney Afrika kıyılarındaki Agulhas Akıntısı gibi daha iyi bilinen akıntıların tersine, Antarktik Kutup Akıntısı iyi anlaşılmış değil. Bunun ana nedeni doğrudan ölçüm almayı zorlaştıran uzak konumu. Okyanus akıntıları sıcaklıklardaki değişikliklere, tuz düzeyine, rüzgar yönlerine ve deniz buzulunun genişliğine tepki veriyor. Şimdi bu akıntılar birçok açıdan iklim değişikliğinin tehdidi altında. Daha önceki araştırmalar, bu taşıma bandının yaşamsal önemdeki parçalarından birinin, feci bir çöküşe doğru gittiğini gösteriyordu. Teorik olarak, Antarktika etrafındaki ısınan suyun akıntıyı hızlandırması gerekiyor. Antarktika etrafındaki yoğunluk değişiklikleri ve rüzgarlar, akıntının gücünde belirleyici rol oynuyor. Sıcak su daha az yoğun ve normal şartlarda bunun akıntıyı hızlandırmaya yetmesi gerekiyor. Ancak bugüne kadarki gözlemler, son yıllarda akıntının gücünün göreceli olarak sabit kaldığı yönünde. Etraftaki buzun erimesine karşın, bu istikrarın devam etmesi şu ana dek bilimsel tartışmalarda tam anlamıyla ele alınmış bir durum değil. Okyanus modellemesindeki ilerlemeler, gelecekteki potansiyel değişiklikler hakkında daha kapsamlı bir fikir veriyor. Antarktik Kutup Akıntısını incelemek için Canberra'da bulunan Avustralya'nın en hızlı bilgisayarını ve iklim simülatörü kullanıldı. Access-OM2-01 adlı model Avustralya Okyanus-Deniz Buzu Modellemesi Konsorsiyumu'nun bir parçası olarak, çeşitli üniversitelerden Avustralyalı araştırmacılar tarafından geliştirildi. Model, diğerlerinin sıklıkla kaçırdığı girdaplar gibi durumları da hesaba katıyor. Dolayısıyla, dünya ısındıkça akıntının gücünün ve davranışını değerlendirmek adına çok daha isabetli bir yöntem. Buz erimesi ve okyanus sirkülasyonu gibi karmaşık etkileşimleri de yakalıyor. Bu gelecek projeksiyonunda, Antarktika'daki buzların erimesinden gelen soğuk, tatlı su kuzeye göç ediyor ve gittikçe okyanus derinliklerini de dolduruyor. Bu durum da okyanusun yoğunluk yapısında büyük değişikliklere yol açıyor. Projeksiyona göre akıntının 2050 itibarıyla % 20 kadar yavaşlaması bekleniyor. Antarktik Kutup Akıntısı'nda zayıflamanın sonuçları büyük ve uzun erimli. Besleyici düzeyi yüksek suları Antarktika etrafında çeviren ana akıntı olduğu için, Antarktik ekosisteminde önemli bir rol oynuyor. Akıntının zayıflaması biyoçeşitliliği ve birçok kıyı toplumunun bağımlı olduğu balıkçılıkta üretkenliği azaltabilir. Ayrıca, boğa yosunu gibi istilacı türlerin girişine yardımcı olup, yerel ekosistemlere ve yiyecek ağlarına zarar veribilr. Daha zayıf bir akıntı aynı zamanda daha çok sıcak suyun güneye doğru gitmesine ve Antarktik buz kütlelerindeki erimenin hızlanmasına yol açabilir ve küresel deniz seviyesindeki yükselmeyi artırabilir. Buzların daha da erimesi daha sonra akıntının daha da zayıflamasını beraberinde getirip bir kısırdöngüye yol açabilir. Bu bozulma, küresel iklim kalıplarına da uzanabilir, okyanusun atmosferdeki fazla ısı ve karbonu emerek, iklim değişikliğini düzenleme kabiliyetini azaltabilir. Bulgular Antarktik Buzul Akıntısı'nın geleceği anlamında karamsar bir tablo sunarken neler olacağı hâlâ net değil. Karbon salımlarını azaltmak adına ortak bir uğraş hala Antarktika etrafındaki erimeyi kısıtlayabilir. Güney Okyanusu'nda yapılacak uzun vadeli araştırmalar, bu değişikliklerin isabetli bir şekilde izlenmesi için hayati önemde. Proaktif ve koordineli ulusulararası adımlarla, iklim değişikliğinin okyanuslar üzerindeki etkisi üzerine eğilme ve potansiyel olarak bunlardan kaçınma şansımız var.
Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Çevre
Uzayda mahsur kalan astronotlar Dünya'ya yine dönemedi
Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) yaklaşık 9 aydır mahsur kalan iki astronotu Dünya'ya döndürecek NASA-SpaceX misyonu Crew-10, fırlatmaya kısa süre kala ertelendi. Florida'da Cape Canaveral uzay istasyonundan fırlatılması planlanan Falcon 9 uzay aracı, teknik bir aksaklık nedeniyle fırlatılamadı. Aracın Cuma akşamı (Türkiye saatiyle Cumartesi 02:00 sularında) uzaya gönderilmesine karar verildi. Falcon 9, dört yeni astronotu Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşıyacak ve burada mahsur kalan Sunita Williams ve Butch Wilmore'un dönmesini sağlayacak. İki astronot geçen yıl Haziran ayında uzaya fırlatılan araçla istasyondaki görevlerine başlamıştı. 5 Haziran 2024'te Dünya'yı terk eden iki astronot, sekiz günlük bir misyon için istasyonda bulunacaktı. Ancak Boeing'in uzay aracıyla planlanan dönüşleri, güvenlik riski nedeniyle iptal edilmişti. SpaceX, Falcon 9 aracının fırlatılmasındaki gecikmenin, tutucu kolların birisinde yaşanan bir hidrolik sorunuyla ilişkili olduğunu açıkladı. Mühendisler sorunun çözümü üzerinde çalışıyor, ancak SpaceX bunun Perşembe gününe yetişmesiyle ilgili kesin bir açıklama yapmadı. SpaceX aracının ISS'e varmasından birkaç gün sonra astronotların dönüşe geçebileceği tahmin ediliyor. 58 yaşındaki Williams ve 61 yaşındaki Wilmore, Eylül ayında ISS'ten yaptıkları basın toplantısında, "beklemeye hazır şekilde eğitildiklerini" söylemiş ve istasyonda çalışmalarına devam ettiklerini kaydetmişti. Williams, "Burası benim mutlu olduğum yer" diyerek istasyonda yaptıklarını anlatmış, ancak ailesini ve iki köpeğini özlediğini de eklemişti. Uzayda olmanın kendisini Dünya üzerine daha çok düşünmeye sevk ettiğini söyleyen Williams, "Sizi daha farklı düşünmeye yöneltiyor. Bu, sahip olduğumuz tek gezegen ve ona iyi bakmalıyız" demişti. Wilmore da eğitimlerinin yüzde 90'ının, bu tip durumlara hazırlanmaya odaklandığını dile getirmişti. Bu, donanma helikopteri pilotu Williams'ın ISS'teki üçüncü görevi. Wilmore ise daha önce iki kez uzaya gitmiş bir pilot. Williams ve Wilmore uzayda planlanandan uzun kalacak olsa da geçmişte yeryüzünden uzakta daha uzun vakit geçirenler oldu. Rus Valeri Polyakov, 1990'ların ortasında Mir Uzay İstasyonu'nda 437 gün kaldı. Frank Rubio ISS'te 371 gün kalarak uzayda en uzun süre kalan Amerikalı oldu. Halen ISS'te olan Rus Oleg Kononenko kariyeri boyunca uzayda 1.000 günden fazla kalan ilk kişi.
Uzay, Bilim, Uzay keşfi
End of preview. Expand in Data Studio

No dataset card yet

Downloads last month
2