title stringlengths 17 159 ⌀ | content stringlengths 86 32.7k ⌀ | tags stringlengths 4 765 ⌀ |
|---|---|---|
İlk kez bir anne-kız birlikte uzaya gidecek | İskoçya’da bulunan Aberdeen Üniversitesi öğrencilerinden Anastatia Mayers ve annesi Keisha Schahaff uzaya gidecek ilk anne ve kız olacak.
Mayers ve Schahaff, Virgin Galactic'in ikinci ticari uçuşuna katılmak için yapılan bir çekilişi kazandı.
Anne ve kız ayrıca uzaya gidecek ilk Karayipliler kişiler olarak da tarihe geçecek.
Schahaff’ın çekiliş hikayesi, kızının vize sorununu çözmek için Antiller'den Londra'ya giderken bindiği Virgin Atlantic uçağındayken bir ilanı görmesiyle başladı.
Çekiliş için kayıt formunu dolduran Schahaff, “Aylar sonra ilk 20’ye, daha sonra da ilk 5’e kaldığımızı öğrendim. Daha sonra da çekilişi kazandığımızı söylediler” diyor.
Virgin şirketler grubunun kurucusu Sir Richard Branson’ın bahçesinden kendilerine seslendiğini belirten Schahaff, müjdeli haberi nasıl aldığını “Tüm ekip evime hücum etti ve 'siz kazandınız, uzaya gidiyorsunuz' dedi” sözleriyle anlatıyor.
Mayers, Karayipler'den İskoçya'da okumak için gitme kararının uzaya yolculuk fırsatını doğurduğunu söylüyor.
18 yaşındaki genç, "Tesadüfen Aberdeen Üniversitesini seçmemiş olsaydım ve vizemi almak için uğraşmasaydım, uzaya gitme şansımız da olmazdı" diyor.
Felsefe ve fizik okuyan ikinci sınıf öğrencisi, İskoçya'da okumaya gitmenin hayatındaki en büyük kararlardan biri olduğunu söylüyor ve "muhteşem şeylerin gerçekleşmesine yaradığını" belirtiyor.
Mayers uzaya gidecek en genç ikinci kişi olacak.
Amacının dünyanın belirlediği tüm engelleri kırmak olduğunu belirten Mayers, “Rüyanız sizin rüyanızdır ve kim ne derse desin bunu gerçekleştirebilirsiniz” diyor.
Anne ve kız, uzay yolculuğuna Perşembe günü ABD’nin New Mexico eyaletinden kalkacak araçla başlayacak.
Galactic 02 adlı misyon, Amerikan uzay şirketi tarafından düzenlenen ikinci ticari uzay uçuşu.
Uçuş için ilan edilen fiyat 450 bin dolardı.
Galactic 01 misyonu Haziran ayında gerçekleşti. 279.000 fit (85 km) yüksekliğe ulaştı. İkinci misyonun da aynı rotayı takip edeceği düşünülüyor.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'ne (NASA) göre bir uçuş uzayın sınırı olarak kabul edilen 80 kilometreyi aştığında uzay turizmi olarak sınıflandırılıyor. | Uzay, Teknoloji, Bilim, Uzay keşfi |
Porton Down: İngiltere'nin en gizli laboratuvarlarından biri olan bu merkez bir sonraki pandemiyi durdurabilir mi? | Birleşik Krallık'ın en gizli bilimsel araştırma merkezlerinden biri olan Porton Down, gelecek salgını "ilk etapta durdurma" amacıyla çalışmalarına devam ediyor.
İngiltere’nin güney batısındaki Wiltshire bölgesinde yer alan bu tesisin son derece sıkı güvenlik önlemlerini aşarak bilim insanlarının yanına gittim.
Bu insanlar yeni kurulan Aşı Geliştirme ve Değerlendirme Merkezi'nde görev yapıyor.
Covid'e karşı inşa edilmiş çalışmaları, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni hastalıklarda hayat kurtarmayı ve sokağa çıkma yasaklarına duyulacak ihtiyacı en aza indirmeyi hedefliyorlar.
Birleşik Krallık Sağlık Güvenliği Kurumu (UKHSA) yani bu laboratuvarları işleten kuruluşun başkanı olan Profesör Dame Jenny Harries, “Elbette ki Covid münferit bir olay değildi” diyor.
Prof. Harries, "Covid'i bir yüzyılın en büyük halk sağlığı olayı olarak adlandırıyoruz. Ama bir sonraki için bir yüzyılın geçeceğini sanmıyorum" diye ekliyor. İklim değişikliği, kentselleşme ve insanların hayvanlara daha yakın yaşaması nedeniyle "artan bir riskle" karşı karşıya olduğumuzu söylüyor.
Porton Down, sakin Wiltshire kırsalında Salisbury'e yakın bir konumda bulunuyor. Aklınıza gelebilecek en tehlikeli virüs ve bakterileri araştırmak için donatılmış dünyadaki nadir yerlerden biri. Buradaki dondurucularda Ebola gibi virüsler bulunuyor.
Komşu binalar arasında Savunma Bakanlığı'na bağlı Savunma Bilim ve Teknoloji Laboratuvarı da yer alıyor.
Koyu yeşil binalarda yer alan aşı laboratuvarları, Covid'e karşı önlem almak üzere aceleyle inşa edildi. Ancak pandeminin yoğun talepleri azaldıkça, odak da değişti.
Yeni aşı araştırma merkezi şimdi üç tür tehdide odaklanıyor:
Hedef, tüm aşı geliştirme aşamalarını desteklemek amacıyla ilaç endüstrisi, bilim insanları ve doktorlarla birlikte çalışmak.
Porton Down’daki bilim insanları, kenelerce yayılan ve enfekte olanların yaklaşık üçte birini öldüren Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi'ne karşı ilk aşıyı geliştirmek üzere çalışıyor. Bu hastalık Afrika, Balkanlar, Orta Doğu ve Asya'da mevcut. İklim değişikliği ile daha da yayılabilir.
Sürecin diğer ucunda ise aşıların etkinlikleri değerlendiriliyor. Covid’in Omicron varyantının aşıların sağladığı bazı korumaları atlatabileceğini fark eden bilim insanları da burada görev yaptı. Aynı zamanda yeni Covid varyantlarını laboratuvarda yetiştirerek izlemeye devam ediyorlar.
Kan örneklerinden alınan antikorlarla etkileştirerek yeni varyantların hala enfekte olup olamadığını görüyorlar.
Resmi olarak adlandırılmasalar da Qui-Gon, Obi-Wan, BB8 ve Palpatine isimlerini taşıyan makineler, dünyanın en büyük kuş gribi salgını tehdidini izlemede önemli rol oynuyor. H5N1 kuş gribi virüsü kuş popülasyonlarına büyük zarar verdi. Çiftliklerde çalışanlara yapılan rutin testler sayesinde İngiltere'deki insanlarda ilk belirtisiz vakaları ortaya çıktı.
Tesiste çalışan ekipler pandemi öncesinde haftada sadece 100 örnek test edebiliyorken, şimdi 3 binden fazla örnek test edebilir hâle geldi.
Buradaki aşı çalışmaları “100 Gün Görevi” ismiyle yürütülüyor. Amaç, yeni olası bir tehidide karşı 100 günde aşı geliştirmek.
Tarihsel süreçte, yeni aşılar tasarlamak ve testmek onlarca yıl sürüyor. Pandeminin benzersiz koşulları, ilk Covid aşılarının bir yıl içinde üretilmesini mümkün kıldı ve aşı dağıtımı Aralık 2020'de başladı.
Tahminlere göreCovid aşıları sadece ilk 12 ayda 14 milyondan fazla hayat kurtardı.
UKHSA'nın baş bilim görevlisi Profesör Isabel Oliver, “Bu aşıların biraz daha önce elimizde olduğunu hayal edin” diyor.
Covid aşılarının tarih boyunca daha önce hiç görülmedik kadar hızlı bir şekilde geliştirildiğini hatırlatan Prof. Oliver, “Ancak daha fazla hayat kurtarabilirdik ve daha hızlı bir şekilde normal hayata dönebilirdik” diye konuşuyor.
Koronavirüs pandemisinden çıkarılan derslerin, gelecekte daha hazırlıklı olmamızı sağlaması umut verici.
Prof. Harries, “geçmişte olaylara sadece tepki verdiğimizi ancak gelecekte önlem almak ve salgının başlamasından evvel durdurmaya çalışmak zorunda olduğumuzu” belirtiyor.
Ve eğer yeni bir hastalık ortaya çıkarsa, en erken aşamada durdurmak gerektiğini ekliyor.
Fotoğraflar:Emma Lynch/BBC | Bilim, Aşılar, Antibiyotikler, İngiltere, Sağlık |
İnsan vücudu ne kadar sıcağa dayanabilir? | Bazen dünya yanıyor sanırsınız.
Avrupa'nın güneyini yakıp kavuran sıcak hava dalgasına İtalya'da "Cehennem Haftası" adını takmışlar. Çin ve ABD'de 50C (santigrat derece) üzeri sıcaklıklar kaydedildi. ABD hastanelerinde hastaları serinletebilmek için buz doldurulmuş ceset torbaları kullanıldı. İngiltere, gelmiş geçmiş en sıcak Haziran ayını yaşadı.
Ve 2022'de İngiltere'de sıcaklık ilk kez 40C'nin üzerine çıkmıştı. Geçen yılki sıcak dalgasının Avrupa'da toplam 60 bin kişinin ölümüne sebep olduğu düşünülüyor.
Bu durumda Birleşmiş Milletler'in "küresel kaynama" diye adlandırabileceğimiz yeni bir döneme girdiğimiz uyarıları da gayet yerinde.
İngiltere Meteoroloji Dairesi'nden Profesör Lizzie Kendon "Artık uzak bir gelecekten bahsetmediğimizi anlamak çok önemli bence. Isınmayı gerçekten, şu anda görüyoruz" diyor.
O zaman değişen iklim bedenlerimiz ve sağlığımız açısından ne anlama geliyor?
Sıcak havalarda ben terli bir köpek gibi olurum ama sıcak dalgasıyla ilgili bir deneye katılma davetini kabul ettim.
Güney Galler Üniversitesi'nden Profesör Damian Bailey, bana tipik bir sıcak dalgası deneyimi yaşatmak istiyor. 21C sıcaklıktan başlayıp yavaş yavaş 35C'ye ve sonra da İngiltere'nin bugüne kadar gördüğü en yüksek sıcaklık olan 40,3C'ye kadar çıkacağız.
Profesör Bailey "Terleyeceksiniz ve vücudunuzun fizyolojisi kayda değer şekilde değişecek" diye uyardı.
Profesör Bailey beni ısının kontrol edildiği kabine götürdü. Bu, bir oda büyüklüğünde, ısının, nemin ve oksijen düzeyinin teknoloji yoluyla tam olarak kontrol edilebildiği bir alan.
Daha önce soğuk havanın etkilerini anlamak için yine bu odayı kullanmıştım.
Fakat parlak çelik duvarlar, ağır kapı, içerideki donanıma bugün beni bambaşka bir yere götürecek.
Pişeceğim fırına bakar gibiyim.
Önce gayet ferah bir 21C ile başlıyoruz. Profesör Bailey tamamen soyunmam talimatını veriyor.
Kaşlarımı hayretle kaldırdığımda, nasıl terlediğimi ve kilo kaybımı ölçmek istediğini anlatıyor.
Sonra cildimin, iç organlarımın ısısını, kalp atışlarımı ve tansiyonumu ölçen çeşitli aletler bedenime iliştiriliyor. Ağzıma takılan büyük alet nefesimi tahlil ederken, ultrason, ensemdeki damarlardan beynime ne kadar kan gittiğini ölçüyor.
Profesör Bailey "Tansiyon iyi, nabız güzel, bütün fizyolojik işaretler şu anda bana gayet sağlıklı olduğunuzu söylüyor" diyor.
Hızlıca bir de beyin işlevlerini ölçen test yapıyoruz. 30 kelimeden oluşan bir listeyi ezberliyorum. Ve bundan sonra ısıtıcılar çalışmaya başlıyor. Sıcaklık hızla yükseliyor.
Vücudumun tek bir basit hedefi var: Kalbimin, akciğer ve karaciğerim ve diğer organlarımın ısısını 37C civarında tutmak.
"Beyindeki termostat, yani sıcaklık ayarlayıcısı olan hipotalamus sürekli ısıyı izler ve bunu sürdürmek için gereken sinyalleri gönderir" diyor Profesör Bailey.
Odanın sıcaklığı 35C olduğunda bazı ölçümler yapmak için kısa bir ara veriyoruz. Artık içerisi sıcak. Rahatsız edecek kadar değil henüz. Hala sandalyemde rahatça oturuyorum. Ama örneğin, bu sıcaklıkta egzersiz yapmak istemezdim.
Vücudumdaki bazı değişiklikler şimdiden açıkça görülüyor. Bir kere, iyice kızarmış görünüyorum. Profesör Bailey de öyle. Burada benimle o da odada kaldı ve sıcaklığı o da hissediyor. Kızarmanın sebebi cildimin yüzeyine yakın kan damarlarının, kanımın soğumasını sağlamak amacıyla genişlemesi.
Ayrıca terliyorum. Oluk oluk değilse de parıl parıl parlıyorum ve ter buharlaştıkça beni serinletiyor.
Hedefimiz olan 40,3C'ye doğru çıktıkça etrafımdaki sıcağın beni adeta dövdüğünü hissediyorum.
Profesör Bailey "Sıcağın etkisi doğrusal olarak değil katlanarak artıyor. Beş santigrat derece insana fazla bir fark gibi gelmeyebilir ama gerçekten de fizyolojik olarak çok daha büyük bir fark yaratıyor" diyor.
Bundan daha yüksek bir ısıyı denemediğimiz için çok mutluyum. Alnımı sildiğimde sular geliyor elime. Şimdi başta yaptığımız testleri yineleme zamanı.
Terli giysilerimi yere atıp, kurulanıyorum ve tartıya çıktığımda hayretler içinde deney süresince 300 gramdan fazla su kaybettiğimi öğreniyorum.
Cilt yüzeyine yakın bütün o damarların açılmasının bedeli de açıkça görülüyor. Kalp atışlarım ciddi ölçüde artmış ve 40C olduğunda vücudum 21C'dekine göre dakikada bir litre daha fazla kan pompalıyor.
İşte sıcaklar arttıkça kalp krizleri ve inmelerin artmasının sebebi de kalbin üzerine binen bu ekstra yük oluyor.
Kan cildimi soğutmak için uğraşırken beynime giden kandan fedakarlık ediyor ve bu da kısa dönem hafızamın zayıflamasına sebep oluyor.
Fakat vücudum, ana hedefi olan vücudumun iç ısısını 37 derecede tutmayı başardı.
Profesör Bailey "Vücudunuz iç ısınızı savunmak için gerçekten çok güzel çalıştı fakat tabi yaptığımız ölçümler 40 derecedeki siz ile 21 derecedeki sizin çok farklı olduğunu gösterdi. Ve bütün bunlar bir saatten az bir süre içinde meydana geldi" diye özetliyor.
Benim deneyimde sadece ısı değişti, fakat dikkate alınması gereken diğer hayati unsur da havadaki rutubet-nem oranı.
Boğucu bir havada gece uyumakta zorlanıyorsanız bunun sorumlusu, bedenimizin serinlemesini zorlaştıran nemdir.
Serinlemek için terlemek yeterli değil, yalnızca bu ter buharlaştığında kendimizi serinlemiş hissederiz.
Havada fazla nem olunca, üzerimizdeki terin havaya karışması zorlaşıyor.
Damian nem seviyesini yüzde 50'de sabit tuttu.
Daha önce Pennsylvania Devlet Üniversitesi'nden akademisyenler, nem oranının genç yetişkinler üzerindeki etkisini incelemişti.
Araştırma ekibinden Rachel Cottle "Beden ısısının hızla artmaya başladığı anı tespit etmeye odaklandık. Çünkü bu sağlık açısından tehlike arz ediyor. Organ yetmezliğine bile yol açabilir" diyor.
Nem yüksek olduğunda bu tehlikeli an, daha düşük sıcaklıklarda gerçekleşiyor.
Cottle sıcak hava dalgalarının yalnızca daha sık ve uzun görülmekle kalmayıp aynı zamanda daha nemli de olduğunu ekliyor.
Hindistan ve Pakistan'ı geçen yıl etkisi altına alan aşırı sıcak hava dalgasında nem oranının da yüksek olduğunu hatırlatıyor:
"Bu geleceğe dair bir endişe değil, günümüze dair bir problem."
İnsan bedeni normalde 37 derece civarında oluyor. Isımız 40 dereceye yaklaşırsa başımız dönmeye başlıyor ve bayılma ihtimali de artıyor.
Bedenimizin yüksek ısıda kalması kalp kası ve beyne zarar verebiliyor ve bunun da ölümcül sonuçları olabiliyor.
Prof. Bailey "Beden ısısı 41-42 dereceye çıktığında çok belirgin problemler görmeye başlıyoruz ve bu kişiler, müdahale edilmezse hayatlarını kaybedebiliyor" diyor.
Sıcak çarpması denen bu olay bir tıbbi acil durumdur.
Herkesin sıcakla başa çıkma gücü farklıdır fakat yaşlılık ve hastalıklar bu gücümüzü azaltır.
Bir zamanlar deniz kenarında güneşlenirken tadını çıkardığımız dereceler ilerleyen yaşlarda sağlık riski oluşturabilir.
Prof. Bailey bana "Bugün laboratuvarımdan gülen bir yüzle ayrılacaksın. Çünkü bütün veriler bu zor koşullara başarıyla ayak uydurduğunu gösteriyor" diyor.
Sıcakla başa çıkma yollarının büyük bir kısmı zaten çoğu kişi tarafından bilinir: Gölgede kalın, bol kıyafetler giyinin, alkol kullanmayın, evinizi serin tutun, günün en sıcak saatlerinde spor yapmayın, bol su için.
Prof. Bailey "Bir diğeri de güneş yanığı olmamak. Hafif bir güneş yanığı bile bedenimizin ısı ayarlamasını iki haftalığına etkileyebiliyor" diyor. | İklim değişikliği, Bilim, Sert hava koşulları, Çevre |
Okyanus sıcaklığı yeni bir rekor kaydetti, bunun sonuçları ne olabilir? | İklim değişikliğinin etkisiyle ısınan okyanuslarda su sıcaklığı şu ana kadar kayda geçen en yüksek düzeyine çıktı. Sulardaki ısının bu kadar yükselmesi gezegenin sağlığı açısından çok vahim sonuçlara yol açıyor.
Avrupa Birliği'nin iklim değişikliğini izleyen kuruluşu Copernicus, bu hafta günlük ortalama deniz yüzeyi sıcaklığının 2016 yılının aynı dönemindeki son rekoru aştığını duyurdu.
Deniz yüzeyi sıcaklığı, yılın bu döneminin ortalamasının çok üzerinde 20,96 dereceye kadar çıktı.
İklim dengesi açısından hayati öneme sahip olan okyanuslar, sıcaklığı emiyor, Dünya'nın oksijeninin yarısını üretiyor ve düzenli hava hareketlerini oluşturuyorlar.
Suların, ısındıkça, karbondioksit emme kapasitesi azalıyor. Bu da gezegenin ısınmasına yol açan atmosferdeki gazların miktarının daha fazla olması demek.
Suların ısısının artması aynı zamanda buzulların eriyerek okyanuslara karışması ve deniz seviyelerinin yükselmesini de hızlandırabilir.
Isınan okyanuslar ve sıcak hava dalgaları deniz canlıları, örneğin balıklar ve balinalar gibi türlerin soğuk su arayışıyla göçmesine, bu da beslenme zincirinin bozulmasına yol açıyor. Uzmanlar bu nedenle sulardaki balık sayısının azalabileceği uyarısında bulunuyor.
Suların ısınmasının bir başka sonucu da köpek balıkları gibi türlerin değişimden huzursuz olarak saldırganlaşması.
Meksika Körfezi'ndeki Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nde okyanusların ısınmasını gözlemleyen uzmanlardan Dr Kathryn Lesneski "Okyanusun suyu, içine girdiğinizde banyo suyu gibi. Şu anda Florida açıklarındaki mercan kayalıklarında yaygın beyazlaşma görülüyor ve birçok mercan resifi öldü bile" diyor.
İngiltere'de Plymouth Deniz Laboratuvarı'ndan Dr Matt Frost kirlenme ve aşırı avlanmaya da işaret ederek "Okyanuslar üzerinde oluşturduığumuz baskı tarihin en yüksek düzeyinde" diyor.
Bilim insanları ayrıca okyanus sıcaklığı rekorunun zamanlamasını da kaygı verici buluyor.
AB'nin Copernicus İklim Değilikliği kuruluşundan Dr Samantha Burgess, okyanusların en sıcak olduğu ayın Ağustos değil Mart olması gerektiğini söylüyor.
"Bu rekorun Ağustos'da kırılmış olması, suların önümüzdeki Mart ayında ne kadar daha ısınacağı konusunda beni endişelendiriyor" diye sürdürüyor.
Yukarıdaki grafikte şu anda okyanus sıcaklıklarının yılın bu dönemindeki ortalamalarından ne kadar yüksek olduğu görülebiliyor. Kırmızı çizgi 2023'ü temsil ediyor.
İklim değişikliğinin İskoçya kıyılarındaki etkilerini gözlemleyen İskoç Deniz Bilimleri Birliği'nden Profesör Mike Burrows "Bu değişimin ne kadar hızlı yaşandığını görmek korkutucu" diyor.
Bilim insanları, okyanusların şu sıralarda neden bu kadar ısındığını inceliyor fakat kesin olarak söyledikleri şey şu: İklim değişikliği, okyanusların, küresel ısınmaya sebep olan sera gazlarından giderek artan miktarda emerek ısınmasına yol açıyor.
Dr Burgess "Ne kadar çok fosil yakıt kullanırsak, okyanuslar o kadar daha fazla ısıyı emecektir. Bu da istikrarın sağlanması ve ısının düşürülmesinin çok daha uzun zaman alacağı anlamına geliyor.
Geçen hafta kırılan deniz sıcaklığı rekoru, son olarak 2016'da Mart ayında aşılmıştı. Üstelik sıcak hava hareketi El Niño'nun en güçlü olduğu günlerde.
El Niño, sıcak suların Güney Amerika'nın Batı sahillerinde yüzeye çıkarak küresel sıcaklıkların yükselmesine yol açan doğal bir iklim hareketi.
Şu an da yeni bir El Niño'nun başlangıcındayız. Fakat bilim insanları henüz çok kuvvetli olmadığını söylüyorlar. Bu da önümüzdeki aylarda El Niño kuvvetlendikçe okyanus ısısının, ortalamanın daha da üzerine çıkabileceğine işaret ediyor.
Bu yıl okyanus ısısı ortalaması rekoru kırılmadan önce İngiltere, Atlas Okyanusu'nun kuzeyi, Akdeniz ve Meksika Körfezi'nde bir dizi deniz ısınması dalgasıyaşandı.
Profesör Burgess "Yaşanan deniz sıcaklığı dalgaları, beklemediğimiz, sıradışı yerlerde yaşandı" diyor.
Birleşik Krallık sularında Meteoroloji Dairesi ve Avrupa Uzay Kurumu verilerine göre bu Haziran ayında su sıcaklığı ortalamanın 3 ile 5 derece üzerindeydi.
Florida'da deniz yüzeyi ısısı geçen hafta 38,44C'ye, bir sıcak su banyosu ile kıyaslanabilecek bir düzeye ulaştı. Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Olayları kurumuna göre, normal olarak burada suyun sıcaklığının bu mevsimde 23C ile 31C arasında olması gerekiyor.
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin verilerine göre deniz sıcaklığı dalgalarının sıklığı 1982 ile 2016 yılları arasında iki mislime çıktı ve bu dalgaların yoğunluğu ve süresi de 1980'den bu yana arttı.
Son yıllarda hava sıcaklıkları dramatik artışlar gösterdi ama suların ısınması daha uzun sürüyordu. Şimdi okyanus sıcaklığındaki artışın da hızlandığına dair belirtiler var.
Bir teoriye göre de okyanusların derinliklerinde depolanmış büyük miktarlarda sıcaklık belki de El Niño ile bağlantılı olarak su yüzüne çıkıyor olabilir.
Bilim insanları deniz yüzeyinin sıcaklığının, sera gazları nedeniyle artmaya devam edeceğini biliyorlardı ama yine de bu sıcaklığın neden bu yıl geçen yılların çok üzerinde çıktığını araştırmayı sürdürüyorlar. | Doğa, Kirlilik, İklim değişikliği, Hava kirliliği, Bilim, Okyanus kirliliği |
Sıtmayla mücadelede 'rastlantısal keşif' | Bilim insanları, sıtmanın sivrisineklerden insanlara bulaşmasını durdurmaya yardımcı olabilecek, doğal olarak oluşan bir bakteri türü keşfetti.
Keşif, bir deney sırasında, bir sivrisinek kolonisinin sıtma paraziti geliştirmediğinin fark edilmesi üzerine, "şans eseri" gerçekleşti.
Araştırmacılar bu bakterinin dünyanın en eski hastalıklarından biri olan ve her yıl yaklaşık 600 bin kişiyi öldüren sıtmayla mücadelenin yeni araçlarından biri olabileceğini söylüyor.
Bilim insanları şu an bu bakteriyi "gerçek dünya koşullarında" kullanmanın güvenli olup olmadığı üzerine çalışıyor.
İspanya'da GSK ilaç şirketine çalışan bilim insanları, ilaç geliştirme araştırmaları sırasında bir sivrisinek kolonisinin sıtma taşımayı bıraktığını fark etti.
Araştırmayı yürüten Dr Janneth Rodrigues, "Sivrisineklerdeki enfeksiyon oranı azalmaya başladı ve sene sonuna doğru sivrisinekler sıtma parazitiyle enfekte olmaz hale geldi" dedi.
Araştırma ekibi 2014'teki deneyin örneklerini dondurdu ve iki yıl sonra neler olduğunu anlamak üzere bu örnekleri yeniden incelemeye başladı.
Yapılan araştırmalar, çevrede doğal olarak bulunan TC1 adlı özel bir bakteri türünün sivrisineklerin bağırsaklarında sıtma parazitinin gelişimini engellediğini ortaya koydu.
Dr Rodrigues, "Bu bakteri sivrisineğin bağırsaklarına yerleştiğinde, ömrü boyunca kalıyor. Ve keşfettik ki, sivrisineklerdeki bulaşı azaltan şey bu bakteriymiş" dedi.
Sonuçları Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bu bakteri bir sivrisineğin parazit yükünü yüzde 73 oranında azaltabiliyor.
Bakteri, sivrisineğin bağırsağında büyüyen sıtma parazitinin erken evre gelişimini engelleyen "harmane" adı verilen küçük bir molekül salgılayarak çalışıyor.
ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi ile birlikte çalışan GSK araştırmacıları, "harmane"ın sivrisinek tarafından ya -şekerle karıştırılması halinde- ağız yoluyla sindirilebildiğini ya da temas yoluyla üst deriden emilebildiğini buldu.
Bu keşif, sivrisineklerin konduğu yüzeylerin bu aktif bileşimle işlenmesi olasılığını doğuruyor.
Araştırmalar Burkino Faso'da "Sivsirinek Küresi" adı verilen kapalı bir alanda sürüyor. Amaç, "harmane"ın gerçek dünyada kullanımının ne derece etkili ve güvenli olduğunu anlayabilmek.
Başarılı olunur ve bakteri tabanlı bu buluş bir ürüne dönüştürülebilirse, dünyanın en eski hastalıklarından birine karşı savaşımızda bir silahımız daha olabilir.
Her yıl yaklaşık 620 bin kişi sıtma nedeniyle hayatını kaybediyor ve bunların çoğu 5 yaş altı çocuklar.
Sıtmaya karşı aşı geliştirildi, ancak Afrika'da aşılanma oranları hala düşük. | Bilim, Sağlık |
Peru'da fosili bulunan balina, dünyanın gelmiş geçmiş en ağır hayvanı olabilir | Bilim insanları, Güney Amerika ülkesi Peru’da bulunan bir balina fosilinin, Dünya’da şimdiye kadar keşfedilen en ağır hayvan olabileceğini söyledi.
Yaklaşık 200 ton ağırlığında olduğu düşünülen balinanın uzun süre önce soyu tükendi.
Araştırmacılara göre, sadece çok büyük mavi balina örnekleri bu türün ağırlığıyla yarışmış olabilir.
Hayvanın fosilleşmiş kemikleri, güney Peru'da çöllerdeki kazılar sonucu bulunduğu için bu türe “Perucetus colossus” adı verildi.
Kalıntıların çevresindeki tabakaların tarihlenmesi sonucunda balinanın, yaklaşık 39 milyon yıl önce yaşadığı düşünülüyor.
Araştırma paleontolog Dr. Mario Urbina’nın öncülüğünde gerçekleştirildi. Ekibin bir parçası olan Dr. Eli Amson, “Fosiller aslında 13 yıl önce keşfedildi, ancak boyutları ve şekli nedeniyle sadece üç yıl önce Peru'nun başkenti Lima'ya getirilerek incelendi” dedi.
Basilosaurid adı verilen erken tür bir balinaya ait 18 kemik çıkarıldı. Kemikler arasında 13 omur, dört kaburga ve bir kalça kemiğinin bir kısmı mevcuttu.
Ancak parça parça olan kalıntılar ve kemiklerin yaşına rağmen, bilim insanları hayvan hakkında daha önemli sonuçlara ulaşmayı başardı.
Özellikle, iç boşlukların dolduğu bir süreç olan osteoskleroz nedeniyle kemiklerin son derece yoğun olduğu anlaşıldı. Ayrıca kemikler, dış yüzeylerinde pachyostosis adı verilen ekstra büyümeye sahipti.
Ekip, bunların bir hastalık olmadığını, bu büyük balinanın sığ sularda beslenirken gereken dengeyi sağlaması için geçirdiği bir adaptasyon olduğunu söyledi. Günümüzde benzer kemik özellikleri manatilerde veya deniz ineklerinde görülüyor.
Bilim insanları, türlerin şeklini ve kütlesini yeniden oluşturmak için, nesli uzun süre önce tükenmiş türlerle modellemeler kullanarak bazı kıyaslamalar yapıyor. Bunun için benzer özelliklere sahip canlı organizmaların biyolojisi hakkındaki bilgilere ihtiyaç duyuluyor.
Tahminlere göre, Perucetus'un boyu yaklaşık 17-20 metreydi. Bu olağanüstü bir boyut değil. Ancak hayvanın sadece kemik kütlesinin, 5,3-7,6 ton arasında bir yerde olduğu düşünülüyor. Organlar, kaslar ve yağ dokusunu eklediğinizde, varsayımlara bağlı olarak, hayvanın toplam ağırlığı 85 ton ile 320 ton arasında olabilir.
Almanya'da Stuttgart Doğa Tarihi Devlet Müzesi'nde küratör olan Dr. Amson, 180 ton ağırlığı medyan, yani ortalama değer olarak kullanıyor.
Kayıtlara geçen en büyük mavi balinalar da bu ağırlıktaydı.
BBC’ye konuşan Dr. Amson, “Perucetus'un mavi balinayla aynı klasmanda olduğunu söylemeli” dedi ve şöyle devam etti:
“Ancak elimizdeki hayvanın özellikle büyük ya da küçük olmasına dair bir neden yok. Muhtemelen genel popülasyonun bir parçasıydı. Bu nedenle, medyan tahmini kullandığımızda, mavi balinaların sahip olabileceği en yüksek aralıklarda olduğunu göz önünde tutuyoruz."
Araştırma ekibi yaptığı karşılaştırmalarda, Londra Doğal Tarih Müzesini ziyaret etmiş olan herkese çok tanıdık gelecek bir mavi balinayı kullandı.
“Hope” adı verilen hayvanın iskeleti 2017 yılında ana salondaki tavana asıldı.
Ancak kurulumdan önce, iskelet detaylı bir şekilde tarandı ve tanımlandı. Şimdi ise dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları için önemli bir veri kaynağı.
Londra Doğal Tarih Müzesi'nin deniz memelileri küratörü Richard Sabin, yeni bulgunun heyecan verici olduğunu ve bir yönünü Londra'da sergilemeyi çok istediklerini belirtiyor.
Sabin, Hope’u dijitale dönüştürmek için zaman harcadıklarını, sadece kemiklerin ağırlığını değil, aynı zamanda şeklini de ölçtüklerini ve bugün balinanın insanlar için bir tür referans noktası haline geldiğini söyledi.
“'En büyük hangisiydi?' gibi karşılaştırmalara takılmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bilim her zaman yeni verilerle karşımıza çıkacak.
“Biz dev balinaların 4,5 milyon yıl önce yaşadığını düşünürken, Perucetus'un en harika yanı, bu büyüklükte bir balinanın 30 milyon yıldan önce yaşamış olması.” | Doğa, Bilim, Hayvanlar alemi, Evrim, Çevre |
Yapay zeka meme kanseri tespitinde başarılı oldu | Nick Triggle| Sağlık Muhabiri
İsveç’te yapılan bir araştırma, yapay zekanın meme kanseri için çekilen röntgenleri inceleyerek kanseri tespit edebileceğini ortaya koydu.
Lund Üniversitesi’nden bilim insanları, yapay zekanın tespit başarı oranının iki radyologla birlikte yapılan normal teşhis süreciyle aynı olduğunu açıkladı.
Öte yandan bilim insanları bunun yaygın bir şekilde kullanılması için daha fazla araştırmaya gerek duyulduğunu da ekledi.
İngiltere’deki uzmanlar da yapay zekanın meme kanseri teşhisinde büyük potansiyele sahip olduğu konusunda hemfikir.
İngiltere’de daha önce yapılan yapay zeka denemeleri, geçmişte teşhis edilmiş meme kanseri röntgenleri üzerinden çalışırken; bu seferki araştırma, iki radyoloğun teşhis süreciyle eş zamanlı yürütüldü.
Lancet Oncology adlı hakemli dergide yayımlanan araştırmada İsveç’te ortalama 54 yaşındaki 80 binden fazla kadının mamografisi incelendi.
Görüntülerin yarısı normal prosedür olan iki radyolog tarafından incelenirken, diğer yarısı da yapay zeka tarafından incelendikten sonra bir veya iki radyoloğa sunuldu.
Standart yöntemde radyologlar 203 meme kanseri tespit ederken, yapay zeka 244 kadında meme kanseri olduğunu saptadı.
Yapay zekanın yanlış pozitif, yani meme kanseri olmayan birine kanser teşhisi koyma oranı da normal prosedürle aynı çıktı: Yüzde 1,5. | Teknoloji, Bilim, Kadın sağlığı, Kanser, Sağlık, Tıp |
Neden hafta boyunca hep aynı saatte uyumalıyız? | İngiltere'de yapılan yeni bir araştırmaya göre, çalıştığımız ve izin günlerimiz arasında uyku alışkanlıklarındaki küçük farklar, bağırsaklarımızdaki bakterilerde sağlıksız değişikliklere yol açabilir.
Araştırmacıların ulaştığı sonuçlara göre bağırsaklardaki bu değişikliklerin nedeni, "sosyal jetlag" olarak adlandırılan durumda olan insanların, daha kötü beslenmeleri olabilir.
Hafta içinde, hafta sonuna kıyasla çok farklı saatlerde uyuyup uyanmak, "sosyal jetlag" olarak adlandırılıyor.
Uyku düzeninin aşırı derecede bozulması, özellikle de vardiyalı çalışma gibi durumlar, sağlık üzerinde olumsuz etkilere sahip.
Yatma ve uyanma saatlerini düzenli tutmak ve sağlıklı beslenmek, hastalık riskimizi azaltmaya yardımcı olabilir.
Kings College London’daki bilim insanları tarafından yaklaşık bin yetişkin üzerinde yapılan çalışma, normal seyreden bir hafta boyunca gece uykusunun orta noktasındaki 90 dakikalık bir farkın bile, insan bağırsağındaki bakteri türlerini etkileyebileceğini ortaya koydu.
Bağırsak sistemimizde farklı türde bakterilere sahip olmak önemli. Bazıları diğerlerinden daha iyi olsa bile doğru çeşitliliğe sahip olmak pek çok hastalığı önlemek için kilit önemde.
Çalışmanın yazarlarından Kate Bermingham, “Sosyal jetlag, sağlığınızla olumsuz ilişkilere sahip mikrobiyota türlerine neden olabilir” dedi.
Çalışmaya göre, İngiltere nüfusunun yüzde 40'ından fazlası bu durumdan muzdarip. En yaygın olarak gençler ve genç yetişkinlerde görülüyor, yaşlandıkça azalıyor.
Avrupa Beslenme Dergisi'nde yayımlanan bu çalışmaya katılanların uykuları ve kan değerleri analiz edildi, dışkı örnekleri toplandı ve yedikleri her şey de kayıt altında tutuldu.
Sosyal jetlag yaşayanlar (yüzde 16), patates, cips ve şekerli içecekler gibi yüksek karbonhidrat içeren bir beslenmeyi benimsemeye daha yatkındılar, az miktarda meyve ve kuruyemiş tüketiyorlardı.
Daha önceki araştırmalarda da sosyal jetlag yaşayan insanların daha düzenli uyku saatlerine sahip insanlara kıyasla daha az lifli yiyecek tükettiği sonucu ortaya çıkmıştı ve yine sosyal jetlag'in kilo alımı, hastalık ve zihinsel yorgunlukla ilişkilendirildiği sonucuna varılmıştı.
Dr. Bermingham, “Kalitesiz uyku, tercihlerimizi etkiler. Bu durumlarda insanlar daha yüksek karbonhidratlı veya şekerli gıdaları yemek ister” diyor.
Sağlıksız bir beslenme bağırsaktaki belirli bakteri düzeylerini etkileyebilir.
Araştırmacılar, sosyal jetlag yaşayan grupta daha yaygın olan altı mikrobiyota türünden üçünün, düşük kaliteli beslenme, obezite ve yüksek düzeyde inflamasyon ve felç riski ile ilişkilendirildiğini buldular.
Uyku, beslenme ve bağırsak bakterileri arasındaki ilişki oldukça karmaşık. Keşfedilmesi gereken çok sayıda konu mevcut.
Uzmanların tavsiyesi ise hafta boyunca mümkün olduğunca tutarlı olma yönünde.
King's College London'dan Dr. Sarah Berry, düzenli uyku düzenini korumak, her gün yatağa gidilen ve uyanılan zamanı belirlemenin kolayca ayarlanabilir bir yaşam tarzı olduğunu söylüyor:
“Bu, bağırsak mikrobiyomunuz aracılığıla sağlığınıza olumlu etki edebilir.”
İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin (NHS) web sitesinde şu öneriler yer alıyor:
Günde en az beş porsiyon çeşitli meyve ve sebze tüketin
Yemekleri patates, ekmek, pirinç veya makarnadan yapılan yüksek lifli nişastalı gıdalar üzerine kurun
Süt veya süt alternatiflerinden bir miktar tüketin. Düşük yağlı veya düşük şekerli seçenekleri tercih edin
Baklagil, kuru fasulye, balık, yumurta, et gibi protein kaynaklarını tüketin
Doymamış yağları tercih edin ve bunları küçük miktarlarda tüketin
Bol miktarda sıvı tüketin (günde en az 6-8 bardak) | Diyet & Beslenme, Bilim, Yaşam, Sağlık |
Oppenheimer ve Einstein'ın karmaşık ilişkisi | "Şimdi başarınızın sonuçlarıyla yüzleşme sırası sizde."
Bu cümleyi Albert Einstein; Oppenheimer'ın 1940'larda ABD'nin Manhattan Projesi'ni yöneterek atom bombasının "babası" haline gelmesinin öyküsünü anlatan aynı isimli filmin sonunda söylüyor.
Filmde Einstein, Oppenheimer'ın hayatının son döneminde görülüyor. İki bilim insanı da; Oppenheimer'ın 1947'den 1966'ya kadar direktörlüğünü yaptığı Princeton İleri Çalışmalar Enstitüsü'ndeyken...
İkisi de dönemin en önemli bilim insanlarındandı. Ancak hem fiziği nasıl anladıkları hem de araştırmalarının dünyaya nasıl hizmet edebileceğine ya da zarar verebileceğine dair inançlarında önemli farklılıklar vardı.
Oppenheimer, 1965'te Einstein'ın ölümünün onuncu yıl dönümü sebebiyle Paris'te düzenlenen bir konferansta "Biz yakın birer meslektaş ve biraz da arkadaştık" diyecekti.
Yönetmen Christopher Nolan, filminde iki fizikçinin kurgusal bir konuşmasını izleyiciyle buluşturuyor. Bu diyalogda, bunalmış bir Oppenheimer, babacan bir Einstein'ın tavsiyesine ihtiyaç duyuyor.
Gerçek hayatta önemli farklılıklara sahip olmalarına rağmen iki fizikçinin birbirlerine çok saygı duyduğu biliniyor.
Genç Robert Oppenheimer, 1920'lerde mezun olup teorik fizik üzerine uzmanlaşmaya başladığında Einstein halihazırda fizik dalında Nobel Ödülü kazanmış, genel görelilik teorisi (1915) ve Amerikan bilim insanlarını etkileyen diğer çalışmalarıyla bilim dünyasının ana isimlerinden biri olmuştu.
Einstein, Almanya'daki Yahudi zulmü nedeniyle Avrupa'yı terk etmiş, 1932'de çalışmalarına devam ettiği ABD'deki Princeton'a yerleşmişti.
Bir süre sonra, Ağustos 1939'da iş arkadaşı Leo Szilard'ın ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e yazdığı mektubu imzalamıştı. Bu mektupta, Beyaz Saray, Almanya'nın atom bombası geliştirme ihtimaline karşı uyarılıyordu.
Bunun 1942'de başlayan çok gizli Manhattan Projesi'nin ortaya çıkışının önünü açtığı düşünülüyor. Projenin başına, artık bu alanda önde gelen isimlerden Oppenheimer getirilecekti.
Farklı kaynaklara göre 64 yaşındaki Einstein, Almanya kökeni ve solcu düşünceleri nedeniyle projeye dahil değildi. Ancak bunda, onunla Oppenheimer arasındaki fizik teorileri üzerindeki düşünce farklılıklarının etkisi de olmuştu.
Nolan'ın filminin temelini oluşturan Kei Bird ve Martin J. Sherwin'ın Oppenheimer hakkında yazdıkları biyografide, Amerikalı fizikçinin Einstein'ı "çalışan bilim insanı" olarak değil "fiziğin yaşayan koruyucu azizi olarak" gördüğü belirtiliyor.
Nolan filmde ikilinin bu ilişkisini yansıtmaya çalışıyor. New York Times'a, bunu, yerini kaybeden bir ustayla, onun çalışmalarını devralan bir gencin ilişkisi olarak gördüğünü söylüyor.
Manhattan Projesi'nin arka planda olduğu filmde, Oppenheimer geliştirdiği atom bombasının yaratacağı patlamanın kapsamıyla ilgili şüphelerini sunuyor. Fizikçi, fikrini almak için Einstein'a gidiyor.
Ancak gerçekte filmdeki gibi bir fikir alışverişi yaşanmadı. Bu ABD'li yönetmenin yaratıcılığıydı:
"Değiştirdiğim şeylerden biri bu. Gerçekten Oppenheimer'ın danıştığı kişi Einstein değil, Chicago Üniversitesi'nde Manhattan Projesi'ne destek veren Arthur Compton'dı.
"Einstein seyircinin tanıdığı bir isim."
Oppenheimer 1943-1945 yılları arasında Princeton'dan binlerce kilometre uzakta, New Mexico'daki Los Alamos Laboratuvarı'nda çalıştı. Bu süreçte Einstein'la görüştüğüne ya da ona danıştığına dair kesin bir bilgi yok.
Ancak Oppenheimer, Einstein'ın atom bombasının yaratılmasına bir şekilde dahil olduğuna dair iddialara, 1965'teki Paris Konferansı'nda, "Benim düşünceme göre bu iddialar yanlış" şeklinde yorum yaptı.
Ona göre, Başkan Roosevelt'in Almanya'nın atom bombası geliştirme ihtimaline karşı uyarıldığı 1939 tarihli mektubun gerçekte ABD hükümetine bir etkisi olmadı.
İlk atom bombası denemesinin başarılı olmasının ardından Oppenheimer, çalışmasının Ağustos 1945'te Hiroshima ve Nagasaki'deki patlamalarla sadece bir tehdit değil kitlesel yıkım yaratan bir silah olarak kullanılmasının getirdiği etik sorunla yüzleşti.
Einstein, Szilard ve diğerleri dahil çeşitli bilim insanları, bombaların Japon şehirlerine atılmasını kınadılar, çünkü ülkenin zaten pratikte yenilmiş olduğunu düşünüyorlardı.
Nolan'ın filminin kurgusu, Oppenheimer'ın, geliştirdiği teknolojinin kullanımına sınır getirilmesi gerektiğine dair Washington'daki hükümeti ikna etmeye çalışmasını inceliyor. Ancak siyasiler ona karşı geldi ve ulusal güvenlik tehdidi olarak düşünülerek onun komünistlerle eski ilişkilerini sorguladı.
Bird ve Sherwin, Oppenheimer'ın sekreteri Verna Hobson'ın, Einstein'ın Amerikalı fizikçiye "ülkesine iyi hizmet ettiği için cadı avına boyun eğmek zorunda olmadığını" söylediğine tanık olduğunu yazıyor.
Einstein ona, "Eğer ABD'nin sunduğu ödül bu ise, buna sırtını çevirmesi gerektiğini" söylemişti.
Ancak Hobson, Oppenheimer'ın "Amerika'yı sevdiğini" ve bu sevginin fiziğe olan sevgisi kadar derin olduğunu iddia ediyor.
Oppenheimer ise Hobson'a, "Einstein'ın bunu anlamayacağını" söylemişti.
Einstein'a kalırsa, Oppenheimer'ın Washington'dan fazla bir beklentisi olmamalıydı.
Anlaşmazlıklarına rağmen ikisinin de kendilerine özgü, karşılıklı takdir ve saygısı vardı.
Einstein'ın Oppenheimer için "çok yönlü eğitimiyle sık rastlanmayacak şekilde yetenekli bir adam" dediği, onun fizik anlayışını değil ama kişiliğini takdir ettiği biliniyor.
Buna karşılık Oppenheimer, ölümünün 10. yılında onun hakkında, "Einstein'ın erken çalışması (Genel görelilik teorisi) inanılmaz güzel ancak hata dolu" demiş ardındansa onun düzeltmelerine katıldığını ve bunun 10 yıl aldığını ekleyerek "Hatalarını düzeltmek 10 yıl sürdüyse, o harika bir adamdı" demişti. | Teknoloji, Tarih, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, 2. Dünya Savaşı, Fizik, Film |
Dr. Canan Dağdeviren: 'Elektronik sütyenle her yıl 11 milyon kadının hayatı değişebilir' | Dünyaca ünlü bilim insanı Dr. Canan Dağdeviren, MIT (Massachusetts Institute of Technology) Media Lab'deki ekibiyle birlikte, meme kanserinin teşhisinde çığır açabilecek bir buluşa imza attı.
Giyilebilir ultrason tarama cihazı, sütyen içine takılarak kadınların kolayca ve sık sık tarama yapıp, olası kanser vakalarını erken teşhis etmesine olanak sağlıyor. 6 yıldır üzerinde çalışılan cihazın insan deneyleri yapıldı ve cihaz ABD'de patent aldı.
Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre meme kanseri en sık görülen kanser türü ve sadece 2020'de 2,3 milyon kadına meme kanseri teşhisi kondu, 685 bin kadın hayatını kaybetti.
Çalışmalarını ABD'de sürdüren Dağdeviren, henüz 30 yaşına gelmeden icat ettiği giyilebilir kalp pili ile ismini tüm dünyaya duyurmuştu.
Medikal teknoloji alanında birçok buluşu olan ve çok sayıda ödül alan Dağdeviren, son buluşunun hikayesini, araştırma sürecini ve bundan sonra yapmak istedikleriniBBC Türkçe'ye anlattı.
Elektronik sütyen projesi yaklaşık 6,5 yıldır üzerinde çalıştığımız bir proje. MIT Media Lab'de vücutla uyumlu elektronik aletle üretiyoruz ekip olarak. Bu son proje, kadınları yakından ilgilendiren meme kanserini erken teşhis edebilmek için yapılmış bir cihaz.
Şu an ilk prototipini bitirdik, insan deneylerini yaptık ve aynı zamanda patentini geçtiğimiz hafta aldık. Bundan sonraki aşamada bu teknolojinin sadece laboratuvarda kalmasını istemiyoruz. Aynı zamanda gerçek hayata geçebilsin ve yüzlerce, binlerce, milyonlarca kadın kullanabilsin istiyoruz.
Yaptığımız hesaplamalara göre (bu arada çok tevazuyla yapılmış bir hesaplama, daha da büyük sayılara da gidebilir) yılda 11 milyon kadının hayatını değiştirebilecek bir proje.
Şimdi son hızla diğer çalışmalara devam ediyoruz. Aleti daha küçülteceğiz, daha portatif hale getireceğiz.
Memenizin üzerine giydikten sonra, sütyeninizin bir parçası olacak ve suyumuzu içerken, kahvenizi içerken herhangi bir fiziksel baskıya gereksinim olmaksızın tüm memenizin tek bir seferdeki fotoğrafını,ultrason fotoğrafını çekebileceksiniz ve bunu da bilgisayarınıza, telefonunuza gönderip büyük datalar toplayabileceksiniz.
Büyük datalar derken mesela her gün bunu yapabileceksiniz veya her hafta bunu yapabileceksiniz.
Şu anki sistemde teşhis için kullanılan en yaygın yöntem mamografi yöntemi. Bu çok etkili bir yöntem olmasının yanı sıra çok radyasyonlu bir yöntem ve riskleri çok fazla. Aynı zamanda fiziksel olarak acı da veren bir süreç. Çoğu insan yaptırmak istemiyor ve özellikle sıkı bir meme dokusuna sahipseniz de doğru sonucu veremediği oluyor.
Şunu da söylemek gerekir; kadınların yüzde 55'i iki mamografi arasında kansere yakalanıyor ve bu kansere yakalandıkları zaman artık hayata tutunma olasılıkları yüzde 22'lere kadar düşüyor.
Fakat bir hastalığı erken teşhis edebilirsek, yaşama şansını yüzde 98'e kadar artırmayı umuyoruz.
Bu proje benim için çok kıymetli ve çok önemli. Hem teyzeme verdiğim sözü tutmam açısından hem de benim de meme kanserine yakalanma riskimin yüksek olması açısından ve birçok kadının meme kanserine yakalanma riskinin yüksek olmasından ötürü aslında ben bu teknolojiyi özellikle kadınlara adadım ve kadınlara armağan ettim.
Onların yalnız olmadığını düşünüyorum ve bir kadının bir kadının ihtiyaçlarını daha iyi anlayabileceğini düşündüğüm için böyle bir dizayn, böyle bir alet tasarladık.
Burada çok güzel, harika öğrencilerim var, tasarımcılar var, malzeme bilimciler var. Fizikçiler ve tıp doktorlarıyla hep birlikte ortak bir çalışma yaparak bunu devam ettirdik.
Bir sonraki aşamasında da bir şirket kurup bunu daha çok markete nasıl hızlı bir şekilde getirebileceğimizi ve nasıl düşük maliyetli yapabileceğimizi araştıracağız.
Özellikle bu tür mamografi ultrasona erişemeyen kadınlar için nasıl bunu daha ucuz hale getirebiliriz onun üzerinde çalışıyoruz.
Şu an buna benzer bir başka ürün yok. Sadece hastanelerde kullandığımız, kalın uçlu, düz olan, her zaman kullanılan cihazlar var. Ama giyilebilir, bir operatöre gerek olmaksızın takılabilir, sütyenin bir parçası olabilir ve ultrason jeline gerek kalmadan çalışabilir bir teknoloji yok.
Bunların hepsi bizim de zamanla cevabını bulacağımız sorular. Günde bir mi, ayda bir mi, haftada bir mi tarama yapmamız gerektiğini henüz biz de tam olarak kestiremedik. Tıp doktorları ve onkolojistlerle istişare yapıp onlarla birlikte kararımızı daha iyi verebileceğiz. Fakat ne kadar çok data olursa, o kadar çok daha iyi sonuca ulaşma imkanı olacak diye tahmin ediyoruz.
Maliyeti konusundaysa... Şu an sadece araştırma aşamasında olduğundan ve henüz çok büyük miktarlarda üretmediğimiz için, bir alet yaklaşık 1.000 dolara mal oluyor.
Fakat 3-4 yıl içerisinde bu maliyetin daha da aşağı düşmesini bekliyoruz. Çünkü çok fazla üreteceğiz ve maliyet düşmüş olacak.
Bir de bu aletle her gün ölçüm dahi yapsanız bir ölçüm yaklaşık üç dolara mal olacak. Bu da sizin içtiğimiz her bir içtiğiniz kahvenin fiyatı kadar.
Fakat normal mamografi ya da ultrasona yaklaşık 2.000-2.500 dolar gibi paralar ödüyorsunuz.
Bu teknolojiyle sadece hayata tutunma olasılığı artmayacak. Aynı zamanda kanser hastalığının meme kanseri için harcadığımız parayı yıllık olarak yarıya düşürmüş olacağız.
2022 yılında sadece ABD'de kansere harcanan para 28 milyar dolar ve bu teknolojiyle bunu yarıya düşüreceğimizi tahmin ediyoruz.
Öncelikle radyasyon konusundan bahsedelim. Hiç radyasyon olmayan bir teknoloji bu çünkü burada ultrason dalgalarını kullanıyoruz ve bu dalgalar, piezoelektrik denilen bir malzeme. Benim bütün yaptığım çalışmaların ana taşı piezoelektrik.
Bir voltaj uyguluyorsunuz. Voltaj uyguladığınız zaman alet şekil değiştiriyor. Şekil değiştirdiğinde bir dalga oluşturuyor. Bu dalga herhangi bir odaklandığınız etin, et parçasının içine giriyor, hareket ediyor ve orada herhangi bir bozukluk olduğunda o dalga oradan tekrar geri yansıyor ve yansıyan dalgayı da yine piezoelektrik malzemeyle çekiyorsunuz. O analog sinyali dijital sinyale dönüştürüp siyah beyaz bir film oluşturuyorsunuz, ultrason filmi.
Hatta ben yaklaşık dört ay önce doğum yaptım, ilk bebeğimi dünyaya getirdim. Kendi karnımın üzerinde de bu cihazı denemiştim. Bebeğimin nasıl hareket ettiğini, vücudunun parçalarını çok iyi bir şekilde görebilmiştim.
Yani teknoloji çok fonksiyonlu. O nedenle ben kendi çocuğumun üzerinde bile denedim ve radyasyon kesinlikle yok ve çok iyi bir teknoloji, herhangi bir fiziksel baskı da uygulamadığımız için gayet iyi bir şekilde ölçümü, ağrısız, sınırsız bir şekilde yapabiliyorsunuz.
2015 yılında teyzem Fatma (Hollanda'da yaşıyordu ailesiyle birlikte) ve rutin bir şekilde memelerini kontrol ettirdiği halde, çok agresif bir meme kanserine yakalandı ve sadece 6 ay hayata tutunabildi.
Bu süre zarfında ben de MIT'de doktora sonrası araştırmalarımı yapıyordum ve izin alıp hemen Hollanda'ya teyzemin yanına gittim.
Teyzemle son on on iki günü birlikte geçirdik. Tabii sadece hastalar için değil, yakınları için de çok acılı bir dönem, ben bunu çok iyi yaşadım.
Teyzem çok gençti, 49 yaşındaydı. Ölmek aklının ucundan dahi geçmiyordu, hatta ölmek istemiyordu. Bir şekilde birazcık rahatlasın, kendini daha iyi hissetsin diye küçük bir kağıt çıkarıp, yatağının yanıbaşında birlikte çizmiştik projeyi: "Teyze şöyle olsa nasıl olur, bir sütyen taksan, ultrason içinde olsa..."
Çünkü geç kalınmıştı teyzem için, geç kalınmadan memenin değişikliklerini incelesek nasıl olur demiştim. Onun da çok hoşuna gitmişti. Bazı geri bildirimler vermişti, şöyle olsun, böyle olsun diye.
Sadece Fatma teyzem için değil birçok Fatma teyzeye yararlı olabilmesi için... Bir kağıt üzerinde tamamen bir hayaldi ama şimdi gerçek, onu ellerimde tutabiliyorum. Kadınların memeleri üzerinde deneyebiliyorum. Kendim üzerimde deneyebiliyorum ve şu an markette olan ultrason cihazlarıyla karşılaştırabiliyorum ve ne kadar iyi sonuçlar aldığımızı görebiliyorum.
O nedenle çok heyecanlıyım ve çok mutluyum.
Genelde ben ve öğrencilerim, biz deneylerimizi aile üyelerimizin hastalıklarına çare bulabilmek adına yapıyoruz.
Genelde bilim insanları doğadan etkilenirler, oradan feyz alırlar. Bizimkisi aile üyelerimizden örnek alınıp feyz alınıp yapılmış projeler.
Giyilebilir kalp pili de hiç görmediğim ve çok genç yaşta vefat eden dedem için yaptığım bir projeydi.
Daha verimli olduğumu düşünüyorum özellikle çocuktan sonra. Olaylara bakış açım ve olayları çözme yöntemim birazcık daha farklılaştı diyebilirim. Tayga Can oğlum, ondan her gün yeni bir şey öğreniyorum. Tayga'yla birlikte yeniden doğmuş ve yeniden büyüyormuşum gibi hissediyorum. O nedenle çok keyifli bir süreç.
Çok sayıda gence de danışmanlık veriyor ve ilham kaynağı oluyorsunuz, onlardan nasıl mesajlar geliyor? Bir röportajınızda size "Mevlana" diyenler olduğundan bahsetmiştiniz, bu doğru mu?
Bugün MIT'de yaz okuluna gelmiş yeni bir arkadaşla tanıştım Can Erol diye. Buraya gelip bizim yaptığımız çalışmaları incelemek istemiş ve geldiğinde şöyle bir şey söyledi; "Siz belki farkında değilsiniz ama Türkiye'den birçok genç sizi izliyor ve biz sizin yaptığınız çalışmaları çok beğeniyoruz".
Laboratuvarımıza geldi. Ben onu başka öğrencilerin de tanıştırdım.
Mevlana gibi kapıyı çalan herkese kapıyı açmaya çalışıyorum. Dini, dili, rengi, ırkı, cinsiyeti, fark etmeksizin herkesi bilimin kucaklayıcı yapısı altında toparlamaya çalışıyorum. Çocuklarla gençlerle Türkiye'ye her geldiğimde görüşmeyi umut ediyorum ve sürekli görüşmeye çalışıyorum. Çünkü eğer ben yapabilirsem onlar da yapabilir, ona inanıyorum.
Hatta yakın zamanda bir arkadaşımızın yeğeni geldi ve o da Hacettepe Üniversitesi fizik mühendisliğini kazanmış. Karşımda otururken "Sizden etkilenerek bu bölümü seçtim" dedi ve çok etkilendim.
Birçok gencin seçtiği bölümden mesleğe kadar onların kafasında bir şeyler değiştirebileceğini görmek bile büyük bir hazdı benim için genç bir bilim insanı olarak.
Sadece yaptığım başarılar, elde ettiğim patentler ve makaleler değil, aynı zamanda gençlerin beyninde ve kalbinde "ben de yapabilirim" fikrini uyandırmak benim en büyük misyonlarımdan biri.
Nazım Hikmet'in "En güzel gün, henüz yaşamadığımız gün" tarzında bir dizesi vardır. Benim de en güzel projem henüz yapmadığım projem bence.
Her proje birbirinden güzel, her türlü proje birbirinden keyifli, hepsinin bambaşka anıları var ve bambaşka serüvenlerden geçtim. Her şey çok kolay olmadı maalesef.
Deneyleri dizayn etmekten, aletleri yapmaya ve bunları hayvanlar ve insanlar üzerinde denemeye kadar birçok problemle karşılaştım, hem duygusal hem finansal, hem kültürel.
O nedenle henüz en güzel projemi yaptığımı düşünmüyorum. Bir sonraki yıl, bir sonraki başka yıl, başka güzel projeler yapabileceğimizi düşünüyorum. Henüz yolun başındayız diyorum.
Canan Dağdeviren, son yıllarda ismini bilim dünyasında duyuran en başarılı Türk bilim kadınlarından.
1985 yılında İstanbul’da doğan Dağdeviren, ilk ve orta eğitimini Kocaeli’de tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği okudu. 2009 yılında Sabancı Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği programında yüksek lisans derecesi alan Dağdeviren, aynı yıl Fulbright gen bursu kazanarak ABD’ye gitti.
2014 yılında Illinois Üniversitesi'nde Malzeme Bilimi ve Mühendisliği bölümünde doktora derecesini aldı.
Doktora süresince fizik, elektronik, kimya, malzeme, mekanik ve tıp alanlarının kapsamına giren esnek ve katlanabilir, vücut içine ve deri üstüne giyilebilir elektronik aletler üzerine çalışmalar yaptı.
Giyilebilir kalp pili, pilsiz çalışan kalp çipi, cilt kanseri testi, beyin iğnesi, sindirilebilir sensör bunlardan bazıları.
Şu an Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Media Lab’da çalışmalarını sürdüren Dağdeviren’in Harvard Üniversitesi’nde genç akademi üyeliği bulunuyor.
Dr. Dağdeviren geçmişteki çalışmalarıyla Forbes dergisinin “30 yaşından küçük 30 bilim insanı” listesine de girmişti. | Yenilik, Teknoloji, Bilim, Kadın sağlığı, Tıbbi araştırma, Amerika Birleşik Devletleri, Kanser, Türkiye, Sağlık, Tıp |
İngiltere'de geçen yılki rekor sıcaklıklar, bu yüzyılın sonunda 'serin kabul edilecek' | İngiltere Meteoroloji Ofisi (Met) tahminlerine göre, İngiltere’de 2022 yılında kırılan sıcaklık rekorları, bu yüzyılın sonunda “serin” olarak kabul edilecek.
Met tarafından yayımlanan raporda, geçen yıl 40°C'nin üzerinde yaşanan sıcaklıklar “olağanüstü” olarak nitelendiriliyor.
Raporu kaleme alan bilim insanları, karbon emisyonlarının beklendiği gibi devam etmesi durumunda 2022’de yaşanan sıcaklıkların 2060 yılında ortalamaya dönüşeceğini, 2100 yılı itibarıyla da ortalamanın altında kalacağını belirtiyor.
Geçen yılın sıcaklık rekorlarının kırılmasında önemli etkenlerden birisi de iklim değişikliğinin Birleşik Krallık’ın her bölgesinde giderek artan etkisiydi.
Yağışlar şu anda İngiltere ikliminde belirleyici bir faktör olsa da, sadece bir yıl önce ülke güçlü bir sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. 2022, 1884'ten beri en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmişti.
Geçen yıl İngiltere'nin en yüksek günlük sıcaklık değeri, Lincolnshire bölgesindeki Coningsby kasabasında 40,3°C ile ölçülmüştü. Met’e göre bu münferit bir vaka değildi ve yıl boyunca sürekli bir sıcaklık hakimdi.
Met’in 2022 İngiltere İklim Durumu raporu, Aralık hariç geçen yılın her ayının 1991-2020 ortalamasından daha sıcak olduğunu gösteriyor.
Çalışmanın anahtar noktalarından biri, İngiltere'deki aşırı sıcaklıkların, sıcaklık ortalamasından çok daha hızlı değişmesi.
Raporun baş yazarı Mike Kendon, "Yaşadığımız en sıcak günler, bunlar da belirgin bir şekilde artıyor" diyor.
30, 32 veya 35°C'yi aşan çok daha fazla gün görüleceğini belirten Kendon, “Daha sıcak yazlar da daha sıcak günler de sıklaşacak” tahmininde bulunuyor.
Geçen sene çok sıcak olsa da İngiltere’de şu an daha yağışlı bir yaz hakim.
Bunun temel nedenlerinden biri, hava sistemlerini Atlantik'ten İngiltere'ye taşıyan yüksek hıza sahip hava akımı, yani bir diğer deyişle jet akımı.
Son yıllarda jet akımı sıkışmış kalmış gibi görünüyor. Bu da hava sistemlerinin haftalar boyunca sabit kalmasına veya "bloke" olmasına neden oluyor. Bu değişikliğin ısınan iklim tarafından tetiklendiği düşüncesi var.
Kraliyet Meteoroloji Derneği'nden Profesör Liz Bentley, “Henüz kesin bir kanıt yok gibi görünüyor, ancak şu anda sahip olduğumuz gibi aşırı derecede kalıcı, sabit hava modellerinin daha fazla olduğunu gösteren bazı bilimsel çalışmalar da var" diyor ve şöyle devam ediyor:
“Gelecekte iklim değişikliğinin bunlara yol açtığı yönündeki kesin kanıtları görmek ilginç olacak.”
Met raporunun yazarları, İngiltere için 2022'deki rekor sıcaklıklarda iklim değişikliğinin önemli ölçüde etkisi olduğunu söylüyor.
Kendon, “Şu anda Avrupa'nın güneyinde meydana gelen sıcak hava dalgası, geçen yıl gördüğümüz sıcak hava dalgası, tüm bunlar bir modele uyuyor. Bu şeyler, iklimimizin değişmekte olduğunu vurguluyor. Şu anda ve hızla değişiyor."
Geleceğe bakıldığında, orta düzeyde emisyon senaryosu altında, yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiltere'nin bir yıl içinde 40°C'ye ulaşma olasılığı 15'te 1 olarak görülüyor.
Bentley, “Bu (aşırı sıcaklık) eğilimi bu yüzyıl boyunca artacak," diyor.
“Gelecekteki iklim projeksiyonlarına bakarsanız, daha sıcak, daha kuru yazlara doğru yol alıyoruz. Bu yüzden benim için 2022, gelecekteki yıllarda karşılaşacağımız değişimlerin işareti."
Bu ayın başlarında, hükümetin bağımsız iklim danışmanları, İngiltere'nin iklim değişikliği hazırlıklarını daha önemli bir öncelik haline getirmesi gerektiği konusunda uyarılarda bulundu.
Geçen yıl Temmuz ayında yaşanan aşırı 40°C sıcaklık ülke genelinde ulaşım, elektrik ve sağlık hizmetlerinde yaygın aksamalara neden oldu.
Danışmanlar iklim değişikliğiyle birlikte bu tür sıcaklıkların artık daha olası hale gelmesi nedeniyle, İngiltere'nin yoğun sıcaklık ve sel gibi diğer aşırı iklim olayları için hazırlıklı olmasını tavsiye ediyor.
Habere Mark Poynting de katkı sunmuştur. | İklim değişikliği, Hava kirliliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, İngiltere, Sert hava koşulları, Çevre |
Plank ve duvar squatının tansiyonu düşürmekte faydalı olduğu bulundu | Yapılan yeni bir araştırmaya göre vücudu güçlendirmek için yapılan plank ve duvar squatı gibi hareketler, tansiyonu düşürmek için yapılabilecek en iyi egzersiz yöntemi.
İngiliz Spor Tıbbı Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmaya göreşimdiye kadarki yönlendirmeler genelde yürüme, koşma ve bisiklet gibi aktiviteler üzerinde duruyordu; ancak araştırmacılara göre şimdi bunun değiştirilmesi gerekecek.
16 bin kişinin katıldığı araştırmaya göre bütün egzersizler tansiyonu düşürmekte önemli bir rol oynuyor.
Ancak duvarda yapılan squat ve plank gibi hareketler aerobikten daha çok etkili.
Kasların ya da eklemlerin hareket etmeden kasılmasını sağlayan bu izometrik egzersizler vücudu güçlendirmek için tasarlanmış hareketler.
Dirseklerin omuzların altında kaldığı, bacakların arkada gerildiği plank egzersizi karın bölgesinin çalışmasını sağlıyor.
Duvar squatı ise ayakları duvardan 60 cm öteye konumlandırarak sırtı duvara yaslamayı ve kalçayı yere paralel tutmayı öngörüyor.
Araştırmanın yazarlarından Dr. Jamie O'Driscoll, izometrik egzersizlerde kasların iki dakika boyunca kasıldığını, daha sonra serbest bırakılınca da kanın hızlı bir şekilde harekete geçtiğini, nefes alınması unutulmazsa kan akışının artırıldığını açıkladı.
Yüksek tansiyon, damarları, kalbi ve diğer organları zorlayarak kalp krizi ve felç gibi risklerin artmasına yol açıyor.
Tedavi ise genelde ilaçla oluyor; ancak hastalara aynı zamanda sağlıklı yemek, alkolü azaltmak, sigarayı bırakmak ve düzenli spor yapmak tavsiye ediliyor.
40 yaşından büyük olanların tansiyonlarını her beş yılda bir kontrol etmesi tavsiye ediliyor. | Spor, Bilim, Yaşam, Sağlık |
Hollanda açıklarındaki bir gemide elektrikli otomobilden çıkan yangın çevre felaketine yol açabilir | Kuzey Denizi’nde Hollanda’ya bağlı Ameland adası yakınlarında, otomobil taşıyan bir kargo gemisinde çıkan yangın giderek büyüyor.
Gemideki elektrikli otomobillerden birindeki ısınma sonucu başladığı belirtilen yangında bir kişi öldü, 22 kişi yaralandı.
Günlerce sürebileceği belirtilen yangın nedeniyle 25’i elektrikli yaklaşık 3 bin otomobilin bulunduğu geminin batması durumunda, büyük bir çevre felaketi yaşanmasından endişe ediliyor.
Almanya’dan Mısır’a otomobil taşıyan Fremantle Highway adlı gemi, Hollanda’ya bağlı Ameland adasının yaklaşık 25 kilometre açığında seyrettiği sırada, Salı gece yarısı yangın çıktı.
Sahil Güvenlik yangının, gemide bulunan 25 elektrikli otomobilden birinde başladığı ve hızla yayıldığını bildirdi.
Gemideki 23 mürettebat, yangının büyümesi üzerine denize atladı. Mürettebattan bir kişi hayatını kaybederken diğerleri Hollanda Sahil Güvenlik helikopteri ve gemileri tarafından kurtarıldı.
Sahil Güvenlik, erken saatlerden itibaren yangını söndürmeye çalışıyor. Ancak şiddetli rüzgar ve akıntı nedeniyle çalışmaların oldukça ağır ilerlediği belirtiliyor.
Yetkililere göre yangın şu anda geminin ön kısmında şiddetleniyor ve söndürme çalışmaları günlerce sürebilir.
Sahil Güvenlik yetkililerine göre gemi hafifçe sallanıyor ve batıyor olabilir.
İtfaiye yangına botlar ile müdahale ederek gemiyi soğutmaya çalışıyor. İtfaiye sözcüsü, "Geminin batmasını da önlemeye çalışıyoruz, ancak şimdiden önemli ölçüde batmaya başladı" dedi.
Gemi, yoğun nakliye rotasını engellememesi ve sürüklenmemesi için bir halatla bağlandı.
Hollandalı yetkililere göre, 200 metre uzunluğundaki gemiyi kurtarma çalışması ancak yangın söndükten sonra başlayabilir.
Kuzey Denizi Vakfı, yakıtı ve binlerce otomobil ile geminin batması durumunda hem Kuzey Denizi hem de Wadden Denizi için bir çevre felaketi yaşanacağını açıkladı.
Ameland Belediye Başkanı Leo Pieter Stoel da çevre felaketi konusunda endişeli olduklarını söyledi.
Hollandalı belediye başkanı, “Gemi batarsa, her türlü kirlilik Ameland'a ve diğer Wadden Adaları'na bulaşabilir. Elbette çevresel etkilerden, Wadden bölgesinin doğası üzerindeki etkilerden her zaman korkuyoruz. Burası bir dünya mirası alanı ve içine çok tuhaf, zehirli ürünler gelirse zarar görebilir” dedi.
Hollanda hükümeti, geminin petrol sızdırması olasılığına karşı bir petrol toplama gemisini bölgeye gönderdi. | Avrupa, Doğa, Kirlilik, Bilim, Çevre, Hollanda |
Bilim insanları: Dünyayı kavuran aşırı sıcakların insan etkisinden bağımsız oluşması neredeyse imkansız | Bilim insanları bir süredir Avrupa, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika'yı kavuran sıcak hava dalgasının insan kaynaklı iklim krizinin etkisinden bağımsız oluşmasının neredeyse imkansız olduğunu buldu. Uzmanlar aşırı sıcakların en fazla ölüme sebep olan felaketler arasında yer aldığı konusunda uyarıyor.
Aşırı hava olaylarının iklim kriziyle ilişkisini inceleyen World Weather Attribution çatısı altındaki bilim insanları tarafından yapılan araştırmaya göre küresel ısınmanın etkisiyle Güney Avrupa'yı etkisi altına alan ve Türkiye'de de hissedilen sıcak hava dalgası 2,5 derece daha sıcak yaşanıyor.
Buna göre kömür, petrol gibi fosil yakıtların kullanımı ve endüstriyel hayvancılık gibi insan faaliyetlerinin bir sonucu olan küresel ısınma, Çin'in bazı bölgelerinde sıcak hava dalgası görülmesini 50 kat daha olası hale getirdi.
Uzmanlar hemen hemen bütün ülkelerin, ölümcül sonuçları olan aşırı sıcaklara karşı hazırlıksız olduğu konusunda uyarıyor.
Kızılhaç Kızılay İklim Merkezi'nden araştırmanın yazarlardan biri olan Julie Arrighi, "Sıcak en ölümcül felaket türleri arasında yer alıyor" diyor.
Temmuz ayında Çin'in bazı bölgelerinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde ve İspanya'da sıcaklık rekorları kırıldı. Aşırı sıcaklar nedeniyle birçok bölgede kırmızı alarm verildi ve milyonlarca insan bundan etkiledi.
Küresel ortalama sıcaklıklarla birlikte Kuzey Atlas Okyanusu'nda deniz yüzeyi sıcaklıkları da son haftalarda rekor kırdı.
Uzmanlar, sıcaklıklardaki artış seviyesi ve hızının "benzeri görülmemiş" düzeyde olduğunu söylüyor ve önümüzdeki dönemde daha fazla rekorun kırılabileceği konusunda uyarıyor.
Yunanistan'daki orman yangınları nedeniyle hafta sonu binlerce insanın kaldıkları otelleri boşaltmak zorunda kaldı.
Uzmanlar, sıcak ve kuru havanın yangının daha kolay yayılması için elverişli koşullar yarattığını söylüyor.
Son sıcak hava dalgasının iklim kriziyle bağlantısını anlamak isteyen bilim insanları bilgisayar modellerini kullanarak atmosferdeki sera gazı seviyesini değiştirdiler.
Buna göre sera gazı salımları olmasaydı sıcak hava dalgası Kuzey Amerika'yı 2°C; Çin'i ortalama 1°C daha az ısıtacaktı.
Çalışma Haziran ayında başlayan El Nino etkisini de dikkate alıyor. El Nino Pasifik Okyanusu'nda ısınan suların yüzeye yükselmesi ve sıcak havanın atmosfere itilmesiyle dünya genelinde sıcaklıkları artırıcı etki yapıyor.
Bilim insanları El Nino'nun sıcak hava dalgasının şiddetinin artmasında küçük bir pay sahibi olduğunu buldu. Asıl faktörse fosil yakıtların kullanılmasına bağlı küresel ısınmaydı.
Çalışmanın yazarları, bulgularının artık "nadiren" görülmediğini ve dünyanın daha yüksek sıcaklıklara uyum sağlaması gerektiğini vurguluyor.
Bu uyum çabaları arasında insanların ısıya dayanıklı evler inşa etmesi, sıcaktan korunmak için "soğuk merkezler" oluşturması ve daha fazla ağaç dikmek gibi önlemler yer alıyor.
İnsan faaliyetleri nedeniyle dünya sanayi öncesi döneme kıyasla dünya 1,1C daha sıcak.
Bilim insanlarına göre, dünya fosil yakıtları bu hızda tüketmeye devam ederse, sıcaklık artışı 2C'ye ulaşacak, bu olaylar her iki ila beş yılda bir gerçekleşecek.
Uzmanlar, aşırı sıcakların özellikle yaşlılar arasında çok ciddi yaşam tehditi oluşturabileceğini söylüyor. Bir araştırmaya göre, Avrupa'da geçen yılki sıcak hava dalgaları 61 binden fazla ek ölüme neden oldu.
Londra'daki Imperial College London'da İklim Bilimci Friederike Otto, "Bu çalışma, daha önce bildiklerimizi doğruluyor. İklim değişikliğinin şu anda yaşadıklarımızda ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gösteriyor" dedi. | İklim değişikliği, Bilim, Sert hava koşulları |
Teknoloji neden bizi daha verimli kılmıyor? | Bir teknoloji devriminin ortasında olduğumuz sürekli söyleniyor.
Çalışma dünyasının bilgisayarlar, internet, iletişim ile bilgi işlemin artan hızı ve son olarak da yapay zekâ sayesinde dönüşmeye devam ettiği, geliştiği ifade ediliyor.
Bütün bunlarla ilgili ufak bir sorun var: Bu dönüşüm ekonomik göstergelerde görülmüyor.
Eğer bütün bu teknolojik imkânlar bizim daha iyi ve daha hızlı çalışmamızı sağlıyorsa, bu yönde somut kanıt çok az.
1974 ile 2008 yılları arasında İngiltere'de çalışan başına verimlilik oranı yılda yüzde 2,3 oranında arttı.
Ancak 2008 ile 2020 arasında verimlilik hızı yılda yüzde 0,5 oranına düştü.
Bu yılın ilk üç ayında ise bir önceki yıla kıyasla yüzde 0,6 oranında bir düşüş söz konusu.
Diğer Batılı ülkelerde de benzer bir tablo görülüyor.
ABD'de örneğin 1995-2005 arasında verimlilikte büyüme hızı yüzde 3,1 seviyesindeydi. 2005-2019 döneminde ise bu oran yüzde 1,4'e geriledi.
Teknolojik açıdan büyük bir yenilik ve ilerleme döneminden geçiyor gibi görünmemize karşın aynı zamanda verimlilik hızı emekleme aşamasında. Bu çelişki nasıl açıklanabilir?
Belki de bütün bu teknolojiyi işten kaçınmak için kullanıyor olabiliriz. Whatsapp üzerinden arkadaşlarımızla sürekli mesajlaşıyor, YouTube'da videolar izliyor, Twitter'da öfkeli tartışmalara katılıyor ya da amaçsızca internette geziniyor olabiliriz.
Ya da belki de bunun altında daha büyük nedenler de yatıyor olabilir.
Verimlilik ekonomistlerin çok yakından inceledikleri bir konu. Karmaşık bir mesele olmasına karşın, 2008 mali krizi ve mevcut yüksek enflasyonun doğurduğu negatif etkiyle birlikte, teknolojinin neden verimliliği arttırmadığına dair iki temel açıklama getiriliyor.
Birincisi teknolojinin etkisini düzgün bir şekilde ölçmekte başarısız olduğumuz yönünde. İkincisi ise ekonomik devrimlerin genelde çok yavaş gelişen sonuçlar doğurduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla teknolojik değişimlerin yaşandığı, ancak bunun getirdiği bütün imkânların ancak on yıllar sonra görüleceği savunuluyor.
Cambridge Üniversitesi'nden Profesör Diane Coyle verimliliğin nasıl ölçüldüğüyle ilgili çalışmalar yapan alanında uzman bir isim.
Coyle "Bugün dijital platform kullanmayan hiçbir yer yok, buna karşın bunların hiçbirini istatistiklerde göremediğimiz için tam olarak ne yaşandığını anlamakta zorlanıyoruz. Verileri ne olduğunu anlamamıza yardımcı olacak şekilde toplamıyoruz," diyor.
Örneğin geçmişte kendi bilgisayar servis sunucularına ve IT departmanına yatırım yapan bir şirket bugün artık bulut (cloud) temelli servis sağlayıcılarla dışarıdan destek alabiliyor.
Bu desteği veren firma sürekli güncellenen, güvenilir, ucuz ve en iyi yazılımlara sahip oluyor.
Ancak ekonominin büyüklüğünü nasıl ölçtüğümüze bakınca bu randımanlı adımın şirketi daha büyük değil daha küçük gösterdiğini görüyoruz.
Zira IT altyapısına artık yatırım yapmıyor ve bu geçmişte ekonomik büyüme göstergesi olarak kabul ediliyordu.
Diane Coyle 19'uncu yüzyıldaki sanayi devriminden bir örnekle istatistiğin verimliliği nasıl gözden kaçırabileceğini şöyle anlatıyor:
"İngiltere'de 1885 yılının istatistiklerini anlatan, 120 sayfalık mükemmel bir kitap var. Neredeyse tümü tarım hakkında. Madenler, demir yolları ve pamuk dokuma fabrikalarıyla ilgili bilgiler ise sadece 12 sayfa tutuyor.
"Ekonomiyi okuma şeklimiz geçmişte nasıl olduğuna dair bir bakış üzerinden, bugün ne olduğuyla ilgili değil."
Bir diğer argüman ise teknolojik devrimin yaşandığı ancak beklentilerimizden daha yavaş ilerlediği yönünde.
Sussex Business School'dan ekonomi tarihi profesörü Nick Crafts, ekonomik performanstaki büyük değişimleri sanki bir günde olmuş gibi düşündüğümüzü, halbuki bunun on yıllar aldığını söylüyor. Bugün yaşadığımızın da bu durumun bir benzeri olabileceğine işaret ediyor.
Crafts "James Watt'ın buharlı makinesine 1769'da patent verilmişti. Ama ilk ciddi ticari demiryolu olan Liverpool-Manchester hattı ta 1830'da açılabildi. Demiryolu ağının temeli ise 1850'de inşa edildi. Yani patentin alınmasından 80 yıl sonra," diyor.
Aynı şemayı elektrik kullanımında da gözlemleyebiliyorsunuz. Edison'un ilk ampul kullandığı 1879 yılından, ülkelerin genelinde elektrik kullanımının yaygınlaşmasına ve buhar gücünün yerine elektriğin üretimde kullanılmasına dek 40 yıl geçiyor.
Belki bugün de böylesi bir fasıla içerisinde olabiliriz.
Ancak yeni teknolojileri en iyi ve en hızlı kullanan ülke ve şirketler verimlilik yarışını da kazanacaklar. Aynı buhar ve elektrikte olduğu gibi konu sadece teknolojiyle değil bu teknolojinin nasıl kullanıldığı, adapte edildiği ve bundan nasıl faydalanıldığıyla ilgili.
Diane Coyle bu sürecin başladığını düşünüyor:
"Bir şirket hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin teknolojiyi iyi kullananlar ile kullanamayanlar arasında büyüyen bir uçurum oluştuğuna dair çok kanıt var.
"Yetenekli çalışanlarınız ve çok miktarda veriniz varsa ve karmaşık yazılımları kullanmayı biliyorsanız işlemlerinizi değiştirebilirsiniz. Böylece insanlar bu bilgileri kullanırlar ve şirketinizin verimliliği de tavan yapar.
"Ancak ekonomide aynı sektör içerisinde bunu yapamayan şirketler de var."
Görünen o ki sorun teknolojinin kendisinde değil, hatta bazı açılardan çözüm de teknolojide değil.
Yüksek verimlilik sadece teknolojiyi nasıl kullanacağını en iyi bilenlere kısmet olacak. | Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, Yaşam |
Oppenheimer: Amerikalı trajik bir dehanın muhteşem öyküsü | Christopher Nolan'ın son filmi atom bombasının mucidi Robert Oppenheimer'ın öyküsünü anlatıyor. BBC Kültür Departmanı Film Kulübü'nden Caryn James, bunun Nolan'ın çektiği en olgun ve en yaratıcı film olabileceğini söylüyor.
Oppenheimer boyunca sürekli alevler ekranı dolduruyor, öyle ki zaman zaman sanki bin tane volkan bizi içine çekip yutacakmış gibi.
Ama Christopher Nolan'ın atom bombasını yaratan ve hayatının geri kalanında bunun ölümcül sonuçlarıyla yüzleşmeye çalışan bilim adamının öyküsünü anlattığı muteşem filmindeki tek ateşli görüntüler bunlardan ibaret değil.
Kimi zaman boş bir karanlığın içinde çemberler yarışıyor, kimi zaman turuncu ışık hüzmeleri beliriyor. Oppenheimer'ın kafasının içindeki korkular ya da denklemler böyle betimleniyor.
Bu gibi görüntülerin ara ara yer aldığı filmde hiçbir an sağlam bir öykünün ya da olay örgüsünün dışına çıkılmıyor, ama bu gibi imajlar filmin ne denli yaratıcı olduğunu ve kendinden emin bir zeminde ilerlediğini gösteriyor.
Oppenheimer, Nolan'ın olgunluk dönemi filmi. Batman Kara Şövalye üçlemesindeki göz alan aksiyon sekansları ile 20 yılı aşkın süre önce çektiği Memento (Akıl Defteri), ardından Inception (Başlangıç) ya da Tenet'teki akıl oyunları bu filmde harmanlanmış gibi.
Buz mavisi gözleriyle filme damgasını vuran Cillian Murphy, karizmatik ama aynı zamanda ürpertici bir karakter olan Robert Oppenheimer'ı mükemmel bir sadelikle canlandırıyor.
Film bizi Oppenheimer'ın Avrupa'daki öğrencilik yıllarından 1930'larda Kaliforniya'da profesörlük yaptığı döneme, ardından devlet sırrı olarak tutulan Manhattan Projesi günlerine götürüyor.
Manhattan Projesi kapsamında Oppenheimer ve ekibi İkinci Dünya Savaşı'nı sona erdirmek amacıyla New Mexico'nun Los Alamos bölgesinde son sürat nükleer silah geliştirmeye çalışıyorlar.
Cillian Murphy, Oppenheimer karakterinin donuk göründüğü anlarda dahi seyirciyi yalnız bırakmıyor.
Nolan'ın filmi Kai Bird ve Martin J Sherwin'in kaleme aldığı "American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J Robert Oppenheimer" isimli biyografi kitabını temel alıyor.
Tam da bu kitabın adının hakkını verircesine modern dünyanın şekillenmesinde rol oynayan ve Washington'daki politika oyunlarının kurbanı olan bir Amerikan kahramanının trajik öyküsü resmediliyor.
Film Oppenheimer ile Robert Downey Jr'ın canlandırdığı ABD Atomik Enerji Komisyonu'nun eski başkanı Lewis Strauss arasındaki husumetin çevresinde dönüyor.
Nolan'ın filminin senaryosu 1950'lerdeki iki ayrı hükümet soruşturmasına girip çıktıkça gergin bir mahkeme filmi atmosferi yaratırken, uzun geri dönüşlerle Oppenheimer'ın hayatından kesitler de sunuyor.
1950'lerde Oppenheimer bir yandan bir milli kahraman olarak görülürken diğer yandan komünist bir tehdit oluşturduğu yönündeki sahte tehditler nedeniyle güvenlik yetkilerinin sınırlandırılıp sınırlandırılmaması tartışılıyor.
Filmin büyük bölümü Oppenheimer'in bakış açısından, renkli ve geniş ekran formatına karşın yakınlık hissi veren bir tasarımla anlatılıyor.
Kasıtlı olarak klostrofobik bir his vermesi amaçlanan siyah beyaz bölümlerde ise Lewis Strauss'un bakış açısı aktarılıyor.
Straus'un Ticaret Bakanı olarak atanmasını oylayan ABD Senato Komisyonu'ndaki görüntüleri bir şekilde Nolan'ın Memento (Akıl Defteri) filmini çağrıştırıyor. Zira burada da hikâyenin başta göründüğü gibi olmadığını anlıyorsunuz.
Kronolojinin parça parça sunulması etkili bir şekilde ilk sahnelere gölgesini düşüren bir kıyamet hissi yaratıyor.
Christopher Nolan bu filmde dürüstçe konuşabileceğine inanan, ABD Başkanı Truman'a nükleer silah yarışının önlenmesi çağrısında bulunan bir adamın hikâyesini anlatıyor.
Ama Oppenheimer aynı zamanda Hiroşima'ya atom bombasının atılmasının da gerekli olduğunu düşünüyordu. Zira "bir kez kullanıldığında nükleer savaş artık düşünülebilir bir şey olmaktan çıkacak" idi.
Ama kendisi nükleer savaşı düşünmeyi bırakamadı.
Hiroşima'dan sonra Oppenheimer'ın zihninden geçenleri daha çok görüyoruz. Bu görüntülerden birinde derisi soyulan genç bir kadının fotoğrafının negatifi de var.
Bu ilham verici filmin de gösterdiği üzere Oppenheimer'ın en büyük trajedisi kuşkusuz gelecek nesilleri kendi icadından koruyamamasıydı. | Nükleer silahlar, Kültür-Sanat, Tarih, Bilim, Yaşam, Film |
Yediklerimizle iklim krizi arasında ne tür bir ilişki var? | Küresel sıcaklıkların artmasına yol açan sera gazı salımlarının oluşumunda hayvancılığın önemli bir katkısı olduğu biliniyor. Et ve süt ürünleri tüketiminin azaltılmasının, vejetaryen veya vegan beslenme alışkanlıklarının iklim krizi üzerindeki etkisi bir süredir tartışılıyor.
Peki diyetimiz karbon ayak izimizi gerçekte ne kadar etkiliyor?
Oxford Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yapılan ve Nature Food dergisinde yayımlananyeni bir araştırmayagöre vegan beslenmek, gıda üretiminin çevreye verdiği zararı büyük ölçüde azaltıyor.
Uzmanlar bu araştırmanın şimdiye kadar yapılan en kapsamlı analiz olduğunu ve yediklerimizin gezegenimizi nasıl etkilediğine dair en güvenilir hesaplamaları içerdiğini belirtiyor.
Çalışmada yüksek ve düşük miktarda et tüketiminin sera gazı emisyonları üzerindeki etkisi ilk defa net bir şekilde belirleniyor.
Araştırmaya tepki gösteren et endüstrisi ise çalışmanın et tüketiminin etkisini abarttığını öne sürüyor.
İngiltere'de 55 binden fazla kişinin diyetinin incelendiği çalışmada farklı koşullarda üretilen belirli gıdaların etkisindeki farklılıkları araştırmak için 119 ülkedeki 38 bin çiftlik hakkında veriler de kullanıldı.
Çalışmada insanlar yüksek miktarda et tüketenler (günde 100g veya büyük bir hamburger), az miktarda et tüketenler (günde 50g veya iki ufak sosis), balık tüketenler, vejetaryenler ve veganlar kategorilerinde değerlendiriliyor.
Araştırmaya göre yüksek miktarda et tüketen kişilerin diyeti her gün ortalama 10,24 kg sera gazı salımına yol açıyor.
Az et tüketenler için bu miktar 5,37 kg'ye düşüyor.
Vegan beslenen insanların günlük sera gazı üretimi ise 2,47 kg.
BBC'ye konuşan, araştırmayı yöneten Oxford Üniversitesi'nden Prof. Peter Scarborough, "Sonuçlara göre İngiltere'de yüksek miktarda et tüketen herkesin yediği et miktarını azaltması gerçekten büyük bir fark yaratabilir. Beslenmenizden eti tamamen çıkarmanıza gerek yok" diyor.
Oxford Üniversitesi Gıda Standartları Ajansı Başkanı ve dünyanın önde gelen beslenme uzmanlarından Prof. Susan Jebb'e göre et üretiminin bitki bazlı gıdalardan daha büyük bir çevresel ayak izine sahip olduğu daha önce tespit edildi ancak hiç bu kadar ayrıntılı bir şekilde hesaplanmadı.
Araştırmaya dahil olmayan Jebb şöyle konuştu:
"Bu çalışmayı özgün kılan, gerçek insanların diyetlerini baz alması ve mevcut gıda üretim yöntemlerini değerlendirmesi. Araştırmacılar yediklerimizin çevresel ayak izini, daha önceki çalışmalara kıyasla çok daha ayrıntılı bir şekilde inceledi."
Oxford Üniversitesi araştırması, beslenme alışkanlıklarımızın sera gazı salımı dışındaki diğer çevresel etkilerini detaylı bir şekilde inceleyen ilk çalışma.
Bunlar arazi kullanımı, su kullanımı, su kirliliği ve genellikle tarım alanlarının genişlemesiyle habitat kaybından kaynaklanan türlerin kaybı.
Her senaryoda yüksek miktarda et tüketenler, diğer gruplardan önemli ölçüde daha yüksek bir olumsuz etkiye sahip.
İngiliz Et İşlemcileri Derneği CEO'su Nick Allen, bu tür değerlendirmelerin eksik olduğunu öne sürüyor.
Allen, "Böyle bir çalışma sadece hayvancılıktan kaynaklanan emisyonlara bakıyor. Karbonun [tarım alanlarındaki] otlak alanlar ve ağaçlar tarafından çekildiğini hesaba katmıyor. O veriler de hesaba katılsa muhtemelen farklı bir tablo ortaya çıkar" diyor.
Allen'ın sözlerine cevaben Prof. Scarborough, kendi çalışması dahil bir dizi araştırmanın, karbondioksitin otlak alanlar tarafından çekilmesinin yalnızca "orta düzeyde bir etkiye" sahip olduğu sonucuna vardıldığını söylüyor.
2021'de Nature Food dergisinde yayımlananayrı bir çalışma, gıda üretiminin tüm küresel sera gazı emisyonlarının üçte birinden sorumlu olduğunu tespit etmişti.
Prof. Jebb'e göre çoğu insan sağlık endişeleri nedeniyle tatlı gibi ürünleri fazla tüketmemesi gerektiğini biliyor, ancak et için buna benzer yaygın bir düşünce yok.
Jebb, "Obeziteyi engellemek için insanlar kek ve bisküvi yememeleri gerektiğini bilirler. Bunu duymak istemeyebilirler ama doğru olduğunu biliyorlar. Et konusunda tamamen ikna olmuş değiller" diyor.
Jebb, hükümetin insanları diyetlerini değiştirmeye teşvik etmenin yanı sıra geçim kaynaklarını koruyarak geçiş sürecinde çiftçileri desteklemesi gerektiğini de ekliyor. | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Yaşam, Sağlık, Açlık, Çevre, Gıda |
Avrupa'da aşırı sıcaklar: Sıcaklıklar yükselirken, Yunanistan'da orman yangınları sürüyor | Güney Avrupa’nın geniş kesimleri rekor sıcaklıklardan etkilenmeye devam ederken, kıta genelindeki orman yangınları sürüyor.
Sicilya’da sıcaklıklar 46,3 dereceyi görürken, Yunanistan ve İsviçre Alplerinde itfaiye ekipleri alevlerle mücadele ediyor.
Bilim insanları iklim değişikliğinin sıcak hava dalgalarını daha uzun süreli, daha yoğun ve daha sık bir hale getirdiğini söylüyor.
Dünya genelinde de milyonlarca kişi aşırı hava olaylarıyla karşı karşıya. ABD ve Çin’de sıcak havayla mücadele edilirken, Doğu Asya’da yoğun yağış görülüyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) sıcak hava dalgalarının önümüzdeki yıllarda daha yoğun olacağını söylüyor. Kuruluş, aşırı hava olaylarının da iklim değişikliğiyle mücadelede daha çok şey yapılması gereğinin altını çizdiğini vurguluyor.
BM’ye bağlı kuruluşun kıdemli aşırı sıcak danışmanı John Nairn “Bu olaylar yoğunluğu artacak ve dünyanın çok daha yoğun sıcak hava dalgalarına hazırlanması gerekiyor” dedi.
Yunanistan’da Pazartesi gününden bu yana ülke genelinde birçok orman yangını çıktı. Bir yangın nedeniyle, 1200 çocuğun kaldığı bir yaz kampı da tahliye edildi.
Yunanistan’da şu anda devam eden en ciddi yangın, başkent Atina’nın kuzeyindeki Dervenokhorya bölgesinde yaşanıyor ve yangından yükselen dumanlar uydu fotoğraflarında görülebiliyor.
Korint kenti yakınlarındaki kıyı kasabası Loutraki ve Atina’nın güneyindeki Kouvaras’ta da orman yangınları sürüyor.
İsviçre’de de, Valois kantonunda bulunan Bitcsh köyü yakınlarında itfaiye ekipleri alevlerle mücadele ediyor. Yetkililer, Pazartesi öğleden sonra başlayan yangının gece saatlerinde “infilak eder gibi” yayıldığını belirtti.
İspanya’nın La Palma adasında da Cumartesi günü başlayan yangın nedeniyle 20 ev tahrip oldu.
Ancak gece saatlerindeki düşük sıcaklıklar ve havadaki yem oranlarının artması sayesinde, yangın kontrol altına alınabildi.
İtalya, İspanya, Yunanistan ve Balkanların bazı kesimlerinde, yoğun sıcaklık nedeniyle yaşanabilecek sağlık riskleri için konulan kırmızı alarm devam ediyor.
Kuzeybatı İspanya’daki Figueres’te 45,3, Sardinya Adası’ndaki Bauladu’da 44,5, Sicilya’daki Litaca’da ise 46,3 derece sıcaklık ölçüldü.
Avrupa’daki sıcaklık rekoru Ağustos 2021’de Sicilya’daki Palermo bölgesinde 48,8 derece olarak ölçülmüştü.
Aşırı sıcak hava, aralarında Çin ve ABD’nin de bulunduğu dünyanın diğer kesimlerini de etkisi altına aldı.
ABD’nin güneybatı eyaletlerinde yaşayan 80 milyondan fazla kişiye sıcaklık uyarısı yapıldı.
California’daki Ölüm Vadisi’nde Pazar günü 52 derecelik sıcaklık görülürken, Arizona eyaletinin başkenti Phoenix’te 18 gündür 43 derece sıcaklık görülüyor.
İngiltere Metoroloji Ofisine göre Çin’de Pazar günü 52,2 dereceyle tüm zamanların en sıcak havası rekoru kırıldı. Ancak rekor henüz teyit edilmedi.
Çin’in doğu kıyısında da Talim Tayfunu binlerce kişiyi evlerinden etti.
Vietnam’a doğru ilerleyen tayfun nedeniyle bu ülkede tayfunun geçiş güzergahında yaşayan 30 bin kişi daha güvenli bölgelere götürüldü.
Londra’da bulunan Imperial College’tan, İngiltere’nin önde gelen iklim bilimcilerinden Dr. Frederieke Otto, “Şu anda gördüklerimiz, hala fosil yakıt kullandığımız bir dünyada tam olarak da görmeyi beklediğimiz durum” dedi.
Otta ayrıca, küresel sıcaklıkların artmasının ardında % 100 insanların bulunduğunu belirtti.
Uzmanlar, özellikle Avrupa’nın birçok iklim modellemesinden daha hızlı ısındığını söylüyor.
Reading Üniversitesi’nden Prof. Hannah Cloke “İşlerin kontrolden çıktığı duygusu var. Neler yaşandığını tam olarak anlamak için çok çalışmamız gerekiyor. Bu sıcak hava dalgaları korkutucu. Bunun gerçekten ölümcül olacağını biliyoruz” dedi.
Geçen yıl Avrupa’da 61 bin kişinin sıcaktan öldüğünü söyleyen Cloke, bu yıl da durumun benzer olacağını vurguladı. | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Sert hava koşulları, Petrol ve gaz sanayii, COP İklim Zirvesi |
Dünya Sağlık Örgütü, aspartamın 'kanserojen olma ihtimali' bulunduğunu ilan etmesine rağmen kullanım tavsiyesini değiştirmedi | Dünya Sağlık Örgütü (WHO), çok sayıda gıda ve içecekte yer alan aspartamı, "kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler" listesine ekledi, ancak günlük aspartam tüketimiyle ilgili tavsiyesi değişmedi.
"Kanserojen olma ihtimali" etiketi çoğunlukla korku ve kafa karışıklığı yaratıyor ancak aslında bu kullanım, kanserojen olmasıyla ilgili kanıtların yetersiz olduğunu gösteriyor.
Pek çok kişi aspartamı günlük güvenli olan limitten daha az tüketiyor ancak WHO aşırı tüketicilerin kullanımı azaltmasını öneriyor.
Şekerden 200 kat daha tatlı olan aspartam, yiyecek ve içeceklerin diyet ve şekersiz türlerinde bulunuyor.
Diyet Coca Cola, Coca Cola Zero, Pepsi Max, 7Up Free gibi meşhur markaların içinde tatlandırıcı olarak kullanıldığı bilinse de aspartam aslında diş macunundan sakıza ve yoğurda kadar 6000 kadar üründe bulunuyor.
Aspartamın güvenliği 1980'lerden beri tartışma konusu.
WHO beslenme ve gıda güvenliği departmanının müdürü olan Dr. Francesco Branca'ya "şeker mi tatlandırıcı mı?" diye sordum.
Bana, "Tatlandırıcılı kola ya da şekerli kola arasında kaldıysanız, bence üçüncü bir seçenek olmalı, o da su içmek ve şekerli ürünlerin hepsinin tüketimini sınırlandırmak" şeklinde cevap verdi.
İncelemelerin, aspartamın sağlık için iyi olmayabileceğine dikkat çektiğini, ancak ara sıra bir diyet içecek veya tatlandırıcı içeren diğer ürünlerden tüketmenin "endişe etmeyi gerektirmediğini" söyledi. "Sorun aşırı tüketenler" sözlerini ekledi.
WHO Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı'ndan (IARC) kanser uzmanları, kansere dair kanıtları değerlendiren ilk kurumdu.
IARC, dört sınıflandırma yapıyor:
WHO geçtiğimiz haftalarda aspartamı, aleo vera ve kurşunun da dahil olduğu “Kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler” kategorisine taşıdı. Bu karar, daha çok karaciğer kanseriyle bağlantıyı öne süren üç çalışma merkeze alınarak verildi.
Ancak eğer kanıt güçlü olsaydı, o zaman aspartam daha yüksek bir kategoride yer alırdı.
IARC'tan Dr. Mary Schubauer-Berigan, "kanıtın yeteri kadar güçlü ve ikna edici olmadığını" söyledi, bunun daha fazla araştırma yapılması için bir çağrı olduğunu ifade etti.
Kanser sınıflandırması yanlış okumalara sebep olabiliyor. Alkol ve plutonyumun kansere sebep olduğu kanıtlandı ancak biri ciddi anlamda diğerinden daha tehlikeli.
Bu nedenle WHO ve Gıda Örgütü (FAO) katkı maddeleri üzerine çalışıyor. Kanserin yanı sıra kalp hastalıkları ve Tip 2 diyabet riski de analiz ediliyor. WHO 1981’den bu yana günlük 40 miligramlık aspartam tüketiminin güvenli olduğunu söylüyor ve bu tarihten beri önlemleri artıracak "yeterli sebep" bulunamadı.
Dolayısıyla günlük güvenli limit, vücut kilosu başına 40 mg olarak devam ediyor.
Tabii bu hedef değil, aşılmaması gereken limit. Ancak vücut kilosuna göre tavsiye verildiği için çocuklarda bu limit daha düşük.
Dr. Branca, akşam yemeklerinde bir şişe gazlı içeceğin masada bulunmasının iyi bir davranış olmadığını, çocukların bunu hayatları boyunca alışkanlık haline getirebileceğini söylüyor.
Ayrıca tatlandırıcının kilo vermeye yaramadığına dair pek çok inceleme yayımlandığını belirtiyor.
Dolayısıyla onun tavsiyesi, hem şeker hem de tatlandırıcıyı daha az tüketmek. Ayrıca şirketlerin ürünlerini daha az tatlı ama yine de lezzetli hale getirmesini öneriyor.
Öne çıkan en büyük araştırma sorularından biri, aspartamın nasıl kansere yol açabileceği (eğer gerçekten yaparsa). WHO raporları, aspartamın kendisinin bağırsakta hızla diğer üç maddeye, fenilalanin, aspartik asit ve metanole, parçalandığını gösteriyor.
Ancak bunlar aynı zamanda kanserle bağlantılı olmayan çok çeşitli diğer yiyecekleri sindirme ürünü. Ayrıca araştırmacılar, aspartamın doğrudan insanların DNA'sında kanserli mutasyonlar yapmadığı sonucuna vardı. Vücuttaki iltihaplanma seviyelerini yükseltmesi diğer bir olasılık.
Uluslararası Tatlandırıcılar Birliği Genel Sekreteri Frances Hunt-Wood, çalışmanın "aspartamın güvenliğini bir kez daha teyit ettiğini" söyledi:
"Aspartam, tüm düşük kalorili/kalorisiz tatlandırıcılar gibi, dengeli bir beslenmenin parçası olarak kullanıldığında, tüketicilere kritik bir halk sağlığı hedefi olan şeker alımını azaltma seçeneği sunuyor."
Aspartamı güvenle tüketemeyen insanlar da var. Onlar, aspartam parçalanırken salınan fenilalanini metabolize edemeyen, fenilketonüri veya PKU adı verilen kalıtsal hastalığı olan kişiler. | Bilim, Sağlık, Gıda, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) |
Yapay zeka Hollywood oyuncularını neden korkutuyor? | Shiona McCallum| BBC Teknoloji Muhabiri
Hollywood oyuncuları 43 yıl sonra ilk kez greve giderek Amerikan film ve televizyon sektörünü durma noktasına getirdi. Bu grevde yapay zekanın etkisiyle ilgili endişeler de rol oynadı.
Grev, ABD'de Oyuncular Sendikası'nın (SAG-AFTRA) üyelerini yapay zekaya karşı daha iyi koruyacak bir anlaşmaya varamamasının ardından geldi.
Sendika, "yapay zekanın yaratıcı meslekler için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu" uyarısında bulundu.
Halihazırda yapay zeka filmlerde kullanılıyor ve seslendirme sanatçılarının yerini yapay zeka tarafından üretilen işlerin aldığı örnekler var. Bunlar daha çok sentezlenmiş seslerde ve deepfake ve gençleştirme (de-ageing) gibi görsel efektlerde kullanılıyor şimdilik.
SAG-AFTRA sendikasının baş müzakerecisi Duncan Crabtree-Ireland, yapımcıları şu ana kadar yapay zeka konusundaki teklifleri nedeniyle eleştirdi.
Crabtree-Ireland, stüdyoların sanatçıları bir günlük ödenek karşılığında yüzlerini tarayıp "sonsuza kadar, istedikleri herhangi bir projede, rıza ve tazminat olmaksızın" kullanmak istediklerini söyledi.
Bu ifadeler Charlie Brooker'ın Black Mirror dizisinin bir bölümünü çağrıştırıyor.
Dizinin 6. sezonunda "Joan Is Awful" adlı bölümde Hollywood yıldızı Salma Hayek'i, yapay zekaya dayalı benzerinin bir yapım şirketi tarafından kendi bilgisi dışında kullanmasına dikkat çekiliyor.
"Performans klonlama" adı verilen olgu konusunda endişe duyanlar sadece sendika değil.
İngiliz oyuncular sendikası Equity'den Liam Budd "Bu teknolojinin otomatik sesli kitaplar, sentezlenmiş seslendirme çalışmaları, kurumsal videolar için dijital avatarlar ya da filmlerde kullanılan derin taklitlerin (deepfake) rolü gibi bir dizi şeyde kullanıldığını görüyoruz" diyor.
Budd, üyelerinin "korku içinde olduğunu" ve sendikanın hızla gelişen bu alanda haklarını anlamaları konusunda onları eğitmeye çalıştığını söyledi.
Bu yılın başlarında BBC'nin Tech Life programına konuşan film yapımcısı ve yazar Justine Bateman, eğlence sektörünün yapay zekaya ihtiyacı olduğunu hiç düşünmediğini söyledi.
"Teknoloji bir sorunu çözmeli; yapay zeka kullananların ise çözdüğü bir sorun yok. Yazar eksikliğimiz yok, oyuncu eksikliğimiz yok, film yapımcısı eksikliğimiz yok; bu yüzden yapay zekaya ihtiyacımız yok" dedi.
"Yeterince geniş kar marjlarına sahip olmadıklarını düşünen şirketler için sorun çözüyor; herkese ödeme yapma zorunluluğunu ortadan kaldırabilirseniz Wall Street'i yatıştırabilir ve daha büyük kazançlar elde edebilirsiniz.
"Yapay zeka kullanımı yaygınlaşırsa, eğlence sektörünün yapısını çökertecektir."
Belki de ChatGPT ya da Bard'ın yenilikçi bir film senaryosu yaratması ya da bir fikri gişe rekorları kıran bir senaryoya dönüştürmesi sadece an meselesi olabilir.
Bazıları yapay zekanın bir film senaryosunu harika yapan insan özelliğinden yoksun olacağını söylüyor.
İngiltere'de TV, film, tiyatro, kitap ve video oyunları yazarlarını temsil eden sendika WGGB'nin şu tür endişeleri var:
WGGB, yazarların korunmasına yardımcı olmak için, yapay zeka geliştiricilerinin yazarların çalışmalarını yalnızca kendilerine açık izin verildiği takdirde kullanmaları ve hangi verilerin kullanıldığı konusunda şeffaf olmaları da dahil olmak üzere çeşitli tavsiyelerde bulunuyor.
WGGB yetkilisi Lesley Gannon'a göre, "Her yeni teknolojide olduğu gibi riskleri faydalara karşı tartmak ve gelişim hızının yazarların ve daha geniş yaratıcı işgücünün geçimini sağlamak için dayandığı korumaları geride bırakmaması veya raydan çıkarmamasını sağlamak gerekiyor. Çalışanların haklarını güvence altına almak ve izleyicileri sahtekarlık ve yanlış bilgilendirmeden korumak için düzenlemeye ihtiyaç olduğu açık".
Yapay zekanın geçtiğimiz yıl içinde hızla gelişmesi, mülkiyet kavramının karmaşık bir hal almasına yol açtı.
Kişi kendi benzerini DrawAnyone, DALL-E ve hatta Snapchat gibi yapay zeka tarafından üretilen bir portre uygulamasına girdiğinde, ortaya çıkan görüntüler artık kamu malı sayılıyor ve herkes tarafından ücretsiz olarak kullanılabiliyor.
Yeni görüntü telif hakkı yasasının koruması altında değil.
Dijital klonlama teknolojileri konusunda uzman avukat Mathilde Pavis telif hakkı yasalarının değişmesi gerektiğini belirtiyor.
"Yüzünüzün ve sesinizin arabanızdan, dizüstü bilgisayarınızdan, telefonunuzdan, evinizden ya da kitaplarınızdan daha az korunuyor olması insana garip geliyor, ama bugün yasaların durumu bu.
"Bunun nedeni de yapay zeka teknolojileriyle yeniden kullanılma ve taklit edilme konusunda bu kadar savunmasız olacağımızı düşünmemiş olmamız."
Habere katkıda bulunanlar: Tom Gerken ve Tom Singleton | Eğlence, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Film, Yapay zeka |
Hindistan, Ay'a insansız uzay aracı gönderdi: Hedef Güney Kutbu'nun keşfi | Hindistan, Chandrayaan-3 adlı insansız uzay aracını Ay'a gönderdi. Misyonun başarıyla sonuçlanması halinde Hindistan; ABD, Sovyetler Birliği ve Çin'den sonra Ay'a kontrollü iniş gerçekleştiren dördüncü ülke olacak.
Her şey planlandığı gibi giderse, Hindistan, Ay'ın keşfedilmemiş bir bölümü olan Güney Kutbu'na, rokette önemli bir hasar bırakmayan "yumuşak iniş" gerçekleştiren ilk ülke unvanını kazanacak.
2020 yılında fırlatılan Chandrayaan-2 başarılı bir şekilde yörüngeye yerleşmiş fakat Ay'a iniş gerçekleştirecek modül ve insansız araç yere çakılarak parçalanmıştı.
Ay'ın Güney Kutbu, uzay araştırmaları için özel bir önem taşıyor zira buradaki buz kütleleri gelecekte kurulacak olası bir aktarma istasyonunun sürdürülebilir olmasını sağlayabilecek.
Ay'un kutup yüzeyi, büyük kraterleri olan dik yamaçlı bir bölge. Bazı kraterler milyonlarca yıldır Güneş ışığı almadı ve sıcaklık -230 C gibi aşırı düşük seviyede. Bu nedenle araçları çalıştırmak oldukça zorlu.
Bütün Ay misyonlarının toprak ve ısının daha makul olduğu ekvatora yakın bölgelere inmesinin nedeni de bu.
Hindistan Uzay Ajansı yetkileri, Chandrayaan-3 misyonunun başarısız olma ihtimalini azaltmak için için gerekli adımların atıldığını söylüyor.
Hindistan'ın, 2008'deki 79 milyon dolara mal olan ilk Ay misyonu Chandrayaan-1 ile Ay yüzeyinde su bulunduğuna dair kanıtlar bulunmuştu..
Delhi yakınlarındaki Shiv Nadar Üniversitesi'de uzay robotları profesörü olan Dr. Akash Sinha, "Hala nerede ve ne kadar su olduğuna, hepsinin buz halinde olup olmadığına dair daha fazla detaya ihtiyacımız var" diyor ve ekliyor:
"Suyun doğasını ve konumunu anlamak gelecekteki misyonlarımızın başarısı için çok kullanışlı olabilir ve hatta suyun çevresinde yaşam alanı planlanabilir".
Kaya ve toprak karışımı kutup bölgelerinin yüzeyini keşfetmek, Güneş Sistemi'nin yapısıyla ilgili bazı cevaplar da barındırıyor olabilir.
Hindistan'ın başarısız ikinci misyonunda maliyet neredeyse iki katına çıkarak 140 milyon dolar olmuştu.
Hindistan, Chandrayaan-3 için başarılı bir iniş ve Ay yüzeyinde araştırma yapmak adına yaklaşık 80 milyon dolar harcıyor.
Hindistan'ın uzay programı, geçtiğimiz 20 yılda düşük maliyetiyle küresel anlamda dikkatleri üzerine çekiyor.
Hindistan merkezli bağımsız uzay düşünce kuruluşu Spaceport SAARABHAI'nın Genel Müdürü Dr. Susmita Mohanty, "Hindistan 2018'de, tek bir kutup uydusu fırlatma aracıyla 104 uydu fırlatarak rekor kırdı, bunu yaptık çünkü bilim insanlarımız ve mühendislerimiz, bu 104 uydunun her birini mükemmel yörüngelerine hassasiyetle yerleştirme sanatını ve bilimini biliyorlar" diyor.
Hindistan'ın Mars'a gerçekleştirdiği tek misyon olan Mangalyaan'ın maliyeti yaklaşık 75 milyon dolardı. Bu NASA'nın geliştirme maliyeti 485 milyon dolar olan ve fırlatması 187 milyon dolara mal olacak Maven Mars uydu aracınınkinden oldukça az.
Hindistan'ın tüm uzay misyonları için temel ilke, yeniden kullanılabilirlik ve bileşenleri yerel olarak tedarik etmek.
Önceki misyondan farklı olarak Chandrayaan-3, yörüngede kalmayı sağlayan bir uydu içermiyor.
Bu görevde, iniş aracı, keşif aracı ve kontrol odası arasındaki tüm iletişimi sağlamak için önceki görev Chandrayaan-2'nin yörünge aracı kullanılacak.
ISRO'nun eski başkanı K Sivan, Hindistan aynı zamanda maliyeti düşürmek için daha az güçlü roketler kullandığını, İsrail'in de benzer bir stratejiyi uyguladığını söylemişti:
"Ay'ın yörüngesine geçmek için Ay'ın yerçekimi kuvvetini kullanıyoruz. Ay'ın yörüngesine ulaşmak 29 gün sürüyor. Bu Ay'a ulaşmanın en az maliyetli yolu. 2019'un başında fırlatılan İsrail'in Beresheet misyonu da aynı yöntemi izledi".
Hindistan'ın uzay programının bütçesi 1,5 milyar dolar.
Dr. Mohanty, "Öncü uzay güçleri arasında Hindistan her zaman pragmatist olandı. Planlamamızın merkezi ekonomi misyonu" diyor. | Uzay, Teknoloji, Bilim, Gökbilimi, Hindistan, Uzay keşfi |
İnsanlık Dünya'yı ne kadar değiştirdi? Yanıtları Kanada'da bir gölün dibinde | Bilim insanları, insanlığın Dünya'ya vurduğu damganın, en açık şekilde Kanada'nın Ontario bölgesindeki küçük Crawford Gölü'nde görülebildiğini söylüyor.
İnsanlığın gezegenimizde yol açtığı çevre değişikliklerini yeni bir jeolojik dönem olarak tanımlayabilmek için bir süredir çalışmalar yürüten uzmanlar, Crawford'un mükemmel bir örnek olduğu görüşüne vardı.
Bu gölde biriken tortular, insanlığın çevreye en önemli etkilerinden biri olan yaygın fosil yakıt kullanımını hatta nükleer bomba denemelerinden sonra yayılan plutonyumu mükemmel şekilde -deyim yerindeyse- kayıt altına almış.
İşte bu tortuların oluşturduğu çamur tabakaları, uzmanlara göre, Antroposen adını verdikleri, insanla başlayan yeni bir jeolojik evrenin başlangıcına işaret ediyor.
DERGİ - Dünya yeni bir çağa mı girdi?
Araştırmacılar bu işaretleri, öneminin altını çizmek için "altın işaret" ya da daha resmi adıyla Küresel Stratotip Akışı Bölüm ve Noktası" (kısaltması GSSP) olarak nitelemek istiyorlar.
Dünya'nın jeolojik tarihindeki diğer önemli dönüşümler hep GSSP olarak anılıyor. Bunun gerçek hayatta karşılığı genellikle, bilimsel olarak önemli olduğu düşünülen jeolojik tabakaların bulunduğu yere bir pirinç çivi çakılması.
Ama Crawford Gölü söz konusu olduğunda bu, Kanada'nın başkenti Ottowa'daki bir müzeye kaldırılan dondurulmuş tortu kesitinin yanına konulan bir pirinç levha olarak görülebilecek.
Londra Üniversitesi'nden Dr Simon Turner "Crawford mükemmel bir örnek" diyor.
Sondajla gölün dibinden alınan derin tortu örneklem kesitinin dev bir lolipop gibi göründüğünü ama yıl yıl birbirinden ayırılabildiğini anlatıyor.
Antroposen Çalışma Grubu'nun sekreteri Dr Turner "Bu yıllık katmanlar fosil yakıt ürünlerinin kullanımını, plutonyumu, jeo-kimyada, mikro-ekolojide ve çevresel değişimi gösteren benzeri her türlü şeyi kayda geçiriyor."
Çoğunuz okul kitaplarında ya da sınıflarınızın duvarlarında asılmış olarak Dünya'mızın 4,6 milyar yıllık tarihini gösteren kronolojik katman tablosunu; Kronostatigrafik Tablo'yu görmüştür.
Bu tablodan Triasik, Jurasik ve Kretase dönemlerini hatırlarsınız. Şu anda yaşadığımız ve son buzul çağının kapandığı 11 bin 700 yıl öncesinde başlayan döneme ise Holosen Evre deniyor.
Antroposen Çalışma Grubu son on yıl boyunca bu tabloda güncelleme yapmak gerekip gerekmediği sorusuna yanıt arıyordu.
Uzmanlardan oluşan grup artık tabloyu güncellemek için yeterli kanıt toplandığı görüşünde. Yeni dönemin başlangıcının ise 1950 olması gerektiğini düşünüyorlar.
Bu tarih "Büyük hızlanış" olarak adlandırılan yani insan nüfusu ve tüketim kalıplarındeki değişimin birden hızlandığı yıla işaret ediyor. Aynı zamanda teknolojinin gelişmesiyle eşzamanlı olarak aluminyum, beton ve plastik kullanımının hızla yaygınlaşmasına da denk düşüyor.
Crawford'un dibindeki tortulara bakıldığında değişimdeki hızlanmanın izi yıl yıl sürülebiliyor.
Sıcak yaz aylarında oluşan alg ve büyüyen yosunlar göl suyunun çok küçük kalsit kristaller oluşturmasına yol açıyor. Bunlar gölün dibine düşerek beyaz bir tabaka oluşturuyor. Soğuk kış aylarında alg ve diğer organizmalar ölüyor ve bunlardan kalan organik maddeler de kahverengi-siyah bir tabaka oluşturuyor.
Fakat mevsimlere bağlı bu açık ve koyu renkli katmanların arasında gölün bulunduğu bölgeye de yansıyan daha genel çevresel değişiklikler de tespit edilebiliyor.
Uzmanlar, bu katmanları bir süpermarketin kasasında barkod okurcasına çözüyor.
Ontario, St Catharines'deki Brock Üniversitesi'nden Profesör Francine McCarthy "Uçan kül dediğimiz karbonlu yuvarlak zerrecikler görüyoruz. Bunlar çok yüksek ısıda yanan fosil yakıtlar, esasen kömür kullanımıyla ortaya çıkıyor" diyor.
"Bu karbonlu yuvarlak zerreciklerin artış sebebi ise tabi ki 20. yüzyılın önemli bir kısmında ve günümüze kadar üretim yapan çelik fabrikalarının bulunduğu Kanada'nın en büyük sanayi kenti Hamilton'un, Crawford'un çok yakınında olması."
Bir başka önemli ayırt edici bulgu ise plutonyum.
Crawford'un dibinden çıkarılan çamur katmanları bu yılın başlarında, bu radyoaktif elementin ilk kez hangi yıla tekabül eden, hangi katmanda ortaya çıktığının belirlenmesi için İngiltere'ye, Southampton Üniversitesi'ne tahlile gönderildi.
Profesör Andrew Cundy " Tortular içinde plutonyum ve diğer bazı maddeleri aşağı yukarı1945 yılından itibaren görüyoruz. Fakat plutonyum artıklarının gerçekten küresel düzeyde yayılması 1952'deki güçlü nükleer bomba denemelerinden sonra yaşandı" diyor.
Southampton Üniversitesi'deki uzmanlar BBC'ye "Söz konusu plutonyum izotoplarından birinin radyoaktif etkisinin yarılanması için 24 bin yıl geçmesi gerekiyor. Bu da daha en az 100 bin yıl daha tortular içinde gözlemlenebilecekleri anlamına geliyor. Ama bunun ötesinde karbon partikülleri zaten hep görülebilecek" diyorlar.
Antroposen Çalışma Grubu, insanlığın doğaya vurduğu damgayla belirlenecek Antroposen Evresi'nin başlangıcı için bir tarih belirlemeye çalışıyor ve Southampton'da yapılan tahliller bu kararda önemli rol oynayacak.
Bundan binlerce yıl sonra jeologların bugünden kalan jeolojik katmanlar üzerinde çalışarak insanın gezegenimizde yol açtığı köklü değişimleri anlamaya çalışacağını düşünmek heyecan verici.
Fakat bu çalışmaların ilk adımı olan tarihi katman incelemesinin (stratigrafi) şimdiden başladığını söyleyebiliriz.
İngiltere'nin güney sahili açıklarındaki Wight Adası'ndaki Munsley Bataklığı örneğine bakalım.
Bataklığın doğru yerini bulabilirseniz, Pleistosen'den Holosen evresine geçişi yani Dünya'nın jeolojik olarak şimdiye kadar geçirdiği en büyük çevresel dönüşümü kayda geçirmiş çamur katmanlarını ortaya çıkarabilirsiniz.
Diğer yandan Kuzey Avrupa buzulları küçülür ve ısı yükselirken polen zerrecikleri Arktik Alp bitkilerinin yokoluşunun, huş ve söğüt ağaçlarının yayılmasının izini kaydediyor.
Southampton Üniversitesi'nden Profesör Sabine Wulf "Geriye dönüp baktığımızda bu dönüşümlerin bir kısmının gerçekten çok kısa bir süre içinde, 30-40 yıl, yani bir kuşağın yaşam süresinde meydana gelebildiğini öğreniyoruz" diyor.
Antroposen Çalışma Grubu çalışmalarının sonuçlarını ve yeni bir evre belirleme konusundaki tavsiyelerini bu yıl uluslararası jeoloji camiasına sunacak.
Ama nihai kararı verme yetkisi Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na ait. Dünya'nın bütün okullarına asılı gezegenimizin geçirdiği dönemler tablosunu güncelleyip güncellememe kararını onlar verecek. | Tarih, Bilim |
Tümörlerde yaşayan mikroplar, kanserin nedeni ve tedavisiyle ilgili ipuçları barındırabilir | Roberta Angheleanu| BBC Future
Tümörlerin içinde ve çevresinde yaşayan bakteriler ve mantarlar, kanserin nasıl geliştiğini ve nasıl tedavi edilebileceğini anlamada önemli rol oynayabilir.
Vücutlarımız farklı canlı türlerini barındırıyor. Bağırsaklar, ağız, burun ve cildimiz hem yararlı hem de zararlı olabilen çeşitli mikroplar için yuva işlevi görüyor. Ancak son yıllarda bilim insanları tümörlerde de mikroplara rastladı.
Kanserler genelde hastanın kendi hücrelerinden oluşan ve kontrolsüz bir şekilde büyüyen kitleler olarak düşünülür. Aslında bunlar birçok farklı hücre tipinden oluşurlar ve kanser tedavisinin bu kadar zor olmasının bir nedeni de budur: Sağlıklı dokulara zarar vermeden onları hedef alma sorunu.
Tümörler bakteri ve mantar gibi hücre topluluklarına da ev sahipliği yapar ve bunların bazıları tümörün çevresindeki ortamda gelişirken, bazıları da kanser hücrelerinin içinde yaşar.
Ancak yakın zamana kadar bu mikropların tümörlerde oynadığı rol net olarak anlaşılamamıştı. Şimdi bilim insanları tümörle ilişkili bu mikroorganizmaların kanser hücrelerinin gelişmesine yardımcı olup olmadığını çözmeye başlıyor. Böylece kanserlerin tedavisi ve önlenmesinde de yeni yaklaşımlar üzerinde duruluyor.
İsrail'in Rehovot kentindeki Weizmann Bilim Enstitüsü'nde kanser biyoloğu olan Ravid Straussman ve ekibi 2017 yılında yaptıkları bir çalışmada, pankreas kanserlerinin içinde yaşayan bazı bakterilerin yaygın bir kemoterapi ilacını etkisiz hale getirerek tümörleri koruyabildiğini ortaya çıkardı.
Gammaproteobakteri olarak bilinen belirli bir bakteri sınıfının, mesane, meme ve pankreasta bulunanlar da dahil olmak üzere bir dizi kanseri tedavi etmek için kullanılan bir ilaç olangemsitabiniparçalayabildiğini buldular. Bu da tümörlerin ilaca karşı dirençli hale gelmesine yardımcı oldu.
Ekip kolon (kalın bağırsak) kanseri olan farelere bu bakteriyi enjekte ettiğinde, farelerin kanserleri de ilaca dirençli hale geldi. Ancak araştırmacılar farelere kemoterapi ilacının yanı sıra bir antibiyotik verdiklerinde direnç ortadan kalktı.
Bu bulgulara ek olarak, Japonya'daki Tohoku Üniversitesi'nden bir ekip tarafından 2019 yılında yayınlanan bir araştırma, tek başına kemoterapi amaçlı bir ilaçla tedavi edilen ve mevcut bir enfeksiyonu önlemek veya tedavi etmek için ek olarak antibiyotik alan ileri kanser hastalarını geriye dönük olarak inceledi. Antibiyotik verilen hastaların tedaviye daha iyi yanıt verdiği görüldü.
Çalışmalar, tümörlerin içinde neler olabileceğine dair önemli bir ipucu sunuyor.
Straussman ve ekibi şimdi bu çalışmaları, ilk basamak tedavileri başarısız olan pankreas kanserli hastaları içeren bir klinik çalışma ile geliştirmeyi hedefliyor. Hastalara kemoterapi ilacıgemsitabinile birlikte Gammaproteobakterilere karşı etkili olduğu bilinen bir antibiyotik vererek antibiyotiğin sonuçları iyileştirip iyileştirmediğini görecekler.
Ancak bakteriler, tümörleri ilaç tedavisinden korumanın ötesinde kanserde başka roller de oynayabilir.
Straussman'ın ekibi 2020 yılında meme, akciğer, yumurtalık, pankreas, melanom, kemik ve beyin olmak üzere yedi farklı kanser türünde 1.500'den fazla insan tümörünü inceledi. Tüm tümörlerin kanser hücrelerinin ve bazı bağışıklık hücrelerinin içinde yaşayan bakteriler tarafından istila edildiğini gördüler. Farklı tümör tipleri farklı bakteri toplulukları barındırıyordu.
Straussman'a göre bu bakterilerin her biri, içinde yaşadıkları tümörün mikro ortamına adapte olmuştu. "Akciğer kanserinde, sigara içen insanların nikotini bozabilen daha fazla bakteriye sahip olduğunu, kemik kanserlerinde, kemik tümörlerinde zenginleştirilmiş bir metabolit olan hidroksiprolini metabolize eden bakteriler görüyoruz."
Birçok vakada bakterilerin kanser hücrelerini kontrol altında tutarak hastaya yardımcı olup olmadığı henüz bilinmiyor.
Örneğin bazı meme kanseri türlerinde bulunan bakteriler, meme kanseri riskini artırdığı bilinen bir tür kanserojen olanarsenatı etkisiz kılabilir. Bazıları ise DNA'ya zarar verebilecek zararlı reaktif oksijen moleküllerinin seviyelerini azaltmaya yardımcı olan mikotiyol adlı bir kimyasal üretebilir.
Ancak bazı durumlarda tümörde yaşayan bakterilerin kanseri daha da kötüleştirebileceğine dair kanıtlar da artıyor.
Straussman, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini hedef alma ve yok etme yeteneğinin bakteriler tarafından değiştiriliyor olabileceğini belirtiyor. Ancak tümörlerin içindeki bakterilerin kanserlerin seyri üzerindeki etkilerini incelemek için çok daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor.
Şimdiden bazı ipuçları da yok değil. Örneğin, Çin'deki bilim insanlarının 2022'de yaptığı bir çalışma, meme tümörlerindeki bazı bakterilerin kanser hücrelerinin vücudun diğer bölgelerine yayılmasını kolaylaştırabileceğini öne sürüyor.
Araştırmacılar, farelerin kanında dolaşan meme tümörü hücrelerinin içinde yaşayan bakteriler buldular. Dolaşımdaki bu kanser hücreleri birincil tümörden saçılıp metastaz yaparak vücudun diğer bölgelerine taşınarak oralarda büyüyebilir. Bununla birlikte, tümör hücreleri kan dolaşımına girdiğinde strese maruz kalırlar ve bu bazılarının parçalanmasına neden olur.
Çinli araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerinin içinde yaşayan mikropların onları bu stresten bir miktar koruduğunu keşfetti. Bunu, hücre iskeleti olarak bilinen hücre içi destek yapılarının yeniden düzenlenmesini sağlayarak yapıyor olabilirler; böylece hücreler daha sağlam oluyor.
Araştırmacılar bu bakterileri fare tümörlerinden temizlediğinde, birincil meme kanseri büyümeye devam etse de, tümörlerin metastaz yapma yeteneklerini kaybettikleri görüldü.
İsviçre'nin Lozan kentindeki İsviçre Deneysel Kanser Araştırmaları Enstitüsü'nde onkolog Douglas Hanahan'a göre, "Bağırsak, deri ve diğer mukozal organların yanı sıra tümörlerdeki belirli mikropların tümör büyümesini ve ilerlemesini destekleyebileceğine ya da alternatif olarak buna karşı koyabileceğine dair kanıtlar giderek artıyor. Ancak manzara çok karmaşık ve ipuçları olsa da kimin ne yaptığı konusunda kesin bir netlik yok".
Diğer çalışmalar, diş eti hastalığıyla ilişkili bir ağız bakterisi olan, ama aynı zamanda bir dizi farklı kanserle de ilişkili olabilecek Fusobacterium nucleatum'u inceledi. Bu bakterilerin kan dolaşımı yoluyla ağızdan kolorektal kanser hücresine geçebildiği görülüyor. Her bakterinin çeperinde kanser hücrelerinin çeperine bağlanarak orada koloni kurmasını sağlayan parçacıklar vardır.
Bu bağlanma, diğer hücrelerin kanser hücrelerini yok etme kabiliyetini engeller. Bakteri ayrıca kanser hücrelerini kemoterapiye daha dirençli hale getiren moleküler bir cephanelik de kullanır. Bakteri bir kez yerleştiğinde, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini öldürme yeteneğini engelleyerek tümörlerin büyümesini ve yayılmasını hızlandırabilir.
Fusobacterium nucleatum DNA'sına insan meme kanseri örneklerinde de rastlanması vücudun başka yerlerindeki tümörleri de etkilediğini gösteriyor. Bir araştırmada, bakteri meme kanseri olan farelere verildiğinde hastalığın ilerlemesini ve yayılmasını hızlandırmış, farelere antibiyotik verilmesi ise bunu engellemişti.
Antibiyotikleri kanser tedavilerine dahil etmek cazip görünse de bu o kadar basit değil. Hanahan, vücudumuzdaki mikropların birçoğunun iyi huylu ve hatta faydalı olduğunu, bu nedenle antibiyotik tedavisinin yarardan çok zarara yol açabileceğini söylüyor.
Bunun yerine, araştırmacıların tümörle ilişkili mikrobiyomun tüm karmaşıklığını çözmeye çalışması daha doğru olur. Mikrop topluluklarının tamamı tümörlerin içinde bulunabilir ve birbirlerini beklenmedik şekillerde destekleyebilir.
San Diego'daki California Üniversitesi'nde geliştirilen ve DNA tespitine dayanan teknikler sayesinde en az 33 farklı kanser türünün kendileriyle ilişkili bakteri kolonilerine sahip olduğu belirlendi. Araştırmacılar bu tekniklerin, hastanın kanında tümörle ilişkili farklı bakterilerin DNA'sını arayarak kanser teşhisinde yeni yollar geliştirmek için de kullanılabileceğine inanıyor.
Bu çalışmanın arkasındaki ekip, 2022'de Ravid Straussman ile güçlerini birleştirerek kanser tümöründe yaşayan mantarları ortaya çıkardı. Birçoğu farklı tür kombinasyonlarını barındıran 35 farklı kanser türünde mantar buldular.
Straussman, "Daha fazla bakteriye sahip olan tümörlerde daha fazla mantar olduğunu ve daha az bakteriye sahip olanlarda daha az mantar olduğunu gördük" diyor:
"Bu noktada sadece bazı tümörlerin içlerindeki mikropların varlığı açısından daha kısıtlayıcı, bazılarının ise daha müsamahakâr olduğu varsayımında bulunabiliriz."
Tıpkı bakterilerde olduğu gibi, bu mantarlardan bazıları bağışıklık sistemini tümör lehine manipüle ediyor gibi görünüyor. Malassezia globosa mantarının bir tür pankreas kanserinin gelişimini hızlandırdığı tespit edildi. Straussman ve California Üniversitesi'ndeki araştırmacıların yaptığı çalışmada, aynı mantarlar genel sağ kalım süreleri daha kısa olan meme kanseri hastalarında da bulundu. Diğer araştırmalar, pankreas kanserlerinde bulunan bazı mantarların, tümör büyümesini destekleyecek şekilde bağışıklık sisteminin bazı kısımlarını ele geçirdiğini ortaya koydu.
2022 'de yapılan bir çalışmada Candida mantarının yaygın olduğu mide kanserlerinde, iltihaplanmaya yol açan tümör genlerinde artış görüldüğü ve Candida DNA'sı bakımından zengin kolon tümörlerinin metastaz ihtimalinin daha yüksek olduğu belirlendi. Cornell Üniversitesi'nde mikrobiyolog Iliyan Iliev, bunun "Candida sayısındaki artışın bağırsak epitel bariyerinin [bağırsağı kaplayan hücreler] kaybıyla ilişkili olabileceğinden kaynaklanabileceğini" söylüyor.
Bu bulguların hızlı ilerlemesine rağmen, tümörler ve içlerinde yaşayan mikroplar arasındaki ilişkiye dair pek çok soru hala yanıt bekliyor. Mikroplar ilk etapta tümörün gelişiminde bir rol oynuyor mu? Yoksa kanserli yuvalarına yerleştiklerinde onları korumak için adapte olmakla mı yetiniyorlar? Ve bu mikrop topluluğu kansere karşı mücadelede bize yardımcı olabilir mi?
Önümüzdeki yıllarda, tümörlerdeki mikropları hedef almak, kanser hücrelerine odaklanmak kadar önemli hale gelebilir ve daha erken teşhislere ve hatta yeni tedavilere yol açabilir. Ancak bu alandaki çalışmalar henüz yeni başladı. | Bilim, Kanser, Sağlık |
Akıllı saat verileri Parkinson hastalığının belirtilerden 7 yıl önce teşhis edilmesini sağladı | Yeni bir araştırma, akıllı saatlerin Parkinson hastalığını ilk belirtiler görülmeye başlamadan yedi yıl önce tespit etmekte kullanılabileceğini ortaya koydu.
Cardiff Üniversitesi’nde bunama üzerine araştırmalar yapan UK Dementia Research Institute, bu araştırma için 103 bin 712 kişinin akıllı saat verilerini yapay zeka kullanarak analiz etti.
2013 ve 2016 yılları arasında kullanıcıların bir hafta boyunca hareket hızlarını ölçen araştırmacılar, kimlerin Parkinson hastalığına yakalanacağını başarıyla tahmin etti.
Bilim insanları, bunun yaygın bir şekilde erken teşhis için kullanılan bir yöntem haline gelmesini umuyor.
Bilimsel dergi Nature Bedicine’de yayımlanan makalenin yazarları, bu alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu, başka bilim insanlarının da dünyanın farklı bölgelerindeki akıllı saat kullanıcılarının verilerini benzer bir şekilde inceleyerek bu yöntemi test edebileceğini aktarıyor.
Parkinson hastalığına yakalananların beyinleri yıllar içinde zarar görüyor.
Hastalığın belirtileri arasında istemsizce titreme, harekette yavaşlama ve kaslarda esneklik kaybı yer alıyor.
Öte yandan genellikle hastalık teşhis edildiğinde beyin halihazırda hasar görmüş oluyor.
Araştırmaya liderlik eden Dr. Cynthia Sandor, İngiltere gibi halkın yüzde 30’unun akıllı saat giydiği toplumlarda bu yöntemin Parkinson hastalığını erken teşhis etmek için ucuz ve güvenilir bir yöntem olabileceğini söylüyor:
“Sadece bir haftalık verileri inceleyerek yedi yıla kadar ileriyi öngörmeyi başardık.
“Bu sonuçlardan yola çıkarak hastalığın erken teşhisi için güvenilir bir yöntem geliştirebiliriz.
“Bunun hem araştırmaların iyileştirilmesi hem de gelecekte bir tedavi bulunursa hastaların erkenden tedaviye başlaması için kullanılması mümkün.”
Araştırma, yarım milyon kişinin sağlık verilerini paylaştığı UK Biobank’ın verileri kullanarak yapıldı.
Araştırmada yer alan Dr. Kathryn Peall da geliştirdikleri yöntemin Parkinson hastalığı belirtilerini, yaşlılık veya güç kaybı gibi benzer durumların belirtilerinden ayırt edebildiğini söylüyor:
“Modelimizi farklı hastalıklarla ve nöron kaybına yol açan diğer hastalıklarla test ettiğimizde de Parkinson hastalığını net bir şekilde ayırt etmeyi başardık.”
Öte yandan insanlara belirtiler çıkmadan yıllar önce Parkinson hastalığına yakalanacaklarını söyleyip söylememek ise ayrı bir konu.
Dr. Peall, buna kişilerin kendilerinin karar vermesinin doğru olacağını söylüyor. | Bilim, Yaşlı insanlar, Yaşam, Sağlık, Tıp |
Evlilikler çocuk sahibi olduktan sonra neden sarsılıyor? | Çocuğun gelişi sevinçle karşılansa da en sağlam ilişkilerde bile sorunlara yol açabiliyor.
Araştırmalara göre ilişkilerin önemli bir çoğunluğu çocuk sahibi olduktan sonra değişiyor. İsviçre'deki Bern Üniversitesi'nin 2021 tarihli bir araştırmasına göre, ebeveyn olsun ya da olmasın çiftlerin ilişkilerinden tatmin düzeyi birlikteliğin ilk 10 yılında azalıyor ve genellikle dalgalı bir seyir izliyor.
Ancak ebeveyn olanların tatmin düzeyi olmayanlara göre daha düşük takip ediyor.
Çocuk sayısı arttıkça ilişkiden tatmin düzeyi azalıyor. Oranlar özellikle yenidoğan anneleri için daha düşük: Evli annelerin yüzde 38'i ilişkisine dair yüksek tatmin ifade ederken çocuk sahibi olmayan evli kadınlarda bu oran yüzde 62'ye çıkıyor.
Ebeveynliğin ilişkileri zorlaması aslında şaşırtıcı bir sonuç değil. Çiftlerin büyük çoğunluğu için iletişim, yakınlık ve birlikte geçirilen zaman gibi psikolojide "koruyucu" ilişki öğeleri olarak adlandırılan faktörler çocuğun gelişinden olumsuz etkileniyor.
Buna uykusuzluk ve maddi kaygılar gibi stres faktörleri eklenince bir çiftin çocuk sahibi olduktan sonra kendilerini daha fazla çatışma veya gerginlik içinde bulmaması imkansız görülüyor.
Buna rağmen birçok evli çift, çocuktan sonra ilişkilerinin bu şekilde sekteye uğramasını beklemiyor. Bunun sebebiyse konunun doğum öncesi eğitimlerde, sosyal medyada ya da çiftlerin yakınları tarafından çok az konuşulması.
Uzmanlara göre bu durum ebeveynlerin yaşadıkları zorluklarla ilgili utanç duymalarına ve soyutlanmalarına neden olurken psikolojik yardım almamalarıyla sonuçlanıyor.
ABD, California'da aile terapisti Stacey Sherrell, ebeveyn olmanın yeni çatışmaların tek nedeni olmadığını söylüyor. Ancak çiftlerin bebek öncesinde genellikle zayıf iletişim gibi konulara odaklanmak için daha fazla zamanları oluyor.
Çocuk sahibi olduktan sonra zorlanan çiftlerle sık sık çalıştığını söyleyen Sherrell, "Yavaşlayıp yakınlaşmamız gereken bir zamanda ertelediğimiz tüm sorunlar öylece bizi bekliyor. Seks hayatınız iyi değil mi? Muhtemelen çocuktan sonra daha iyiye gitmeyecek" diyor.
Sherrell, çocuktan sonra "biraz rahatsız edici" olabilecek bir davranışın bile büyük bir soruna dönüşebileceğini söylüyor.
Örneğin, eşlerden biri video oyun oynamayı seviyorsa, çocuklardan sonra bu, diğerinin çocuklara tek başına ebeveynlik yapmak zorunda kaldığı anlamına gelebiliyor.
Bunun yanında çatışmalar sadece sorunlu ilişkilerde değil aynı zamanda kendilerini çok sağlam gören çiftleri de etkileyebiliyor.
Örneğin toplumsal cinsiyet rolleri annelerin bebekleriyle ilgili tüm sorumluluğu üstlenip kocalarıyla çatışmalar yaşamasına neden olabiliyor. Annelerin çocuk için başkalarından gelen tüm bakım girişimlerini reddetmesi durumuna "anne bekçiliği" adı veriliyor.
Bunun yanında çok çocuklu eşler için kesintisiz bakım baskısı ilişkilere gücenme ya da içerlenme gibi hislerin yerleşmesine neden olabiliyor.
Bakım ve toplumsal cinsiyet kalıpları, çiftler arasında çatışmalara yol açan tek konu değil.
Çiftler çocukla birlikte kimliklerinin nasıl değişeceğine çoğunlukla hazırlıksız yakalanıyor.
Kadınlar için anneliğe geçiş olarak adlandırılan bu süreçle ilgili daha fazla şey biliniyor. Davranışları etkileyen hormonal değişikliklerden beden imajına kadar çok yönlü bu geçiş genellikle hamilelikte başlıyor.
Doğum yapmayan ebeveyn için, bebek doğmadan önce eşinin değiştiğini görmek kafa karıştırıcı olabiliyor.
Doğum öncesi ve doğum sonrası dönemde de yaygın olan ruh sağlığı sorunları daha fazla zorluk getirebiliyor. Örneğin, doğum sonrası depresyon yaklaşık dört anneden ve on babadan birini etkiliyor.
Bunun yanında doğumda sağlık sorunları olan bir bebeğe sahip ebeveynlerde kaygı düzeyinin yükselmesi sorunlar da gözlenebiliyor.
Bu sorunlar birkaç sene içinde düzelse de bazı ebeveynler, sadece cinsel yaşamlarının değil sarılma ve dokunma gibi sevgi ve yakınlık gösteren davranışların da eskisine dönmediğini söylüyor.
Bazı çiftlerde kadınlar için özgüvenli birey kimliğinin anne kimliğiyle gölgelenmesi bunda etkili olabiliyor.
Ebeveynlerin zorlanması ya da ilişkiyle ilgili tatminsizlikler çok yaygın görülmesine rağmen birçok çift bu sorunlarla ilgili yardım almak değil konuşmayı bile düşünmüyor.
Ancak duyguları bastırmak, ebeveynlerin daha yalnız hissetmesine neden olabiliyor ve onları profesyonel destek aramaktan ya da eşleriyle iletişim kurmaktan alıkoyabiliyor.
İnsanların bu konuda konuşmaması çatışmaların nadir yaşandığı inancını yaygınlaştırıyor. Bunun da yaftalanmayı beslediği düşünülüyor.
İsviçre'deki Bern Üniversitesi'nde Psikolog ve Araştırmacı Janina Buehler, yaftalanma korkusunun ilişkilerdeki bu zorlukları aşmayı daha da zorlaştırdığını savunuyor:
"İlişkilerin her zaman çok tatmin edici olması gerektiği, düzenli seks yapmamız, her zaman mutlu olmamız gerektiği fikri doğru değil".
Bazı çiftler, ilişkilerini kurtarmak için çok çaba harcamış olsalar bile, bu çatışmalardan kurtulamayıp çareyi boşanmakta buluyor.
Yine de çocuk sahibi olan tüm çiftler bitmeyen çatışmalar ya da ayrılığa sürüklenmiyor.
Uzmanlar, çiftler arasında "koruyucu" faktörleri beslemenin birliktelikleri geliştirmede önemli rol oynadığını söylüyor.
Buehler'in ortak yazarlığını yaptığı, ilişki tatminini zaman içinde inceleyen kapsamlı araştırmaya göre, bu koruyucu faktörler arasında net, açık iletişim; anlaşıldığını ve onaylandığını hissetmek; haftada en az bir kez birlikte vakit geçirmek ve özellikle partnerinin her yönden ideal olması gerekmediği gibi gerçekçi beklentilere sahip olmak var.
Bununla birlikte, çiftler her zaman ilişkilerine kolaylıkla öncelik veremeyebilir. Bazıları çiftlerin terapiye ya da birlikte yalnız zaman geçirmek için çocuk bakımına erişimi diğerlerininkine daha kolay.
Buna karşın Buehler, çatışan çiftlerin ilişkilerini besleyecek her ne kaynakları varsa bunu kullanmak için bir an önce harekete geçmenin önemli olduğunu söylüyor. | Bilim, Aile, Yaşam |
Dünya Sağlık Örgütü, aspartamı 'kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler' listesine ekledi | James Gallagher| Sağlık ve Bilim Muhabiri
Dünya Sağlık Örgütü, çok sayıda gıda ve içecekte yer alan aspartamı, “kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler” listesine ekledi.
“Kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler” tanımı sıklıkla kafa karışıklığına yol açıyor.
Bunun nedeni de, kansere yol açma ihtimalinin yüksekliği veya düşüklüğü hakkında hiçbir ipucu vermemesi.
Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu’ndan Doktor Mary Schubauer, aspartam ile ilgili daha fazla çalışma yapılması gerektiğini savundu ve bilim insanlarına çağrıda bulundu.
“Kanserojen olma ihtimali bulunan maddeler” listesinde aloe vera, dizel benzin ve Asya’da üretilen sebze turşuları da var.
Şekerden 200 kat daha tatlı olan aspartam, bu sayede kalorisiz bir şekilde yiyecek ve içecekleri tatlandırabiliyor.
Diyet veya şekersiz ürünlerin pek çoğunda ve sakızlarda da bulunan aspartam Coca Cola Zero ve Pepsi Max gibi içeceklerin vazgeçilmezi.
Aspartamın 6 bin farklı gıda ürününde kullanıldığı tahmin ediliyor.
Bu tatlandırıcı gıda güvenliği kurumlarından gerekli izinleri aldıktan sonra on yıllardır kullanılıyor.
Fakat bu süreçte aspartam hakkındaki tartışmalar da hiç eksik olmadı.
Peki aspartam için yapılan değerlendirme neye karşılık geliyor? Bu tanım ne anlama geliyor?
IARC’nin kullandığı sınıflandırma şu şekilde:
Fakat kafa karışıklığına yol açan şey de tam olarak bu tanımlar.
Open University’den istatistik profesörü Kevin McConway, “IARC kategorileri bize aspartamın ne kadar riskli olduğu hakkında hiçbir şey söylemiyor, çünkü bu kategorilerin amacı bu değil” diyor.
IARC kategorileri bir maddenin ne kadar riskli olduğunu değil, kanserojen olup olmadığı konusunda ne kadar bilimsel veri bulunduğunu gösteriyor.
İnsan veya hayvan deneylerinde “az miktarda kanıt” varsa bir madde 2B grubuna alınıyor.
Prof. Conway, “2B kategorisinde bulunan maddelerin kansere yol açabileceğine dair güçlü kanıtlar yok. Olsaydı 2A veya 1 kategorisinde yer alırlardı” diyor.
IARC kategorileri geçmişte de kafa karışıklığına neden olmuş, gereksiz endişeye yol açtığı gerekçesiyle de eleştirilmişti.
Kırmızı et 2A grubuna alındığında, et yemenin riskini sigara içmekle eş tutanlar olmuştu.
Oysa 100 kişiye hayatlarının geri kalanı boyunca, normalde yediklerine ek olarak her gün 50 gram daha domuz pastırması yedirsek, 100 kişiden yalnızca birinde bağırsak kanseri ortaya çıkardı.
Aspartam için ise buna benzer bir sayısal veri bulunmuyor ancak WHO ve Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) ortak uzman komitesinin Temmuz’da yayımlayacağı raporla daha fazla veriye erişebiliriz.
WHO 1981’den bu yana günlük 40 miligramlık aspartam tüketiminin güvenli olduğunu söylüyor.
Bu da 60 kilogramlık birinin her gün güvenli bir şekilde, ne kadar aspartam içerdiğine bağlı olarak 12-36 kutu içecek içebileceği anlamına geliyor.
Uluslararası İçecek Birlikleri Konseyi İcracı Direktörü Kate Loatman, “basına sızdırılan bu yorumlar” nedeniyle halk sağlığı kurumlarının “son derece endişelenmesi gerektiğini” söylüyor.
Loatman, tüketicilerin yanlış yönlendirilmeleri nedeniyle şekersiz alternatifler dururken şekerli içeceklere yönelebilecekleri uyarısında da bulunuyor.
Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı Bilimsel Başdanışman Vekili Rick Mumford ise IARC raporunu derinlemesine inceleyeceklerini belirtiyor ve ekliyor:
“Bizim görüşümüz bu tatlandırıcının çeşitli bilimsel komiteler tarafından incelendiği ve mevcut limitlerde kullanıldığında güvenli olduğudur.”
2000’lerin başında yapılan bir araştırma aspartamı farelerde kanserle ilişkilendirmişti. Fakat aynı araştırmanın bulguları diğer bilim insanları tarafından eleştirilmiş ve diğer hayvanlı deneylerde bir kanser riski bulunmamıştı.
Geçen yıl ise 105 bin kişinin katıldığı bir araştırmada, büyük miktarda tatlandırıcı tüketen kişilerle hiç tatlandırıcı tüketmeyen kişiler karşılaştırılmış, sonuç olarak yüksek miktarda tatlandırıcı tüketimi daha yüksek kanser riskiyle ilişkilendirilmişti.
Fakat yüksek miktarda tatlandırıcı tüketen kişilerle hiç tüketmeyenlerin yaşam tarzlarında büyük farklılıklar olması da bu ilişkiyi bir nedensellik sağlamaktan uzak tutuyor.
Uluslararası Tatlandırıcılar Birliği’nden Frances Hunt-Wood, “Aspartam tarih boyunca en çok araştırılan gıda malzemelerinden biri ve dünya genelinde 90’dan fazla gıda güvenliği kurumu bunun güvenli olduğunu söylüyor” diyor. | Bilim, Kanser, Sağlık, Gıda güvenliği, Gıda, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) |
Gökbilimciler çarpışan galaksilerin yarattığı şok dalgalarını tespit etti | Pallab Ghosh| BBC Bilim Muhabiri
Bilim insanları uzak galaksilerin merkezindeki süper kütleli kara delikler birleşmeye başladığında yörüngelerinden gelen şok dalgalarını tespit etti.
Bu, süper kütleli kara deliklerin üst üste gelip spiral şeklinde dönerken uzay ve zamanı büktüklerine dair ilk doğrudan kanıt olabilir.
Teoriye göre galaksiler bu şekilde büyüyor. Gökbilimciler yakında bunun gerçekleşmesini izleyebilecekler.
Bu bozulmalar evrenin her yerinde her zaman yaşanan bir durum.
Keşfi yapan gruplardan biri, Almanya'daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'nden Profesör Michael Kramer liderliğindeki Avrupa Pulsar Zamanlama Dizisi Konsorsiyumu (EPTA).
Kramer'e göre, keşif gökbilimcilerin uzay hakkındaki fikirlerini sonsuza dek değiştirebilir:
"Einstein'ın yerçekimi teorisinin yanlış olup olmadığını; evrenin büyük kısmını oluşturan gizemli şey olarak karanlık madde ve karanlık enerjinin gerçekte ne olduğunu anlamamızı sağlayabilir; ayrıca yeni fizik teorilerine yeni bir pencere açabilir."
Daha ileri çalışmalarla, süper kütleli kara deliklerin tüm galaksilerin evriminde oynadığı rol hakkında yeni bilgiler elde edilebilir.
Manchester Üniversitesi'nden Dr. Rebecca Bowler, araştırmacıların tüm galaksilerin merkezinde devasa kara delikler olduğuna ve bunların milyarlarca yıl içinde büyüdüğüne inandıklarını belirtiyor. Ancak şimdiye kadar bunların hepsi bir teoriydi.
"Süper kütleli kara deliklerin olduğunu biliyoruz, sadece oraya nasıl geldiklerini bilmiyoruz. Daha küçük kara deliklerin birleşmesi bir olasılık, ama bu konuda fazla gözlemsel bulgu yok.
"Bu yeni gözlemlerle böyle bir birleşmeyi ilk kez görebiliriz. Bu da bize en büyük kütleli kara deliklerin nasıl oluştuğunu doğrudan gösterecektir."
Gözlemler pulsar (atarca) adı verilen ölü yıldızlardan gelen sinyaller incelenerek yapıldı. Bunlar dönerek düzenli aralıklarla radyo sinyali gönderir.
Ancak İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nden ve Manchester yakınlarındaki Lovell Teleskobu'ndan gökbilimcilerin de aralarında bulunduğu araştırmacılar, bu sinyallerin Dünya'ya olması gerekenden biraz daha hızlı ya da yavaş ulaştığını tespit ettiler.
Zaman bükülmesinin de evrendeki süper kütleli kara deliklerin birleşmesiyle oluşan yerçekimsel dalgalarla tutarlı olduğunu belirtiyorlar.
Fransa'daki Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Astropartikül ve Kozmoloji Laboratuvarından Dr. Stanislav Babak, yerçekimi dalgalarının "Evrenin en iyi korunan sırlarından bazıları" hakkında bilgi içerdiğini belirtiyor.
Yeni bulunan yerçekimsel dalgalar bugüne kadar tespit edilenlerden farklı. Daha önceki dalgalar çok daha küçük, yıldız büyüklüğündeki kara deliklerin birbirlerine çarpmasından kaynaklanıyordu.
Son araştırmada tanımlanan türün ise yüz milyonlarca kat daha büyük kütleli kara deliklerden kaynaklandığı ve bunlar birbirlerine yaklaştıkça birbirlerinin içine girdikleri düşünülüyor.
Bunların yarattığı yerçekimsel etki o kadar güçlüdür ki zaman ve uzayın bükülmesine neden olur ve bu süreç süper kütleli kara delikler nihayet birleşene kadar milyarlarca yıl devam edebilir.
Bilim insanlarının daha önce keşfettikleri yerçekimsel dalgalar kısa süreli sarsıntılar olarak düşünülürse, yenileri sürekli etrafımızda olan bir arka plan uğultusuna benzetilebilir.
Bu konuda daha fazla araştırma yapmak ve gözlemleri birleştirmek gerekiyor. Bir sonraki adım da, eğer kaynak bunlarsa, süper kütleli kara delik çiftlerini tespit etmek olabilir.
Yerçekimi dalgalarının, şimdiye kadar yaratılmış ilk kara delikler ya da kozmik sicimler olarak adlandırılan ve her ikisi de evrenin geliştiği tohumlar olarak düşünülebilecek egzotik yapılar gibi başka heyecan verici fenomenlerden kaynaklanması da mümkün.
Yerçekimi günlük yaşamımızda sabit bir kuvvet. Bir bardağı elinizden bıraktığınızda her seferinde yere düşer ve parçalanır. Ancak uzayda yerçekimi aynı kalmaz. Kara deliklerin çarpışması gibi ani ve yıkıcı bir olay olduğunda değişebilir.
Bu olay o kadar sarsıcıdır ki uzay ve zamanın kendisi bükülür ve tıpkı bir çakıl taşının göle düşmesi gibi evren boyunca dalgalanmalara yol açar.
Yerçekimi dalgaları söz konusu olduğunda, evrendeki her şey göldeki su gibidir. Dalgalar geçerken her şey sıkışır, gerilir ve sonra biraz daha ezilir ve düzleşir. Yine göldeki gibi, dalgalar hızla küçülür ve kaybolur.
Yıldız büyüklüğündeki kara deliklerin birleşmesinden kaynaklanan yerçekimi dalgaları ilk kez 2015'te tespit edildi. Çok hassas lazer sistemleri çarpışmadan önceki son anlarda oluşan dalgaları ölçtü.
Spiral şeklinde hareket eden süper kütleli kara deliklerden gelen dalgalar söz konusu olduğunda pulsar yaklaşımı, nihai birleşmeden önceki milyarlarca yılda üretilen dalgaları tespit etmiş oluyor.
Bu, göle sürekli taş atmaya benziyor. Ve birleşmeler tüm uzayda gerçekleştiği için sinyal bir kakofoni olarak ortaya çıkıyor.
Avrupa Pulsar Zamanlama Dizisi Konsorsiyumu (EPTA), sonuçları Hindistan'daki bir konsorsiyumla (InPTA) birleştirdi ve çalışmanın sonuçlarını Astronomy and Astrophysics dergisinde yayımladı.
Kuzey Amerika (NANOGrav), Avustralya (PPTA) ve Çin'den (CPTA) üç ayrı rakip araştırma grubu da benzer değerlendirmeler yayınlayarak fizik ve astronomi camiasında büyük heyecan yarattı.
Araştırma gruplarının hiçbiri, kesin kanıt için gerekli olan milyonda birden daha az hata payı standardına ulaşmış verilere sahip değil; ancak veriler bir araya getirildiğinde, çeşitli ekiplerin elde ettiği sonuçlar oldukça ikna edici. | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
Ay, Dünya'daki günleri nasıl uzatıyor? | Bundan milyarlarca yıl önce ortalama bir Dünya günü 13 saatten daha kısaydı. Günlerin uzamaya devam etmesinin sırrı Ay ve okyanuslarımız arasındaki ilişkide saklı.
Bazı teorilere göre Ay, gezegenimizde yaşamı mümkün kılan koşulların oluşmasına ve hatta Dünya'daki yaşamın başlamasına yardımcı oldu.
Ay'ın gezegenimiz etrafındaki eksantrik yörüngesinin, bugün hayatımıza yön veren bazı önemli hava sistemlerinin oluşumunda rol oynadığı düşünülüyor.
Ama Ay da yavaş yavaş gözden kayboluyor.
Dünya'nın etrafında hassas bir dengede sürdürdüğü astro-balesini gerçekleştirirken "Ay çekilmesi" olarak bilinen bir süreçle yavaş yavaş gezegenimizden uzaklaşıyor.
Bilim insanları, Apollo Ay görevlerinin astronotları tarafından uydumuzun yüzeyine yerleştirilen reflektörlere lazer ışınları göndererek Ay'ın Dünya'dan uzaklığını ölçegeldiler.
Bu yöntem sayesinde son zamanlarda Ay'ın her yıl 3,8 cm hızla Dünya'dan uzaklaştığını doğruladılar. Bu süreç sonucunda günlerimiz uzamayı sürdürüyor.
Ay ve Dünya arasındaki ilişkiyi inceleyen Jeofizik uzmanı Prof. David Waltham, "Tüm süreç gelgitlerle ilgili" diyor ve bunu şöyle açıklıyor:
"Gelgitler Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yavaşlatır ve Ay bu enerjiyi açısal momentum olarak kazanır."
Ay'ın bizden şu anki uzaklığı 384 bin 400 km. Ancak son dönemde yapılan bir araştırma yaklaşık 3,2 milyar yıl önce, Ay'ın Dünya'dan 270 bin km uzaklıkta olduğunu buldu. Bu, bugünkü uzaklığının yüzde 70'ine denk geliyor.
Araştırmayı Almanya'daki Friedrich Schiller Üniversitesi'nden yöneten Jeofizikçi Tom Eulenfeld, "Dünya'nın daha hızlı dönmesi günün uzunluğunu azalttı ve bugünkünden farklı olarak, 24 saat içinde iki gündoğuşu ve iki günbatımı yaşandı" diyor ve ekliyor:
"Bu durum gün ve gece arasındaki sıcaklık farkını azaltmış ve fotosentez yapan organizmaların biyokimyasını etkilemiş olabilir".
Buna benzer araştırmalar Ay'ın uzaklaşmasının sabit bir hızda gerçekleşmediğini, zaman zaman hızlanıp zaman zaman yavaşladığını da buldu.
Arjantin'de Salta Ulusal Üniversitesi'nde Yerbilimci Vanina López de Azarevich 550-625 milyon yıl önce Ay'ın yıllık 7 cm'ye kadar uzaklaşıyor olabileceğini ortaya attı.
Tom Eulenfeld, "Ay'ın Dünya'dan uzaklaşma hızı kesinlikle zaman içinde değişti ve gelecekte de böyle olacak." diyor.
Ancak zamanın büyük bölümünde Ay'ın bugünkü hızından daha yavaş ilerlediği biliniyor.
Aslında çekilmenin olağandışı hızlı yaşandığı bir dönemdeyiz. Ay'ın şu anki konumuna ulaşması için 1,5 milyar yıl boyunca mevcut hızında geri çekilmesi gerekirdi.
Ancak süreç 4,5 milyar yıl önce Ay'ın oluşumundan bu yana devam ediyor, yani geçmişte bazı zaman dilimlerinde yavaşlamış olması gerekiyor.
Waltham, "Gelgit sürüklenmesi beklediğimizin üç katı büyüklüğünde" diyor. Bunun sebebiyse Atlas Okyanusu'nun büyüklüğü olabilir.
Kıtaların mevcut konumları, Kuzey Atlas Okyanusu havzasındaki suyun bir uçtan diğer uca sürüklenmesi sürecini anlatan rezosans etkisini oluşturmak için doğru oranlara sahip olduğunu gösteriyor, bu nedenle barındırdığı su gelgitlerinkine yakın bir oranda ileri geri çalkalanıyor.
Bu, gelgitlerin diğer türlüsünden daha büyük olduğu anlamına gelir.
Waltham'ın dediği gibi, bir çocuğu salıncakta itmek gibi, her itiş mevcut harekete göre zamanlanırsa daha da yükseğe ulaşılır.
Waltham, "Kuzey Atlas Okyanusu biraz daha geniş ya da dar olsaydı bu olmayacaktı" diyor ve ekliyor:
"Bu modeller birkaç milyon yıl geri giderseniz kıtalar farklı konumlarda olduğu için gelgit gücünün düşeceğini gösteriyor".
Ancak gelecekte de bu şekilde devam edecek gibi görünüyor. Modellemeye göre yeni bir gelgit rezonansı bundan 150 milyon yıl sonra oluşacak ve 250 milyon yıl sonra yeni "süper kıta" biçimlerinin ortaya çıkmasıyla yok olacak.
Peki gelecekte Ay'ın olmadığı bir Dünya var olabilir mi?
Bugünkü çekilme hızında bile Ay'ın Dünya'dan tamamen ayrılması mümkün görünmüyor.
Güneş'in 5-10 milyar yıllık süre içindeki vahim yok oluşu bile daha önce gerçekleşecek. İnsanlığın muhtemelen bundan çok daha önce sonu gelmiş olacak.
Kısa vadedeyse insanlık günlerin uzamasında rol oynayabilir. Bu, buz ve buzullarda tutulan suyun iklim değişikliği nedeniyle serbest bırakılmasıyla olabilir.
Waltham, "Buz gelgitleri baskılar" diyor ve bundan 600-900 milyon yıl önce Dünya'nın kar küresi adı verilen buz çağına girdiği dönemi hatırlatıyor. Bu dönemde Ay'ın çekilme hareketinde dramatik bir yavaşlama olmuştu.
Bunun tam anlamıyla etkisinin ne olacağını tahmin etmek zor. Çünkü bunun bir bölümü, buz tabakalarının ağırlığı azaldıkça yükselen karalarla dengelenebilir ve başka yan etkilere neden olabilir.
Teoride NASA'nın Artemis programı kapsamında Ay'a gidecek olan astronotlar bundan 60 yıl önce Apollo göreviyle uydumuza giden seleflerine göre evlerine daha uzaktan bakacaklar. (Yine de bu Ay'ın Dünya etrafındaki eliptik yörüngesinde geldikleri noktaya bağlı olacak. Bu yörüngenin yakın ve en uzak noktaları arasındaki mesafe her 29 günde 43 bin km değişiyor.)
Geri kalanlarımız için yaşamlarımız açısından günlerin her gün bir pikosaniye (saniyenin trilyonda biri kadar) uzaması pek de anlamlı olmayabilir. Ne de olsa göz açıp kapayıncaya kadar geçecektir. | İklim değişikliği, Bilim, Gökbilimi |
Diyabet hastalarının sayısı 2050'de 1,3 milyarı aşabilir | Diyabet konusunda yapılan son araştırmalara göre, hızla artan obezite ve sağlıkta yaygınlaşan eşitsizlikler nedeniyle dünya çapında diyabet hastalarının sayısı 2050 yılına kadar iki katından fazla artarak 1,3 milyarı aşabilir.
2021 yılı verilerine göre dünyada 529 milyon diyabet hastası var. 2010'da 326 milyon olan bu sayının 2050'de 1,3 milyarı aşacağı öngörülüyor. Önümüzdeki 30 yıl içinde hiçbir ülkenin diyabet oranında düşüş görülmesi beklenmiyor.
Washington Üniversitesi Sağlık Ölçüm ve Değerlendirme Enstitüsü'nün yaptığı araştırmanın bulguları tıp dergisi Lancet'te yayımlandı.
Verileri endişe verici olarak değerlendiren uzmanlar, diyabetin küresel olarak çoğu hastalığı geride bıraktığı, insanlar ve sağlık sistemleri için önemli bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuyor.
Araştırmacılar, diyabet vakalarının çoğunun obezite ile bağlantılı ve önlenebilir tip 2 diyabet olduğunu belirtiyor.
Diyabetin dünya çapında arttığını belirten uzmanlar, bunun başlıca nedenini birçok faktörün yol açtığı obezite artışına bağlıyor.
Birleşmiş Milletler, 2050 yılına kadar dünya nüfusunun yaklaşık 9,8 milyar olacağını öngörüyor. Bu da o zamana kadar her 7-8 kişiden birinin diyabetle yaşıyor olacağını gösteriyor.
Makalenin başyazarı Liane Ong, "Diyabetin hızla artması sadece endişe verici değil, aynı zamanda dünyadaki her sağlık sistemi için zorlayıcı" diyerek, bu durumun kalp hastalığı ve felç gibi bir dizi başka kalp rahatsızlığıyla bağlantılı olduğuna dikkat çekti.
Ancak diyabet vakalarındaki artıştan düşük gelirli ülkeler ve bölgeler daha fazla etkileniyor. Örneğin, hastalığın küresel nüfus içinde bugün yüzde 6,1 düzeyinde olan yaygınlığının 2050'de yüzde 9,8 olacağı tahmin edilirken, bu oranın Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da yüzde 16,8'e, Latin Amerika ve Karayipler'de yüzde 11,3'e ulaşması bekleniyor.
Araştırmanın yazarları, azınlık etnik grupların maruz kaldığı yapısal ırkçılığın ve coğrafi eşitsizliğin dünya genelinde diyabet, hastalık ve ölüm oranlarını artırdığına dikkat çekiyor.
Dışlanmış toplumlara mensup insanların insülin gibi temel ilaçlara erişim olasılığı daha düşük olduğu gibi, daha kötü kan şekeri kontrolüne, daha düşük yaşam kalitesine ve daha düşük yaşam beklentisine sahipler.
Pandeminin diyabet eşitsizliğini küresel olarak artırdığı vurgulanan araştırmada ayrıca kamu politikalarının ve sosyokültürel normların olumsuz etkilerinin marjinalleştirilmiş topluluklar tarafından geniş ölçüde hissedildiği ve bunun gelecek nesilleri de etkileyeceği belirtiliyor.
Guardian gazetesine konuşan İngiltere Diyabet Vakfı yöneticisi Chris Askew'a göre, "Bu önemli çalışma, hem İngiltere hem de dünya genelinde karşı karşıya olduğumuz diyabet krizinin büyüklüğünü gösteriyor."
"Etnik kökeniniz, yaşadığınız yer ve geliriniz tip 2 diyabete yakalanma olasılığınızı, aldığınız bakımı ve uzun vadeli sağlığınızı etkiliyor ve bunların hepsi birbiriyle bağlantılı" diyen Askew, hastalıkların altında yatan koşulların ele alınması için hükümetler arası ortak eylem ihtiyacına dikkat çekiyor.
Sağlık Bakanlığı'nın Uluslararası Diyabet Federasyonu'ndan paylaştığı verilere göre Türkiye'de 20-79 yaş grubunda yaklaşık 7 milyon diyabet hastası var. Bu rakamın toplam yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 15’ine denk geldiği belirtiliyor.
Bakanlık bültenlerinde diyabet bir halk sağlığı sorunu olarak nitelendiriliyor ve "Tip 2 Diyabet yüzde 80 oranında önlenebilir bir hastalıktır" ifadesi kullanılıyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), diyabetle ilgili şu temel bilgilere yer veriyor:
Diyabet belirtileri aniden ortaya çıkabilir. Tip 2 diyabette belirtiler hafif olabilir ve fark edilmesi uzun yıllar alabilir.
Diyabet zamanla kalp, göz, böbrek ve sinirlerdeki kan damarlarına zarar verebilir.
Diyabetli kişilerde kalp krizi, felç ve böbrek yetmezliği gibi sağlık sorunları riski daha yüksek.
Diyabet, gözlerdeki kan damarlarına zarar vererek kalıcı görme kaybına neden olabilir.
Diyabetli birçok kişide sinir hasarı ve zayıf kan akışı nedeniyle ayaklarda sorunlar gelişir. Bu durum ayak ülserlerine neden olabilir ve ampütasyona yol açabilir. | Diyet & Beslenme, Bilim, Toplum, Yaşam, Obezite, Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) |
Titanik enkazı için okyanusa dalan Titan denizaltısındaki beş kişi hayatını kaybetti | Kuzey Atlantik'te kaybolan Titan denizaltısındaki beş kişinin hayatını kaybettiği açıklandı.
ABD Sahil Güvenlik yetkilileri, Titan'dakilerin denizaltıdaki basınç kaybından kaynaklanan içe doğru bir patlama sonucu hayatını kaybettiklerini duyurdu.
Yetkililer, bulunan denizaltı parçalarının, "feci bir patlama" sonucu ortaya çıktığını belirtti ve kazanın Titanik enkazının uç tarafından 478 metre uzakta gerçekleştiği vurgulandı.
Sahil Güvenlik'ten Tuğamiral John Mauger, Titan'a dair bulunan parçalardan bu sonuca ulaştıklarını açıkladı.
ABD Donanması'ndan bir yetkili de Titan ile bağlantının kesilmesinden hemen sonra ortaya çıktığını tespit ettikleri seslerin de buna işaret ettiğini açıkladı.
Ancak bunun kesin olmasından emin olunamadığı için arama ve kurtarma çalışmalarına devam edildiği bildirildi.
Titan'dan Pazar sabahından bu yana haber alınamıyordu. O günden bu yana geniş kapsamlı bir arama ve kurtarma çalışması sürdürülüyordu.
Denizaltının sahibi olan şirketin başkanı Sean Leet, Titan'ın ortadan kaybolmasından bu yana ilk kez açıklama yapmış ve denizaltıdaki beş kişinin sağ olarak bulunmasını umduklarını söylemişti.
Arama çalışmaları denizaltının kalan parçalarının bulunması için sürüyor.
Titan'da, uluslararası bilimsel keşifler düzenleyen Explorers Club üyesi Paul-Henry Nargeolet ve Hamish Harding de bulunuyor.
Denizaltıda ayrıca iş insanı Şehzade Davud ve oğlu Süleyman da vardı. Denizaltıyı işleten OceanGate şirketinin sahibi ve CEO'su Stockton Rush da araçtaydı. | Doğa, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Yaşam, Çevre |
Titan: Titanik’i ziyaret ederken iletişimi kesilen denizaltı hakkında neler biliniyor? | Titanik’i ziyaret ederken iletişimi kesilen Titan denizaltısından Pazar gününden beri haber alınamıyordu.
Titan'da bulunan beş kişinin de hayatını kaybettiği açıklandı.
Arama-kurtarma çalışmaları ve denizaltının çıktığı yolculuk hakkında yaşananları derledik.
Kuzey Atlantik'te kaybolan Titan denizaltısındaki beş kişinin tamamının hayatını kaybettiği açıklandı.
ABD Sahil Güvenlik yetkilileri, Titan'dakilerin denizaltıdaki basınç kaybından kaynaklanan patlama sonucu hayatını kaybettiklerini duyurdu.
Yetkililer, bulunan denizaltı parçalarının, "feci bir patlama" sonucu ortaya çıktığını belirtti ve kazanın Titanik enkazının uç tarafından 478 metre uzakta gerçekleştiği vurgulandı.
Titan'dan Pazar sabahından bu yana haber alınamıyordu.
Titan'daki oksijen seviyesi sürekli azaldığı için oksijen, su ve gıdanın tükenmesi ihtmaline karşı zamanla yarışan bir arama kurtarma çalışması sürdürülmüştü.
ABD basınına göre arama-kurtarma ekipleri, Titan'ın kaybolduğu bölgeden Salı günü 4 saat boyunca, 30 dakikalık aralıklarla "vurma sesleri" duyulduğunu aktardıktan sonra çalışmalar bu bölgede yoğunlaşmıştı.
BBC'nin konuştuğu derin deniz uzmanları, verileri görmeden bu seslerin kaynağını belirlemenin zor olduğunu söylemişti.
Kısa, keskin ve nispeten yüksek frekanslı seslerin denizaltının ucuna sert bir nesnenin çarpmasıyla meydana gelmiş olabileceği düşünülüyordu.
Avustralya Denizaltı Enstitüsü'nden Frank Owen, mevcut bilgilere dayanarak seslerin Titan'ın içinden geldiğinden emin olduğunu söyledi.
BBC'ye konuşan Owen, "30 dakikalık aralıklarla gelen sesin kaynağının insan dışında bir şey olması pek mümkün değil" dedi.
Owen, sesleri çıkarmanın denizaltında bulunan 77 yaşındaki Fransız kaşif ve araştırmacı Paul-Henry Nargeolet'in fikri olabileceğini söyledi:
"Arama-kurtarma ekiplerinin dikkatini çekme protokolünü biliyordur. Saat başında ve yarım saat aralıklarla üç dakika boyunca deli gibi vurursunuz."
BBC'ye konuşan, deniz aracında bulunan 58 yaşındaki iş insanı Hamish Harding'in arkadaşı ve kaşif Chris Brown ise vurma seslerinin Harding'in aklına gelmiş olabileceğini iddia etti:
"Sürekli bir ses çıkarırsanız algılanmayabilir, ancak sesi her 30 dakikada bir çıkarırsanız bu insanların varlığına işaret eder."
Salı günü tespit edilen seslerin ardından Titan'da bulunan iki kişinin üyesi olduğu bilim topluluğu Kaşifler Kulübü Başkanı, "Sahadan elde edilen verilere dayanarak, bölgede olası yaşam belirtilerinin tespit edildiğine dair umut var" açıklamasını yaptı.
Öte yandan ABD'li nükleer denizaltı komutanı David Marquet ise bu seslerin başka kaynaklardan da geliyor olabileceğini düşünüyordu:
"Sesin onlardan geldiğini sanmıyorum, doğal sesler de olabilir. Bölgeye giden gemilerin miktarı arttıkça daha fazla ses duyuyoruz ve bu ikisi birbiriyle ilintili."
2014'te kaybolan Malezya Havayolları MH370 uçağı ve 2000'de Rus denizaltısı Kursk vakalarında da su altında sesler duyulmuş ancak kaynakları tespit edilememişti.
Titanik'in enkazı 3800 metre derinlikte bulunuyor.
Kurtarma çalışmaları kapsamında aynı derinliğine sonar şamandıralar atıldı.
Owen, seslerin daha derinden bu şamandıralara ulaşma ihtimali olsa da aynı okyanus katmanından gelme olasılığının daha yüksek olduğunu söylüyor.
Owen'a göre sesler gerçekten denizaltından geliyorsa, kurtarma ekipleri onu hızlıca bulabilmeliydi.
Son derece küçük bir denizaltı olan Titan 670 cm. uzunluğunda, 280 cm. genişliğinde ve 250 cm yüksekliğinde.
Bu kadar küçük olması nedeniyle yolcuları yerde oturmak zorunda kalıyor.
Bu tip deniz araçları, denizaltıların aksine, sınırlı güçle hareket edebiliyor. Bir destek gemisinden denize bırakılıyor ve geri güverteye çekiliyor.
Titan bir oyun konsolu kumandasıyla kontrol ediliyor.
Aracın önünde, dışarıyı izleyebilmek için büyük bir pencere bulunuyor.
Titan’da yolcuları 96 saat hayatta tutabilecek miktarda hava, su ve gıda bulunuyor. Bu yüzden aracın Perşembe akşamına kadar su yüzüne çıkabilmesi hayati önem taşıyordu.
Geçen yıl BBC için Titan üzerine bir belgesel hazırlayan Simon Platts, denizaltıya bağlanan ağırlıkların suda çözünebilir olduğunu, böylece teknik bir arıza nedeniyle ağırlıklardan kurtulamasa bile zaman içinde bunların suda çözünmesiyle denizaltının hafifleyip yüzeye çıkabileceğini söylemişti.
Titan’ın kapısı dışardan kapatılıyor. Bu yüzden yüzeye çıkmış olsalar bile kapağını açıp dışarı sinyal göndermeleri mümkün değil.
Araç su altında sonar teknolojisine benzer ses dalgalarıyla haberleşiyor.
Aracın ısıtmalı duvarları, son derece soğuk olan binlerce kilometre derinlikte yolcularına ısınma imkanı sağlıyor.
Titan’da bir tuvalet de bulunuyor. Tuvaleti kullanan yolcular bir perde çekiyor, denizaltı kaptanı da o sırada müzik açıyor.
Araç yaklaşık iki yıldır kullanımda.
Dünyada insanları böylesine derin denizlere indirebilen yalnızca birkaç araç bulunuyor.
Titan aracının herhangi bir sertifikası bulunmuyor.
Denizaltılar genellikle ABD Denizcilik Bürosu (ABS) gibi kurumlarca sertifikalandırılıyor.
Fakat Titan’ın sahibi olan OceanGate, bu tür kurumların son gerece geleneksel yapılara sahip olduğunu, yeni bir denizaltı sınıfı tanımlayıp buna dair sertifikasyon yapılmasının yıllar aldığını, bu yüzden kendilerinin henüz bir sertifikaya sahip olmadığını belirtiyor.
Buna örnek olarak Space X, Blue Origin ve Virgin Atlantic gibi uzay alanında yenilikçi şirketleri gösteren OceanGate, bu şirketlerin öncelikle yeni buluşlar yaptığını, ardından yetiştirdikleri kişilerin bağımsız kuruluşlarda bunları sertifikalandırdığını söylüyor.
BBC’nin ABD’deki ortağı CBS geçen yıl bir muhabirini Titan’la Titanik’e indirmişti.
Muhabir David Pogue, şirketin Titan’a binecek yolculara bunun “hiçbir kurum tarafından onaylanmamış deneysel bir araç olduğunu, yolcuların sakatlanma, engellilik, duygusal travma veya ölümle karşı karşıya kalabileceğini” söylediğini aktarmıştı.
Pogue denizaltının içindeki bazı bileşenlerin baştan savma yapılmış gibi gözüktüğünü söylemişti.
OceanGate CEO’su Stockton Rush ise buna yanıt olarak aracın güvenliği konusunda NASA ve Boeing ile çalıştıklarını belirtmişti.
BBC’ye konuşan ve bu araçla daha önce üç kere su altına inmiş Mike Reiss da yolcuların imzaladığı sözleşmenin yalnızca ilk sayfasında üç defa ölümden bahsedildiğini söylüyor.
Reiss, neredeyse her sefer yüzeyle iletişimin koptuğunu fakat bir süre sonra tekrar kurulduğunu aktarıyor.
Geçen yıl BBC’nin Titan hakkındaki belgeselini yöneten Simon Platts, “Bir şeylerin düzenli olarak yanlış gittiği izlenimini edinmiştim” diyor ve ekliyor:
“Fakat hiçbir şey bu kadar yanlış gidebilirmiş gibi gözükmüyordu.”
Titan’la bir yolculuğun 250 bin dolarlık maliyetinin olması, bunu yalnızca az sayıda kişinin yapabileceği bir aktiviteye dönüştürüyor.
Shahzada ve Suleman Dawood: Pakistan kökenli İngiliz Shahzada ve Suleman Dawood, gemide yer alan bir baba ve çocuğu. 58 yaşındaki milyarder iş adamı Shahzada keşiflere katılmayı severken oğlu Suleman da bir üniversitede okuyordu.
Fransız kaşif ve araştırmacı Paul-Henry Nargeolet: 1987’de Titanik’e ilk dalan kişi olan 73 yaşındaki “Bay Titanik” lakaplı Nargeolet, 1993’te de gemiden yüzeye ilk nesne çıkaran kişi unvanını almış, 800 farklı objeyi karaya çıkarmıştı.
Harper Collins dergisinegeçen yıl bir söyleşi verenNargeolet, “Aşağı küçük bir denizaltıyla iniyor ve 5-8 saat arası aşağıda kalıyoruz. Oradayken yukarı çıkmak istemiyorsunuz, pilleri olabildiğince tüketiyorsunuz – hatta bazen tüketebileceğinizden biraz daha fazla. Bu yüzden birkaç defa kızdılar bana. Çıkış da iniş kadar sürüyor böylece toplam dalış süresi 10-12 saat oluyor” demişti.
Kaşif Hamish Harding: Bir pilot alan Harding daha önce dünyanın etrafında bir tur atmıştı. Bu turda ona eşlik eden emekli NASA astronotu Terry Virts, “O gerçek bir kaşif. Uzaya çıkmak da deniz altına inmek de ilgi alanında” demişti. Harding’in üç de Guiness Dünya Rekoru bulunuyor.
Ocengate CEO’su Stockton Rush: Şirketin yöneticisi olan Rush, denizaltının teknolojilerine en hakim kişi. Bu yolculukta denizaltına o kaptanlık yapıyor.
Kurtarma operasyonu ABD Sahil Güvenliği’nin liderliğinde, Kanada Sahil Güvenliği’nin katkılarıyla yürütüldü.
Bahama bandıralı The Deep Energy adlı, 3 bin metreye kadar su altına kablo döşemek için kullanılan bir gemi, kurtarma çalışmalarına yardım etti.
Bu geminin, 3 bin metre derinliğe kadar inebilen iki insansız aracı bulunuyor. Bu araçlar Deep Energy’ye birer kabloyla bağlı.
Titanik’in kalıntıları deniz yüzeyinden 3 bin 800 metre aşağıda olduğu için Titan yüzeye oturmuşsa bu iki insansız araçla görülemez. Fakat 3 bin metre ve yukarısında bir noktada bulunuyorsa bu araçlar Titan’ı tespit etmeye yardımcı olabilir.
Bu geminin yanı sıra bölgede en az bir kurtarma gemisi daha bulunuyordu.
Fransa’nın göndereceği ve derin denizlere inebilen bir aracı bulunan Atalante adlı bir geminin ise Çarşamba gecesi bölgeye varması hedefleniyordu.
Gemilerin yanı sıra ABD ve Kanada’nın sonar yeteneğine sahip, denizaltını inceleyebilen uçaklar da kullanıldı.
Bu sonarların bir kısmı deniz altından gelebilecek motor sesleri gibi sinyalleri dinlerken bazıları da deniz altına sinyal gönderip gelen yansımalarla aracın yerini tespit etmeye çalıştı.
Araç deniz yatağına oturmuşsa, yolcuların duvarlara vurarak veya benzer gürültüler çıkararak yerlerinin tespit edilmesini kolaylaştırmaları mümkün.
BBC bu soruya yanıt bulmak için uzmanlarla konuştu.
University College London’dan deniz mühendisi Prof. Alistair Greig, Titan’ın bir acil durum nedeniyle ağırlık atarak yüzeye ulaşmış olabileceğini söyledi.
Bu durumda aracı deniz yüzeyinde bulmak gerekecek.
Bir diğer senaryo ise denizaltının gövdesinin su sızdırması.
Bu durumda içeridekilerin kurtulma ihtimali çok daha düşük.
Prof. Greig aracın herhangi bir sorun nedeniyle deniz tabanına oturmuş olabileceğini söylüyor.
Bu durumda ise seçenekler son derece kısıtlı:
“Deniz yüzeyinden 200 metre veya daha fazla aşağıya iniyorsanız, o derinlikten sonra kurtarma yapabilecek çok az sayıda gemi bulunuyor.
“Donanma denizaltılarını kurtarmak için tasarlanan araçların hiçbiri Titanik’in bulunduğu kadar derin bir noktada işlemeye uygun değil.”
ABD Sahil Güvenliği’nden Tuğamiral John Mauger, kurtarma operasyonunun uzak bir noktada yürütüldüğünü ve bunun çalışmaları zorlaştırdığını söylüyor.
BBC’ye konuşan eski denizaltı subayı Frank Owen, “Denizde bir denizaltını bulmak, bir mayın tarlasında mayın bulmak kadar zor” diyor.
Okyanusta güneş ışığı yalnızca bir kilometre derinliğe kadar inebiliyor. O seviyeden daha aşağıda, gözünüzün hemen önündeki bir nesneyi bile görmek imkansız.
Yapay ışık kaynakları da yalnızca kısa bir alanda etki gösteriyor.
Normal yolculuklarda iletişim kesilmemiş olduğu için yüzeye çıkan bu denizaltı, ana gemisiyle haberleşiyor ve iki deniz aracı birbirine doğru ilerliyordu.
Prof. Alistair Greig, “Denizaltında iletişim kurmak zor. Bir kere iletişimi kaybettiniz mi tekrar kurması son derece zor” diyor ve ekliyor:
“Titan muhtemelen ya deniz yatağındadır ya da yüzeye çıkmıştır. Arada bir yerde olması çok düşük ihtimal.”
Keele Üniversitesi’nden Dr. Jamie Pringle ise araçla dalışın başlarında iletişimin kesildiğini, bu yüzden dibe çökene kadar rastgele bir yöne doğru savrulmuş olabileceğine dikkat çekiyor.
Geçen yıl BBC’nin Titan hakkındaki belgeselini yöneten Simon Platts, denizaltının yüzeye çıktığında sadece tepesinin gözüktüğünü, bu nedenle onu denizde bulmanın son derece zor olduğunu söylüyor:
“Öyle ki, gemideyken dibimize kadar gelmesine rağmen fark etmemiştim. Ancak biri parmağıyla gösterince görebildim.”
Fakat Frank Owen, denizaltında radar yansıtıcıları olduğunu ve yüzeye çıkmışlarsa arama uçaklarının onları bulabileceğini belirtiyor.
Titan deniz tabanına oturmuşsa, o derinlikten nasıl çıkarılabileceğini bulmanın da ayrı zorlukları olacak. | Teknoloji, Bilim, Yaşam, Ordu |
Titanik'in okyanus dibindeki enkazını ziyaret etmek neden riskli? | Richard Gray| BBC Future
Titan denizaltısının Titanik batığını ziyareti sırasında kaybolması, okyanus derinliklerine yapılacak keşif gezilerinin riskleri konusunda sorulara yol açtı.
1911 sonbaharında Grönland'daki bir buzuldan kopan ve 500 metre olduğu tahmin edilen devasa bir buz parçası aylarca sürüklenip okyanus akıntıları ve rüzgarla güneye doğru yol alırken yavaş yavaş erimişi.
İngiltere'deki Southampton limanından kalkıp ABD'nin New York kentine ilk seferini yapan yolcu gemisi Titanik 14 Nisan 1912'de 125 metre uzunluğa inen bu buzdağına çarpmıştı.
Gemi üç saatten kısa bir süre içinde batmış ve 1.500'den fazla yolcu ve mürettebatıyla birlikte sulara gömülmüştü. Enkaz şu anda Newfoundland sahilinin yaklaşık 400 mil (640 km) güneydoğusundaki bir bölgede yaklaşık 3,8 km derinlikte yatıyor.
Buzdağları gemicilik için hala tehlike oluşturuyor.
2019'da 1.515 buzdağı Mart-Ağustos ayları arasında transatlantik gemicilik yollarına girecek kadar güneye sürüklenmişti.
Titanik batığı kendine has tehlikeler taşıdığından buraya yapılacak ziyaretler önemli bir zorluk teşkil ediyor.
BBC, Titan adlı denizaltının Titanik'in batığını ziyarete giden beş yolcusuyla kaybolmasının ardından bu bölgede okyanus tabanının nasıl bir yer olduğunu inceliyor.
Okyanus derinlikleri karanlıktır.
Güneş ışığı su tarafından çok hızlı bir şekilde emildiği için yüzeyden yaklaşık 1.000 metreden daha derine nüfuz edemez.
Titanik enkazı da 3.800 metre derinlikte zifiri karanlıktadır.
Enkaz bölgesine daha önce yapılan keşif gezilerinde, kamyon büyüklüğündeki dalgıç aracın ışıklarının aydınlattığı birkaç metre gözlenebilmiştir.
Görüş alanı sınırlı olduğundan, bu derinlikte yönünü kaybetmek kolaydır.
Ancak Titanik'in enkaz bölgesinin onlarca yıllık yüksek çözünürlüklü taramayla bir araya getirilen ayrıntılı haritaları mevcut. Ayrıca mürettebatın dalgıç tarafından aydınlatılan küçük ışık havuzunun ötesi sonar yoluyla tespit edilebilir.
Dalgıçlar ayrıca, bilinen bir başlangıç noktası ve hıza göre konumlarını ve yönlerini takip etmek için ivmeölçer ve jiroskop sistemlerini kullanarak ataletsel seyrüsefer (navigasyon) sistemi olarak bilinen bir teknikten de yararlanır.
OceanGate'in Titan dalgıç gemisi, aracın deniz tabanına göre derinliğini ve hızını tahmin etmek için Doppler Hız Kaydı olarak bilinen bir akustik sensörle birleştirdiği son teknoloji ürünü bağımsız bir ataletsel seyrüsefer sistemi taşır.
Buna rağmen OceanGate ile Titanik'e daha önce yapılan yolculuklara katılan yolcular okyanus tabanına ulaştıklarında yollarını bulmanın ne kadar zor olduğunu anlatırlar.
The Simpsons'da çalışan ve geçen yıl OceanGate ile Titanik'e yapılan bir geziye katılan TV komedi yazarı Mike Reiss BBC'ye şunları söyledi:
"Dibe indiğinizde nerede olduğunuzu gerçekten bilmiyorsunuz. Titanik'in orada bir yerde olduğunu bilerek okyanusun dibinde körü körüne çırpındık ama o kadar zifiri karanlıktı ki okyanusun altındaki en büyük şey sadece 500 metre uzaktaydı ve onu aramak için 90 dakika harcadık."
Bir nesne okyanusta ne kadar derine giderse, etrafındaki suyun basıncı da o kadar artar.
3.800 metre derinlikteki Titanik ve etrafındaki her şey, yüzeydekinden 390 kat daha fazla basınca maruz kalır.
Stockholm Üniversitesi Dayanıklılık Merkezi'nde okyanus araştırmacısı olan Robert Blasiak, "Bu bir araba lastiğindeki basıncın yaklaşık 200 katı. Bu yüzden kalın çeperli bir dalgıç gemi gerekir" diyor.
Titan'ın karbon fiber ve titanyum gövdesi, ona maksimum 4.000 metre derinliğe inecek şekilde tasarlanmıştır.
Tekneleri ve yüzücüleri rotalarından saptırabilen güçlü yüzey akıntıları gibi, okyanus derinlerinde de akıntılar olur.
Genellikle yüzeydeki kadar güçlü olmasa da bunlar büyük miktarlarda suyun hareketini içerebilir.
Yüzeydeki rüzgârların aşağıdaki suyu etkilemesi, derin su gelgitleri ya da termohalin akıntılar olarak bilinen sıcaklık ve tuzluluktan kaynaklanan su yoğunluğundaki farklılıklar tarafından yönlendirilebilirler.
Bentik fırtınalar olarak bilinen ve genellikle yüzeydeki girdapların okyanus tabanındaki en derin alanı etkilemesiyle ilgili olan nadir olaylar da tabandaki malzemeyi süpürüp götürebilecek güçlü, düzensiz akıntılara neden olabilir.
Batarken baş ve kıç kısmı parçalandıktan sonra ikiye ayrılan Titanik'in etrafındaki sualtı akıntıları hakkındaki bilgiler, deniz tabanındaki ve mürekkep balıklarının enkaz etrafındaki hareketlerini inceleyen araştırmalara dayanıyor.
Titanik enkazının bir bölümünün, Batı Sınırı Alt Akıntısı olarak bilinen soğuk, güneye doğru akan bir su akıntısından etkilenen deniz yatağının bir bölümüne yakın olduğu biliniyor.
Bu "dip akıntısının" akışı, okyanus tabanındaki tortu ve çamurda, bilim insanlarına akıntının gücü hakkında fikir veren, göç eden kumullar, dalgacıklar ve şerit şeklinde desenler oluşturuyor.
Deniz tabanında gözlemledikleri oluşumların çoğu nispeten zayıf veya orta dereceli akıntılarla ilişkili. Bu akıntılar enkazın farklı bölgelerinde farklı yönler izleyebiliyor.
Birçok uzman bu akıntılar nedeniyle Titanik enkazının sonunda tortulara gömülmesini bekliyor.
Kısa bir süre önce Titanik batığını yüksek çözünürlükte taramak için bir keşif gezisine öncülük eden derin su deniz arkeoloğu Gerhard Seiffert'e göre bölgedeki akıntılar bir denizaltı için risk oluşturacak kadar güçlü değil.
"Akıntıların Titanik bölgesinde çalışan herhangi bir derin deniz aracı için tehdit oluşturduğunu görmedim. Akıntılar... haritalama projemiz bağlamında, güvenlik için bir risk değil, hassas haritalama için bir zorluk teşkil ediyordu."
Deniz dibinde 100 yılı aşkın bir süre kaldıktan sonra Titanik yavaş yavaş bozulmaya başladı.
Geminin iki ana bölümünün deniz tabanına çarpması sonucu oluşan ilk darbe, enkazın büyük bölümünü büküp deforme etti.
Zamanla geminin demirinden beslenen mikroplar buz saçağı şeklinde "pas sarkıtları" oluşturdu ve enkazın bozulmasını hızlandırdı.
Bilim insanlarına göre, geminin kıç tarafı, daha fazla hasar nedeniyle maruz kaldığı daha yüksek bakteriyel aktivite nedeniyle, baş kısmından 40 yıl daha hızlı bozulmuş durumda.
Seiffert, "Enkaz, esas olarak korozyon nedeniyle sürekli çöküyor" diyor.
"Her yıl biraz daha. Ancak güvenli bir mesafeyi koruduğunuz sürece - doğrudan temas yok, açıklıklardan içeri girmek yok - herhangi bir zarar beklenmiyor" diyor.
Son derece düşük bir ihtimal olsa da, deniz yatağı boyunca ani tortu akışlarının geçmişte okyanus tabanındaki insan yapımı nesnelere zarar verdiği ve hatta onları sürüklediği biliniyor.
1929 yılında Newfoundland kıyılarında transatlantik kabloları koparan olayda olduğu gibi, bu olayların en büyükleri deprem gibi sismik olaylarla tetikleniyor.
Bu olayların yarattığı risk giderek daha fazla anlaşılıyor; ancak Titan denizaltısının kaybolmasında böyle bir olayın rol oynadığına dair herhangi bir belirti yok.
Titanik enkazının bulunduğu deniz tabanı çok daha eski zamanlarda büyük su altı heyelanlarına maruz kalmış.
Devasa hacimlerde tortunun Newfoundland'dan kıta yamacına doğru akarak "istikrarsız koridor" olarak adlandırılan bölgeyi oluşturmuş.
Bu "yıkıcı" olayların sonuncusunun on binlerce yıl önce meydana geldiği ve 100 metre kalınlıkta tortu katmanları oluşturduğu tahmin ediliyor.
Ancak Titanik'in etrafındaki deniz tabanını uzun yıllar boyunca inceleyen Kanada Jeolojik Araştırmalar Kurumu'nda deniz jeolojisi araştırmacısı olan David Piper, bu tür olayların çok nadir meydana geldiğini söylüyor.
Bulanıklık akıntıları olarak bilinen ve suyun tortu ile yüklenerek kıta yamacından aşağı aktığı olaylar daha yaygın olup fırtınalar tarafından tetiklenebilir.
Piper, "Belki 500 yıllık bir tekrarlama aralığı gösteriyor" diyor. Ancak bölgedeki deniz tabanının topografyası, herhangi bir tortu akışını muhtemelen "Titanik Vadisi" olarak bilinen bir özelliğe yönlendirecek, yani enkaza hiç ulaşmayacaktır.
Seiffert ve Piper, böyle bir olayın Titan denizaltısının kaybolmasında rol oynamış olma ihtimalinin düşük olduğunu söylüyor.
Enkaz alanının çevresinde henüz keşfedilmemiş başka jeolojik özellikler de var.
Kayıp denizaltıyı arama çalışmaları devam ederken, Titan ve mürettebatına ne olmuş olabileceğine dair fazla ipucu yok.
Ancak böylesine zorlu bir ortamda Titanik enkazını ziyaret etmenin riskleri, batışından bu yana gemiyi gören ilk insanların 1986'da yaptığı yolculukta olduğu gibi bugün de geçerliliğini koruyor. | Teknoloji, Bilim, Yaşam |
Gündüz uyuklamak beyne iyi geliyor | University College London'da yapılan bir araştırmaya göre düzenli olarak gündüzleri uyumak beynimize iyi geldiği gibi beynin boyutunun da büyük kalmasını sağlıyor.
Gündüzleri uyuklayanların beyinlerinin 15 santimetreküp daha büyük kaldığı tespit edildi; bu da yaşlanmanın 3-6 yıl ertelenmesi anlamına geliyor.
Ancak bilim insanları uyku süresinin yarım saatten daha az tutulması gerektiğini aktarıyor.
BBC’nin sağlık muhabiri James Gallagher’ın haberine göre araştırmayı yöneten bilim insanlarından Dr. Victoria Garfield sonuçları heyecan verici bulduklarını açıkladı.
İş hayatı çoğu kişi için böyle bir fırsatın yaratılmasına imkan vermese de gündüzleri uyumanın kilo vermek ya da spor yapmaktan çok daha kolay bir yöntem olabileceği belirtildi.
Bebekken beynin gelişimi için gündüz uyumak çok kritikken, yaş aldıkça bu uygulama terk ediliyor.
Daha çok emeklilikte şekerlemeler geri geliyor.
Beyin yaş aldıkça doğal olarak küçülüyor, ancak şekerlemenin Alzheimer gibi hastalıkların önüne geçip geçmediğini bulmak için daha çok araştırma yapmak gerekiyor.
Araştırmacılara göre kötü uyku zamanla beyne ve beyin hücrelerine zarar veriyor.
İngiliz Nöroloji Birliği ve Edinburgh Üniversitesi’nden Prof. Tara Spires-Jones, araştırma sonuçlarını ilginç bulduğunu söyleyerek, “Hafta sonları kısa şekerlemeleri seviyorum; bu araştırma kendimi tembel hissetmememem hatta beynimi koruduğumu düşünmem için beni teşvik edecek” dedi. | Bilim, Tıbbi araştırma, Toplum, Yaşam, Sağlık, Tıp, Uyku |
Graeme Souness 'kelebek hastalığıyla' mücadele için 1 milyon sterlin bağış toplama amacıyla Manş Denizi'ni yüzerek geçti | 1995-96 sezonunda Galatasaray’ın teknik direktörlüğünü yapan futbol efsanesi Graeme Souness, nadir görülen bir hastalıkla mücadele eden bir sivil toplum kuruluşuna 1 milyon sterlin bağış toplamak için Manş Denizi’ni yüzerek geçti.
Graeme Souness, 70 yaşında altı kişilik bir ekiple birlikte 34 kilometrelik mesafeyi 12 saat 17 dakikada aştı.
Bayrak yarışı şeklinde yapılan yüzüşte herkes sırayla birer saat yüzdü, altıncı kişiden sonra ikinci birer saatlik yüzüşlere geçildi.
Souness’i bu yolculuğa çıkaran şey ise epidermolizis büllosa adlı bir hastalıktı.
BBC’ye verdiği söyleşide gözyaşlarını tutamayan Souness, bu hastalıktan 14 yaşındaki Isla Grist adlı bir kız sayesinde haberdar olduğunu ve bunun “en zalim hastalık” olduğunu söyledi.
Souness’in yüzüşüne eşlik eden ekipte Isla’nın babası da yer alıyordu.
Ekip, “kelebek hastalığı” olarak da bilinen bu hastalıkla mücadele edenlere destek veren Debra UK adlı sivil toplum örgütü için bağış topladı.
Twitter’da bir paylaşımda bulunan Debra UK, Souness ve ekipteki herkese teşekkür etti.
Yüzmeden önce BBC’ye konuşan Souness, İskoçya’nın Highlands bölgesinde tanıştığı Isla’dan bahsederken ağladı ve “O tanıdığım en eşsiz kişi. Bana ilham oluyor, benim yaşımdaki bir kişiye bile ilham verebiliyor” dedi.
Inverness yakınlarındaki Black Isle’da yaşayan Isla’nın doğuştan gelen bu hastalık nedeniyle tepeden tırnağa kadar bandajlanması gerekiyor.
Bu bandajlar haftada üç defa, son derece acı verici bir prosedürle değiştiriliyor.
Souness böyle bir hastalığın var olduğunu ilk defa beş yıl önce öğrendiğini ve artık Isla ile arkadaş olduklarını anlattı:
“Onun cesareti bana ilham veriyor.
“Bu hastalık en fena hastalık.
“Isla hastalığın annesi ve babasını da nasıl etkilediğinin farkında ve onlara yardım ediyor.
“O çok özel bir genç kadın ve onu her gördüğümde gözlerim doluyor.” | Avrupa, Spor, Bilim, Futbol, İngiltere, Yaşam, Sağlık |
Yer altından çekilen su miktarı Dünya'nın dönüş eksenini kaydırdı | Yeni bir araştırmaya göre insanlar yer altından o kadar fazla su çektiler ki, Dünya'nın dönüş ekseni sadece 20 yılda yaklaşık 80 cm doğuya kaydı.
Dünya'nın coğrafi kutbundaki kaymayı inceleyen araştırmacılar yer altı sularının etkisi olmadan böyle bir değişimin mümkün olmayacağını söylüyor.
Araştırma, jeofizik alanında bilimsel yayınGeophysical Research Lettersdergisinde yayımlandı.
Dünya'nın kendi etrafında döndüğü eksen sabit ve durağan bir yapıda değil.
Yerküre Kuzey ve Güney Kutuplarından geçen hayali bir çizgi olan dönme ekseni üzerinde dönerken sürüklenip yalpalıyor.
Dönme eksenindeki bu hareketler kutup gezinmesi olarak adlandırılıyor.
Kuzey Kutup noktasının her yıl 10 metre genişliğinde bir çember çizdiği biliniyor.
Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi'ne (NASA) göre 20'inci yüzyılda Dünya'nın dönüş ekseninin yılda 4 cm kaydığı bulunmuştu.
Son dönemde yapılan araştırmalarsa iklim krizinin yerkürenin dönüşünde kaymaya neden olduğunu ortaya koymuştu.
Ancak yer altı sularının bu kaymaya etkisi tam olarak belirlenememişti.
BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan araştırmanın baş yazarı Seul Ulusal Üniversitesi Yer Bilimleri Eğitimi'nde Prof. Ki-Weon Seo, "Yerkürenin tarihinde Dünya'nın dönüş ekseninde çok büyük değişiklikler oldu. Ancak çalışmamız yer altı sularının tüketilmesinin dönüş ekseninin kaymasına neden olacak kadar önemli olduğunu vurguluyor" diyor.
Küresel iklim modellemeleri, yer altı sularının tüketiminin deniz seviyesindeki yükselmeye katkıda bulunduğunu ortaya koymuştu.
Buna göre 1993-2010 yılları arasında yer altından 2 trilyon ton su çekildi.
İçme ve tarımsal sulama gibi amaçlarla kullanılan bu sular, çoğunlukla kullanıldıktan sonra denize deşarj ediliyor.
Bu da oldukça büyük bir su kütlesinin yerinin insan müdahalesiyle değişmesi anlamına geliyor.
Önceki tahminler bu yer değişiminin deniz seviyesini 6 mm yükselttiği yönündeydi.
Yeni araştırma, bu tahmini yerkürenin dönüş kutbundaki değişimi inceleyerek doğruluyor.
Yeryüzündeki suyun dağılımı, taşınan kütlenin ağırlığının dağılımını değiştiriyor.
Araştırmacılar bunu, dönmekte olan bir topaca küçük miktarda bir ağırlık eklemeye benzetiyorlar. Yerkürenin üzerindeki su kütlesinin yeri değiştiğinde dönüş hareketinde de ufak bir değişiklik olduğunu belirtiyorlar.
Araştırmacılar bu değişimi anlamak için Dünya'nın dönüş ekseninde gözlemlenen kaymayı bilgisayar modelleriyle test ettiler.
Buna göre sadece buz ve buzulların erimesi hesaba katıldığında bugün gözlemlenen kaymada 78,5 cm'lik bir açıklık oluşuyordu.
Araştırma bu boşluğu yer altı sularıyla ilişkilendirdi.
Prof. Seo, "Yer altı sularının tüketiminin, yerkürenin kutbunu yıllık 4,36 cm hızda 64 derece doğuya kaydırdığını bulduk. Bu trend devam edecektir." diyor.
"Dönüş kutbu kaymasının açıklanamayan nedenini bulduğum için çok mutluyum" ifadelerini kullanan Prof. Seo şöyle devam ediyor:
"Öte yandan Dünya'da yaşayan biri ve bir baba olarak, yer altı sularının çekilmesinin deniz seviyesinin yükselmesinin bir başka sebebi olduğunu görmek beni endişelendiriyor ve şaşırtıyor."
NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı'nda bilim insanı Surendra Adhikari Amerikan Jeoloji Topluluğu'na verdiği demeçte, dünyanın dönüş ekseninin yıllık birkaç metre değiştiğini ve yeraltı sularının tüketilmesinin mevsimlerin değişmesi riskini doğurmadığını belirtiyor.
Adhikari, dönüş eksenindeki kayışların son dönemdeki ana sebebinin Grönland'daki buz kütlelerinin kaybı olduğunu bulan bilim insanlarından biri.
Adhikari, ancak jeolojik zaman dilimleri açısından dönüş kutbu kaymasının iklim üzerinde etkileri olabileceğini söylüyor. | Su, Bilim |
Vectipelta baretti: Yeni bir dinozor türü keşfedildi | Britanya’daki Wight Adası’nda yeni bir dinozor türü keşfedildi.
Vectipelta baretti adı verilen bu hayvanın korkutucu dikenli görünümüne karşın otçul olduğu tespit edildi.
Dinozorun ankilozor familyasından olduğu açıklandı.
Böylece adada 1865’ten bu yana ilk defa yeni bir türe ait fosil bulunmuş oldu.
Keşif, 66 milyon ila 145 milyon yıl öncesine ait kayaçlar incelenirken yapıldı.
Yeni dinozor türünün adı, Londra’daki Natural History Museum’da (Doğal Tarih Müzesi) 20 yıldan uzun süre çalışmış Profesör Paul Barrett’e atfen konuldu.
Bunun üzerine bir açıklama yapan Prof. Barrett, “Bu şekilde takdir edilmek gururumu inanılmaz okşadı, zevkten dört köşe oldum” dedi ve ekledi:
“Benim adımı koymalarının bu dinozorla görsel benzerliğimden kaynaklanmadığını da bilmenizi isterim.”
Yeni tür, adada daha önce bulunan ankilozor familyasından Polacanthus foxii adlı bir türü görünüm olarak andırsa da bilim insanları aslında bu iki türün pek de yakın akraba olmadığını düşünüyor.
Boyunları, sırtları ve leğen kemiklerindeki farklılıkların yanı sıra Vectipelta baretti’nin zırhı diğer türe göre daha dikenli.
Yeni tür aynı adada bulunan eski türdense Çin’deki ankilozorlara daha yakın.
Bu da, bu türün Erken Tebeşir (Kretase) Dönemi’nde Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir alana yayıldığı çıkarımını yapmamızı sağlıyor.
Natural History Musuem’dan araştırmacı Stuart Pond, bu keşfin İngiltere’de o dönemdeki dinozor çeşitliliğine de ışık tuttuğunu söylüyor.
Pond, daha önce Polacanthus foxii türüne ait olduğu düşünülen fosillerin de tekrar inceleneceğini ve bunların bir kısmının aslında yeni bulunan türe ait olabileceğini de ekliyor.
Keşif Journal of Systematic Paleontology (Sistematik Paleontoloji Dergisi) adlı akademik dergideyayımlandı. | Doğa, Arkeoloji, Tarih, Bilim, Hayvanlar alemi, İngiltere |
İngiltere Veri Koruma Birimi'nden uyarı: Şirketler çalışanlarını izlemek için beyin verilerini kullanabilir | Chris Vallance| BBC Teknoloji Muhabiri
İngiltere Veri Koruma Birimi (ICO) yetkilileri, şirketlerin gelecekte çalışanları izlemek veya işe almak için beyin izleme teknolojisini kullanabileceğini söylüyor. ICO'ya göre, "nöroteknolojinin" doğru şekilde geliştirilmemesi ve kullanılmaması halinde ayrımcılık tehlikesi var.
İngiltere'de dijital ve kültürel alanlarla medya sektöründeki gelişmeleri takip eden denetçi kamu kuruluşu ICO, "Teknolojinin Geleceği: Nöroteknoloji" başlığıyla, beyin ve sinir sisteminden elde edilen veriler olan "nöroveriler" hakkındaki ilk raporunu yayımladı.
Raporda, nöroteknolojinin gelecekteki bir dizi varsayımsal kullanım alanları inceleniyor. Bunlardan biri de iş yeri izlemeyle ilgili.
Elon Musk'ın kurduğu Neuralink gibi şirketler bilgisayarların insan beynine bağlanmasını sağlayacak yeni yollar keşfedince, raporda bu konular ele alındı.
ICO'dan Stephen Almond, "Baktığımız tüm göstergelere dayanarak, hem yatırımlarda hem de bu alanda geliştirilen patentlerde oldukça hızlı bir büyüme görüyoruz" dedi.
ICO, sıkı düzenlemelerin olduğu sağlık sektöründe nöroteknolojinin zaten kullanıldığını söylüyor.
Bundan 12 yıl önce bir bisiklet kazasında felç olan Gert-Jan Oskam'ın beynine yerleştirilen elektronik implantlar yeniden yürümesini sağladı.
Ve bu teknolojiye ticari ilgi de giderek artıyor.
Neuralink, implant edilebilir beyin-bilgisayar arayüzünün insanlar üzerinde denenmesi için izin aldı ve ticari bir ürün geliştirmekten henüz çok uzak olmasına rağmen şirketin değerinin şu anda 5 milyar dolar olduğu bildiriliyor.
Yapay zeka da yeni olasılıkların önünü açıyor, araştırma projeleri artık sadece beyin taramalarına dayanarak cümle ve kelime deşifreleri yapabiliyor. Bu durum, bilinci yerinde olan ama hareket edemeyen veya konuşamayan felçli hastalara yardımcı olabilir.
Ancak rapor, nöroverinin ortaya çıkardığı sorunları keşfetmek için varsayımsal örnekler olarak kullandığı, gelecekte ortaya çıkabilecek teknolojilere odaklanıyor.
ICO, 4-5 yıl içinde "çalışan takibi genişledikçe, iş yerinin güvenlik, üretkenlik ve işe alım için rutin olarak nöroteknoloji kullanabileceğini" öne sürüyor.
Kasklar veya güvenlik ekipmanları, yüksek riskli ortamlarda bir çalışanın dikkatini ve odaklanmasını ölçebilir.
Almond, patronların da bunu bireylerin iş yerindeki strese nasıl tepki verdiklerini değerlendirmek için kullanabileceklerini belirtiyor.
Uzun vadede eğitimde giyilebilir beyin izleme cihazları öğrencilerin konsantrasyon ve stres seviyelerini ölçmek için kullanılabilir.
"Nöropazarlama", tüketicilerin ürünlere verdikleri tepkilerin beyin aktivitesini ölçen tıbbi cihazlar kullanılarak değerlendirilmesine dayanıyor ve bu teknoloji halihazırda küçük, kontrollü araştırma ortamlarında sınırlı olarak kullanılıyor; ancak yararları konusunda önemli tartışmalar var.
ICO, gelecekte "tepkileri okuyabilen invazif olmayan cihazların tüketici tercihlerini uyarlamak için evde kullanılabileceğini" söylüyor.
Raporda ayrıca biraz fazlaca ileri görüşlü bir örnek olarak, gelecekte nöroteknoloji destekli kulaklıkların, hedefli reklamlar için kullanılan verileri toplayabileceğini hayal ediyor.
Rapor ayrıca oyun ve eğlence sektörlerinde de büyüme öngörüyor; bazı oyunlar ve "insansız hava araçları" halihazırda beyin okumaları yapan cihazlar tarafından kontrol ediliyor.
Ancak ICO, dikkatli bir şekilde geliştirilmediği takdirde teknolojinin ayrımcılığa neden olabileceğinden endişe ediyor.
ICO yetkilisi Almond, teknolojinin belirli grupları analiz ederken yanlış cevaplar verebileceğini, önyargılı olabileceğini söylüyor.
Ancak patronların bunu "nöroljik olarak normalden sapma gösteren özelliklere sahip belirli tiplere" karşı ayrımcılık yapmak için kullanma riski de öngörülüyor.
Kişinin kendisinin bile farkında olmadığı bazı özellikleri ortaya çıkarabilir.
Ayrıca rıza ile ilgili önemli sorular da gündeme getiriliyor. Rapora göre nöro-veriler bilinçaltında üretiliyor ve insanların ifşa edilen belirli bilgiler üzerinde doğrudan bir kontrolü yok.
"Teknolojinin hakkınızda neleri açığa çıkaracağını bilmiyorsanız, hakkınızdaki bu kişisel verilerin işlenmesine önceden gerçekten rıza gösterebilir misiniz?" sorusunu soran Almond şöyle devam ediyor:
"Çünkü bir kez açığa çıktığında, üzerinde nispeten daha az kontrol sahibi olursunuz."
ICO yeni nöro-veri kılavuzunu 2025 yılına kadar tamamlamayı hedefliyor. | Teknoloji, Bilim, Şirket Haberleri, İngiltere |
Taurin: Bilim insanlarının 'Hayat iksiri olabilir' dediği, et ve balıkta bulunan besin | James Gallagher | BBC Sağlık ve Bilim Muhabiri
Bilim insanları, ette ve balıkta bulunan, takviye olarak satılan bir besin maddesi olan 'taurin'in, çeşitli hayvan türlerinde ömrü uzattığını ve sağlığa iyi geldiğini söylüyor.
Taurin seviyesi, insan da dahil olmak üzere farklı hayvan türlerinde yaşla birlikte azalıyor.
Orta yaşlı hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, taurini gençlik dönemindeki seviyelere yükseltmenin ömrü yüzde 10'dan fazla uzattığını, fiziksel sağlığı ve beyin sağlığını iyileştirdiğini gösterdi.
Araştırmacılar, taurinin bir "hayat iksiri olabileceğini" söylüyor. Ancak taurin seviyesini yükseltme çalışması insanlarda test edilmedi.
Bu nedenle New York'taki Columbia Üniversitesi ekibi, insanların daha uzun yaşamak için taurin hapları ya da torin içeren enerji içecekleri almamalarını tavsiye ediyor.
Ancak hayvanlar üzerinde yapılan araştırma, yaşlanmayı yavaşlatma arayışının bir parçası olarak devam ediyor.
Araştırma ekibi 11 yıldır bu besinin yaşlanmadaki rolünü ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Bu çalışma, genç ve yaşlılar arasındaki farkları tespit etmek için farklı hayvan türlerinin kanındaki moleküllerin analiziyle başladı.
Araştırmacı Dr. Vijay Yadav, yaşlıların kanında en bariz düşüş gösteren moleküllerden birinin taurin olduğunu söylüyor. Yaşlılarda taurin seviyesi gençlere kıyasla yüzde 80 daha düşük çıktı.
Aminoetilsülfonik asit olarak da bilinen taurin bitkilerde hemen hemen hiç bulunmuyor. Bu besin, diyetteki hayvansal proteinden alınabiliyor ya da vücut tarafından üretiliyor.
Araştırmada, insanlar için yaklaşık 45 yaşına denk gelen 14 aylık farelere günlük bir doz taurin verildi.
Science dergisinde yayımlanan sonuçlar, erkek farelerin yüzde 10, dişilerin ise yüzde 12 daha uzun yaşadığını ve her ikisinin de daha sağlıklı olduğunu gösterdi.
Dr. Yadav, "Neyi kontrol edersek edelim, taurin takviyeli fareler daha sağlıklıydı ve daha genç görünüyorlardı" dedi.
"Daha zayıflardı, enerji harcamaları artmıştı, kemik yoğunlukları artmıştı, hafızaları gelişmişti ve bağışıklık sistemleri daha gençleşmiş görünüyordu."
Solucanlarda da yaşam süresinde yüzde 10-23'lük artışlar kaydedildi.
Daha sonra, 15 yaşındaki rhesus maymunlarına altı aylık bir taurin kürü verildi; bu süre yaşam beklentisinde fark edilir bir değişim görmek için çok kısa olsa da araştırmacılar yine vücut ağırlığı, kemik, kan şekeri seviyeleri ve bağışıklık sisteminde iyileşmeler gözlemledi.
Münih Teknik Üniversitesi'nde araştırmaya katılan Profesör Henning Wackerhage, bu sonuçların inanılmayacak düzeyde iyi olduğunu beirterek, "Taurin bir şekilde yaşlanmanın motorunu etkiliyor" diyor
Ancak birçok soru cevapsız kalmaya devam ediyor:
Araştırmacılar 12 bin kişi üzerinde yaptıkları analizlerde, kanlarında daha fazla taurin bulunanların genel olarak daha sağlıklı olduklarını ortaya koydular.
Farelerden elde edilen verilerin insanlar için de geçerli olması halinde, ömrün 7-8 yıl uzatılmış olacağını söylüyorlar.
Taurin takviyesinin insanlar üzerinde herhangi bir yararı olup olmadığını tespit edebilmek için bazı insanlara bu besinin, diğerlerine ise plasebo hapı verilerek klinik deneyler yapılması gerekecek.
İnsan biyolojisindeki farklılıklar taurinin diğer hayvanlarda gözlendiği şekilde işe yaramasını engelleyebilir ya da yaşla birlikte seviyelerin düşmesinin evrimsel bir nedeni olabilir.
Mevcut veriler taurinin güvenli olduğunu gösteriyor, taurin içeren enerji içeceklerinin on yıllardır piyasada olması da buna işaret ediyor.
Taurin maddesini hayvansal besinlerden alabiliyor olsak da, deneylerde kullanılan miktarlarda bunların tüketilmesi zor. Hayvan deneylerindeki kullanılan doz insanlara uyarlandığında günde 3-6 gram alınması gerekiyor.
Dr. Yadav, "Geniş kitlelere taurin takviyesi almalarını önermeden önce klinik çalışmaların tamamlanmasını beklemeliyiz" diyor.
Profesör Wackerhage de, takviyeler için acele etmek yerine, daha uzun yaşamanın zaten kanıtlanmış yolları olduğunu belirtiyor; "Uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmek istiyorsanız, en önemli şeylerden biri sağlıklı diyet ve egzersizdir" diyor.
Araştırmanın sonuçları, taurinin hücresel yaşlanmayı (vücuttaki hücrelerin bölünmeyi durdurması) azaltmada rol oynadığını gösteriyor.
Taurin aynı zamanda vücut hücrelerindeki enerji istasyonları olan mitokondrilerin çalışmasını da sağlıyor.
Ancak bunları nasıl yaptığı henüz bilinmiyor.
Pennsylvania Üniversitesi'nden Joseph McGaunn ve Joseph Baur bulgularla ilgili olarak şunları söylüyor:
"Diyetle alınan taurini arttırmaya odaklanmak, kötü beslenmeye yol açma riski taşıyor, çünkü bitki açısından zengin diyetler insan sağlığı ve uzun ömürlülükle ilişkilendiriliyor.
"Bu nedenle, her müdahalede olduğu gibi, insan sağlığını geliştirmek ve ömrü uzatmak amacıyla taurin takviyesine de dikkatle yaklaşmak gerekir." | Bilim, Yaşam, Sağlık |
Agrivoltaik tarım nedir, çiftçilerin iklim değişikliğiyle başa çıkmasını kolaylaştırabilir mi? | “Eskiden yılda iki kere ekim yapardık. Şimdi yağışlar o kadar azaldı ki tek bir hasat bile yapamıyoruz” diyor Tanzanya’dan çiftçi Emilia Laymond.
Vianzi köyünde yaşayan Laymond, kuraklığın tarım ve hayvancılığı nasıl etkilediğini kendi gözleriyle görmüş:
“Hayat pahalılığının artmasına da yol açıyor, özellikle de bizim gibi tarımdan geçinenler için…”
Tanzanya kırsalının yüzde 80’i gibi, Laymond’ı zorlayan bir diğer şey de elektriğe erişim.
Elektriğinin yüzde 40’ını hidroelektrik kaynaklarından karşılayan ülkede kuraklık hem tarımı hem elektrik üretimini vuruyor.
Öte yandan Tanzanya güneş açısından çok zengin bir ülke. Güneş enerjisi güvenilir bir elektrik kaynağı olabilir fakat bunun için büyük miktarda yatırım gerekiyor. Ayrıca tarım arazilerini güneş panelleriyle doldurunca ekim yapacak yer kalmıyor.
Fakat Laymond gibi çiftçilere çözüm sunabilecek bir yöntem var: Agrivoltaik sistemler. Bu yöntemde aynı toprak parçasında yükseltilmiş güneş panelleriyle temiz elektrik üretilirken altında da tarım yapılıyor.
Birkaç metre yükseğe kurulan güneş panellerinin altında hayvancılık da yapılabiliyor, hatta paneller yağmur sularını toplamak için de kullanılabiliyor.
Bu yöntem özellikle kurak aylarda, nehirlerden veya kuyulardan su çekmek için yoğun enerji kullanıldığında daha faydalı oluyor.
Tanzanya kırsalında yaşayan Hamad Mkopi, “Kuraklık pek çok çiftçi için felaket oluyor çünkü elektriğe erişimleri yok” diyor.
Mkopi gibi elektrik bağlatabilen az sayıda kişiyse yüksek elektrik faturalarıyla karşılaşıyor.
“Elektrik fiyatı çiftçileri zorluyor. Bizim için bir yük ve tarım ürünlerinin maliyetini artırıyor” diyor.
Güneş panelleri alarak ürettiği meyveleri kurutmayı, bu sayede onları daha uzun süre depolayıp daha iyi fiyata satabilmeyi umuyor.
ABD merkezli düşünce kuruluşu Brookings Institution’a göre geleneksel güneş enerjisi üretim yöntemleri, aynı miktarda elektrik üreten doğalgaz veya kömür tesislerine göre 10 kat fazla yere gereksinim duyuyor. Bu da tarıma daha az alan bırakıyor ve çiftçileri bu fikirden uzaklaştırıyor.
Tanzanya’da bir agrivoltaik proje üzerine çalışan, Sheffield Üniversitesi’nden Dr. Randle-Boggis “Ernerjiyi düşük karbon salımıyla üretmeye ihtiyaç duyuyoruz. Öte yandan gıda üretebilmek için de toprağa ihtiyacımız var. Yani enerji üretimi için gıda üretiminden vazgeçmek bir problem” diyor.
Tam da bu nedenle, yükseltilmiş güneş panelleri aynı anda hem tarım hem elektrik üretimine olanak sağladığı için diğer yenilenebilir enerji üretim yöntemlerine kıyasla daha az itirazla karşılaşıyor.
Vianzi gibi köylerde elektriği ulaşılabilir kılmak aynı zamanda sağlık alanında da iyileşmelere yol açabilir.
Tanzanya kırsalında neredeyse herkes yemek yapmak ve ısınmak için odun ve kömür yakıyor.
Agrivoltaik sistemler tarafından üretilen enerji ise mutfaklarda elektrikli ocak kullanımına olanak sağlayarak zararlı dumanların solunmasını engelleyebilir.
Buna ek olarak yükseltilmiş güneş panelleri, tarlada uzun süre çalışan çiftçilere çok ihtiyaç duydukları bir gölgede dinlenme imkanı sağlıyor.
Dr. Randle-Boggis’in akademik araştırmasının ön sonuçları, panellerin yarattığı gölgenin daha düşük hava sıcaklığına sahip, toprağın daha nemli kaldığı bir mikro iklim yarattığını gösteriyor.
Gölge nedeniyle daha az suyun topraktan buharlaşması, çiftçilerin daha az suya ihtiyaç duymasına yol açıyor. Bu, özellikle yağışın az ve öngörülemez olduğu dönemlerde önemli bir fark yaratabilir.
Dr. Randle-Boggis “Agrivoltaik yöntemler üç açıdan da kazandırıyor: Su, enerji ve gıda. Bu, güneş enerjisini daha iyi bir şekilde üretme yöntemi” diyor ve ekliyor:
“Beni bununla ilgili en heyecanlandıran şey, çiftçilerin geçimini iklim değişikliğine dirençli kılması.”
Şili’de tarımsal üretim için kullanılan su, toplam tüketimin yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor.
Yenilenebilir enerji projelerinde uzmanlaşan mühendis David Jung “Gelecek kötü gözüküyor.” diyor.
Fraunhofer Chile adlı bir Alman araştırma merkezinde, Şili’nin ilk agrivoltaik tarım projesinde çalışıyor.
Agrivoltaik sistemler şimdiden yüreklendirici sonuçlar vermiş.
Jung “En büyük etki kesinlikle gölge sayesinde oluyor. Suyun kullanım verimini artırıyor” diyor.
Geçen yaz Şili’de damla sulama yöntemi uygulanan bir fesleğen tarlasında yapılan ölçümlerde, agrivoltaik panellerin altındaki toprakların yüzde 29 daha nemli olduğunu tespit edildi.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre üç milyardan fazla kişi su kıtlığının yüksek veya çok yüksek olduğu kırsal bölgelerde yaşıyor. Bu yüzden su tasarrufu dünyanın dört bir yanında her geçen gün daha önemli hale geliyor.
Bugüne kadar yürütülen akademik araştırmalarda, agrivoltaik sistemlerin hasat miktarını nasıl etkilediği üzerine çelişkili sonuçlara ulaşıldı.
Çin’deki Zhejiang Üniversitesi’nden Prof. Yue-Rong Liang “Hangi türlerin ekileceğine karar vermek en önemlisi” diyor.
Yaptığı çalışmalarda agrivoltaik sistemlerin çay bitkisi üzerindeki etkisinin son derece pozitif olduğunu görmüş.
Çay bitkisinin ışığa toleransı düşük olduğu için, güneş panellerinin yarattığı gölge ‘güneş yanığı’ olmalarının önüne geçiyor. Ayrıca daha kaliteli mahsul alınıyor ve büyüme hızı da artıyor.
Domates ve pamuk gibi bazı bitkiler ise gölgeden aynı oranda fayda görmeyebilir. Fakat bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.
Pek çok çiftçi yenilenebilir alternatiflere yöneliyor. Sivil toplum kuruluşu REN21’e göre dünya genelinde tarım için kullanılan enerji, 2010’da toplam tüketimin yüzde 10’unu oluştururken 2020’de bu oran yüzde 15’e çıktı.
Agrivoltaik sistemlerin sayısı son yıllarda büyük oranda artsa da bu sistemleri genele yaymanın; özellikle de gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaştırmanın önünde zorluklar var.
Günümüzde bu sistemlerin büyük bir kısmı Avrupa, Kuzey Amerika, Japonya ve Güney Kore’de bulunuyor.
Bu yüzden diğer bölgelerde agrivoltaik uzmanlığı konusunda eksiklik var.
Güneş paneli fiyatları bir süredir düşüyor fakat maliyet hâlâ büyük bir sorun.
Dr. Randle-Boggis “En büyük engellerden biri sermayeye erişim” diyor.
Tanzanya’da 104 panelden oluşan bir agrivoltaik sistemin maliyeti 40 bin dolar civarında.
Baştan ödenmesi gereken bu para, agrivoltaik sistemleri pek çok çiftçi için erişilmez kılabilir.
Geçmişte tarımsal üretimi korumak için bu alanlarda güneş paneli kurulumunu yasaklamış bazı ülkeler ise agrivoltaik alanındaki gelişmelere uygun bir şekilde mevzuatlarını güncellemiş değil.
Bu yüzden bu teknolojinin yayılması için yasal değişiklikler de gerekebilir.
Jung “Aşmamız gereken bazı engeller olsa da önümüzde muazzam bir potansiyel var” diyor. | Doğa, Su, Enerji, İklim değişikliği, Bilim, Biyoloji, Tarım, Çevre, Yenilenebilir enerji |
El Nino başladı, 2024'te sıcaklık rekoru kırılabilir | Matt McGrath | BBC Çevre Muhabiri
El Nino olarak bilinen ve gezegenin 1-2 yıllığına ısınmasına yol açan hava olayı Pasifik Okyanusu’nda başladı.
ABD’li bilim insanları, El Nino nedeniyle önümüzdeki yılda sıcaklık rekoru kırılmasını bekliyor.
Uzmanlar, küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefinin de 2024’te El Nino etkisiyle aşılabileceğinden endişeli.
Şimdilik El Nino’nun 2024 baharına kadar etkin olması ve sonrasında yavaş yavaş etkisini yitirmesi bekleniyor.
El Nino nedeniyle Avustralya’da kuraklık, ABD’nin güneyinde daha yoğun yağmur, Hindistan’da ise muson yağmurlarında azalış ihtimali öne çıkıyor.
İngiltere Meteoroloji Ofisi Uzun Vadeli Tahminler Müdürü Adam Scaife “El Nino güçleniyor. Birkaç aydır geleceğinin işaretlerini görüyorduk” diyor ve ekliyor:
“Bu yılın sonunda etkisinin zirveye ulaşacağını düşünüyoruz. Bu nedenle 2024’ün küresel sıcaklık rekorunu kırması olası.”
El Nino, küresel iklimde en büyük değişimi yaratan hava olayı olarak biliniyor.
El Nino’nun üç aşaması bulunuyor: Sıcak, soğuk ve etkisiz.
2-7 yıl arası bir sürede tekrarlayan sıcak evrede, Güney Amerika sahillerinde yüzey suyu ısınıyor ve daha sonra okyanusa yayılarak atmosfere büyük miktarda ısı katıyor.
Sıcaklık rekorlarının kırıldığı 2016 gibi yıllar, genelde güçlü bir El Nino’dan sonra geliyor.
Dünyanın farklı bölgelerindeki meteoroloji kuruluşları El Nino’nun başlangıcını tespit etmek için farklı kriterler kullanıyor.
ABD’deki bilim insanları, okyanus suyunun bir ay boyunca normalden 0,5 derece sıcak olmasını, atmosferin de bu sıcaklık artışına tepki vermesini ve bunun uzun süre devam edeceğine dair bulgular olmasını El Nino’nun başlangıcı olarak görüyor.
ABD’li uzmanlar, Mayıs sonunda bu üç şartın da yerine getirildiğini açıkladı.
ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nden Michelle L’Heureux, El Nino’nun başlangıcına yol açan iklim koşullarının önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaşacağını söyledi, Haziran’ın ilk haftasında ısı farkının normalin 0,8 derece üstüne çıktığını belirtti.
Bilim insanları bu seferki El Nino’nun, yıl sonu itibarıyla ortalama bir El Nino’nun gücünü aşma olasılığının yüzde 84 olduğunu hesaplıyor.
Okyanus suyundaki ısınmanın 2 dereceyi aşarak “Süper El Nino” kategorisine girme ihtimali ise yüzde 25.
El Nino’nun etkisi birkaç ay gecikmeli de olsa tüm dünyada hissediliyor.
Bu iklim olayı genellikle Afrika’daki kuraklığı da artırıyor.
Geçmişe baktığımızda, önümüzde büyük bir insani ve ekonomik kayıp olacağını öngörebiliyoruz.
1997-98’deki güçlü El Nino 5 trilyon dolarlık hasara yol açmış, 23 bin kişi de fırtına ve sellerde hayatını kaybetmişti.
Bu seferki El Nino nedeniyle 2024’ün, 2016’daki en sıcak yıl rekorunu da kırması bekleniyor.
Küresel hava sıcaklığı 1850-1900 arasındaki dönemin ortalamasından 1,1 derece daha yüksek.
El Nino’nun bunu 0,2 derece daha artırması ve Paris İklim Anlaşması’nda belirlenen 1,5 derecelik sembolik sınırı aşmaya yaklaştırması olası.
Bilim insanları 1,5 derecelik limitin önümüzdeki birkaç yılda geçici süreliğine de olsa kırılma ihtimalinin yüzde 50’nin üzerinde olduğunu belirtiyor.
Michelle L’Heureux “El Nino’nun geçici bir süreliğine bizi taşıyacağı sıcaklıklar, birkaç yıl sonranın normal sıcaklıkları olacak muhtemelen. O yüzden El Nino, 5-10 yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağımızı görmemizi sağlayacak bir zaman makinası gibi” diyor. | Doğa, İklim değişikliği, Bilim, Sert hava koşulları, Çevre, COP İklim Zirvesi |
Hawaii'deki Kilauea Yanardağı yeniden patladı: Volkanlar ne kadar ölümcül? | Dünyanın en aktif volkanlarından birisi olarak kabul edilen Kilauea, bu yıl ikinci kez patladı.
ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS), yanardağın zirve kraterindeki patlamadan ilk görüntüleri paylaştı.
Hawaii’nin Acil Durum Yönetim Kurumu, yerleşim alanlarının tehlike altında olduğuna dair herhangi bir belirti olmadığını duyurdu.
Yanardağ son olarak Ocak ayında faaliyete geçmiş, volkanik hareketlilik Mart ayına kadar sürmüştü.
Her yıl dünyada yaklaşık 60 volkan patlıyor. Bunların bir kısmı sürpriz olsa da çoğu olağan şüpheli konumunda.
Volkanların sık sık patlaması, tehlikeli değilmiş düşüncesini doğurabilir ama durum pek öyle değil. Dünya nüfusunun önemli bir bölümü aktif volkanlarla yanyana yaşıyor ve bu yanardağların çoğu Kilauea'den çok daha ölümcül.
1500 yılından bu yana 280 bin insan volkanik patlamalar sonucu hayatını kaybetti. Bu sayının 170 bini ise 6 büyük patlamada yaşamını yitirdi.
2000 yılından bu yana ise yaklaşık 2 bin insan patlamalarda öldü.
Bu ölümlerin çoğu, Filipinlerdeki volkanik çamur akıntıları, Endonezya'daki piroklastik akıntı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki lav akıntısı ve Japonya'daki volkanik parçacık püskürmesi ile yaşandı.
2017'de 3 turist de İtalya'da bir volkanik kratere düşerek hayatlarını kaybetti.
1200 dereceye ulaşan sıcaklıklarına karşın bu akıntılar insanların onlardan kaçabileceği bir hızda ilerliyor.
Bugüne dek volkanik gazlar nedeniyle yaşanan en büyük toplu ölüm vakası, 1986 yılında Kamerun'da yaşandı. Bin 500 kişi Nyos nehrinin çevre köylere karbondioksit taşıması sonucu yaşamını yitirdi. | Doğa, Bilim, Amerika Birleşik Devletleri |
Dünya Okyanus Günü: Okyanuslar nasıl oluştu? | Yeryüzünün yüzde 70’i okyanuslarla kaplı ve derinlikleri ortalama 3700 metre civarında. Peki kıtaları şekillendiren, atmosferi oluşturan ve hayata kaynaklık eden bu sular nasıl oluştu?
Bugün okyanuslarda bakterilerden balinalara kadar sayısız canlı türü yaşıyor; bu okyanuslar gezegenin ekolojisi, iklimi ve hava koşullarının merkezinde yer alıyor. Rüzgarı oluşturan da, buluta veya buz tabakasına dönüşen de, kutupları denizaltı akıntılarla birbirine bağlayan da onlar.
Fakat bu okyanuslar yeryüzünde başlangıçtan beri yoktu. Her türlü yaşamın kaynağı olan su, 4,5 milyar yıl önce, Dünya oluştuktan yüz milyonlarca yıl sonra uzaydan Dünya'ya yabancı bir madde olarak, donmuş parçalar halinde. O sırada gezegenimiz yanardağların sürekli patladığı kupkuru bir yerdi.
İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su molekülü evrende en yaygın görülen ikinci madde.
Hidrojen, Büyük Patlama'nın hemen ardından ortaya çıktı. 13,7 milyar yıl önce evren bu patlamayla oluşurken, ortaya çıkan enerjinin bir kısmı radyasyon ve parçacıklar halinde yoğunlaşmaya başladı.
Patlamadan sonraki ilk üç dakika içinde, yeni oluşmuş elektron ve protonlar yavaşlayıp birbirini çeker hale geldi, evrendeki tüm hidrojen de bu sırada oluştu ve en yaygın atom olarak bugüne kadar geldi.
Oksijen atomu ise milyonlarca yıl sonra ortaya çıktı. Evren genişlemeye devam ederken hidrojen bulutları bir araya gelip yoğunlaştı ve birleşerek helyuma dönüştü.
İlk yıldızlar meydana geldiğinde içerdikleri hidrojen tükeninceye kadar milyarlarca yıl boyunca yandılar. Bu noktada yıldızlar çöktü ve helyumları birleşti.
Füzyon çeşitli aşamalardan geçerken bu ilk yıldızlar helyumdan demire kadar bugün bildiğimiz birçok ağır elementi oluşturdu. Sonunda bunların çekim gücü, meydana gelen ağır atomları birleştirecek kadar güçlü olmadığı anda yıldızlar patlayarak söndü.
Bu patlama sonucu ortaya çıkan bulutlar karbon, neon, sülfür, sodyum, argon, klor ve en önemlisi de oksijen atomlarını oluşturdu.
5 milyar yıl önce, su moleküllerinin temelinde yer alan bu hidrojen ve oksijen atomları, gezegensi bulutlar (nebula) olarak da bilinen bu yıldız kalıntılarında uçuşuyordu. Derken bu nebulada, çöken hidrojen gazlarından oluşan bir bulutun ateş almasıyla Güneş meydana geldi.
Bu nebulada Güneş’in çekim kuvvetinden uzakta molekül ve atomlar, karbon, silikon ve diğer elementlerden oluşan toz parçacıkları arasında dolaşıyordu. İşte su molekülleri, hidrojen ve oksijenin tesadüfen bu tozlara tutunmasıyla oluştu.
Bu oldukça yavaş bir süreçti. Atomların kimi önce, kimi sonra tutunuyordu. Çok nadiren de oksijen ve hidrojen atomları aynı anda ve birbirine yeterince yakın mesafede durarak birbirine tutunup kimyasal etkileşime girebiliyordu.
Yüzbinlerce yıl boyunca devam eden bu süreçte her toz taneciği böyle bir süreçten geçmiş, etrafındaki buz tabakasını büyütmüştü. Güneş Sistemi bir milyon yaşına geldiğinde sayısız karbon ve silikon tozu buzla kaplanmıştı.
Bu toz zerrecikleri de birleşe birleşe taş, kaya, göktaşı ve sonunda gezegen büyüklüğüne ulaştı. Yani bugün Güneş Sistemimizdeki tüm nesneler, milyonlarca yıl önce patlamış olan yıldızların tozlarından oluştu.
İlk birkaç milyon yıl boyunca kayalardan ve buzdan oluşan dev bir disk Güneş’in etrafında yörüngede dönmekteydi. Bütün bunların bir araya gelip birleşerek Dünya’yı ve diğer gezegenleri oluşturması 20 milyon yıl aldı. 4,5 milyar yıl önce Dünya ilk oluştuğunda yüzeyi sürekli patlayan yanardağlarla kaplı, magmanın aktığı, sürekli kayaların çarptığı bir gezegendi.
Bu kayalardan biri öyle büyüktü ki Dünya’dan kopup yörüngesinde dönen Ay’ı oluşturdu. İçeride ise radyoaktif elementlerin çürümesi korkunç bir ısı yaratıyordu.
Dünya yüzeyindeki suyun hemen hemen tamamı onu oluşturan kaya ve buz parçalarından gelmişti. Fakat atmosfer henüz oluşmadığı için bu su molekülleri kaynayıp uzaya uçuyordu.
Fakat bu arada yaşanan jeolojik olaylar sonucu gezegenin içinden yüzeye doğru su çıkmaya devam ediyordu. Demir gibi ağır elementler gezegenin merkezine doğru akıyor, bugün bildiğimiz haliyle Dünya’nın dış kabuğu, manto ve çekirdeği şekil alıyordu. Manto soğudukça su ve diğer uçucu maddeler yüzeye doğru çıkıyor, ısınan su buharı ise yanardağ ağızlarından dışarı çıkıyordu.
Böylece 500 milyon yıl önce Dünya’nın atmosferi ve ısısı istikrarlı bir hal aldı ve dışarı sızan su buharı soğuyup yoğunlaştı. Bunun sonucunda yağmur yağmaya başladı. Hem de binlerce yıl boyunca.
Artık Dünya’nın yüzeyinde bir miktar su birikmişti. Fakat gezegenin hala sıcak olduğu o dönemde henüz bugünkü okyanusları oluşturacak kadar su birikmemişti.
Okyanuslarımızın çoğu aslında başka yerden gelme. Bu yağışlı dönem sırasında Güneş Sistemi’nde Güneş’e yakın olan gezegenlere sürekli olarak göktaşları ve kuyruklu yıldızlar çarpıyordu. Bu çarpmaların izlerini bugün Ay’ın yüzeyinde görmek mümkün.
Dünya’ya kaç nesnenin çarptığı ve ne kadar su taşıdıkları bilinmiyor. Fakat bu bombardıman dönemi Dünya’nın oluştuğu 4,5 milyar yıl öncesinden 3,8 milyar yıl öncesine kadar devam etti. Bu dönem sona erdiğinde artık Dünya’da okyanuslar vardı.
Bu kuyruklu yıldızların ve göktaşlarının nereden geldiğini de bilmiyoruz.
Fakat bu okyanusların varlığını sürdürmesi açısından Dünya, Güneş’e ideal uzaklıktaydı. Venüs’ün yerinde olsa bu su buharlaşıp uçacak, Mars’ın yerinde olsa donup katılaşacaktı.
Oysa Dünya ortaya çıktıktan bir milyar yıl sonra, düzene girmiş atmosferi, Güneş Sistemi’ndeki mükemmel konumu ve elverişli çevre koşulları sayesinde, bugün gördüğümüz okyanuslarını korumayı başarabilmişti. | Bilim, Çevre |
Dişi timsahların tek başlarına üreyebildikleri ortaya çıktı | Kendi kendine hamile kalan ilk timsah örneği Kosta Rika'daki bir hayvanat bahçesinde tespit edildi.
Dişi timsah, genetik olarak kendisiyle yüzde 99,9 oranında aynı olan bir fetüs üretti.
Partenojenez ya da "bakire doğum" fenomeni kuş, balık ve diğer sürüngen türlerinde daha önce tespit edildi ancak timsahlarda ilk defa görülüyor.
Bilim insanları bu özelliğin kalıtsal olabileceğini söylüyor. Yani dinozorlar da kendi kendine üreme yeteneğine sahip olmuş olabilir.
Kosta Rika'daki 18 yaşındaki Amerikan timsahı, Ocak 2018'de yumurtladı ancak yumurtanın içindeki fetüs tamamen şekillenmiş olsa da ölü doğdu ve bu yüzden yumurtadan çıkmadı.
Amerikan timsahı, iki yaşından itibaren hayvanat bahçesinde diğer timsahlardan ayrı tutuluyordu ve bu yüzden yaşanan olayın ardından tesiste çalışan uzmanlar, ABD'de Virginia Polytechnic Üniversitesi'nde bakire doğum üzerine çalışan bir grup araştırmacıyla iletişime geçti.
Fetüsü analiz eden ekip, genetik olarak annesiyle yüzde 99,9'dan fazla aynı olduğunu tespit ederek babası olmadığını doğruladı.
Royal Society dergisinde yazan araştırmacılar, bakire doğumların timsahlarda daha yaygın olabileceğini ve şimdiye kadar insanlar örneklerini aramadığı için fark edilmemiş olabileceğini söylüyor.
Makalede şu ifadelere yer veriliyor:
"Tutsak sürüngenlerin, eşlerden izolasyon süresi göz önüne alındığında, yumurtlamaları bilinen bir durum. Ancak bu yumurtalar normalde cansız kabul edilir ve atılır.
"Bu bulgular, yumurtaların erkekler olmadığı durumlarda da potansiyel canlılık açısından değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
"Ayrıca (bakire doğumların) potansiyel eşlerin varlığında meydana gelebileceği de değerlendirildiğinde, bunun örnekleri, erkeklerle birlikte yaşayan dişilerde üreme meydana geldiğinde gözden kaçabilir."
Partenojenezin neden farklı türlerde meydana geldiği henüz bilinmiyor ancak son dönemde konu daha çok araştırıldığı için literatürde daha sık gündeme geliyor.
Bir teoriye göre partenojenez, bunu yapabilen türlerde sayıları azaldığında ve yok olma eşiğinde olduklarında meydana geliyor.
Uzmanlar, "Bu yeni bulgu, timsahların soyu tükenmiş akrabalarının ve özellikle dinozorların olası üreme yeteneklerine dair umut verici bilgiler sunuyor" diyor. | Bilim, Hayvanlar alemi |
İngiltere, kilo verdiren iğneye onay vermeye hazırlanıyor | İngiltere, obezite kaynaklı hastalıkları azaltmak amacıyla kilo verdiren bir iğneye onay vermeye hazırlanıyor.
Hastanelerdeki obezite kaynaklı yükü azaltmak için Wegovy ismindeki iğneyi bir pilot program kapsamında onaylamaya hazırlanan İngiltere’de, bir hastanın bu iğneye en fazla iki yıl boyunca erişiminin olmasına izin verilecek.
Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin (NHS) yaptığı araştırma sonunda vücut ağırlığının yüzde 10’unun bu iğneyle kaybolduğu tespit edildi.
İğne, iştahı bastırarak kişilerin tok hissetmesini ve az yemesini sağlıyor.
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, bu iğnenin büyük bir değişim getirebileceğini kaydederek kilo verme hizmetlerine 40 milyon sterlinlik bir bütçe ayrılacağını duyurdu.
Ancak uzmanlar ABD’de çok sayıda ünlünün reklamını yaptığı bu tarz iğneler ve ilaçlar hakkında uyarıda bulunarak asıl sağlıklı bir diyet ve sporun çare olabileceğini vurguluyor.
İlacın deneme süreçlerinde tedavi bittikten sonra kimi kullanıcıların kilolarını geri aldığı görüldü.
İngiltere henüz ilacı tedarik etmiş değil; ancak on binlerce kişinin ilaca erişiminin olabileceği düşünülüyor.
BBC’nin sabah programına konuşan İngiltere Sağlık Bakanı Steve Barclay, obezitenin kanser ve diyabet üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekti.
İngiltere’de tahminlere göre 12 milyon yetişkin obez. Bu, neredeyse her dört yetişkinden birinin obez olduğu anlamına geliyor.
İlacın en çok bilinen yan etkileriyse baş dönmesi, şişme, gaz ve mide rahatsızlıkları. | Diyet & Beslenme, Bilim, Tıbbi araştırma, İngiltere, Toplum, Yaşam, Sağlık, Gıda |
Yapay zeka: Üç aşamasında neler var, yok olmamıza yol açabilir mi? | Aralarında OpenAI ve Google Deepmind'ın en üst düzey yöneticilerinin de bulunduğu bazı uzmanlar, yapay zekanın (AI) insanlığın yok olmasına yol açabileceği uyarısınde bulundu. Peki, makineler nasıl insanlardan üstünlüğü ele alabilir?
Sorulara yanıt vermek, istendiğinde metin, hatta kod oluşturmak AI kullanan sohbet robotu ChatGPT, Kasım 2022'de ortaya çıkmasından bu yana, tarihteki en hızlı büyüyen internet uygulaması oldu. Sadece iki ay içinde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştı.
Teknoloji gözlem şirketi Sensor Town'a göre, Instagram'ın bu kullanıcı sayısına ulaşması 2,5 yıl sürmüştü.
Microsoft'un mali desteğiyle Open AI şirketi tarafından geliştirilen ChatGPT, yapay zekanın insanlığın geleceğine etkileri konusunda yoğun bir spekülasyon başlattı.
AI Güvenliği Merkezi'nin internet siteside yayımlanan ve "AI'den kaynaklanan yok olma riskini azaltmak, pandemiler ve nükleer savaş gibi büyük risklerle birlikte, küresel bir öncelik olmalı" açıklamasına onlarca uzman destek verdi.
Ama bazı uzmanlar da, korkuların abartıldığını söylüyor.
ChatGPT, DALL-E, Bard ve AlphaCode gibi yapay zeka uygulamalarının ürettiği, denemeler, şiirler, espriler, bilgisayar kodları, metinler, diyagramlar, fotoğraflar, sanat eserleri insan eliyle yapılanlardan farksız olabiliyor.
Bu uygulamaları öğrenciler ödevlerini yapmak, siyasetçiler konuşma metinlerini yazmak için kullanıyor. Bu siyasetçilerden sonuncusu, Demokrat Parti'den ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Jake Auchincloss oldu.
Teknoloji devi IBM, AI tarafından yapılabilecek işlerde görevli 7 bin 800 kişinin yerine eleman alınmayacağını duyurdu.
Tüm bu değişiklikler size fazla geldiyse, kendinizi şunlara hazırlayın:
AI'nin sadece ilk aşamasındayız ve bazı bilim insanlarının insanoğlunun varlığını tehdit edebileceğinden korktuğu iki aşama daha yolda.
İşte AI'nin üç aşaması.
Dar IA olarak da bilinen Dar Yapay Zeka (ANI), tek bir göreve odaklanıyor ve belirli görevleri yerine getiriyor.
Genelde internetten çok fazla veri öğreniyor, ancak sadece programlandığı belirli bir alanda.
Buna bir örnek satranç programları. Dünya şampiyonunu yenebiliyorlar ama başka bir görev yerine getiremiyorlar.
Akıllı telefonlar bu teknolojiyi kullanan uygulamalarla dolu. GPS haritalarından, sizin tarzınızı bilen ve tavsiyelerde bulunan müzik ve video programlarına kadar.
Sürücüsüz araçlar ve ChatGPT gibi daha karmaşık sistemler de Dar Yapay Zeka'nın farklı formları. Belirlenmiş bir dizi rolün dışında faaliyet gösteremiyorlar, yani kendi kendilerine karar alamıyorlar.
Ancak bazı uzmanlar, ChatGPT ve AutoGPT gibi otomatikman öğrenmeye programlı sistemlerin bir sonraki gelişme aşamasına geçebileceğine inanıyor.
Yapay Genel Zeka'ya, bir makinenin bir insanın yapabileceği her entellektüel görevi yerine getirmesiyle ulaşılacak.
"Güçlü AI" diye de biliniyor.
Mart 2023'te, 1000'den fazla teknoloji uzmanı, "tüm AI laboratuvarlarına, ChatGPT'nin en son versiyonu GPT- 4'ten güçlü tüm sistemlerde AI'nin eğitimine derhal 6 ay ara verilmesi" çağrısı yaptı.
Apple'ın kurucularından Steve Wozniak, Tesla ve Space X'in sahibi Elon Musk'ın a aralarında bulunduğu diğer teknoloji uzmanları, "İnsanlarla rekabet edebilecek AI sistemleri, topluma ve insanlığa karşı çok büyük riskler oluşturuyor" diye yazdı.
Elon Musk, firmanın lider kadrosuyla sorun yaşayıp, istifa etmesinden önce Open AI'ın kurucularından biriydi.
Kâr amacı gütmeyen kuruluş Yaşamın Geleceği Enstitüsü tarafından yayımlanan mektupta uzmanlar, "şirketler projelerini çabucak durdurmazsa, hükümetlerin devreye girmesini ve bir moratoryum ilan etmesi gerektiğini", böylece güvenlik önlemlerinin tasarlanıp, uygulanabileceğini söyledi.
Oxford Üniversitesi'ndeki AI'de Etik Enstitüsü'nen Carissa Veliz de bu mektupa imza attı. Ancak daha sonra AI Güvenliği Merkezi'nin insanlığın yok olmasından söz eden açıklamasının çok ileri gittiğini ve bu yüzden imzalamamaya karar verdiğini belirtti.
Carissa Veliz BBC'ye yaptığı açıklamada "Şu anda inşa ettiğimiz AI türü zeki olduğu kadar aptal da. ChatGPT ya da diğerlerini deneyenler, çok çok önemli eksikleri olduğunu görecektir" dedi.
Veliz ayrıca AI'nin dev oranlarda dezenformasyon üretebileceğinden kaygı duyduğunu belirtti ve "2024'teki Amerikan başkanlık seçimleri yaklaşırken ve Twitter ve diğerleri AI etiği ve güvenlik ekiplerini işten atarken, ben bundan daha çok kaygılıyım" diye konuştu.
ABD yönetimi potansiyel tehditleri kabul ediyor.
Beyaz Saray'dan 4 Mayıs'ta yapılan yazılı açıklamada "AI günümüzün en güçlü teknolojisi, ancak sunduğu fırsatları kullanmak için, öncelikle risklerini azaltmalıyız" denildi.
Open AI'ın CEO'su Sam Altman, Kongre'de ifade verip, ChatGPT hakkındaki soruları yanıtladı.
Altman Senato'daki ifadesinde "AI giderek güçlendiği için, endüstrinin hükümet tarafından kurallara bağlanmasının önemli olduğunu" söyledi.
Yaşamın Geleceği Enstitüsü'nde kamu politikası araştırmacısı Carlos Ignacio Gutierrez, BBC'y yaptığı açıklamada, AI'nin ortaya çıkarttığı en büyük zorluğun, nasıl kurallar konulacağına karar verecek, örneğin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) gibi bir uzmanlar kurumu bulunmaması olduğunu" söyledi.
Bu da bizi, AI'nin üçüncü ve son aşamasına getiriyor.
Teoriye göre ikinci aşamaya (AGI) ulaştığımızda, son aşamaya "Süper Yapay Zeka'ya" (ASI) atlayacağız. Bu da yapay zekanın insan zekasından daha büyük olmasıyla gelecek.
Oxford Üniversitesi'nden filozof ve AI uzmanı Nick Bostrom, süper zekayı "aralarında bilimsel yaratıcılık, genel bilgelik ve sosyal kabiliyetler de dahil neredeyse her alanda insan beynini büyük ölçüde geride bırakan" bir zeka olarak tanımlıyor.
Gutierrez de "İnsanlar mühendis, hemşire ya da avukat olmak için uzun süre eğitim almak zorunda. AGI'nın sorunu, bizim yapamadığımız dönemlerde bile sürekli kendini geliştirmesi" diye açıklıyor bu durumu.
Princeton Üniversitesi'nden Bilgisayar Mühendisi Arvind Narayanan, daha önce BBC'ye yaptığı açıklamada, bilim kurguya benzer felaket senaryolarının gerekçi olmadığını söylemişti:
"Şu andaki AI, bu risklerin gerçeğe dönüşmesini sağlayacak kabiliyetlerin çok uzağında. Sonuç olarak bu durum, AI'nin yakın vadeli zararlarından dikkatleri uzaklaştırdı."
Makinelerin, özellikle konu duygusal zekaya geldiğinde gerçekten bir insanınki kadar geniş zekaya sahip olup olamayacağı konusunda birçok tartışma yapıldı. AGI'yi başarmaya yakın olduğumuza inananları en çok kaygılandıran şeylerden biri de bu.
Geçtiğimiz günlerde, makinelere deneyimlerinden öğrenmeyi öğretme konusundaki öncülerden "yapay zekanın babası" lakaplı Geoffrey Hinton, bir dönüm noktasına ulaşmak üzere olduğumuz uyarısı yaptı.
Google'den yeni emekli olan 75 yaşındaki Hinton "Şu anda, makineler gördüğüm kadarıyla bizden daha zeki değil ama yakında olabilirler" dedi.
Google'den ayrıldığını duyuran mektubunu New York Times gazetesine gönderen Hinton, yaptığı işten pişman olduğunu, çünkü "kötü aktörleri AI'yi kötü şeyler için kullanmasından korktuğunu" söyledi.
Hinton BBC'ye şu "kabus senaryosu" örneğini verdi
"Düşünün, örneğin Rusya lideri Vladimir Putin gibi kötü bir aktör, robotlara kendi Al amaçlarını yaratabilme kabiliyeti verdi. Makineler nihayetinde 'Daha fazla enerji lazım' gibi bir alt amaç yaratabilirler ve bu 'varoluşsal bir tehdide' dönüşür."
Ancak Hinton, "daha kısa vadede" AI'nin zarardan çok yarar sağlayacağını belirtti ve "Dolayısıyla bunları geliştirmeyi durdurmamız gerektiğini düşünmüyorum" diye de ekledi.
İngiliz fizikçi Stephen Hawking açık bir uyarı yapmıştı.
Ölümünden dört yıl önce, 2014'te BBC'ye konuşan Hawking "Tam yapay zeka gelişimi, insan ırkının sonu anlamına gelebilir" demişti.
Hawking, bu derecede zekaya sahip bir makinenin giderek arttan bir oranda kendi başına çalışacağını ve kendisini yeniden tasarlayacağını belirtti.
AI'nin en büyük tutkunlarından biri Google'dan AI araştırmacısı ve Silikon Vadisi'ndeki Singularity Üniversitesi'nin kurucularından mucit ve yazar Ray Kurzweil.
Kurzweil, insanların süper akıllı AI'yi biyolojik engelleri geçmek için kullanacağına inanıyor.
Kurzweil, 2015'te insanların vücutlarımızın içinde çalışan ve bütün haslıkları ya da hasarları tedavi eden nanobotlar (çok küçük robotlar) sayesinde, 2030 itibariyle ölümsüzlüğü yakalayacağımızı tahmin etmişti.
Guitérrez de en önemlisinin bir AI yönetim sistemi kurmak olduğunda hemfikir.
"Gezegendeki herkesle ilgili bu kadar çok bilgiye sahip ve alışkanlıklarını bilen (internet aramaları sayesinde) bir varlığın, fark etmediğimiz şekillerde bizi kontrol edebildiği bir gelecek düşünün" diyor:
"En kötü senaryo insan robot savaşı olmaz. En kötüsü manipüle edildiğimizin farkına varmamak olur, çünkü gezegeni bizden daha akıllı bir varlıkla paylaşıyoruz."
Katkıda bulunanlar Andrew Webb ve and Chris Vallance | Yenilik, Teknoloji, Bilim, Yapay zeka |
Çin Hastalık Kontrol Merkezi'nin eski başkanı BBC'ye konuştu: Koronavirüsün laboratuvardan sızmış olması ihtimali dışlanmamalı | BBC'ye konuşan Çin Hastalık Kontrol Merkezi'nin (CDC) eski başkanı Profesör George Gao, koronavirüsü bir laboratuvardan sızmış olma olasılığının göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi. Çin hükümeti ise virüsün Vuhan'daki bir laboratuvardan sızdığı iddialarını reddediyor.
George Gao, Covid pandemisiyle mücadelede ve koronavirüsün kökeninin izini sürme çalışmalarında kilit rol oynamıştı.
Prof. Gao, Çin hükümeti yetkilileri kadar kesin konuşmuyor. Gao, "Bir şeyden her zaman şüphelenebilirsiniz. Bilim budur. Hiçbir şeyi göz ardı etmeyin" diyor.
Geçen yıl CDC'den emekli olan, dünyanın önde gelen viroloji ve immünoloji uzmanlarından Gao, şimdi Çin Ulusal Doğa Bilimleri Vakfı'nın başkan yardımcısı.
Çin'de Vuhan Viroloji Enstitüsü (WIV) Laboratuvarı hakkında resmi soruşturma yürütüldüğünü belirten Gao, hükümetin "laboratuvar sızıntısı teorisini" yaptığı resmi açıklamalardan anlaşılandan daha ciddiye almış olabileceğini söylüyor.
Çin'in en iyi ulusal laboratuvarlarından WIV, yılladır koronavirüs türlerini inceliyor.
Gao, hükümetin yürüttüğünü soruşturmanın kendi birimi olan CDC'yi kapsamadığını söylüyor.
Soruşturmayı başka bir hükümet biriminin yapıp yapmadığı sorusuna Gao, "Evet. O laboratuvar uzmanlar tarafından iki kez kontrol edildi" yanıtını veriyor.
Böylece WIV'e yönelik resmi soruşturma, ilk kez doğrulanmış oldu.
Gao, koronavirüs soruşturmasının sonucuyla ilgili bilgisi olmadığını ancak laboratuvara temiz raporu verildiğini duyduğunu belirtiyor.
Covid-19'a neden olan virüsün bir zamanlar yarasalardan geldiği tezi bilim insanları arasında neredeyse kesin olarak kabul ediliyor.
Ancak virüsün yarasalardan insanlara nasıl geçtiği çok daha tartışmalı bir konu.
Yapılan çalışmalarda iki açıklama öne sürülüyor.
Birincisi, virüsün yarasalardan insanlara, farklı hayvanlar aracılığıyla doğal yollarla yayıldığı. Birçok bilim insanı bunun en olası senaryo olduğunu düşünüyor.
Ancak bazı uzmanlar, virüsün bilimsel araştırmalara katılan insanlara bulaştığı teorisini yok saymak için yeterli kanıt olmadığını savunuyor.
Singapur'da çalışan Profesör Vang Linfa, Ocak 2020'de, koronavirüs salgını etkisini göstermeye başlarken çalıştığı WIV'i ziyaret ediyordu.
BBC'ye konuşan Vang, WIV'deki bir meslektaşının o sırada laboratuvarda sızıntı olasılığından endişe ettiğini anlatıyor.
Vang, Singapur'daki Duke-NUS Tıp Okulu'nda Bulaşıcı Hastalıklar Profesörü ve WIV'de aynı uzmanlığa sahip Profesör Şi Zhengli ile düzenli olarak işbirliği yapıyor.
Uzun süredir arkadaş olan Vang ile Şi, yarasa koronavirüsleri konusunda dünyanın en iyi uzmanları arasında.
Vang, Şi'nin kendisine "bir veya iki gün uykusuz kaldığını ve laboratuvarında bilmediği, ancak virüs taşıyan, bir şeye bulaşmış ve dışarı çıkmış bir örnek olduğu" ihtimalinden endişe ettiğini anlattığını söylüyor.
Ancak Şi'nin daha sonra kontrolleri yapmasıyla örneklerde Covid'e neden olan virüse yol açacak kadar yakın başka bir virüse dair hiçbir kanıt bulunmadığı ortaya çıktı.
Vang, Şi veya ekibindeki herhangi birinin laboratuvar sızıntısına dair kanıt buldukları gerçeğini saklama ihtimali olmadığını, o dönemde devamlı akşam yemeği ve karaoke planları yapıldığını söylüyor.
Gizliliği kaldırılmış ABD istihbarat bilgisine göre WIV'de çalışan birkaç araştırmacı 2019'nin sonbahar aylarında "hem Covid-19 hem de yaygın mevsimsel hastalıklarla tutarlı" semptomlarla hastalandı.
Vang, Shi'ye Ocak 2020'de Covid antikorları olup olmadığını görmek için ekibinden kan örnekleri almasını önerdiğini söylüyor.
Vang, yapılan tüm testlerin negatif çıktığını belirtiyor.
Prof. Wang, virüsün Wuhan'daki bir deniz ürünleri pazarından insanlara geçtiğine inananlar arasında.
Yabani hayvanlar da dahil olmak üzere adından anlaşılacağından çok daha fazlasının satıldığı Huanan deniz ürünleri pazarı ile ilk Covid-19 vakaları arasında birçok defa bağlantı kuruldu.
Çin'de bu konuya ilişkin şeffaflık olmasa da birçok bilim insanı, bu bağlantıların laboratuvar sızıntısı teorisini yok saymak için yeterli olduğunu söylüyor.
Mart 2020'de viroloji ve gelişmekte olan hastalıklar alanındaki en seçkin bilim insanları tarafından yazılan, Sars-Cov-2'nin Yakın Kökeni adlı bir makalede "Laboratuvar tabanlı herhangi bir senaryonun makul olduğuna inanmıyoruz" sonucuna varılmıştı.
Ancak makalenin yazarlarından biri, bu sonucun geçerliliği hakkında artık şüpheleri olduğunu söylüyor.
Deniz ürünleri pazarının en makul açıklama olmaya devam ettiğine inanan New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Epidemiyoloji Profesörü olan Ian Lipkin, virüsün kasıtlı olarak tasarlandığına inanmasa da, laboratuvar veya araştırma senaryolarının tamamen göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyor.
Kendi teorisini de öne süren Lipkin, Huanan deniz ürünleri pazarından sadece birkaç yüz metre ötede bulunan, Wuhan Hastalık Kontrol Merkezi tarafından yönetilen başka bir Wuhan laboratuvarına işaret ediyor.
Çin medyasında bu laboratuvarda vahşi yarasalardan binlerce kan ve dışkı örneği toplandığı ve çalışmalar sırasında bazen uygun koruyucu ekipmanın kullanılmadığı yönünde haberler yapıldı.
İngiltere'de Çin Büyükelçiliği tarafından yapılan bir açıklamada, 'Laboratuvar sızıntısı' iddiasının hiçbir dayanğı olmayan, Çin karşıtı güçler tarafından siyasi amaçlarla öne sürülmüş bir yalan olduğu aktarılıyor.
Çin hükümeti ise üçüncü bir teoriyi öne sürüyor.
Hükümet, virüsün laboratuvardan veya pazardan gelmediğini, ülkeye donmuş gıda ambalajlarıyla getirilmiş olabileceğini söylüyor.
Yetkililer, Profesör Gao'nun yorumlarının da bu görüşün daha bilimsel bir versiyonu olarak görülebileceğini belirtiyor, Gao'nun iki ihtimali de yok saymadığını söylüyor.
Gao, "Virüsün nereden geldiğini gerçekten bilmiyoruz. Soru hala açık" diyor.
Çin'in bu sorunun yanıtını aramak için yeterince çalışmadığı fikri ise birçok yerde yankılanıyor.
Basit bir soru gibi görünse de aslında hiç de öyle değil.
Covid-19 nasıl ortaya çıktı?
Kaybedilen her hayat, acı çeken herkes ve acı çekmeye devam edenler için bu sorunun cevabı çok önemli. | Bilim, Koronavirüs, Çin |
Beyin implantı, felçli hastanın yürümesini sağladı | İsviçre'de yapılan araştırmalarda felçli bir kişi, elektronik beyin implantları sayesinde sadece düşünme yoluyla yürüyebildi.
40 yaşındaki Hollandalı Gert-Jan Oskam, bu yöntemle hayatının değiştiğini söyledi.
Oskam, 12 yıl önce geçirdiği bir bisiklet kazasında felç olmuştu.
Elektronik implantlar, omurgasındaki ikinci bir implant aracılığıyla düşüncelerini kablosuz olarak bacaklarına ve ayaklarına iletiyor.
Sistem henüz deneysel aşamada.
İngiltere'de omurga yaralanmaları ile ilgili araştırmalara öncülük eden Spinal Research (Omurga Araştırmaları) adlı yardım kuruluşu bu gelişmeyi "oldukça cesaret verici" olarak değerlendirdi.
Oskam BBC'ye yaptığı açıklamada "Kendimi yeniden yürümeyi öğrenen bir çocuk gibi hissediyorum" dedi.
Oskam ayrıca artık ayakta durabiliyor ve merdiven çıkabiliyor.
"Uzun bir yolculuk oldu ama şimdi ayağa kalkıp arkadaşımla bira içebiliyorum. Bu pek çok insanın farkında olmadığı bir zevk."
Nature dergisinde yayımlanan çalışmayı İsviçreli araştırmacılar yönetti.
Lozan Üniversitesi'nden beyin cerrahı Profesör Jocelyne Bloch, implantları ameliyatla yerleştirdi.
Bloch, sistemin hala araştırma aşamasında olduğunu ve felçli hastaların kullanımına sunulması için uzun yıllar gerektiğini vurguladı.
Ancak ekibin sistemi laboratuvardan çıkarıp mümkün olan en kısa sürede klinik denemeleri başlatmayı amaçladığını söyledi.
Araştırmada yer almayan Spinal Research CEO'su Harvey Sihota, bu teknolojinin genel kullanıma sunulması için daha gidilecek uzun bir yol olmasına rağmen, bu gelişmeyi "oldukça cesaret verici" olarak nitelendirdi:
"Bu gelişme nöroteknolojinin yol haritasında ve omurilik yaralanmasına maruz kalan kişilere işlev ve bağımsızlık kazandırmadaki rolü nedeniyle heyecan verici bir adım."
Oskam'a hareket kazandırma operasyonu Temmuz 2021'de gerçekleştirildi.
Profesör Bloch, beynin hareketi kontrol eden bölgelerinin üzerinde, kafatasının her iki tarafında 5 cm çapında iki delik açtı.
Daha sonra beyin sinyallerini (Oskam'ın yürüme eylemiyle ilgili düşüncelerini) kafasındaki bir kaska bağlı iki sensöre kablosuz olarak ileten disk şeklinde iki implant yerleştirdi.
İsviçreli ekip, bu sinyalleri Oskam'ın omuriliğinin etrafına yerleştirilen ikinci bir implant aracılığıyla bacak ve ayak kaslarını hareket ettirme talimatlarına çeviren bir algoritma geliştirdi.
Profesör Bloch, bu implantı yürümeyle ilgili sinir uçlarına karmaşık bir şekilde bağladı.
Birkaç haftalık eğitimin ardından Oskam yürüteç yardımıyla ayakta durabiliyor ve yürüyebiliyordu.
Lozan'da projeyi yöneten École Polytechnique Fédérale'den (EPFL) Profesör Grégoire Courtine'e göre hareketleri "yavaş ama akıcı".
"Onu bu kadar doğal yürürken görmek çok etkileyici. Bu daha önceki duruma göre bir paradigma değişimini ifade ediyor."
Beyin implantları, Profesör Courtine'in yeniden hareket kazandırma için sadece omurga implantının kullanıldığı daha önceki çalışmasının üzerine inşa edildi.
Omurga implantı, beyinden omurganın hasarlı kısmına giden zayıf sinyalleri güçlendiriyor ve bir bilgisayardan gelen önceden programlanmış sinyallerle daha da güçlendiriliyordu.
Geçen yıl da aynı teknolojiden yararlanılarak omuriliği tamamen kopmuş olan Michel Roccati yeniden yürüyebilmişti.
Her ikisinin de amaçladıkları hareketleri bilgisayarla uyumlu halde tutmaları ve senkronizasyondan çıktıklarında durup sıfırlamaları gerekti.
Beyin implantlarından önce sadece omurga implantı olan Oskam şimdi çok daha fazla kontrole sahip olduğunu söylüyor.
"Daha önce sistemin beni kontrol ettiğini hissediyordum ama şimdi onu ben kontrol ediyorum."
Bu sistemler sürekli olarak kullanılamadıkları gibi hala hantal ve deneysel aşamada.
Hastalar iyileşme sürecinin bir parçası olarak sistemi haftada birkaç kez birer saat kadar kullanıyor.
Yürüme eylemi kaslarını eğittiğinden sistem kapatıldığında da bir dereceye kadar hareket kazanımı gözleniyor, bu da hasarlı sinirlerin yeniden canlanabileceğini gösteriyor.
Nihai amaç ise bu teknolojiyi minyatür hale getirmek. Profesör Courtine'in şirketi Onward Medical, insanların günlük yaşamlarında kullanabilmesi için teknolojiyi ticarileştirmek üzere iyileştirmeler yapıyor.
Courtine, "Gert-Jan kazadan 10 yıl sonra implantı taktırdı. Beyin-omurga bağantısını sağlayan sistemi yaralanmadan birkaç hafta sonra uyguladığımızı düşünün. İyileşme potansiyeli muazzam olur" diyor. | Teknoloji, Bilim, Yaşam, Sağlık |
İlk Suudi kadın astronot Uluslararası Uzay İstasyonu’na doğru yola çıktı | Bir SpaceX roketi, Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) ikinci özel seyahatini gerçekleştirmek üzere Pazar günü fırlatıldı. Ekipte Suudi Arabistan’ın ilk kadın astronotu da yer aldı.
Rayyanah Barnawi ve Ali al-Qarni, Pazar günü ABD'nin Florida eyaletindeki Cape Canaveral'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden SpaceX Falcon 9 roketiyle yola çıktı.
İki Suudi astronot, bir dizi deney gerçekleştirmek için ilk kez özel bir görevle Uluslararası Uzay İstasyonu'na (ISS) gidiyor.
Resmi Suudi Haber Ajansı (SPA), iki astronotun "insan araştırmaları, hücre bilimleri ve mikro yerçekimi ortamında bulut tohumlama" odaklı 14 deney gerçekleştireceğini yazdı.
Kanser kök hücre araştırmalarında uzmanlaşmış bir bilim insanı olan Barnawi, Suudi Arabistan'ın meme kanseri araştırmalarını ilerletmeye odaklanacak.
Astronotlar ayrıca uzay uçuşu sırasında yerde 12.000 Suudi öğrenciyle üç bilinçlendirme deneyi gerçekleştirerek, gelecek nesil bilim insanlarına ve astronot adaylarına ilham vermeyi amaçlıyor.
AX-2 misyonu eski NASA astronotu Peggy Whitson tarafından yönetiliyor ve yine ödeme yapan astronot John Shoffner'i taşıyor.
Geçen yıl Nisan ayında SpaceX, ISS'ye ilk tamamı özel astronot ekibini fırlatmıştı ve bu, Dünya yörüngesine turistik seyahatlerde bir kilometre taşı olarak görülmüştü. | Uzay, Suudi Arabistan, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
Yapay zekanın henüz tehdit etmediği meslekler neler? | Kate Morgan| BBC Worklife
Endüstri Devrimi'nin başından bu yana, elektrikli dokuma tezgahlarından mikroçiplere kadar yeni teknolojiler, iş imkanları karşısında tehdit oluşturdu. Fakat çoğunlukla insanlar mücadeleden üstün çıktı. Bugün ise bazı uzmanlar yapay zekanın gelişmesiyle tehdidin daha önce görülmemiş bir seviyeye ulaştığını, sonunda robotların işimizi elimizden alacağı günün geldiğini söylüyor.
Goldman Sachs’ın Mart 2023’te yayımladığı bir rapora göre üretici yapay zeka, günümüzdeki tüm işlerin çeyreğini yapabilir.
Otomasyon yalnızca ABD ve AB’de 300 milyon kişinin işini alabilir.
Robotların İktidarı: Yapay Zeka Dünyaya Nasıl Hükmedecek?kitabının yazarı Martin Ford, bunun sonuçlarının ağır olabileceği uyarısında bulunuyor:
“Bu sadece bazı bireylerin basına gelecek bir şey olmanın ötesinde sistemsel hale gelebilir” diyor ve ekliyor:
“Aynı anda çok sayıda kişi işsiz kalabilir ve bunun yalnızca bireyler üzerinde değil, tüm ekonomi üzerinde büyük bir etkisi olacaktır.”
Neyse ki tüm haberler kötü değil. Uzmanlar hâlâ yapay zekanın yapamayacağı işler olduğuna dikkat çekiyor. Bunlar genellikle duygusal zeka veya yaratıcı düşünme gibi insana özgü özellikler gerektiren işler.
Bu alanlarda çalışmaya başlamak, yapay zeka tarafından işinizin elinizden alınması ihtimalini azaltabilir.
Ford, “Öngörülebilir gelecekte göreceli olarak düşük riskli gözüken üç alan var” diyor:
“Bunlardan ilki gerçekten yaratıcılık gerektiren işler: Bu işler, bazı şeyleri yeniden düzenlemek veya bir formüle dayalı çalışmak yerine yeni fikirlerle gelip yeni bir şey inşa etmek gereken işlerdir.
Bu, bütün yaratıcı işlerin güvende olduğu anlamına gelmiyor.
Aksine, grafik tasarım veya görsel sanatlarla ilgili işler ilk olarak ortadan kalkabilecek işler olabilir. Günümüzde basit algoritmalar, yapay zekaya milyonlarca görseli hızla analiz ettirip görsel açıdan etkileyici eserler yaratmasını sağlayabiliyor.
Ford, başka türden yaratıcı işlerin güvende olabileceğini ekliyor:
“Bilim, tıp ve hukukta yaratıcı işler hâlâ güvende… İşi yeni yasal stratejiler veya iş stratejileri geliştirmek olan insanlara her zaman ihtiyaç olacak.”
Yaratıcı işlerin ardından güvende olan ikinci kategori ise bireyler arası ilişkilerin önemli olduğu hemşirelik, işletme danışmanlığı veya araştırmacı gazetecilik gibi işler.
Ford, “Bu işlerde insanları çok iyi anlayabilmeniz gerekir. Yapay zekanın bir ilişki geliştirebilecek şekilde davranmaya başlamayı öğrenmesinin çok zaman alacağını düşünüyorum” diyor.
Üçüncü kategori ise “çok fazla hareket, el becerisi ve öngörülemez ortamlarda problem çözme yeteneği gerektiren işler”.
Elektrikçi, tesisatçı, kaynakçı gibi işler bu kategoriye giriyor.
Ford, “Bu tip işlerde her an yeni bir şeyle karşı karşıya kalırsınız” diyor ve ekliyor:
“Otomasyonun en zorlanacağı alan bu tip işler. Bunun gibi işleri robotlara teslim etmek için bilim kurgu filmi seviyesinde bir robota ihtiyacınız var. Örneğin Star Wars’taki C-3PO gibi.”
İnsanlar bu kategorilerdeki işlerde daha güvende olacaklar fakat bu işlerin yapay zekadan tamamen izole olacağını düşünmek de yanlış olur.
ABD’deki Buffalo Üniversitesi’nde çalışma ekonomisi üzerine çalışan akademisyen Joanne Song McLaughlin, sektör fark etmeksizin çoğu işin otomasyona maruz kalabilecek bazı tarafları olduğunu söylüyor:
“Çoğu vakada işin kendisine doğrudan bir tehdit yok fakat işte yapılan görevler değişebilir. İnsanlar arası ilişki kurmaya dair yeteneklerin önemi artacak.
“Yapay zekanın kanser belirtilerini insanlardan daha önce fark edeceğini düşünebiliriz. Gelecekte doktorların bu teknolojiyi kullanacağını düşünüyorum. Ama doktor rolünün tamamen ortadan kalkacağını düşünmüyorum.”
McLaughlin, yapay zekanın kanseri daha başarılı tespit etmesine rağmen hastaların bunu doktorlardan duymak isteyeceğini aktarıyor:
“’İşimin parçası olan hangi görevleri yapay zeka yapabilir veya daha iyi yapabilir’ diye kafa yormanın zekice olduğunu düşünüyorum. Ve yapay zekanın üstleneceği görevlerimizin üzerine neler ekleyebileceğimiz konusunda…”
Buna örnek olarak bankalardaki veznecileri örnek veriyor:
“Eskiden veznecilerin esas görevi iyi para saymakken artık işin bu kısmı makinalarla yapıyor ve vezneciden iyi bir para sayıcısı olmasından çok müşterilerin ihtiyaçlarını anlaması ve ona göre ürünler önermesi bekleniyor.
“Sosyal yetenekler daha önemli hale geldi.”
Ford, yükseköğrenim veya yüksek bir maaşın yapay zekaya karşı güvence sağlamayacağını söylüyor:
“Beyaz yakalı birini, bir taksiciye kıyasla besin zincirinde daha yukarda görebiliriz. Fakat aslında beyaz yakalının geleceği, taksiciye kıyasla daha fazla tehlikede. Çünkü sürücüsüz araçlar hâlâ deneme aşamasında fakat yapay zeka halihazırda rapor yazabiliyor.
“Çoğu durumda eğitimli işçilerin işi, en eğitimsiz işçilere kıyasla daha tehlikede olacak. Otel odalarını temizleyen birinin işinin düşünün. Bu işi robotlara yaptırmak son derece zor olacaktır.”
Özetle dinamik ve değişken ortamlarda, öngörülemez görevler içeren bir iş yapmak yapay zekanın işinizi ele geçirme ihtimalini azaltır. En azından şimdilik. | Robot bilimi, Teknoloji, Bilim, İstihdam, Yaşam, Yapay zeka, Nüfus bilimi |
Yeni Alzheimer ilacı, hastalığın ilerlemesini yavaşlatıyor | Eli Lilly ilaç şirketi, üçüncü faz çalışmalarını tamamladığı "donanemab" ilacının Alzheimer hastalığının ilerlemesini üçte bir oranda yavaşlattığınıaçıkladı.
Uzmanlar, yakın zamana kadar "imkansız" olarak görülen bir durumun gerçekleştiğini belirtiyor.
Bu ilaç, geçtiğimiz Kasım ayında hastalığı yavaşlattığı kanıtlanan "lecanemab" ilacıyla benzer şekilde çalışıyor.
İkisi de antikorlar ve Alzheimer hastalarının beyninde oluşan "beta amiloid" adlı yapışkan maddeyi temizlemek üzere tasarlandı.
Amiloid, beyinde nöronlar arasında biriken bir protein. Bu proteinler, beyinde plakalar oluşturuyor.
İngiltere Ulusal Nöroloji ve Beyin Cerrahisi Hastanesi'nde bilişsel işlev bozuklukları kliniğinde çalışan Dr. Cath Mummery, onlarca yıldır Alzheimer tedavisi için yapılan çalışmaların seyrinin değiştiğini ve tedavi umudu doğduğunu belirtiyor.
Detayları yeni yayımlanan Eli Lilly şirketinin araştırmasına, 1734 erken evredeki Alzheimer hastası katıldı.
Donanemab, bu kişilere, beyinde oluşan plakalar kaybolana dek aylık olarak uygulandı.
Hastalık genelde yüzde 29, araştırmacıların yanıt verme olasılığının daha yüksek olduğunu düşündüğü bir grup hastada ise yüzde 35 oranında yavaşladı.
Ancak tedavinin üçte birlik oranla en sık görülen yan etkisi, beyinde şişme olması.
Bu durum çoğunlukla hafif ya da asemptomatik olarak görüldü.
Ancak yüzde 1,6 oranında tehlikeli boyutlardaydı. İki gönüllü beyinde oluşan şişme sonucu yaşamını yitirdi.
Eli Lilly Müdür Yardımcısı Dr. Mark Mintun, ciddi ve hayati risk oluşturabilse de ilacın sağlayabileceği olası klinik faydaların onları yüreklendirdiğini söyledi.
Şirket, ilacın önümüzdeki aylarda hastanelerde kullanım onayının alınabileceğini açıkladı.
Bristol Üniversitesi'nden Dr. Liz Coulthard ilacın "belirgin yan etkileri" ve uzun vadeli verilerin eksikliğine dikkat çekti ancak "Alzheimer hastalığı olan insanların daha uzun süre iyi bir hayat yaşamasına yardımcı olabileceğini" söyledi. | Bilim, Yaşam, Sağlık |
Hibrit Güneş tutulması, Avustralya'da ilgiyle izlendi: 'Akıllara durgunluk verici' | Nadir görülen Hibrit Güneş tutulmasını izlemek için binlerce kişi tutulmanın dünyada en iyi görüldüğü yer olan Avustralya'nın batısındaki Exmouth kasabasına akın etti.
Bugün Exmouth'ta gökyüzü, Ay'ın bölgenin üzerine 40 km genişliğinde bir gölge oluşturmasıyla yaklaşık 60 saniye boyunca karardı.
Perth kentinin 1200 kilometre kuzeyindeki turistik kasaba normalde 3 binden az kişi yaşıyor.
Ancak yıldız gözlemcileri de kasbaya akın edince, Exmouth'un nüfusu 7 kat arttı.
Exmouth'a seyahat eden turistler ve bilim insanları, sıcaklık düştüğünde, gökyüzü karardığında ve yıldızlar ortaya çıktığında bunu coşkuyla karşıladı.
Hibrit Güneş tutulması, yüzyılda yalnızca birkaç kez meydana gelen nadir bir olay.
Parçalı tutulmalar ise Asya-Pasifik'in diğer bölgelerinde de görüldü.
Hibrit Güneş tutulması, Hint Okyanusu'nda gün doğumunda başladı. Gözlemcilerin tutulma yolunun farklı noktalarında farklı/hibrit aşamalarını görebildiği tutulma Pasifik'te gün batımında sona erdi.
Bazı bölgelerde tam Güneş tutulması görüldü. Bazı bölgelerde halkalı Güneş tutulması olarak bilinen, Ay'ın Güneş'in tamamını tamamen kapatamayacak kadar küçük olduğu tutulmayı ya da parçalı tutulmaları gözlendi.
Batı Avustralya, Doğu Timor ve Batı Papua, tutulmanın en iyi izlendiği yerler oldu.
Ancak yerel saatle 11.27'de (TSİ: 06.27) tam Güneş tutulmasını yalnızca Exmouth Yarımadası'ndakiler izledi.
İzleyicilerden bazıları yerel basına tutulmanın gerçeküstü bir his verdiğini söyledi. Bunu "neredeyse dini bir deneyim" olarak nitelendirenler de vardı.
ABD'den bölgeye gelen Henry, ABC News'e yaptığı açıklamada tutulma için "akıllara durgunluk verici" dedi ve ekledi:
"Sadece bir dakika sürdü, ama gerçekten uzun bir zaman gibi geldi. Buna benzer başka hiçbir şey göremezsin".
Kanadalı Tom Naber de yedinci kez tutulma görmesine rağmen çok duygulandığını aktardı, "Biraz ağladığımı itiraf etmeliyim, inanılmazdı" dedi.
Son hibrit Güneş tutulması Kasım 2013'teydi ve NASA bir sonrakini 2031'de bekliyor. | Uzay, Bilim, Gökbilimi |
Mikroskobik kolit: Birçok kişide teşhis edilmemiş veya yanlış tanı konulmuş bağırsak rahatsızlığı | Smitha Mundasad| BBC Sağlık Muhabiri
İngiltere'de sağlık alanında çalışma yürüten Guts UK adlı yardım kuruluşuna göre, birçok insan teşhis edilmemiş ve yanlış tanı konulmuş bir bağırsak rahatsızlığından muzdarip olabilir.
Mikroskobik kolit kalın bağırsak iltihabı ve sık sık sulu ishale, mide ağrısına, dışkı kaçırmaya, yorgunluğa ve kilo kaybına neden oluyor.
İngiltere'de her yıl yaklaşık 17 bin kişiye bu hastalık teşhisi konuluyor. Uzmanlar gerçek sayının daha yüksek olduğuna inanıyor.
İnflamatuvar (iltihabi) bağırsak hastalıkları için yapılan bazı standart testler bu rahatsızlığı tespit edemiyor.
Ancak yanlış teşhislere rağmen son yıllarda vakaların arttığı belirtiliyor.
Londra'da yaşayan 33 yaşındaki Victoria Rennison'a, 10 yıldan uzun süren semptomların ardından geçen yıl mikroskobik kolit teşhisi konuldu.
Bu sürede birçok uzmana görünmüş ancak kendisinde huzursuz (irritabl) bağırsak sendromu olduğu söylenmiş ve "bununla baş başa bırakılmıştı".
Hastalığın en kötü olduğu zamanlarda bütün gününü ve birçok gecesini tuvalette geçirmiş, acilen tuvalete koştuğu çok olmuştu.
Victoria, "İshal birden başlıyor, çok sulu oluyor ve şiddetli kramplara yol açıyordu" diyor ve şöyle devam ediyor:
"Eskiden sosyal ve dışa dönük biriydim ama dışarı çıkmanın giderek zorlaştığını fark ettim. Evden çıkmak istemiyordum. Çıktığımda da nerede tuvalet var diye önceden araştırmak zorunda kalıyordum."
Victoria'ya nihayet bir bağırsak uzmanının kolonoskopi yapması (bağırsaklarının kamerayla incelenmesi) ve daha da önemlisi, iltihaplı bağırsaktan biyopsi örnekleri almasıyla teşhis konulmuştu.
Daha önceki doktor ziyaretlerinde kolonoskopi yapılmış, ancak biyopsi örnekleri alınmamış ve örnekler mikroskop altına konulduğunda açıkça görülebilen bu durum gözden kaçmıştı.
Teşhis konulmasının ve tedavi edilmesinin büyük bir rahatlama olduğunu söylüyor.
"Küçük bir çocukla bu şekilde yaşamaya devam etmek mümkün değildi. Sonunda bir parça normallik kazanmış gibi hissediyorum."
Guts UK CEO'su Julie Harrington, sağlık hizmeti sunanlara eğitim vermenin, farkındalığı artırmaya devam etmenin ve araştırmalara yatırım yapmanın çok önemli olduğunu belirtiyor:
"Binlerce insanın mikroskobik kolitin zayıflatıcı semptomlarından muzdarip olması son derece üzücü.
"Bu hastalığa yakalanan çoğu kişi bağırsaklara özgü steroidler ya da semptomları hafifleten ilaçlarla kolayca tedavi edilebilir, ama ilk ve en önemli adım teşhis konulmasıdır."
Liverpool Üniversitesi'nden Profesör Chris Probert da miktroskobik kolit vakalarındaki artışı şöyle açıklıyor:
"Bu vakaların neden arttığı net değil, ancak muhtemelen semptomlar konusunda artan farkındalığın daha fazla teşhise yol açması ve çevresel faktörlerin bir karışımından kaynaklanıyor.
"İyi haber şu ki, etkili tedaviler var ve semptom gösterenler hekimleriyle konuşup yardım alabilir." | Bilim, İngiltere, Sağlık |
Havacılık sektöründe karbon azaltımı ‘bilet fiyatlarını artıracak’ | İngiltere’de Sustainable Aviation (Sürdürülebilir Havacılık) adlı birlik, sektördeki karbon salımı azaltma faaliyetlerinin bilet fiyatlarını artıracağını açıkladı.
Bunun nedenleri arasında, karbon salımı daha düşük olan yakıtların daha pahalı olması ve şirketlerin bu farkı müşterilerine yansıtma ihtiyacı gösterildi.
British Airways gibi havayolları, Heathrow gibi havalimanları ve Airbus gibi uçak üreticilerinin üye olduğu birlik, artan fiyatların az sayıda kişiyi uçmaktan vazgeçireceğini, 2050’ye gelindiğinde yıllık yolcu sayısının 250 milyona çıkmasının beklendiğini duyurdu.
Net sıfır karbon salımı hedefine ulaşabilmek için İngiltere’de 2050’ye gelindiğinde tüm uçuşların dörtte üçünün sürdürülebilir yakıtlarla gerçekleştirilmesi bekleniyor.
Bu yakıt tarımsal atıklar gibi kaynaklardan üretiliyor ve geleneksel jet yakıtlarına göre yüzde 70 daha az karbon salımına yol açıyor.
Fakat maliyeti de geleneksel yakıtların kat kat üzerinde.
Şirketlerin geri kalan karbon salımlarının etkilerini nötrlemek için yapması gereken harcamalar da ek maliyetlere yol açacak.
İngiltere’de sürdürülebilir yakıt üretimi için, hükümetin de yatırımlarıyla yeni tesisler planlanıyor. Bunların sayısı beşe kadar çıkabilir.
Sıvı yakıt yerine elektrikle çalışan uçaklar da sektörün denemekte olduğu bir diğer teknoloji.
Bugüne kadar çok sayıda elektrikli uçuş gerçekleştirilse de, taşınması gereken pillerin ağırlığı, bunların ticari uçaklarda kullanılmasının önüne geçiyor.
Orta vadede bu durumun değişmesi beklenmediği için sektör elektrikli uçaklardansa daha düşük karbon salımı olan yakıtlara odaklanmış durumda. | İklim değişikliği, Teknoloji, Bilim, İngiltere, Hava taşımacılığı |
İşitme kaybı olanların cihaz kullanması demans riskini azaltabilir | 10 yılı aşkın sürede 438 bine yakın kişinin verileri incelenerek yapılan bir araştırmaya göre, işitme kaybı olan kişilerin erken aşamada işitme cihazı kullanması demans riskini azaltmaya yardımcı olabilir.
Sonuçları tıp dergisi Lancet'te yayımlanan araştırma, duyma kaybının demans (bunama) üzerindeki potansiyel etkisini ve demansın sağlık sistemi üzerindeki yükünü azaltmada işitme cihazlarının önemli bir rol oynayabileceğini gösteriyor.
Demans, hafızayı, düşünmeyi ve günlük aktiviteleri gerçekleştirme becerisini etkileyen çeşitli hastalıklar için kullanılan genel bir terim.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre şu anda dünyada 55 milyon demans hastası var. Bu sayının 2050'ye kadar üç katına çıkması bekleniyor.
Yaşlı nüfusun giderek artması nedeniyle demans sağlık alanında en büyük tehditlerden biri olarak görülüyor.
Araştırma, duyma kaybı olan ama işitme cihazı kullanmayan kişilerin duyma kaybı olmayanlara göre demans riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. İşitme cihazı kullanılması halinde bu risk duyma kaybı olmayan kişilerle aynı seviyeye geriliyor.
Lancet'in demansın önlenmesi konusunda yaptığı 2020 tarihli çalışmada, dünya çapında demanslı hastaların yüzde 8'inin işitme kaybı ile bağlantılı olabileceği ortaya konmuştu.
Çin Shandong Üniversitesi'nden Profesör Dongshan Zhu, orta yaş döneminde işitme kaybının demans bakımından müdahale edilebilir en önemli risk faktörü olduğuna dair verilerin arttığını söyledi.
Zhu, demans riskini azaltmada işitme cihazının etkisi konusundaki belirsizliğin ise bu çalışmayla ortadan kalktığını belirterek "Araştırmamız, duyma kaybının demans üzerindeki potansiyel etkisini azaltmada işitme cihazlarının en az müdahale içeren ve en ucuz yöntem olduğuna dair en iyi kanıtları sunuyor" dedi.
Çalışmada, İngiltere'deki Biobank araştırmasında ortalama yaşı 56 olan 438 bine yakın kişi, ortalama 12 yıl izlendi.
Araştırmacılar, normal duyma becerisine sahip kişilere kıyasla duyma kaybı olan ve işitme cihazı kullanmayan kişilerde her tür nedene bağlı demans riskinin yüzde 42 arttığını tespit ederken, cihaz kullanan kişilerde risk artışına rastlamadı.
Bu oran, işitme kaybı olan ve cihaz kullanmayan kişilerde yüzde 1,7 riske denk geliyor, duyma kaybı olmayan veya olsa bile cihaz kullanan kişilerde ise bu oran yüzde 1,2.
Profesör Zhu, işitme kaybı olan pek çok kişinin cihaz kullanmadığını söylüyor.
"Duyma kaybı 40'lı yaşlarda başlayabilir ve demans teşhisi öncesinde 20-25 yıl boyunca kademeli bir bilişsel düşüş yaşanır. Bulgularımız, işitme kaybı başladığında cihazların erken kullanımının önemini gösteriyor."
Zhu'nun önerileri arasında şunlar yer alıyor:
Londra'daki UCL Üniversitesi'nde Profesör Robert Howard, araştırmada yer almadı ve çalışmaya ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
"Bu geniş ve iyi yürütülmüş bir çalışma, ama arada bağlantı olması durumunu neden-sonuç şeklinde anlamamak gerektiğini unutmamalı.
"İşitme cihazları kullanarak demansın önlenebileceğine şüpheli yaklaşıyorum. Bu bağlantı, demans başlamış kişilerin cihaz kullanımını zor bulmalarını gösteriyor muhtemelen.
"Ama işitme cihazları kişilerin izole olmasını önlemede ve yaşam kalitesini artırmada önemli olduğundan kullanımı zaten teşvik edilmeli."
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) demansla ilgili şu bilgileri paylaşıyor:
Demans, hafızayı, düşünmeyi ve günlük aktiviteleri gerçekleştirme becerisini etkileyen çeşitli hastalıklar için kullanılan genel bir terim. Alzheimer en yaygın türü ve vakaların yüzde 60-70'ini oluşturuyor.
Hastalık zamanla daha da kötüleşir. Çoğunlukla yaşlı insanları etkiler ama her insan yaşlandıkça bu hastalığa yakalanmayabilir.
Demans riskini artıran etkenler arasında şunlar var:
Şu anda dünya genelinde 55 milyondan fazla insan demans hastası var ve bunların %6 0'ından fazlası düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor. Her yıl yaklaşık 10 milyon yeni vaka ortaya çıkıyor.
Demans, beyni etkileyen çeşitli hastalıklar ve yaralanmalardan kaynaklanıyor. Alzheimer hastalığı demansın en yaygın şekli.
Demans başlıca ölüm nedenleri arasında 7. sırada ve küresel olarak yaşlı insanlar arasında engellilik ve bağımlılığın başlıca nedenlerinden biri.
Demansın 2019'daki küresel maliyeti 1,3 trilyon dolara ulaştı ve bunun yaklaşık % 50'si, günde ortalama 5 saat bakım ve gözetim sağlayan gayri resmi bakıcılardan (örneğin aile üyeleri ve yakın arkadaşlar) kaynaklanıyor.
Kadınlar demanstan hem doğrudan hem de dolaylı olarak çok daha fazla etkileniyor. Kadınlar demans nedeniyle daha yüksek engellilik ve ölüm oranıyla yaşıyorlar. | Bilim, Sağlık |
60 yeni genetik bozukluk tespit edildi, binlerce çocuğa teşhis konuldu | James Gallagher| BBC Sağlık ve Bilim Muhabiri
İngiltere ve İrlanda'da yapılan bir çalışmayla 60 yeni genetik bozukluk tespit edildi ve ciddi gelişimsel bozuklukları olan binlerce çocuğa teşhis konuldu.
Teşhis için çocukların ve ebeveynlerinin genetik kodları (DNA'ları) analiz edildi.
Çocukları etkileyen binlerce farklı genetik bozukluk bulunuyor.
Teşhis konulması daha iyi bir bakımın yolunu açabileceği gibi, ebeveynlerin daha fazla çocuk sahibi olup olmamaya karar vermelerine yardımcı olabilir ya da sadece durumlarına dair bir açıklama sağlayabilir.
Tek tek ele alındığında bu genetik bozukluklar nadir, ancak toplu bakıldığına İngiltere'de her 17 kişiden birini etkiliyor.
İngiltere ve İrlanda'da 10 yıl boyunca yürütülen Gelişimsel Bozuklukları Araştırma çalışması, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS), üniversiteler ve DNA analizinde uzmanlaşmış Sanger Enstitüsü arasında işbirliğiyle yapıldı.
Bulgular arasında araştırmacılar Turnpenny-Fry sendromunu keşfetti. Bu sendrom, DNA'mızdaki bir genetik talimatta meydana gelen hatalardan kaynaklanıyor ve öğrenme güçlüklerine yol açıyor. Aynı zamanda büyümeyi de etkileyen bozukluğun belirtileri arasında, geniş bir alın ve seyrek saçlar göze çarpıyor.
Jessica Fisher'ın araştırmaya katılan oğlu Mungo'ya bu sendrom teşhisi kondu.
O zamanlar, dünyada bu teşhis konulan sadece iki kişiden biriydi. Diğer çocuk Avustralya'daydı ve çarpıcı bir benzerlikleri vardı.
Jessica daha sonra, şu anda Amerika, Brezilya, Hırvatistan ve Endonezya da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından 36 aileden oluşan online bir destek grubu kurdu.
Jessica, "Çocuğunuzun nadir görülen bir genetik bozukluğa sahip olduğunu öğrenmek yıkıcı bir şey, ama tanı koymak bizi bir araya getirmenin anahtarı oldu" dedi.
Çalışma, açıklanamayan bozuklukları olan 13 bin 500 ailenin genetik kodunu analiz etti ve bunlardan 5 bin 500'üne tanı koyabildi.
New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan sonuçlar, bu bozukluklardan 60'ının yeni durumlar olduğunu ortaya koydu. Bunların çoğu kalıtsal bozukluklar değil, gebelikte kendiliğinden oluşan hatalardı.
Exeter Üniversitesi'nden Profesör Caroline Wright çalışmayla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
"Yeni genetik bozukluklar bulmayı başardık, bu da sadece çalışmadaki insanların değil, gelecek nesillerin de bundan büyük fayda sağlaması demek.
"Genetik tanı almak aileler için son derece önemli. Bu sayede aynı durumdan etkilenebilecek diğer ailelerle konuşabilir ve çok daha kişiye özgü bir hastalık yönetim ve nihayetinde tedavi hedefleyebilirler."
Çalışmaya katılan çocukların yaklaşık dörtte birinin tedavisi, net bir teşhis konulduktan sonra değiştirildi.
Turnpenny-Fry sendromunun keşfi, Dasha Brogden'in kızı Sofia'ya henüz bir aylıkken teşhis konulmasını sağlamıştı.
Teşhis, bu bozukluk olan kişilerde kalp rahatsızlıkları olasılığının farkına varılmasını ve şimdi neredeyse üç yaşında olan Sofia'nın iki aylıkken ameliyat olmasını sağlamış.
Dasha, "Teşhis konulması ne bekleyeceğimiz konusunda bize çok yardımcı oldu. Bu rahatsızlığa resmi tanı konmadan önceki ailelerin yaşadıklarına kıyasa biz şanslıydık" dedi. | Bilim, Sağlık |
Gana, sıtma aşısını onaylayan ilk ülke oldu | Gana, R21 adı verilen yeni sıtma aşısını onaylayan ilk ülke oldu. Aşıyı geliştiren bilim insanları aşıyı, “dünyayı değiştirebilecek” bir çalışma olarak nitelendiriyor.
R21 aşısı, önceki girişimlerin aksine oldukça etkili görünüyor.
Afrika ülkesindeki sağlık yetkilileri, henüz kamuoyuna açıklanmayan güvenlik ve etkililik oranlarının ölçüldüğü nihai testlerin ardından aşının kullanımına onay verdi.
Dünya Sağlık Örgütü de aşıyı onaylamayı düşünüyor.
Her yıl çoğu küçük çocuklar olmak üzere yaklaşık 620 bin kişi sıtma nedeniyle hayatını kaybediyor.
Bilim insanları, sıtmadan korunmak için 100 yıldan uzun bir zamandır çeşitli aşılar üzerinde çalıştı.
Burkina Faso’daki ön çalışmalarda R21 aşısının, üç başlangıç dozu ve ardından bir yıl sonra vurulacak hatırlatma dozu ile yüzde 80’e kadar etkili olduğu belirlendi.
Aşının kitlesel kullanımı, yaklaşık 5 bin çocuğun yer aldığı nihai test sonuçlarına dayanıyor. Geçen yılın sonunda paylaşılması beklenen veriler hala resmi olarak yayımlanmadı. Ancak sonuçlar Afrika’daki bazı ülkelerin hükümet yetkilileri ve bilim insanlarıyla paylaşıldı.
BBC, nihai verileri henüz görmedi. Ancak daha önceki çalışmalara benzer bir tablonun ortaya çıktığı ifade edildi.
Gana Gıda ve İlaç Kurumu, aşının beş aylık ile üç yaş arasındaki çocuklarda kullanımına onay verdi.
Dünya Sağlık Örgütü gibi diğer Afrika ülkeleri de verileri inceliyor.
Aşının geliştirildiği Oxford Üniversitesi'ndeki Jenner Enstitüsü'nün direktörü Prof Adrian Hill, “R21'in önümüzdeki yıllarda çocuklarda sıtma ölümleri üzerinde büyük bir etki yaratmasını bekliyoruz” dedi.
Hill, aşının uzun vadede sıtmanın yok edilmesine yönelik hedeflere de büyük katkı sunacağını söyledi.
Her bir doz R21’in birkaç dolara mal olması bekleniyor.
Serum Institute CEO’su Adar Poonawalla, söz konusu aşının geliştirilmesinin oldukça zor süreçlerden geçtiğini kaydetti. | Bilim, Sağlık |
İngiltere'de kanser araştırması: 'Tümörlerin değişim yeteneği sonsuz, erken teşhis hayati önem taşıyor' | Bilim insanlarına göre, kanserin nasıl yayıldığına ilişkin ilk kez yapılan bir analiz, tümörlerin değişim geçirme ve canlı kalma konusunda "neredeyse sonsuz" bir yeteneği olduğunu ortaya koyuyor.
9 yıl boyunca akciğer kanserlerini takip eden araştırma ekibi, karşı karşıya kaldıkları korkunç güç karşısında "şaşkınlık" içinde kaldı.
Araştırmacılar, yakın zamanda herkese ve her kanser türüne uyacak "evrensel" bir tedavinin mümkün olmaması nedeniyle önleme konusuna daha fazla odaklanmak gerektiği sonucuna vardı.
İngiltere Kanser Araştırmaları Vakfı, kanserin erken teşhisinin hayati önem taşıdığını söyledi.
TracerX başlıklı çalışma, kanserlerin nasıl geliştiğine ve yayılmalarına neyin sebep olduğuna dair en derinlemesine analiz özelliği taşıyor.
Kanserler sabit ve değişmez değil, zaman içinde değişir ve gelişir. Daha agresif hale gelebilirler ve bağışıklık sisteminden daha iyi kaçabilir ve vücuda yayılabilirler.
Bir tümör, bozulmuş tek bir hücre olarak başlar ve hepsi biraz farklı şekillerde mutasyona uğramış milyonlarca hücrenin karışımına dönüşüyor.
TracerX, akciğer kanseri hastalarında bu çeşitliliği ve zaman içinde nasıl değiştiğini izledi ve sonuçların farklı kanser türlerinde de geçerli olacağını söyledi.
Londra'daki Francis Crick Enstitüsü ve UCL Üniversitesi'nden Profesör Charles Swanton, daha önce hiç bu ölçekte bir çalışma yapılmadığını belirtti.
İngiltere'deki 13 hastanede tedavi gören 400'den fazla kişiden, hastalık ilerledikçe akciğer kanserlerinin farklı bölgelerinden biyopsiler alındı.
Tümörlerin uyum sağlama becerisinin kendisini şaşırttığını belirten Swanton, "Bu konuda çok iç karartıcı konuşmak istemem ama bir tümörün neredeyse sonsuz bir şekilde evrilme olasılığı var ve geç evre bir tümörün birkaç yüz milyar hücreye sahip olduğu göz önüne alındığında, geç evre hastalığı olan tüm hastalarda tedavinin zorlu bir iş olduğunu" söyledi.
Herkes ve her kanser türü için "Evrensel tedaviler bulabileceğimizi sanmıyorum" diyen Swanton, "En büyük etkiyi yaratmak istiyorsak önleme, erken teşhis ve nüksetmenin erken tespitine odaklanmamız gerekiyor" vurgusunu yaptı.
Obezite, sigara, alkol ve kötü beslenme bazı kanser risklerini artırıyor.
Vücuttaki enflamasyon (iltihaplanma-yangı) ile mücadele etmek de kanseri önlemenin bir yolu olarak görülüyor.
Hava kirliliğinin akciğer kanserlerine neden olması ve enflamatuar bağırsak hastalığının kolon kanseri riskini artırması muhtemelen enflamasyon kaynaklı olabilir.
Kanserin evrimsel analizi, Nature ve Nature Medicine dergilerinde yedi ayrı çalışmada yayımlandı.
Araştırma şunları ortaya koydu:
Araştırmacılar, bulguların gelecekte bir hastanın tümörünün nasıl yayılacağını tahmin etmelerine ve uygun tedaviyi uyarlamalarına yardımcı olabileceğini umuyor.
Kanser Vakfı'ndan Dr. David Crosby, "TracerX'ten elde edilen heyecan verici sonuçlar, kanserin ilerledikçe gelişen bir hastalık olduğuna dair anlayışımızı geliştiriyor; bu da geç evre kanserlerin başarılı bir şekilde tedavi edilmesinin çok zor olabileceği anlamına geliyor" dedi ve ekledi:
"Bu durum, kanserleri gelişimlerinin en erken aşamalarında tespit etmemize ya da oluşmalarını engellememize yardımcı olacak daha fazla araştırmanın hayati önemini gösteriyor." | Bilim, Kanser, Sağlık |
Sperm sayısını ve kalitesini neler etkiliyor? | Son yıllarda sperm sayısı ve kalitesinin dünya çapında düştüğüne dair birçok çalışma yapılıyor ancak bunun kısırlığa yol açabileceği şimdiye kadar çok konuşulmuyordu. Bilim insanları çevresel faktörlerin ve bireysel seçimlerin erkeklerin üreme sağlığı üzerindeki etkilerini inceliyor.
2022'de yapılan biraraştırmayagöre, erkeklerde görülen kısırlık, dünyada tüm kısırlık vakalarının yaklaşık yarısını oluşturuyor ve erkek nüfusunun yüzde 7'sini etkiliyor.
Ancak erkeklerde kısırlık, kısmen sosyal ve kültürel tabulardan dolayı, kadınlara kıyasla çok az konuşuluyor, bu yüzden birçok erkek sessizce acı çekiyor.
Erkeklerin çoğu için kısırlığın nedenleri ise hala açıklanamıyor.
Yeni araştırmalar, sorunun gitgide kötüleştiğine işaret ediyor.
Avrupa Çevre Bilimleri (Environmental Sciences Europe) adlı bilim dergisinde yayımlanan birçalışmayagöre hava kirliliği, erkeklerde sperm kalitesinde düşüşe yol açıyor.
Bunun da bireyler ve toplumlar için ciddi sorunlar doğuracağından endişeleniliyor.
Son yüzyılda dünya nüfusunda ciddi bir artış yaşandı.
Bundan 70 yıl önce dünyada 2,5 milyar kişi yaşıyordu.
2022'de ise küresel nüfus 8 milyara ulaştı.
Ancak son zamanlarda nüfus artışındaki hız, ağırlıkla sosyal ve ekonomik faktörler nedeniyle yavaşladı.
Araştırmalar, dünya çapında doğum oranlarının rekor seviyede düştüğüne işaret ediyor.
Dünya nüfusunun yüzde 50'den fazlası, doğurganlık oranının kadın başına iki çocuğun altında olduğu ülkelerde yaşıyor.
Bunun da, yeni göçler olmadıkça nüfusların kademeli olarak azalmasına yol açması öngörülüyor.
Uzmanlara göre doğum oranlarındaki bu düşüş, kadınların artan finansal bağımsızlığı ve üreme sağlıkları üzerinde daha fazla kontrole sahip olmaları gibi olumlu gelişmelerden de kaynaklanıyor.
Öte yandan araştırmalar doğum oranları düşük ülkelerde çok sayıda kişinin daha fazla çocuk sahibi olmak istediğini ancak sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı çocuk sahibi olmama kararı aldığını gösteriyor.
Diğer taraftan, kişilerin çocuk sahibi olmasını engelleyen bazı fiziksel faktörler de doğum oranlarındaki düşüşü etkiliyor.
Araştırmalar, erkeklerde sperm sayılarının azaldığını, testosteron düzeylerinin düştüğünü, erektil disfonksiyon (sertleşme bozukluğu) ve testis kanseri vakalarının arttığını gösteriyor.
İskoçya'daki Dundee Üniversitesi'nde üreme alanında tıbbi araştırmalar yapan ve pratisyen jinekolog olan Sarah Martins Da Silva, "Spermler mükemmel hücreler. Çok küçükler, yüzebiliyorlar ve vücudun dışında yaşamaya devam edebiliyorlar. Başka hiçbir hücre bunu yapamıyor" diyor.
Görünüşte küçük değişiklikler, bu son derece uzmanlaşmış hücreler, ve özellikle bir yumurtayı dölleme yetenekleri üzerinde ciddi bir etkiye sahip olabiliyor.
Üremede bu hücrelerin en önemli yönleri, etkili bir şekilde hareket etme yetenekleri, şekilleri, boyutları ve sayıları.
Erkekler kısırlık testi yaptırdığında bunlar inceleniyor.
Sperm sayısının üremede çok ciddi rol oynadığını söyleyen Kudüs İbrani Üniversitesi'nde epidemiyoloji profesörü olan Hagai Levine, "Genelde bir mililitre meni içerisinde 40 milyon spermin altına düştüğünüzde üremede sorunlar görmeye başlarsınız" diyor.
Levine'in 2022'de yaptığı bir çalışmada, 1973-2018 yılları arasında sperm sayısının her yıl ortalama olarak yüzde 1,2 oranında düştüğü tespit edildi.
2000 yılından itibaren ise azalma oranı yüzde 2,6'nın üstüne çıktı.
Levine, bu hızlanmanın çevresel veya yaşam tarzı faktörlerinin neden olduğu epigenetik değişikliklere, yani genlerin çalışma düzenindeki değişikliklere bağlı olabileceğini söylüyor.
Levine, bu azalmanın nesilden nesile arttığını düşünüyor.
"Sperm sayısındaki azalma erkeklerde, belki de insanlıkta kötü sağlığın göstergesi" diyen Levine, "Bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıyayız ve bu sorunu geri döndürebilecek miyiz bilmiyoruz" ifadelerini kullanıyor.
Uzmanlar, bireysel yaşam tarzı değişikliklerinin sperm kalitesindeki düşüşü durdurmak için yeterli olamayabileceğini, havadaki zehirli kirleticiler gibi çok daha geniş çevresel tehditlerle mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor.
İngiltere'deki Nottingham Üniversitesi'nde veterinerlik alanında öğretim görevlisi ve araştırmacı olan Rebecca Blanchard, evlerde bulunan kimyasalların erkeklerin üreme sağlığı üzerindeki etkilerini araştırıyor.
İnsanlarla yakın bir yaşam sürdüren ve aynı ortamları paylaşan köpekleri gözlemleyen Blanchard, bazı kimyasalların hormon sistemlerimizi bozabileceğini ve hem köpeklerin hem de erkeklerin üreme sağlığına zarar verebileceğini ortaya koyuyor.
Blanchard'ın araştırması, ağırlıkla plastiklerde ve gündelik ev eşyalarında bulunan kimyasalları inceliyor.
Blanchard'ın bulguları, plastiklerin, evde kullanılan ilaçların, gıda zincirinde ve havada bulunan kimysalların doğurganlığa verdiği zararları gösteren diğer birçok araştırmayla örtüşüyor
Bu kimyasalların erkeklerin yanı sıra kadınları ve bebekleri de etkilediği düşünülüyor.
Yapılan araştırmalar, 'siyah karbon', 'sonsuz kimyasallar' ve ftalatların rahimden bebeklere ulaştığı tespit edildi.
Öte yandan iklim değişikliğinin de erkeklerin üreme sağlığını etkilediği düşünülüyor.
Hayvanlar üzerinde yapılan birçok çalışma, spermin yükselen hava sıcaklıklarına karşı savunmasız olduğunu öne sürüyor.
Sıcak hava dalgalarının böceklerde sperm kalitesini düşürdüğü gözlemleniyor.
İnsanlarda da benzer etkiler tespit ediliyor.
2022'de yapılan biraraştırma, küresel ısınmanın veya sıcak ortamlarda bulunmanın sperm kalitesini olumsuz etkilediğini öne sürüyor.
Çevresel etkilerin yanı sıra kötü beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik, stres ve alkol ile uyuşturucu kullanımı gibi bireysel yaşam tercihleri erkeklerin üreme sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.
Öte yandan erkeklerde ileri yaşta çocuk sahibi olmanın da sperm kalitesini etkilediği düşünülüyor.
Uzmanlar egzersiz ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarını öneriyor.
Blanchard, organik gıdaların ve plastiksiz ürünlerin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. | Kirlilik, İklim değişikliği, Bilim, Sağlık |
Bir araştırmaya göre İspanya'da 3000 yıl önce uyuşturucu kullanılıyordu | George Wright| BBC News
Yeni bir araştırmaya göre, yaklaşık 3000 yıl önce İspanya'da insanlar halüsinojenik uyuşturucular kullanıyordu.
İspanya'ya bağlı Minorka adasındaki bir mezar alanından elde edilen saç tellerini inceleyen bilim insanları, eski insan uygarlıklarında bitki ve çalılardan elde edilen uyuşturucuların kullanıldığını söylüyor.
Bu verilerin, Avrupa'da insanların halüsinojenik (merkezi sinir sistemini etkileyerek halüsinasyon görmeye yol açan) uyuşturucular kullandığına dair en eski doğrudan kanıt olduğuna inanılıyor.
Araştırmacılar, bu uyuşturucuların hezeyana ve halüsinasyonlara yol açtığını tespit etti.
Scientific Reports dergisinde yayımlanan bulgular, Minorka'nın güneybatı yakasındaki Es Càrritx mağarasında insan faaliyetlerine işaret ediyor.
200'den fazla mezar barındıran mağaranın M.Ö. 800 yılına kadar yaklaşık 600 yıl boyunca ritüel ve cenaze alanı olarak işlev gördüğüne inanılıyor.
Araştırmacılar, kuvvetli uyuşturucu potansiyeline sahip maddelerin mağarada düzenlenen ritüellerin bir parçası olarak kullanılmış olabileceğini tespit etti. Bu ayinlerde "bitkisel uyuşturucuların yan etkilerini kontrol edebilen" şamanlar yer almış olabilir.
Eski ritüeller sırasında kırmızıya boyanmış olan ve birden fazla kişiye ait olabilecek saç tutamlarının analizinde üç psikoaktif madde tespit edildi.
Halüsinasyonlara neden olan atropin ve skopolaminin yanı sıra, enerji ve uyanıklığı artıran efedrine de rastlandı.
Mağarada ayrıca kapaklarına spiral motifler işlenmiş kaplar da bulundu. Bazı bilim insanları bu oymaları, halüsinojenlerin etkisi altındaki bir kişinin "değişen bilinç durumları" ile ilişkilendirdi.
Avrupa'da tarih öncesi uyuşturucu kullanımına ilişkin önceki kanıtlar, sanatsal tasvirlerde uyuşturucu bitkilerin görülmesi gibi dolaylı kanıtlara dayanıyordu. | Avrupa, Arkeoloji, Bilim |
Çinli araştırmacılar Covid'in kaynağıyla ilgili verileri yayımladı: 'Kesin kanıt yok' | Victoria Gill| BBC Bilim Muhabiri
Çin'de bir araştırma ekibi, Covid-19 salgınıyla bağlantılı olarak üç yılı aşkın bir süre önce pazardan alınan örneklerin analizini yayımladı.
Araştırma bulgularını içeren ve Nature dergisinde yayımlanan hakemli çalışma, yabani hayvanların satıldığı alanlardan toplanan ve koronavirüs testi pozitif çıkan örneklerde hayvanlara ait DNA'lara rastlandığını gösteriyor.
Huanan deniz ürünleri ve yaban hayvan pazarı, koronavirüsün kaynağının araştırılmasında odak noktası olmuştu.
Ancak bu çalışma, 2020 yılında pazardan alınan biyolojik kanıtlar üzerine yapılan ilk hakemli çalışma oldu.
Virüsün pazarda satılan hayvanlarla ilişkilendirilmesi, salgının nasıl başladığına dair yeni sorgulama alanları açabilir.
Araştırma, koronavirüs testi pozitif çıkan sürüntü örneklerinin aynı zamanda yaban hayvanlarına ait genetik materyal içerdiğini ortaya koyuyor.
Bazı bilim insanları bunu, hastalığın virüs taşıyan bir hayvandan insana bulaştığının kanıtı olarak değerlendiriyor.
Diğer araştırmacılar ise bulguların yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini söylüyor.
Alınan örneklerin genetik içeriğinin kamuoyuna açıklanmasının neden üç yıl sürdüğü sorusu da yanıt bekliyor.
Bir başka teori de virüsün Wuhan'daki bir laboratuvardan yanlışlıkla sızdığı iddiası üzerinde yoğunlaşıyor.
Çinli araştırma ekibi çalışmalarının ilk versiyonunu Şubat ayında internette yayımlamış, ancak pazardan toplanan örneklerin içerdiği genetik bilgilerin tamamı yayımlanmamıştı.
Daha sonra başka bir uluslararası araştırma ekibi, genetik dizilimlerin bilimsel bir veri paylaşım sitesinde yayımlandığını fark edip, hayvan pazarından alınan bu önemli örneklerin ortaya çıkardıklarına ilişkin kendi değerlendirmelerini paylaştı.
Nature dergisinde yayımlanmadan önce diğer bilim insanları tarafından da doğrulanan bu yeni analiz, pazarın içindeki tezgahlardan, kafeslerden ve makinelerden toplanan bu örneklerin içeriği hakkında önemli ayrıntılar barındırıyor.
Çinli araştırma ekibinin makalesi, yabani hayvanların satıldığı alanlardan toplanan bazı örneklerde koronavirüs testinin pozitif çıktığını gösterdi.
Analizler ayrıca, başta rakun köpekleri olmak üzere virüse karşı hassas olduğu bilinen hayvanların bu pazarda canlı olarak satıldığını gösterdi.
Ancak Çinli araştırmacılar, çalışmalarında elde ettikleri bulguların, salgının nasıl başladığını kesin olarak kanıtlamakta yetersiz kaldığını belirttiler.
Makalede, "Bu çevresel örnekler hayvanların enfekte olduğunu kanıtlayamaz" deniyor.
Virüsün pazara bir hayvan yerine enfekte olmuş bir kişi tarafından getirilmiş olma ihtimali de devam ediyor.
2020'de ortaya çıktığından bu yana SARS-CoV-2 virüsünün kökenine ilişkin genetik araştırmada yer alan Glasgow Üniversitesi viroloğu Profesör David Robertson, "Bu çok önemli veri setinin artık yayınlanmış olması ve başkalarının üzerinde çalışabilmesi çok önemli" değerlendirmesinde bulundu.
Robertson örneklerin içeriğinin "oradaki hayvanlara muhtemelen virüs bulaştığına dair ikna edici bir kanıt" olduğunu da sözlerine ekledi.
"Önemli olan kanıtların bütünüdür. Bunu Wuhan'daki ilk Covid-19 vakalarının pazarla bağlantılı olduğu gerçeğiyle bir araya getirdiğinizde, pazardaki bir hayvandan yayılmanın burada meydana geldiğine dair güçlü bir kanıttır."
Yayınlanan bulgular, laboratuvar sızıntısı teorisinin ABD'deki yetkililer arasında zemin kazanmaya başladığını gösteren bir ortamda geldi.
Çin hükümeti virüsün laboratuvardan kaynaklandığı yönündeki iddiaları reddetti. Ancak Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve ABD Enerji Bakanlığı artık bu senaryonun "en olası" senaryo olduğuna inandıklarını belirtiyor.
Çeşitli ABD kurumları bu konuda farklı sonuçlara vardı; ancak FBI direktörü 1 Mart'ta yaptığı açıklamada Pekin'i "çalışmaları engellemek ve şaşırtmak için elinden geleni yapmakla" suçlamış ve büronun "uzunca bir süredir" laboratuvar sızıntısı teorisine ikna olduğunu söylemişti.
FBI'ın bulgularını kamuoyuna açıklamaması bazı bilim insanlarını hayal kırıklığına uğrattı. | Bilim, Koronavirüs, Çin |
NASA'nın yeni Ay misyonu Artemis 2'de görevli astronotlar kimler? | Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), 50 yılı aşkın bir süreden sonra Ay'a yapılacak ilk insanlı yolculuk için görevlendirilen mürettebatı Pazartesi günü açıkladı.
Artemis 2 olarak adlandırılan uçuşla Ay’a ilk kez bir kadın ve bir siyah astronot da gönderilecek.
Üç Amerikalı ve bir Kanadalı astronot gelecek yıl Ay'ın etrafında gezerek, tarihi Apollo misyonlarının 1972'de sona ermesinden bu yana uzayın derinliklerine inecek ilk astronotlar olacak.
Uçuşun Kasım 2024'te gerçekleşmesi planlanıyor.
Uzay aracı, Ay'ın çevresini dolaşacak ancak yüzeye inmeyecek.
10 günlük Artemis 2 misyonu, NASA'nın güçlü Uzay Fırlatma Sistemi roketinin yanı sıra Orion uzay aracındaki yaşam destek sistemlerini test edecek.
Üç NASA astronotu - Reid Wiseman, Victor Glover ve Christina Koch - daha önce Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) zaman geçirdiler. Kanada Uzay Ajansı'ndan Jeremy Hansen ise ilk uzay uçuşunu yapacak.
Mavi uçuş kıyafetleri giymiş dört astronot, Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'ndeki bir etkinlikle NASA Başkanı Bill Nelson tarafından tanıtıldı.
Nelson, "Dünyadaki en büyük, en güçlü roket onları göklere doğru taşıyacak" dedi ve ekledi:
"Artemis 2 ekibi, bizi yıldızlara götürmek için yorulmadan çalışan binlerce kişiyi temsil ediyor. Bu insanlığın mürettebatı. Gidiyoruz."
Uzayda 11 ay geçiren 44 yaşındaki Koch, bir kadının uzayda art arda geçirdiği en uzun süre rekorunu elinde tutuyor. Elektrik mühendisi olan Koch, tamamı kadınlardan oluşan ilk üç uzay yürüyüşünün de bir parçasıydı.
Daha önce NASA'nın baş astronotu olarak görev yapmış ABD donanmasına bağlı bir savaş pilotu olan 47 yaşındaki Wiseman, Artemis 2 misyonunun komutanlığına atandı.
Bir deniz kuvvetleri pilotu ve ISS'de mürettebat üyesi olarak zaman geçiren ilk siyah olan 46 yaşındaki Glover, uçuşun pilotu olacak.
Kanada ordusunda bir savaş pilotu olan 47 yaşındaki Hansen, Koch ile birlikte görev uzmanı olarak görev yapacak.
Kanada Yenilik, Bilim ve Endüstri Bakanı François-Philippe Champagne etkinliğe katıldı ve ülkesinin uçuş ekibinde bir Kanadalı olmasından "daha fazla gurur duyamayacağını" söyledi.
Artemis programının bir parçası olarak NASA, 2025'te astronotları Ay'ın yüzeyine göndermeyi hedefliyor. Bu uçuş, son Apollo görevinin üzerinden elli yılı aşkın bir süre geçtikten sonra gerçekleşecek.
NASA bu uçuşla birlikte Ay yüzeyinde kalıcı bir insan varlığı oluşturmayı ve sonunda Mars'a bir yolculuk başlatmayı umuyor.
NASA Başkanı Nelson, 2040 yılına kadar Mars’a mürettebatlı bir uçuşun gerçekleşmesini beklediğini söyledi.
İlk Artemis uçuşu, Ay'ın etrafında 25 günlük bir yolculuktan sonra güvenli bir şekilde Dünya'ya dönen mürettebatsız bir Orion kapsülüyle Aralık ayındatamamlandı.
Orion yolculuğu sırasında 1,6 milyon kilometreden fazla yol kat etti ve Dünya'dan daha önce yaşanabilir herhangi bir uzay aracından daha uzağa gitti.
Ay'a insanlı son yolculuk bundan tam 50 yıl önce, 11 Aralık 1972'de Apollo 17 ekibi tarafından yapılmıştı.
Amerikalı astronot Neil Armstrong ise 20 Temmuz 1969’da Eagle uzay aracından çıkıp "İnsan için küçük ama insanlık için büyük bir adım" diyerek Ay’ın yüzeyine ayak basan ilk insan olmuştu.
1969-1972 arasında 6 Apollo misyonu boyunca 12 astronot Ay’da yürümüştü. | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
Teknoloji sektöründen çağrı: Yapay zeka araştırmalarına, güvenlik önlemleri alınana dek ara verilsin | Tesla’nın kurucusu ve Twitter’ın CEO’su Elon Musk ile bir grup teknoloji sektörü yöneticisi yazdıkları açık mektupta, OpenAI’ın yeni çıkarttığı GPT-4’ten daha güçlü Yapay Zeka (AI) teknolojilerinin geliştirilmesine 6 ay ara verilmesi çağrısı yaptı. Çağrıya gerekçe olarak, "topluma ve insanlığa yönelik potansiyel riskler" gösterildi.
Microsoft’un desteklediği OpenAI, yapay zeka programı GPT’nin (Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü) dördüncü sürümünü piyasaya çıkarttı.
Yeni teknoloji kullanıcılara, insan benzeri sohbetten, şarkı bestelemeye ve uzun belgeleri özetlemeye, birçok alanda uygulama vadediyor.
Kâr amacı gütmeyen Future of Life Institute (Yaşamın Geleceği Enstitüsü) adlı kuruluş tarafından yayımlanan ve Elon Musk dahil 1000'den fazla kişinin imza attığı mektupta, bu tür tasarımlar için güvenlik protokolleri geliştirilene, uygulanana ve bağımsız uzmanlarca denetlenene dek, ileri yapay zeka araştırmalarının durdurulması istendi.
Mektupta “Güçlü yapay zeka teknolojileri, pozitif etkileri olacağı ve risklerinin yönetilebileceği konusunda emin olduktan sonra geliştirilmeli” denildi.
OpenAI, yorum taleplerine henüz yanıt vermedi.
Mektupta, rekabetle gelişebilecek yapay zekasistemlerinin ekonomik ve siyasi çalkantılarla topluma ve medeniyete karşı oluşturabileceği potansiyel riskler detaylarıyla anlatıldı. Yapay zekasistemleri geliştirenlere, siyasi karar vericilerle ve düzenleyici kuruluşlarla birlikte çalışmaları çağrısı yapıldı.
Mektubun imzacıları arasında Stability CEO’su Emad Mostaque, Alhabet’in sahibi olduğu DeepMind’daki araştırmacılar, "Yapay zekanın babalarından biri" olarak tanımlanan Yoshua Bengio ve bu alandaki araştırmaların öncülerinden Stuart Russel da yer alıyor.
Avrupa Birliği’nin (AB) şeffaflık kayıtlarına göre Future of Life Enstitüsü, büyük ölçüde Musk Vakfı, Londra merkezli hayır kuruluşu Founders Pledge ve Silikon Vadisi Topluluğu Vakfı tarafından fonlanıyor.
AB’nin polis gücü Europol de, ChatGPT (sohbet robotu) gibi ileri yapay zeka sistemlerine karşı etik ve yasal endişeleri gündeme getiren kuruluşlar arasına katıldı. Europol, sistemin oltalama (phishing) girişimleri, dezenformasyon ve siber suçlarda potansiyel olarak kötüye kullanılabileceği uyarısı yaptı.
Tesla araçlardaki otomatik sürücü sistemlerinde yapay zeka kullanan Elon Musk, bu konudaki kaygılarını bir süredir dile getiriyor.
OpenAI’ın ChatGPT sistemi geçen yıl piyasaya çıkmasından bu yana, rakip firmalar da benzer sistemlerin geliştirilmesini ve şirketleri yapay zeka modellerine enterge etmeyi hızlandırdı.
OpenAI geçen hafta 10 kadar şirketle sistemin kullanılması için ortaklık yaptığını duyurmuş, ChatGP kullanıcılarının InstaCart’tan alışveriş yapabileceğini, ya da Expedia’dan uçak bileti ayırtabileceğini söylemişti.
Future of Life Enstitüsü’nün bir sözcüsü, OpenAI CEO’su Sam Altman’ın mektubu imzalamadığını söyledi.
Mektuba imza atan isimlerden New York Üniversitesi Profesörü Gary Marcus# Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, “Mektubun içeriği mükemmel değil ama ruhu doğru. Etkilerini daha iyi anlayana dek yavaşlamamız iyi olur. Sektördeki Büyük oyuncular ne yaptıkları konusunda giderek daha ketum bir tutum takınıyor ve bu da toplumun olası zararlara karşı kendisini savunmasını güçleştiriyor” dedi.
Karşıtları ise mektupta “Yapay zeka reklamı yapıldığını ve teknolojinin şu andaki potansiyelinin aşırı derecede abartıldığını” söylüyor.
Umea Üniversitesi’nden yapay zeka araştırmacısı Johanna Björklund, “Bu tür açıklamalar tantanayı büyütmek için, insanları kaygılandırmak için yapılıyor. Bence el frenini çekmeye gerek yok” dedi.
Björklund, araştırmalara ara vermek yerine, yapay zeka araştırmacılarının daha sıkı şeffaflık önlemlerine tabi olması gerektiğini belirtti ve “Yapay zeka araştırması yapıyorsanız, bunu nasıl yaptığınız konusunda daha şeffaf olmalısınız” diye konuştu. | Bilim, Yapay zeka |
Bilim insanlarını büyüleyen üç 'ölümsüz' canlı | İnsanların ebedi gençliğe olan hayranlığı mitolojiden bilimkurguya kadar uzanıyor.
Bilim insanları, dünyada yaşlanmayı engelleyebilen, hatta gençleşebilen canlılar olduğunu söylüyor.
Bu canlıların biyolojik olarak ölümsüz olduğu düşünülüyor.
Yani yırtıcı bir hayvan tarafından öldürülmedikçe, bir hastalık veya ortamlarında ciddi bir değişiklik olmadıkça bu canlılar süresiz olarak yaşayabiliyor.
Bilim insanları, insanların yaşlanma sürecini daha iyi anlamak için bu gizemli organizmaların sırlarını çözmeye çalışıyor.
'Ölümsüz' olarak tanımlanan üç canlıyı inceledik.
Planarya solucanlarının ikiye bölündüklerinde kendilerini yenileme kabiliyeti olduğu 19. yüzyılın sonundan bu yana biliniyor.
Ancak bu canlılar, 2012 yılında Nottingham Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmada ölümsüz oldukları ihtimalinin öne sürülmesinin ardından viral oldu.
Bir tür yassı kurt olan ve kök hücrelerini sınırsız şekilde yeniden oluşturabilen planarya solucanları, dünyanın her yerinde var olabiliyor.
İki tür planarya solucanı var. Bazıları eşeyli, bazıları eşeysiz olarak ikiye bölünerek üreyebiliyor.
Her iki türü de inceleyen Nottingham Üniversitesi'ndeki bilim insanları, eşeysiz üreyenlerin DNA'larını 'gençleştirebildiğini' tespit etti.
İnsan türü olarak hayatımızın bir noktasında, diğer birçok hayvan gibi DNA'mız hücre bölünmesinde sınıra ulaşacak ve vücudumuz yok olmaya başlayacak.
Planaryalarda ise hücrelerini yaşlanmaya karşı koruyan ve çoğaldıklarında yenilenebilen bol miktarda bir enzim bulunuyor.
Bu yüzden de bilim insanları bu canlıların ölümsüz olabileceğini düşünüyor.
Bu uzaylı görünümlü canlı, boru şeklinde bir gövdeye ve ağzının etrafında dokunaçlara sahip bir tatlı su omurgasızı.
Hidralar, bu dokunaçlarını solucan, küçük kabuklular ve diğer omurgasızlar gibi avlarını sokmak için kullanıyor.
Hidralar ilk olarak, 275 kata kadar büyütme kabiliyeti olan bir mikroskop tasarlayan Hollandalı bilim insanı Antonie van Leeuwenhoek tarafından incelenmişti.
Kısa bir süre sonra, İsviçreli bilim insanı Abraham Trembley'in hidralar ve onların 'yenileyici süper güçleri' hakkındaki gözlemleri, biyoloji alanında yeni bir çağın başlangıcı oldu.
Planarya solucanlarına benzer şekilde hidralar da vücutlarının bazı kısımlarını yeniden üretebiliyor.
Hidraların olası ölümsüzlüklerini anlamanın anahtarı, kendilerini süresiz olarak yenileyebilen kök hücrelerinde.
Hatta hidranın tüm vücudu kendi kendini yenileyen kök hücrelerden oluşuyor.
Yıllarca hidra gruplarını gözlemleyen bilim insanları, hiçbirinde yaşlanma belirtisi tespit edemedi.
2018'de UC Davis'ten araştırmacılar hidraların "zıplayan genler" olarak da bilinen transpozon genlerini kontrol etme yetenekleri sayesinde ölümsüz olabileceği tezini öne sürdü.
Bunlar, bir genomun bir kısmından diğerine atlayabilen ve mutasyonlara yol açabilen genler.
İnsanlar gençken vücutlarındaki bu genleri kontrol edebilirken yaşlandıkça onları kontrol altında tutmakta zorlanıyor.
Hidralar ise bu genleri sonsuza kadar baskılayabiliyor.
Sözde ölümsüz olan, Turritopsis dohrnii adlı bu bu denizanası deniz sularında yaşıyor.
İlk olarak 1880'lerde Akdeniz'de keşfedilen denizanası artık birçok yerde bulunuyor.
Çok ufak olan bu canlı plankton, balık yumurtası ve küçük yumuşakçalar ile besleniyor.
Bu denizanası türünün şaşırtıcı yanı, yaşam döngüsünü sıfırlayabilmesi.
Strese girdiğinde denizanası önceki bir yaşam evresine dönebiliyor.
Transdiferansiyasyon adı verilen bu süreç, bazen bir kurbağanın yeniden iribaşa veya bir kelebeğin tırtıla dönüşmesine benzetiliyor.
Transdiferansiyasyon, yetişkin bir hücrenin başka bir tür yetişkin hücreyce dönüştüğünde meydana geliyor ve bir süreç olarak, bilim insanları için hala gizemini koruyor.
Sadece bununla kalmayıp denizanası bir polip olarak önceki yaşam aşamasına geri döndüğünde, aynı genetik koda sahip daha fazla organizma da yaratıyor.
Yani gençleştikçe kendini klonluyor. | Bilim, Hayvanlar alemi |
İklim kriziyle mücadelede çığır açan Fransız buzul bilimci Claude Lorius 91 yaşında öldü | İnsan faaliyetlerinin küresel ısınmaya neden olduğunun kanıtlanmasında önemli rol oynayan Fransız buzul bilimci Claude Lorius, 91 yaşında hayatını kaybetti. Lorius'un Salı günü Fransa'nın Burgundy bölgesinde yaşamını yitirdiği açıklandı.
Buzul biliminin öncülerinden olan Lorius, yaşamı boyunca Grönland ve Antarktika'yı 22 kez ziyaret etti.
1965 yılında Antarktika'daki keşif seyahati sırasında içeceğindeki buz küplerine bakarken insan faaliyetlerinin Dünya'yı nasıl ısıttığını keşfetti.
Lorius, Fransa'da Besançon Üniversitesi'nde eğitimine devam ederken erkek kardeşi gibi futbolcu olmanın hayallerini kuruyordu.
Ta ki 23 yaşındayken bir gün üniversite kampüsünde "Uluslararası Jeofizik Yılı için düzenlenen bilimsel gezilere katılmak için genç araştırmacılar aranıyor" yazılı bir ilanı görene kadar.
Hayatını değiştiren bu çağrıyla o gün henüz dar bir alan olan buzul bilimine adım atan Lorius, bundan 60 yıl sonra verdiği bir röportajda, "Tek düşünebildiğim macera olasılığıydı." diyecekti.
1955'te dahil olduğu ilk Antarktika seyahatinde sıcaklıkların -40 santigrat dereceye kadar düştüğünü gördü.
Buna rağmen Lorius yanındaki iki kişiyle birlikte buzul kıtada iki yıl yaşadı, sınırlı stok ve arızalı bir radyoyla hayatta kalmayı başardı.
Kıtaya yaptığı her kutup gezisinde Antarktika'nın gizemlerinden daha çok etkilendi.
Lorius 1965 yılında kıtadan buz örneklerini toplayıp viski kadehine bırakarak bir keşif yaptı.
Yarım asır sonra o günü şöyle anlattı:
"Bir akşam buzulda derin sondaj çalışması yaptıktan sonra karavanımıza döndük ve içtiğimiz viskiye derinlerden getirdiğimiz geçmiş dönemlerde oluşmuş buz küplerini koyduk.
"Bardaklarımızdaki hava kabarcıklarını görünce, bunların buzda hapsolmuş atmosfer örnekleri olduğu fikrine vardım."
Buzulda sıkışmış havayı analiz etmenin bilimsel potansiyelini fark eden Loruis, buz çekirdeklerini incelemeye karar verdi. Buz çekirdekleri, buzdan çıkarılan ve donmuş zaman kapsülleri görevi gören numunelere verilen isim.
Lorius, buzu delerek ilerlerken bugünden geçmişe doğru ilerledi ve "ilk Buz Devri'ne ait buzlara" ulaştı.
Buzda hapsolmuş hava kabarcıklarıyla ilgili araştırması 1987'de yayımlandı.
Araştırması, dönemden döneme az miktarda değişiklik gösteren atmosferdeki karbondioksit oranının Sanayi Devrimi'ndan sonra birdebire yükselişe geçtiğini ve sıcaklıkları artırdığını gösterdi.
Lorius'un kendisine uluslararası ün kazandıran ve buzul biliminde çığır açan çalışması, bilim insanlarının 160 bin yıllık buzul kayıtlarını incelemesinin önünü açtı.
Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS), çalışmanın küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklandığı konusunda "şüpheye yer bırakmadığını" söyledi.
Loruis bu önemli buluştan sonra iklim değişikliği alanında öncü isimlerden biri oldu ve 1988'de Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin birinci uzmanı oldu.
2002 yılında meslektaşı Jean Jouzel ile birlikte CNRS altın madalyasını aldı.
"Ekolojinin Nobel Ödülü" olarak anılan Mavi Gezegen Ödülü'nü alan tek Fransız bilim insanı oldu. | İklim değişikliği, Bilim |
Dünyanın ilk ahtapot üretim çiftliği planına hayvan hakları örgütleri neden şiddetle karşı çıkıyor? | Dünyanın ilk ahtapot yetiştirme çiftliği planı, bilim insanları arasında zekaları ile ünlenen bu canlıların refahı konusunda endişelere yol açtı.
BBC’nin edindiği bilgilere göre, İspanya'nın Kanarya Adaları'ndaki bir çiftlik, tüketim amacıyla yılda yaklaşık bir milyon ahtapot yetiştirmeyi planlıyor.
Ahtapotlar hiçbir zaman bu yoğunlukta üretilmediler ve bazı bilim insanları öldürülme metodlarının acımasız olduğunu savunuyor.
Bu çiftliğin kurucusu olan Nueva Pescanova isimli uluslararası şirket ahtapotların acı çekeceği savını reddediyor.
Eurogroup for Animals isimli sivil toplum örgütü, BBC ile Nueva Pescanova’nın çiftlik sunumuna ilişkin planlarını içeren belgeleri paylaştı.
Nueva Pescanova’nın başvuru planını gönderdiği Kanarya Adaları'ndaki balıkçılık kurumu, BBC’nin sorusuna yanıt vermedi.
Çeşitli yöntemlerle denizlerde yakalanan ahtapotlar, Akdeniz, Asya ve Latin Amerika da dahil olmak üzere dünyanın her yerinde tüketiliyor.
Ahtapotları çiftliklerde üretmenin sırrını keşfedebilmek için yıllardır çalışılıyordu.
Larvalar yalnızca canlı yemek yedikleri ve belirli özellikleri olan bir ortama ihtiyaç duydukları için bu başarılamıyordu. Ancak Nueva Pescanova 2019'da bunu bilimsel olarak başardığını duyurdu.
Büyük sayılarda ahtapot yetiştirilme olasılığına karşı çıkanlar bulunuyor. Hatta ABD'nin başkenti Washington’daki yasa yapıcılar bu uygulamanın başlamadan yasaklanmasını önerdiler.
Nueva Pescanova'nın planları, karanlığa alışık, izole şekilde yaşayan ahtapotların, diğer ahtapotlarla birlikte tanklarda, kimi zaman sürekli ışık altında tutulacağını ortaya koyuyor.
Belgelere göre, yeterli büyüklüğe ulaşan ahtapotlar, -3C'de tutulan su dolu kaplara konularak öldürülecekler.
Ahtapotlar daha önce hiç ticari olarak yetiştirilmediğinden, şu anda yürürlükte olan ve onları koruyan kurallar bulunmuyor.
Bilim insanları, 'buz bulamacı' olarak adlandırılan yöntemin hayvanlar için yavaş ve stresli bir ölüme neden olduğunu savunuyor.
Balık çiftlikleri konusunda uluslararası bir sertifikalama kurumu olan Su Ürünleri Yönetim Konseyi (ASC) eğer balıklar önceden uyuşturulmuyorsa bu yöntemin yasaklanmasını öneriyor
İngiltere’deki market zinciri devleri Tesco ve Morrisons buz kullanılarak öldürülmüş balıkları satmıyor.
Dartmouth Üniversitesi'nde sinirbilimci olan Profesör Peter Tse, “Buzla öldürmek yavaş bir ölüm anlamına geliyor ve çok acımasız. Buna izin verilmemesi gerek” diyor.
BBC'ye konuşan Tse, ahtapotların “kediler kadar zeki” olduğunu söyleyerek, daha insancıl olanın, birçok balıkçının yaptığı gibi onları kafalarına sopayla vurarak öldürmek olacağını savundu.
Nueva Pescanova, ABD, Güney Kore ve Japonya da dahil olmak üzere "birinci sınıf uluslararası pazarlara" tedarik etmek için için yılda 3.000 ton ahtapot üretmek istiyor.
Şirketin planlarını inceleyen Compassion in World Farming (CiWF) isimli kampanya örgütüne göre bu miktar, bir ahtapot yetiştirme tankının her metreküpünde yaklaşık 10-15 ahtapotun bulunması ile sağlanabilir.
Nueva Pescanova belgelerinde üretim “sırasında % 10-15'lik bir ölüm oranı" olacağı tahmini yer alıyor.
London School of Economics'te doçent olan Jonathan Birch, katıldığı 300’den fazla bilimsel çalışmanın, ahtapotların acı ve zevk hissettiklerini gösterdiğini söylüyor.
Elde edilen bilimsel veriler, ahtapotların İngiltere’de 2022 yılında çıkan Hayvan Hakları Yasasında "duyarlı varlıklar" olarak tanınmalarını sağladı.
Prof Birch, ahtapotların bu ölçekte, duyarlı bir şekilde yetiştirilmesinin "imkansız" olduğunu savundu ve şöyle devam etti:
"Çok sayıda ahtapot asla birbirine yakın tutulmamalıdır. Bunu yapmak bu hayvanlarda strese, çatışmaya ve yüksek ölüm oranlarına yol açar. %10-15 ölüm oranı hiçbir çiftçilik türü için kabul edilemez."
Nueva Pescanova ise BBC’ye açıklama yaptı ve çiftliklerinde ahtapot ya da başka bir canlıya eziyet edilmediğini garanti ettiklerini kaydetti. Açıklamada, hayvanların öldürülmesi noktasının da bu garantiye uygun şekilde ele alındığı belirtildi.
Nueva Pescanova, çiftlik hayvanlarının hali hazırda yakalanmış balıkların "atık ve yan ürünlerinden" elde edilen endüstriyel olarak üretilmiş kuru yemle beslenmesini öneriyor.
Vahşi doğada, ahtapotlar bölgelerine sahip çıkan çevik avcılar.
Çiftliklerdeki üretim tanklarının, deniz suyuyla doldurulması, ahtapotların yaşamının farklı evreleri için tuzluluk ve sıcaklık bakımından kontrol edilerek farklı boyutlarda olması planlanıyor.
BBC’nin gördüğü planlar, şirketin bir "evcilleştirme" düzeyine ulaştığını ve "önemli yamyamlık veya yiyecek rekabeti belirtileri görülmediğini" belirtiyor.
Çiftlik hayvanlarına eziyet edilmemesi için kurulan Compassion in World Farming isimli örgütten Elena Lara
CiWF'den Elena Lara, Kanarya Adaları yetkililerine, "bu zeki, duygulu ve büyüleyici yaratıklara gereksiz yere acı çektireceğini” savunduğu çiftliğin kurulmasını engelleme çağrısında bulundu.
Eurogroup for Animals CEO'su Reineke Hameleers de, Avrupa Komisyonu'nun şu anda hayvanları koruma mevzuatını gözden geçirmekte olduğunu ve "korkunç acıları “engellemek için gerçek bir fırsata" sahip olunduğunu söyledi. | Bilim, Hayvanlar alemi, Okyanus kirliliği, Hayvanların korunması, Hayvan hakları |
Hollanda’da kuş gribi aşısı denemesi başarılı oldu | Hollanda‘da Wageningen Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi tarafından yapılan çalışmalar sonucu iki aşının tavukları kuş gribine karşı korumada başarılı olduğu kanıtlandı.
Aşıların sadece hastalık belirtilerine karşı değil, aynı zamanda virüsün yayılmasına karşı da etkili olduğu belirtildi.
Hollanda Tarım Bakanı Piet Adema, Temsilciler Meclisi’ne gönderdiği mektupta, tavuk ve hindileri kuş gribinden koruyan aşının önemli bir adım olduğunu ve elde sonuçların memnuniyet verici olduğunu söyledi.
Avrupa, yaklaşık 1,5 yıldır en ağır kuş gribi dalgasıyla mücadele ediyor. Salgın nedeniyle 5 milyondan fazla kümes hayvanı öldürüldü.
Hollanda Tarım Bakanı Piet Adema’nın verdiği bilgiye göre, Wageningen Üniversitesi uzmanları, tavuklar üzerinde kuş gribine karşı dört farklı aşı denedi.
Her aşıdan 10’ar tavuğa uygulandı. Dört aşıdan ikisinin yapıldığı tavukların hastalanmadığı ve salgının yayımladığı belirlendi.
Laboratuvar çalışmalarını hızlandıran uzmanlar, başarılı sonuç veren iki aşının tavuk çiftliklerinde kullanmaya karar verdi.
Hollanda Tarım Bakanlığı, kanatlı hayvan çiftliklerinde büyük ölçekli aşılamaya yönelik bir plan hazırladı.
İlk aşamada birkaç kümes hayvanı çiftliğinde aşılama çalışması yapılacak. Daha sonra bütün ülke genelinde aşılamaya geçilecek.
Testlerde başarılı olan iki aşı, tavuk yumurtalarına enjekte edilecek ya da civcivler bir günlükken kuluçkahanede aşılanacak.
Hollandalı uzmanların geliştirdiği kuş gribi aşısı, şu anda sadece tavuk ve hindi gibi sadece birkaç kümes hayvanı için etkili.
Wageningen Üniversitesi araştırmacılarından Nancy Beerens’e göre, aşılar ördekler, kazlar ve diğer kuş türlerinde henüz işe yaramıyor.
Ördek, kaz ve hindilerin kuş gribinden korunmasına yönelik aşı çalışmaları Fransa, İtalya ve Macaristan'da devam ediyor.
Hollanda Tarım Bakanı Piet Adema, tavukların aşılanmasının ticarete etkisini araştırmak için bir pilot proje hazırladıklarını bildirdi.
Hükümet, aşılama programının sorumlu bir şekilde nasıl uygulanabileceğini kapsamlı olarak inceleyecek.
Test edilen aşılar henüz Avrupa Birliği mevduatı kapsamında değil. Gerekli düzenlemelerin ardından bu yılın sonuna doğru aşılama çalışmalarına başlanacak.
Hollandalı bakan, Avrupa Birliği (AB) üyeleri ile bu ülkelerdeki sektör temsilcileri ile de aşılama konusunda işbirliği yapılacağını vurguladı.
Hollanda Kümes Hayvanları Yetiştiricileri Birliği başkanı Bart - Jan Oplaat, kamu yayıncısı NOS’a yaptığı açıklamada, sektöre ağır darbe vuran kuş gribi salgınına karşı en iyi çözümün aşı olduğunu söyledi.
Oplaat, etkili bir aşıyla kanatlı kümes hayvanları sektörünün 10 adım daha ileri gideceğini savundu. | Bilim, Sağlık |
Körlükle karşı karşıya olan hastalara sahte umut vadeden doktorlar | Dünyanın dört bir yanından doktorlar, tedavisi olmayan ve körlüğe yol açabilen bir hastalığa sahip milyonlarca insana sahte umut ve sahte tedaviler öneriyor.
Kendisi de genetik bir göz hastalığına sahip olan BBC muhabiri Ramadan Younes, bu durumu ortaya çıkarmak için tedavi olmak isteyen hasta kılığında gizli bir araştırma yürüttü.
Ramadan Younes| BBC Arapça
Bu genetik göz hastalığı tıpta retinitis pigmentosa (RP) olarak adlandırılan ve yaygın kullanımda tavuk karası veya gece körlüğü olarak bilinen hastalık.
Beş gün boyunca gözlerim bandajlı halde hastanede tamamen karanlıkta yatarken, görüşümün düzelmesiyle hayatımın nasıl olacağını hayal ediyordum.
2013'te RP tedavisiyle ilgili bir yazıyı okuduktan sonra Çin'in başkenti Pekin'e gitmiştim. Altı yıl önce bana bu hastalık teşhisi konmuştu, yani görme yetimi yavaş yavaş kaybediyordum ve bir gün kör olabilirdim.
Görme yetimi iyileştirebileceği ve daha da kötüleşmesini engelleyebileceği söylenen tedavinin masraflarını karşılamak için 13.000 dolar biriktirmiştim. Bunun hayatımı değiştireceği söylenmişti.
Mısır'ın başkenti Kahire'de yaşıyordum; evime döndüğümde, arkadaşlarıma ve aileme görme yetimin geliştiğini söyledim ama bu doğru değildi. Hiçbir şey değişmemişti.
Aylar geçtikçe görüşümün azaldığını hissediyorum. Bu durum, gözümün arkasındaki ışığa duyarlı milyonlarca hücrenin yavaş yavaş ölmesiyle ilgiliydi.
Şu anda bu hastalığın tedavisi yok; sadece hastalığın ilerlemesini durdurabilen onaylı bir genetik tedavi var ama bu da sadece belirli bir hatalı gene sahip bazı hastalar için geçerli.
Ancak bu durum, dünyanın dört bir yanındaki doktorların tedavi edilemez bu hastalığı tedavi edebileceklerini iddia etmelerini engellemiyor.
RP için sözde tedavileri araştırdığım üç yıl boyunca, benim gibi boş umutlar verilen onlarca hastayla konuştum ve ABD, Rusya ve Gazze gibi çeşitli yerlerde mucizevi tedavi iddiasında bulunan birçok doktorla tanıştım.
Gazze'de mülteci kamplarında yaşayan, glikoz ve vitamin enjeksiyonlarının yanı sıra titreşimli masaj cihazlarıyla tedavi olmak için arkadaşlarından ve ailelerinden binlerce dolar toplayan insanlar gördüm.
Sudan'da doktorların her yıl Rusya'ya gitmelerini ve vitamin enjeksiyonları için binlerce dolar harcamalarını istedikleri hastalarla tanıştım; oysa hastanedeki bir personel telefonda bana bunun işe yaramayacağını itiraf etmişti.
Ancak Miami'deki Dr. Jeffrey Weiss en rahatsız edici olanıydı: Tanıtım videolarında "Ben tedavi edilemeyenleri tedavi ediyorum. Hiç umudu olmayan insanları tedavi ediyorum" diyor ve bu durum dünyanın en sıkı denetime tabi sağlık sistemlerinden birinde, ABD'de gerçekleşiyordu.
Tedavi aslında ameliyatı gerçekleştiren Dr. Weiss ile çalışmanın başkanı olan ve hastalarla ilk görüşmeleri yapan Dr. Steven Levy tarafından yürütülen bir klinik deneme.
Ancak ABD'de hükümet ya da özel ilaç ve tıbbi cihaz şirketleri tarafından finanse edilen çoğu denemenin aksine, burada hastaların katılmak için 20.000 dolar ödemesi gerekiyor.
Amerikan Retina Uzmanları Derneği Başkanı Dr. Judy Kim, BBC'ye yaptığı açıklamada, bir klinik deney için ücret talep etmenin genel etik kurallara aykırı ve "ahlaki açıdan kınanması gereken" bir durum olduğunu belirtiyor.
Tedavi olmak isteyen bir hasta kılığında Dr. Levy'yi aradım ve konuşmamızı gizlice kaydettim. Hastalara bu klinik deney hakkında ne söylediğini öğrenmek istedim.
Bana, hastanın kemik iliğinden kök hücrelerin alındığını ve daha sonra bunların göz kapaklarının altına ve göz çukurlarının arkasına enjekte edildiğini söyledi.
Dr. Weiss'ın yaklaşık 700 hastayı "hiçbir komplikasyon olmadan" tedavi ettiğini ve hastaların "büyük çoğunluğunun" fayda gördüğünü iddia etti.
Ancak eski hastalar bana farklı bir hikaye anlattılar. Ahmed Farouki adlı bir hasta, işlemden sonra artık sol gözünün görmediğini söyledi.
Farouki o zamandan beri yaşadıklarını sosyal medyada anlattığını ve başkalarını bu tedaviyi yaptırmamaları konusunda uyardığını belirtti.
Farouki, Dr. Weiss'e şu mesajı iletmek istediğini vurguladı: "İnsanların geleceklerini sabote etmeyi bırakın. Yeter artık."
Diğer birkaç hasta da işlemden sonra gözde kalıntı kalması da dahil olmak üzere komplikasyonlar yaşadıklarını anlattılar.
ABD'de konuştuğum tüm hastalar tedaviye Clinicaltrials.gov adlı bir devlet web sitesi aracılığıyla ulaşmıştı.
Bu sitede 400.000'den fazla çalışma listeleniyor ve çoğu durumda neyin düzenlemeye tabi olup neyin olmadığını anlamak mümkün değil.
Kısa bir uyarıda kullanıcılara "bir çalışmanın bu sitede listelenmesi ABD federal hükümeti tarafından değerlendirildiği anlamına gelmez" hatırlatması yapılıyor.
Yani bir umut ışığı arayan hastalar, geçerli bir araştırmaya katılıp katılmadıkları konusunda fikir sahibi olamıyor.
İddialarının arkasında bilimsel bir kanıt olmayan bir doktorun bu kadar açık bir şekilde çalışabileceğine inanmakta güçlük çekiyordum. Bu yüzden Dr. Levy ile yaptığım görüşmenin kayıtlarını üç oftalmoloji profesörüne dinlettim.
Miami'deki Bascom Palmer Göz Enstitüsü'nden Dr. Byron Lam, Dr. Levy'nin iddialarını "gerçekten çılgınca" olarak nitelendirdi ve kemik iliği kök hücrelerinin enjekte edilmesinin bu duruma yardımcı olacağı fikrinin "herhangi bir bilimsel geçerliliği" olmadığını söyledi.
Yine Bascom Palmer Göz Enstitüsü'nden Dr. Thomas Albini, prosedürden kaynaklanan "sıfır yan etki" olduğu iddialarına yanıt verirken, "buna inanmak benim için son derece zor" dedi ve ekledi:
"Anestezide riskler var, kemik iliği biyopsisinde riskler var ve göz prosedürü için de kesinlikle riskler var."
Oxford Üniversitesi'nden Prof. Robert MacLaren'a göre, "Bu geçerli bir klinik çalışma değil. Bu, hastalar için potansiyel olarak zarar verici olan çok endişe verici bir tedavi ve durdurulması gerekir."
Dr. Levy'ye bu tedaviyi araştıran bir gazeteci olduğumu açıkladıktan ve Dr. Weiss ile bir röportaj talep ettikten sonra bana yazdığı cevapta benim bir sahtekâr olduğumu söyledi; "şöhret" peşinde olduğumu ve "dünyanın dört bir yanında tedavi edilemeyen göz hastalıklarından muzdarip milyonlarca insan için utanç kaynağı" olduğumu iddia etti.
Bu iki doktorun yöntemleriyle ilgili endişelere dair kanıtlar varken, ABD gibi yüksek düzenlemelere tabi bir ülkede bunların nasıl mümkün olduğu sorusu yanıta muhtaç.
Amerikan Oftalmoloji Akademisi, araştırmanın yürütülme şeklini inceledikten sonra 2021 yılında Dr. Weiss'ın üyeliğini sonlandırdı.
Akademi, çalışmanın halka "yanlış, aldatıcı veya yanıltıcı bilgi" verilmesine ve "haksız sonuç beklentileri" yaratılmasına karşı kuralları ihlal ettiği sonucuna vardı. Akademi ayrıca, "araştırmanın güvenlik ve etkinliğine ilişkin kamuoyuna açıklanan iddiaları kanıtlamayan" sonuçlarla kuralları ihlal ettiğine karar verdi.
Dr. Levy 2004 yılında Connecticut ve New York'ta doktorluk yapma lisansını teslim etmişti. New York'ta eyaletin Sağlık Bakanlığı, ağır ihmal, birden fazla kez yetersizlik, hileli uygulama ve federal bir yasaya uymama dahil olmak üzere 41 mesleki suistimal suçlaması yöneltmişti. Dr. Levy iddialara itiraz etmedi.
Ancak tıbbi uygulama hatası avukatı Andrew Yaffa, iki doktorun Florida'da tedavi sunmalarını engellemenin zor olduğunu belirtti.
Yaffa, 15'ten fazla hastanın dava için kendisine başvurduğunu, ancak eyaletteki tıbbi uygulama hatalarının karmaşık ve takibinin pahalı olduğunu; hastaların görme yetileri, hastalıkları nedeniyle zaten kötüleştiği için, mahkeme tarafından dava masraflarını karşılayacak kadar tazminat almanın zor olacağını söyledi.
ABD Gıda ve İlaç İdaresi klinik deneyleri düzenliyor ve Dr. Levy'nin benimle yaptığı konuşma, bu deneylerin nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin kuralları ihlal etmiş olabilir. Ancak avukat Yaffa, kurumda yeterli personel olmadığını ve düzenlemelerin daha fazla açıklığa muhtaç olduğunu belirtti.
Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA), Dr. Levy ve Dr. Weiss hakkındaki sorulara yanıt vermedi.
Ancak kurum yaptığı açıklamada, kanıtlanmamış hücre tedavileri hakkında asılsız iddialarda bulunan şirketlerin "güvenli ve etkili kök hücre ürünleri geliştirmek için çalışan yenilikçilere kötülük" yaptığını ifade etti.
FDA, kanıtlanmamış ve onaylanmamış kök hücre tedavilerinin "güvensiz olabileceğini; ciddi enfeksiyonlara, körlüğe ve ölüme yol açabileceğini" ekledi. | Bilim, Amerika Birleşik Devletleri, Sağlık |
İngiltere'den mühendisler yıkımı araştırmak üzere deprem bölgesine gitti | İngiltere'den yapı ve inşaat mühendisleri, 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli ve sonrasındaki depremlerin neden olduğu yıkımla ilgili araştırmalara destek olmak üzere deprem bölgesine gitti.
Türk meslektaşlarıyla birlikte çalışan ekip jeolojik veri topluyor ve yıkılan bina sayısının neden bu kadar çok olduğuna dair değerlendirme yapmaya çalışıyor.
Ekip şu ana kadar, çakıl karıştırılmış beton örnekleri de dahil, bazı inşaatların kalitesinin düşük olduğuna dair kanıtlar topladı.
Araştırma Yapı Mühendisleri Enstitüsü çatısının altında bulunanDeprem Mühendisleri Saha Araştırma Ekibi(EEFIT) tarafından yürütülüyor.
Hem akademisyenleri, hem de endüstriden uzmanları barındıran ekip, son 30 yıldır dünyanın farklı bölgelerindeki depremlerde araştırmalar yapıyor.
Ekip bulgularını Türk ekipler ve diğer yapı mühendislerinin bulgularıyla da birleştirip, daha sağlam binalar yapmanın yollarını arayacak.
Araştırma ekibinin liderlerinden, Cambridge Üniversitesi Yapılı Çevredeki Riskler Merkezi'nden Profesör Emily So, "Tek bir binaya bakmaktansa, daha geniş resmi görmek önemli. Ayakta kalabilen binaların başarısından öğreneceklerimiz de çöken binalar kadar önemli" diyor.
Prof So'ya göre çöken binaların yanında sağlam binaların da olması, bu depremden çıkarılacak derslerde kilit rol oynuyor.
Binalarda teknik incelemeler yürüten İngiliz ekibe destek veren Türk yapı mühendisleri, hali hazırda bazı sonuçlara ulaştı.
Örneğin Adıyaman'da çöken bir binadan alınan beton örneklerinde, 6 cm boyunda taşlar bulundu. Bu taşlar yakınlardaki nehirden getirilip betona karıştırılmıştı.
Prof So "Bu durum, betonun sağlamlığında çok ciddi sorunlar yaratıyor" diyor.
Ekip ayrıca binalarda kullanılan demir türlerini de inceliyor.
Depremlerde sadece eski binalar değil, yeni ve modern binalar da yıkıldı.
Prof. So burada 1999 Marmara Depremi'nden sonra yönetmeliklerde yapılan değişikliklere vurgu yapıyor ve "Bu yönetmeliğe göre yapılması gereken yeni binaların neden bu kadar kötü şekilde yıkıldığına dair araştırma yapmak çok önemli" diyor.
Ekip, depremlerin büyüklüğü ve oluş şekline dair de incelemeler yapıyor.
Ekibin liderlerinden University College London'dan (UCL) Dr. Yasemin Didem Aktaş, depremlerin çok yıkıcı olduğunu hatırlatıyor: "Artçılar bile yıkıcı birer deprem büyüklüğündeydi."
Deprem zeminde de büyük kaymalara neden oldu. Dr. Aktaş "Depremlerde zemin yatay ve dikey hareket eder ama dikey hareket genellikle çok daha azdır. Ancak bu depremde çok büyük dikey hareket de kaydedildi" diyor.
Bazı zeminlerde depremin "sıvılaşmaya" neden olduğunu da belirten Dr. Aktaş'a göre "Depremin niteliğinin de gördüğümüz yıkımda çok büyük etkisi oldu".
Türkiye'ye ayrı bir araştırma ekibi gönderen mühendislik ve mimarlık şirketi Arup'tan mühendis Ziggy Lubkowski ise binaların sismik izolatör vb farklı tekniklerle yıkılmayacak şekilde inşa edilebileceğini ancak bunun maliyeti yaklaşık yüzde 10-15 artırdığını belirtiyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, 6 Şubat'taki Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından bölgede 232 bin 632 binanın acil yıkılacak veya ağır hasarlı olduğunun tespitini yaptıklarını söylemişti.
Birleşmiş Milletler'in tahminlerine göre enkaz kaldırma ve yeniden inşa çalışmalarının Türkiye'ye maliyeti 100 milyar doların üstünde olacak.
EEFIT ekibinin Türkiye'deki yıkımla ilgili bulgularını içeren raporu önümüzdeki haftalarda yayımlaması bekleniyor. | 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi, Bilim, Türkiye |
Bir virüs laboratuvardan nasıl sızabilir? | Geçtiğimiz günlerde ABD'nin koronavirüsün Çin hükümetinin kontrolündeki bir laboratuvardan sızdığını iddia etmesi, Covid pandemisi hakkında yeni soruları beraberinde getirdi.
2018-2021 arasında ABD Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezleri Direktörü olan Dr. Robert Redfield, Çarşamba günü ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada, koronavirüsün Çin'deki bir laboratuvardan sızmış olabileceğine inandığını söyledi.
Bu açıklama öncesi FBI Başkanı Christopher Wray de Fox News'a yaptığı açıklamada, virüsün “büyük ihtimalle Çin hükümetinin kontrolünde olan bir laboratuvardan sızdığını" açıklamıştı.
Çok sayıda bilim insanı laboratuvardan sızma konusunda hiçbir kanıt olmadığına dikkat çekiyor.
Peki bir virüsün laboratuvardan sızması ne kadar kolay? Bu daha önce oldu mu?
Evet, öldürücü virüsler daha önce büyük şehir merkezlerinde kazara etrafa yayıldı ve belki de hiçbiri çiçek hastalığı kadar tehlikeli değildi.
1977 yılında tamamen ortadan kaldırılmadan önce, hastalık sadece 20. yüzyılda 300 milyonun üzerinde can kaybına yol açtı.
Bu nedenle Ağustos 1978'de Birmingham Üniversitesi'nde çalışan 40 yaşındaki fotoğrafçı Janet Parker'a bu hastalığın teşhisi konduğunda herkesin neden korktuğunu anlayabiliyoruz.
O dönemde Doğu Birmigham Hastanesi'nde bulaşıcı hastalıklar üzerine danışmanlık yapan Prof. Alasdair Geddes "Korkulan bir hastalıktı. Sadece Birmingham'da değil, hükümette ve Dünya Sağlık Örgütü'nde (WHO) de tekrar ortaya çıkacağı paniği yaşandı" diyor.
Bulaşıcı ve yakalananların üçte birinin ölümüne yol açan çiçek hastalığı üzerine üniversitenin laboratuvarlarında deney yapılıyordu. Ama Parker'a çiçek hastalığının nasıl bulaştığı sorusu, hiçbir zaman kesin olarak cevaplanamadı.
Hükümet raporunda virüsün hava akımıyla, kişisel temasla ya da virüsü taşıyan bir araca temasla geçmiş olabileceğini yazdı.
Karantina ve sosyal mesafe önlemleri alındı, Parker dışındaki tek temaslı kişi annesiydi.
Annesi hafif bir hastalık sürecinin ardından iyileşirken, Parker hayatını kaybetti.
Ancak 77 yaşındaki babası karantinadayken, kızının hastalığından dolayı yaşadığı strese bağlı kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi.
Birmingham'daki çiçek hastalığı laboratuvarının başındaki Prof. Henry Bedson ise intihar etti.
Bu olayın ardından hükümet yetkilileri bir daha böyle bir sızma yaşanmaması için harekete geçti ve virüsün tutulduğu yerlerin sayısı azaltıldı.
1979 tarihli WHO anlaşmasında, çiçek hastalığı stoğunun yalnızca ABD Atlanta'daki Hastalık Kontrol Merkezleri'nde (CDC) ve Rusya Sibirya'daki Vector Laboratuvarı'nda tutulmasına karar verildi.
Bu iki laboratuvar dünyada en iyi korunan laboratuvarlarıydı. Ancak onlarda da başka korku veren olaylar yaşandı.
2014'te CDC çalışanları üzerinde deney yapılan şarbon örneklerini olması gerektiği gibi etkisizleştiremediler. Sonuç olarak kimse hastalanmadı ancak büyük bir tehlike yaşanabilirdi.
2019'da ise Vector'da yaşanan gaz patlaması binadaki bir camı havaya uçurdu ve çalışanlardan biri ciddi yanıklar oldu. Yetkililer kazadan dolayı biyolojik bir zarar yaşanmadığını açıkladı.
Hem laboratuvar çalışanlarını hem yakınında yaşayanları hasta eden başka yüksek güvenlikli laboratuvar kazaları da yaşandı.
2019'da 33 yaşındaki Emilie Jaumain, sığırlarda BSE insanlarda CJD hastalığına sebep olan bulaşıcı proteinlere maruz kalmasından 10 yıl sonra hayatını kaybetti. Enfekte olmuş olabileceğinin farkında olsa da bu hastalığa karşı kullanılabilecek bir aşı ya da tedavi yoktu.
Çin Lanzhou'daki biyolojik tıbbi tesiste yapılan hatadan dolayı yaklaşık 10 bin kişi tehlikeli bir patojenden enfekte oldu.
Brucella bakterisine karşı aşı üreten tesiste tarihi geçmiş dezenfektan kullanılması araştırma enstitüsünde çalışanlara ve sonra da şehirde yaşayan binlerce kişiye hastalık bulaşmasıyla sonuçlandı.
Bu uzun vadeli sağlık problemlerine sebep olan grip benzeri semptomlara yol açan ve nadiren ölümcül olan bakteri, soğuk savaş döneminde hem ABD hem de Rusya tarafından biyolojik silah olarak geliştirildi.
Ayrıca laboratuvardan sızma sebebi bilinmeyen durumlar da var. 2021 yılında Tayvan'da Covid-19 üzerine çalışan bir kişi hastalığa yakalandı. Yapılan araştırmalarda neyin yanlış gittiği bulunamadı. | Bilim, Koronavirüs, Çin, Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) |
Araştırma: Pandemi, nüfusun genelinde ruh sağlığı sorunlarında minimum değişime yol açtı | Yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, gelir düzeyi daha yüksek ülkelerde koronavirüs pandemisi sırasında insanların genel ruh sağlığı ve kaygı belirtilerinin hemen hemen hiç bozulmadığı tespit edildi.
Tıp dergisi British Medical Journal’de (BMJ) yayımlanan incelemede, çoğu yüksek gelirli Avrupa ve Asya ülkelerinden olmak üzere konuyla alakalı yapılmış 137 çalışma analiz edildi.
Araştırmaya göre, insanların büyük kısmının pandemiye karşı psikolojik olarak direnç gösterdiği ve zor koşullar karşısında ellerinden gelenin en iyisini yaptığı belirtildi.
Ancak kadınlar, ileri yaşta olan insanlar, üniversite öğrencileri ve cinsiyet kimlikleri azınlıkları arasında depresyonun biraz daha kötü hale geldiği tespit edildi.
Çalışmalarda kadınların, yaptıkları işler ve aile hayatında oynadıkları roller nedeniyle pandeminin etkisini daha fazla hissettiği sonucuna varıldı.
McGill, Ottawa ve Toronto üniversiteleri de dahil olmak üzere kurumlarda görevli Kanadalı araştırmacılar, “Covid-19 pandemisinde yüksek düzeyde bir dayanıklılık yaşandı” diyor.
Kanadalı araştırmacılara göre genel ruh sağlığı, kaygı ve depresyon belirtilerindeki değişiklikler oldukça küçük oldu.
Ancak pandemi dünyanın çeşitli yerlerindeki toplumları etkilemeye devam ediyor.
Araştırmacılar konuyla alakalı değerlendirmelerinde, “Pandemi birçok insanın hayatını etkiledi. Bazı insanlar şimdi ilk kez akıl sağlığı sorunları yaşıyor" ifadelerini kullanıyor ve hükümetlere halka ruh sağlığı desteği vermeye devam etmeleri konusunda çağrıda bulunuyor.
Uzmanlar, incelemenin daha düşük gelirli ülkelere, çocuklara, genç insanlara ya da mevcut ruh sağlığı sorunları yaşayan insanlara odaklanmadığının altını çiziyor ve dezavantajlı gruptaki insanlar arasında önemli risklerin olabileceğini söylüyor.
King's College London'dan Dr. Gemma Knowles, başka çalışmalarda bazı insanların ruhsal sağlığının iyiye bazılarınınsa kötüye gittiğine dair önemli farklılıkların olduğunu dile getiriyor ve şöyle devam ediyor:
“Bu incelemede genel bir artış olmadığı anlamı çıkabilir. Ancak pandeminin bazı gruplar üzerinde büyük etkileri olmadığı şeklinde yorumlar yapılmamalı.”
Diğer bazı araştırmalara göre pandemi yoksul çocuklar, gençler ve ebeveynler arasında ruhsal sorunları artırdı.
İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri'nin (NHS) hazırladığı bir ankete göre, 2022 yılında 7-16 yaş grubundan her altı kişiden biri, 17-19 yaş grubundan ise her dört kişiden biri bir ruh sağlığı sorunu yaşadı.
Aynı anket verilerine göre, 2020-21 ile 2021-22 yılları arasında ruh sağlığı hizmetlerinden faydalanan çocuk sayısı ise yüzde 30 oranında arttı.
Ruh sağlığı alanında faaliyet gösteren bir yardım kuruluşu olan Mind’ın anketine göre, İngiltere’de yetişkin ve gençlerin üçte birinin Mart 2020’den bu yana ruh sağlığının daha kötü hale geldi.
Pandemiden en çok etkilenen kişiler ise, salgın öncesinde ruh sağlığı sorunu yaşayan insanlar oldu.
İngiliz Psikoloji Derneği’nin Klinik Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Roman Raczka, resmin tamamının belirsizliğini koruduğunu söyledi.
Raczka’ya göre sağlık hizmetlerine ulaşamada güçlük yaşanan bölgelerde sağlık sorunları olan insanlar arasında daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. | Bilim, Ruh sağlığı, Koronavirüs, Sağlık |
Yaban arıları deneyimli grup üyelerini izleme yoluyla sorun çözmeyi öğreniyor | İngiltere'de bilim insanları, yaban arılarının daha deneyimli grup üyelerini izleyerek sorun çözmeyi öğrendiklerini, "sosyal öğrenmenin" davranışları üzerinde etkili olduğunu ortaya koydu.
Londra Queen Mary Üniversitesi'nden uzmanlar, bir grup arıyı şeker ödülü içeren bir kutuyu açmaları için eğitti.
Araştırmaya göre, bu arılar daha sonra edindikleri bilgileri kolonilerindeki diğer arılara aktardı.
Araştırmacılar, "sosyal öğrenmenin" yaban arılarının davranışları üzerinde daha önce tahmin edilenden daha büyük bir etkiye sahip olabileceğini keşfetti.
Çalışmayı yürüten bilim insanları, bir kapağı döndürerek açılabilen bir kutuya şekerli su yerleştirdiler.
Kapak, kırmızı bir kolu iterek saat yönünde, mavi kolu iterek de saat yönünün tersine döndürülebiliyordu.
Bilim insanları, kapağı açmak için bu yöntemlerden birini kullanmaları konusunda bir grup arıyı eğitti. Bu sırada diğer arılar da izleyici durumundaydı.
Bu izleyici arıların ise alternatifi keşfettikten sonra bile, yüzde 98 oranında, eğitilen arı grubunu izlerken gördükleri yöntemi seçtiklerini tespit etti.
Çalışmada ayrıca, eğitilen arı içeren gruptakilerin, kontrol grubuna kıyasla daha fazla kutu açtığı tespit edildi.
Araştırmacılar, bunun arıların çözümü kendileri keşfetmek yerine davranışı sosyal olarak öğrendiklerini gösterdiğini söyledi.
Çalışmayı yöneten Dr. Alice Bridges, yaban arılarının doğal ortamlarında "kültürel olgular" sergileyen canlılar olarak bilinmediğini söyledi.
"Ancak deneylerimizde, primatlarda ve kuşlarda görülene benzer şekilde, yaban arısı gruplarında davranışsal bir 'eğilimin' yayıldığını ve sürdürüldüğünü gördük" dedi.
Bridges, bu yaban arıları gibi sosyal böceklerin davranışlarının "gezegendeki en karmaşık davranışlardan bazıları" olduğunu kaydetti.
Hem "mavi" hem de "kırmızı" kollar için ayrı ayrı eğitilen arıların aynı arı grupları arasına salındığı diğer deneylerde, izleyici arılar başlangıçta her iki yöntemi de kullanmayı öğrendi, ancak sonunda bir çözümü tercih etti ve bu daha sonra o kolonide baskın yöntem oldu.
Araştırmaya göre bu, arı popülasyonu içinde davranışsal bir eğilimin nasıl ortaya çıkabileceğini gösteriyor.
Bu durumda araştırmacılar, yiyecek arama davranışındaki herhangi bir değişikliğin, arıların tercihlerini değiştirmesinden ziyade, tecrübeli arıların yiyecek aramayı bırakması ve yeni öğrenenlerin ortaya çıkmasından kaynaklanabileceğini söyledi. | Doğa, Bilim |
Felçten 9 yıl sonra implant yoluyla 'ele hareket kazandırıldı' | ABD'li araştırmacılar, omuriliğin elektrikle uyarılmasının, felç (inme) geçiren kişilerde kol ve elleri kontrol etme yeteneğini anında geri kazandırdığını söylüyor.
Pittsburgh'dan Heather Rendulic, dokuz yıl sonra bu şekilde ilk kez kendi başına biftek kesip yiyebildi.
Pittsburgh Üniversitesi ekibi, omurilik implantlarının sadece iki kişide test edildiğini, bu yöntemden kimlerin faydalanabileceğini görmek açısından daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Felç, beyindeki kan akışını bozar ve beyin hücrelerinin ölmesine yol açar. Beynin bir kısmına giden kan akışı azaldığında veya kesintiye uğradığında, beyin dokusunun oksijen ve besin almasını önleyen bir inme (felç) meydana gelir ve beyin hücreleri dakikalar içerisinde ölmeye başlar. İnmenin oluştuğu bölgedeki fonksiyonlarda geçici ya da kalıcı kayıplar oluşur. Bu da genellikle hayatta kalanlarda uzun vadeli sağlık sorunları yaratır.
İnsanlar hareket etme isteğini korusa da beyinden gelen talimatlar o kadar zayıflar ki hiçbir şey olmaz.
Heather'a 20'li yaşlarının başında, beyninde anormal kan damarı olduğu - kavernöz anjiyom - teşhisi konmuştu. Bu damarda birçok kez kanama olmuş ve büyük bir felce yol açmıştı. Bir sabah uyandığında vücudunun sol tarafını hareket ettiremiyordu.
Bunu takip eden dokuz yıl içinde Heather tekrar yürümeyi öğrendi ancak sol kolunun ve elinin kontrolünü geri kazanamadı. Ayakkabı giymek gibi en basit işler bile zorlaştı.
Araştırma sürecinde Heather'ın omuriliğinin bazı kısımlarını uyarılabilmek için boynuna elektrotlar yerleştirildi.
Sinir sistemi iletişimini elektrik sinyalleriyle kuruyor. Ancak Heather'ın felç geçirmesinden sonra beyninden gelen elektrik sinyalleri, kol ve el hareketlerini kontrol eden sinirleri harekete geçiremeyecek kadar zayıflamıştı.
Elektrikle stimülasyon sonucu sinirlerin uyarılması nedeniyle bu zayıf mesajlar hareketi tetiklemek için yeterli hale geliyor.
Denemenin yapıldığı ilk günden bu stimülasyon işe yaramış ve Heather dokuz yıl sonra ilk kez elini açıp kapatabilmilşti.
Pittsburgh Üniversitesi'nden Dr. Marco Capogrosso, "Kimse bu kadar hızlı işe yarayacağını beklemiyordu" dedi.
"Heather ağlamaya başladı, ailesi oradaydı ve onlar da ağlamaya başladı; sonra hepimiz ağladık; çok duygusal bir andı."
Heather "Kolumu ve elimi neredeyse 10 yıldır hareket ettirmediğim bir şekilde hareket ettiriyordum" dedi.
Ve bu şekilde bifteğini kesip çatalıyla yemeyi başarmıştı.
Araştırmanın ayrıntıları Nature Medicine dergisinde yayımlandı. Cihaz Heather ve bir başka gönüllüde denenmiş ve işe yaramıştı. Ancak deney sadece bir ay sürecek şekilde tasarlanmıştı. Sonrasında elektrotlar çıkarılınca hareketi sağlayan stimülasyon da ortadan kalktı.
Ancak araştırmacılar sonuçların, implantlar yoluyla insanların yaşamlarında önemli bir fark yaratılabilecek bir geleceğe bakış sağladığını söylüyor.
Dr. Marco Capogrosso "Hastalarımız iyileşiyor ama tamamen normal hale gelmiyorlar. Muhtemelen piyano çalamayacaklar ama artık kollarını ve ellerini kullanabildikleri için çok fazla bağımsızlık ve yaşam kalitesi kazanabiliyorlar" diyor.
Ekip, şiddetli ağrıyı idare edebilmek için halihazırda onaylanmış teknolojileri kullandıkları için bu alanın hızla ilerleyebileceğine inanıyor.
Ancak şimdilik, kimlerin yararlanacağını ve ekipmanın laboratuvardan eve nasıl taşınacağını belirlemek için daha fazla klinik çalışma yapılması gerekecek.
İnme Derneği'nden Dr. Rubina Ahmed, "Araştırma henüz erken aşamalarda ve cerrahi implantlar herkes için uygun olmayabilir. Daha geniş bir kitlenin kullanılabileceği noninvazif (fazla müdahale gerektirmeyen) stimülasyon yöntemleri de test ediliyor" diyor. | Bilim, Sağlık |
Depremler için önceden uyarıda bulunmak mümkün mü? | Depremler aniden ve uyarı vermeden meydana gelir. Türkiye'nin güneydoğusunu ve Suriye'nin kuzeyini etkileyen iki yıkıcı deprem binlerce can aldı; çok sayıda insan yaralandı, çok daha fazlası evsiz kaldı.
6 Şubat gününün ilk saatlerinde meydana gelen 7,8 büyüklüğündeki ilk deprem insanları uykuda yakaladı.
Sismologların bu büyük afete dair gördüğü ilk işaretler, depremin ürettiği sismik dalgaların hassas cihazlarda yarattığı ani hareketlenmelerdi. Saatler sonra bunu 7,5 büyüklüğünde ikinci bir büyük deprem izledi.
Her iki depremin de göreceli olarak yüzeye yakın gerçekleşmesi, sarsıntının şiddetli olmasına yol açtı. Bölge artçı şoklarla sarsılmaya devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri Jeolojik Araştırmalar Kurumu uzmanları, hayatta kalanların ve yardım için bölgeye akın eden kurtarma görevlilerinin, sarsıntının bir sonucu olarak toprak kayması ve zemin sıvılaşması gibi önemli risklerle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.
Dünya, Türkiye ile Suriye arasındaki sınırın iki tarafında depremden etkilenenlere yardım sağlamaya çalışırken, depremleri neden önceden tespit edemediğimiz sorusu gündeme geliyor.
Depremlerin meydana geldiği Doğu Anadolu fay hattı, üç tektonik levhanın - Anadolu, Arabistan ve Afrika levhaları - birbirine sürtündüğü tektonik bir "üçlü kavşağın" parçası. 1970 yılından bu yana bölgede büyüklüğü 6 ve üzerinde meydana gelen deprem sayısı fazla değil ve birçok jeolog (yerbilimci) burada büyük bir deprem bekliyordu zaten .
Peki, neden bunun zamanını önceden tahmin edemediler?
Aslında, depremleri tahmin etmek bilimsel olarak çok zor. Bir olay meydana geldikten sonra sismik verilerde tespit edilebilecek çok küçük sinyaller olsa da, neye bakılacağını bilmek ve bunu önceden tahmin yapmak için kullanmak çok daha zor.
İtalya'daki Roma Sapienza Üniversitesi ve ABD'nin Pennsylvania eyaletindeki Penn State Üniversitesi'nde yerbilimleri profesörü olan Chris Marone, "Depremleri laboratuvarda simüle ettiğimizde tüm bu küçük arızaların meydana geldiğini görebiliyoruz: önce bazı çatlamalar ve yarıklar ortaya çıkıyor" diyor. "Ancak doğada neden genellikle büyük bir deprem olacağına dair ön belirtiler görmediğimiz konusunda çok fazla belirsizlik var."
Jeologlar en azından 1960'lardan bu yana depremleri tahmin etmek için modern bilimsel yöntemleri kullanmaya çalışıyor ama pek başarılı olamıyorlar. Marone'a göre bunun en önemli nedeni, yerküreyi boydan boya kat eden fay hatlarının karmaşıklığı. Ayrıca çok fazla sismik gürültü var; Dünya sürekli homurdanıyor ve gürlüyor, bu da trafik, inşaat işleri ve günlük yaşamın insan kaynaklı gürültüsüyle birleştiğinde net sinyallerin seçilmesini zorlaştırıyor.
ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu'na göre, gerçekten faydalı bir deprem tahmini yapabilmek için üç şey gerekiyor: depremin nerede olacağı, ne zaman olacağı ve ne kadar büyük olacağı. Şimdiye kadar hiç kimsenin bunu kesin olarak yapamadığını söylüyorlar.
Ancak jeologlar, birkaç yıllık bir zaman dilimi içinde bir deprem olasılığını hesapladıkları "tehlike haritalarında" tahminlerde bulunuyorlar. Bunlar ise en fazla risk altındaki bölgelerde bina standartlarının iyileştirilmesi gibi bir dereceye kadar planlamaya yardımcı olabiliyor; halka tahliye veya sığınma imkanı sağlayacak erken uyarıları olanaklı kılmıyor. Ayrıca bir deprem bölgesinde yaşayan herkesin büyük sarsıntılara dayanacak türden bir altyapıyı karşılama olanağı olmayabilir.
Marone, "Türkiye ve Suriye'de binaların çökmeye hazır bir durumda olduğu anlamına gelen pek çok faktör vardı" diyor. "Batı dünyasının pek çok yerinde 1970'lerde ve 1980'lerde uygulanan sismik güçlendirme kodları var. Ancak binaları inşa etmek ve güçlendirmek çok maliyetli."
Bu yüzden bilim insanları bunun yerine deprem tahminlerini daha doğru hale getirmenin yollarını arıyor. Sismik sinyallerin yanı sıra, araştırmacılar hayvanların davranışlarından Dünya'nın üst atmosferindeki elektriksel bozulmalara kadar çok çeşitli yerlerde ipuçları aradılar.
Ancak son zamanlarda, yapay zekanın insanların gözden kaçırdığı türden küçük işaretleri tespit etmesi konusunda beklentiler giderek artıyor. Makine öğrenimi ile geliştirilen algoritmalar, gelecekteki olayları tahminde kullanılabilecek kalıpları aramak üzere geçmiş depremlerden elde edilen bol miktarda veriyi analiz edebilir.
Marone, "Bu tür makine öğrenimi temelli tahminler çok ilgi gördü" diyor. Kendisi ve meslektaşları son beş yıldır laboratuvarda simüle edilmiş deprem faylarındaki arızaları tespit edebilen algoritmalar geliştiriyorlar. Yumruk büyüklüğünde granit bloklar kullanarak, bir fay üzerinde oluşabilecek stres birikimini ve sürtünmeyi yeniden yaratabiliyor, fay kayana kadar basınç oluşturarak "laboratuvar depremleri" dedikleri şeyi yaratabiliyorlar.
Marone, "Fay yavaş yavaş kırılırken elastik dalgalar fay boyunca ilerliyor" diyor. "Elastik özelliklerdeki bu değişikliklere ve fay zonlarındaki ön şoklardan gelen gürültüye dayanarak laboratuvarda kırılmanın ne zaman gerçekleşeceğini tahmin edebiliyoruz. Bunu Dünya için de yapabilmeyi çok isterdik ama henüz o noktada değiliz."
Yapay zekanın bu öngörü gücünü gerçek dünyadaki fay zonlarının daha büyük ve karmaşık ortamına aktarmak çok daha zor.
Marone, "İnsanların bir depremden sonra bunun nasıl yapılacağını buldukları birkaç vaka var, bu da bunun işe yarayabileceğini gösteriyor. Ancak henüz büyük bir ilerleme kaydedilmiş değil" diyor.
Örneğin Çin'deki bilim insanları, fay bölgelerinin üzerindeki manyetik alanda meydana gelen değişikliklerin neden olduğu depremlerden önceki günlerde Dünya'nın iyonosfer tabakasındaki (atmosferin elektromanyetik dalgaları yansıtacak miktarda iyonların ve serbest elektronların bulunduğu 70 km ile 400 km'lik kısmı) elektrik yüklü parçacıklarda dalgalanmalara bakıyorlar. Örneğin Pekin'deki Deprem Tahmin Enstitüsü'nden Jing Liu liderliğindeki bir grup, Nisan 2010'un başlarında California'daki Baja'daki depremin merkez üssünün üzerindeki atmosferik elektronlarda, depremden 10 gün önce meydana gelen bozulmaları görebildiklerini söyledi.
İsrail'deki bir başka grup ise kısa bir süre önce iyonosferdeki elektron içeriğinde son 20 yılda meydana gelen değişiklikleri inceleyerek büyük depremleri 48 saat öncesinden % 83 doğrulukla tahmin etmek için makine öğrenimini kullanabileceğini iddia etti.
Çin'in iyonosferdeki bu ipuçlarına umut bağladığı açık. Çin 2018 yılında, Dünya'nın iyonosferindeki elektriksel anomalileri izlemek üzere Çin Sismo-Elektromanyetik Uydusunu (CSES) fırlattı. Geçen yıl, Pekin'deki Çin Deprem Merkezi'ndeki bilim insanları, Mayıs 2021 ve Ocak 2022'de Çin anakarasını vuran depremlerden iki hafta ve bir hafta önce iyonosferdeki elektron yoğunluğunda düşüşler bulduklarını iddia ettiler. Ancak, geriye dönük verileri kullandıkları için geriye dönük görüş avantajına sahiptiler. Araştırmacılar, uydu verileriyle bile, bulgularının yaklaşan bir depremi tahmin etmekten hâlâ çok uzak olduğu konusunda uyarıda bulunuyor.
"Yaklaşan bir olayın gerçekleşeceği yeri tam olarak belirleyemiyoruz" diyen araştırmacılar, kısmen büyük depremlerin merkez üssünden çok uzakta akımlara neden olabildiğini, bunun da kesin yerin tespitini zorlaştırdığını belirtiyorlar.
Diğer araştırmacılar umutlarını farklı sinyallere bağlıyor. Japonya'da bazıları deprem bölgelerinin üzerindeki su buharında meydana gelen değişiklikleri kullanarak tahminlerde bulunabileceklerini iddia ediyor. Testler bu tahminler için % 70 doğruluk payı gösteriyor; ancak sadece önümüzdeki ay içinde bir noktada deprem olabileceğini söyleyebiliyorlar.
Bazıları da Dünya'nın yerçekiminde depremden önce meydana gelebilecek küçük dalgalanmaları kullanarak öngörüde bulunmaya çalışıyor.
Ancak tüm bu iddialara rağmen, hiçbiri bir depremin nerede ve ne zaman meydana geleceğini gerçekleşmeden önce başarılı bir şekilde tahmin edemedi.
Morone, "İhtiyacımız olan türde bir izleme yapmak için gerekli altyapıya sahip değiliz" diyor. "Bir fayı izlemek için laboratuvarda kullandığımız türden bir dizi sismometre kurmak için kim 100 milyon dolar verecek? Laboratuvar depremlerini nasıl tahmin edeceğimizi biliyoruz, ancak bilmediğimiz şey, bunların gerçek dünyadaki fayların karmaşıklığına aktarılıp aktarılamayacağı. Örneğin Doğu Anadolu fayı dünyanın karmaşık bir bölgesinde yer alıyor - basit bir fay düzlemi değil, bir araya gelen bir sürü şey var."
Ve daha iyi tahminler yapılabilse bile, bu bilgilerle ne yapılacağı sorusu hala ortada duruyor. Doğruluk oranı artana kadar, tüm şehirleri tahliye etmek ya da insanlardan risk altındaki binalardan uzak durmalarını istemek, hata yapılması halinde maliyetli olabilir. Ancak Marone, verilerin iyileşmesi halinde neler olabileceğine dair bazı göstergeler için meteorolojik tahmin dünyasına bakıyor.
Marone, "Büyük hava olaylarını zaten önceden bir miktar doğrulukla tahmin ediyorlar" diyor. Bu sayede devlet kurumları kasırga gibi olaylara acil müdahale için hazırlık yapabiliyor ve halkı güvende tutmaya yardımcı olabilecek uyarılarda bulunabiliyor. Marone, depremler için benzer bir şeyi yapabilmenin hala yıllar alabileceğini söylüyor: "Şu anda buna yakın değiliz."
Yapay zekanın daha acil bir rol oynayabileceği bir alan da depremden hemen sonra meydana gelen olaylara ilişkin. Tohoku Üniversitesi ve Çin Renmin Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, doğal afetlerin yol açtığı hasarı uydu görüntülerinden sınıflandırmak için yapay zekayı kullanan araçlar geliştiriyor; böylece hükümetler ve kurtarma ekipleri en çok ihtiyaç duyulan yerlere gönderilebiliyor. Bu araçlar, bina hasarını değerlendirmek ve tamamen yıkılmış ya da potansiyel olarak tehlikeli olan yapıları belirlemek için algoritmalar kullanıyor.
Makine öğrenimiyle geliştirilen algoritmaların, büyük bir depremi takip eden artçı sarsıntıların daha iyi tahmini ve böylece kurtarma görevlilerinin ve depremden sağ kurtulanların güvende kalmasına yardımcı olabileceği de umuluyor. Bunlar, ilk depremle dengesi sarsılan binaların kaymasına ve daha fazla yıkıma neden olarak büyük bir risk oluşturabilir.
Örneğin Harvard Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, tahmin edilebilecekleri umuduyla artçı şokların modellerini incelemek için bir tür makine öğrenimi olan derin öğrenmeyi kullanıyor.
Marone'a göre, "Büyük bir olaydan sonra ne olduğunu ve artçı şokların neden meydana geldiğini çok iyi anlıyoruz" diyor. "Ama hala tam değil. Bilim toplumu olarak daha küçük şokların daha büyük bir şoka yol açıp açmayacağını bilme konusunda daha iyi hale geldik ama her zaman belirsizlik var.
"Türkiye'de art arda iki büyük deprem oldu. İkincisini bir önceki tetikledi ama bunlar iki büyük ana şoktu. Bunun çok sıra dışı bir durum olduğunu fark etmek için depremler ve artçı sarsıntılarla ilgili çok şey bilmenize gerek yok."
Hayvanlar depremi önceden sezebilir mi?
Depremlerden önce hayvanların ürküp panik halinde kaçtıklarına dair bildirimler binlerce yıl öncesine dayanıyor, ancak bu gözlemleri anlamlı bir şekilde kullanmak zor.
Hayvanların davranışları her zaman doğru tahminde bulunmayı mümkün kılmaz. On yıllar önce Çin'de bir depremin olağandışı hayvan davranışları yardımıyla tahmin edildiğine dair haberler var, ancak bu yeniden tekrarlanmadı.
Almanya'daki Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü'nden bilim insanları, İtalya'nın deprem bölgelerindeki inek, koyun ve köpeklerin davranışlarını kaydedip inceliyor. Araştırmacılar, hayvanların yaklaşan sarsıntıların ve depremlerin merkez üssüne yaklaştıkça davranışlarını daha erken değiştirdiklerini söylüyor. | 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi, Bilim, Depremler, Türkiye |
null | Kahramanmaraş’taki depremlerin ardından paylaşılan videolarda bazı hayvanların garip davranışlar sergilediği, bunun da depremi sezmelerinden kaynaklandığı öne sürüldü.
Peki hayvanların depremleri sezmesi mümkün mü?
Bu alanda uzun yıllardır çalışma yürüten Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü’nden Prof. Martin Wikelski, bu alanda yürüttükleri çalışmaların sonuçlarını anlattı ve paylaşılan videoları BBC için inceledi. | 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi, Bilim, Depremler, Hayvanlar alemi, Türkiye |
Kahramanmaraş depremlerinin yol açtığı yer hareketleri uzaydan haritalandırıldı | Jonathan Amos| BBC Bilim Muhabiri
Türkiye ve Suriye’de 30 binden fazla kişinin ölümüne yol açan iki depremin yol açtığı fay hareketleri, Avrupa Birliği’nin Sentinel-1A uydusu tarafından tespit edildi.
Bilim insanlarının bu çalışmasının gelecek depremlerde insan hayatlarını kurtarmaya yardımcı olması hedefleniyor.
Bu, dev enerjileri açığa çıkaran depremlerin yeri nasıl hareket ettirdiğini gösteren en detaylı harita oldu.
Haritanın verileri, Cuma gününün ilk saatlerinde Türkiye’nin 700 kilometre üzerinden geçen AB uydusu tarafından elde edildi.
Bu uyduda iklim ve ışık şartlarından bağımsız olarak Dünya’nın zeminini ölçebilen aletler bulunuyor.
Sentinel-1A, düzenli olarak buradaki fay hatlarının üzerinden uçarak zemindeki en ufak hareketleri tespit ediyor.
Fakat uydunun 6 Şubat’taki depremlerin ardından tespit ettiği hareketler hiç de ufak değildi – aksine dramatikti.
Zemin eğildi, kırıldı ve bazı yerlerde yırtıldı.
Araştırmacıların kullandığı interferometre adlı teknik, depremin öncesiyle sonrasını kıyaslamaya olanak sağlıyor.
Yukardaki haritada yer alan kırmızı noktalar uydunun bir önceki uçuşuna göre uyduya yaklaşan yerleri, maviler ise uzaklaşan yerleri gösteriyor.
Bu harita, Doğu Anadolu Fay Hattı’nın etrafındaki zeminin nasıl yer değiştirdiğini gözler önüne seriyor.
Pazartesi günü hem 04:17’de gerçekleşen 7,8’lik deprem hem de 13:24’te gerçekleşen 7,5’lik deprem sola atımlıydı.
Yani fayın hangi tarafında olursanız olun, karşı tarafın sola hareket ettiğini görürdünüz.
Bazı yerlerde bu hareket birkaç metreye ulaştı.
En şok edici şey, bu fay hatlarının bazı yerleşim yerlerinin ve binaların tam altından geçmesiydi.
Sentinel haritası bilim insanlarının Pazartesi günü tam anlamıyla neler olduğunu anlamasına yardımcı olacak ve bu bilgi bölgenin deprem modellemelerini daha gerçekçi bir hale getirecek.
Türk yetkililer, yeniden inşa çalışmalarına başlarken bu haritanın sağlayacağı risk tespitinden faydalanma imkanına kavuşabilecek.
Art arda gelen iki depremin aralarında nasıl bir ilişkinin olduğu ve bunun gelecekteki depremleri nasıl etkileyebileceği tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Hatay’ın Hassa ilçesindeki yer hareketliliği de böyle görüntülendi:
Bu harita, AB uydusunun paylaştığı verileri kullanan Birleşik Krallık Deprem, Volkan ve Tektonik Gözlem ve Modelleme Merkezi (COMET) tarafından hazırlandı.
COMET Direktörü Prof. Tim Wright, haritanın depremin inanılmaz gücünü daha iyi anlamamızı sağladığını söylüyor.
BBC’ye konuşan Prof. Wright “Haber kanalları genellikle depremin ‘merkez üssü’nü tek bir noktaymış, sanki bir noktaya bomba atılmış gibi gösterir” diyor ve ekliyor:
“Fakat gerçekte depremler uzun faylar boyunca yerin kaymasıyla oluşur.
“Kırılan fay ne kadar büyükse sarsıntı da o kadar büyük olur.
“Bu depremlerde bazı yerlerde toprak 5-6 metre civarında hareket etti.
“İlk deprem 300 kilometre uzunluğunda bir hatta toprağın hareket etmesine yol açtı, ikinci depremde ise bu 140 kilometre oldu.
“Bu uzunlukları daha iyi anlamanız için örnek vereyim, Londra-Paris arası veya İstanbul-Ankara arası yaklaşık 345 kilometredir.
“En büyük zarar faya en yakın noktalarda olsa da fayların uzunluğu bunu çok büyük bir alana yayıyor.”
Uydu çağından önce jeologlar yerkürenin hareketini tespit etmek için fay hattı boyunca yürürdü.
Bu, pek çok detayın gözden kaçırılmasına yol açan ve büyük emek isteyen bir süreçti.
Uzaydan radar interferometre ile ölçüm yapma tekniği 1990’larda geliştirildi ve son yıllarda son derece güçlü bir araç haline geldi.
Bu hem uydulardaki radarların daha hassas teknolojilerle üretilmesi hem de bilgisayarların işlem gücünün artması ve daha fazla veriyi inceleyebilmesi sayesinde oldu.
Bugün bir uydunun bir noktanın üzerinden geçmesinden saatler sonra, veriler uzmanların bilgisayarlarında analize hazır bir hale gelebiliyor.
COMET’in bu haritayı oluşturmasının birkaç gün sürmesi ise, uydunun doğru noktadan geçmesini beklemeleri gerektiği içindi.
Fakat ilerde uydu sayısı arttıkça bu süre azalacak.
Prof. Wright “2020’lerin sonuna doğru bu tür analizleri en büyük depremlerden sonra bile bir gün içinde yapmak mümkün olacak” diyor ve ekliyor:
“Şu anki süre, arama ve kurtarma faaliyetlerinde kritik süre olarak gösterilen 72 saati aşıyor maalesef.
“Ama teknoloji geliştikçe bu veriler arama kurtarma çalışmalarında da kullanılabilecek.” | Teknoloji, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi, Bilim, Depremler, Türkiye, Suriye haberleri |
Uluslararası araştırma: DNA’ya göre hazırlanan kişiye özel ilaçlar 'hem daha etkili hem de yan etkisi daha az' | Hollanda’daki Leiden Üniversitesi öncülüğünde yapılan uluslararası bir araştırmaya göre, ilaçların dozajı DNA'larına göre ayarlanan hastalarda ilaç kaynaklı ciddi yan etkiler yüzde 30 daha az.
Dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan Lancet’te yayımlanan araştırma, hastaya genetik profiline göre ilaç vermenin uygulamada işe yaradığını ortaya koyan ilk çalışma.
Leiden Üniversitesi Tıp Fakültesi (LUMC) araştırmacılarına göre, ilaç reçetelerinde herkese uyan “standart beden stratejisinin” artık modası geçti.
Hastaların hepsi, aynı ilaca farklı tepkiler veriyor.
Bunun nedeni büyük ölçüde herkesin farklı DNA'ya sahip olması.
Örneğin bazı insanlar ilaçları daha yavaş parçalayarak daha düşük bir doza ihtiyaç duyuyor ve böylece yan etki riskini önlemiş oluyor.
Araştırma, 7 Avrupa ülkesinde 7 bin hasta üzerinde yapıldı.
Uzmanlar, özellikle kanser, kalp ve damar hastalıkları ile psikolojik şikayetlerin tedavisine yönelik 39 ilacın etkisi ile bağlantılı olan 12 geni inceledi.
Muayene edilen hastalara, DNA profillerine uygun dozda ilaç verildi.
DNA’ya göre tedavi uygulanan hastalarda, normal dozda ilaç alan hastalara göre ishal, kansızlık (anemi), sinir ağrısı ve tat kaybı gibi yan etkiler ortalama yüzde 30 oranında daha az görüldü.
Uzmanlar, araştırmaya katılan hastalar için özel bir DNA ilaç sertifikası hazırladı.
Sertifikada, her kişinin DNA’sına uygun ilaç türü ve miktarı belirtildi.
Hekimler ve eczacılar da bu sertifikayı tarayarak, hasta için en uygun ilaç ve dozun ne olduğunu tam olarak belirledi.
Tek tip reçetelerde kişinin cinsiyeti ya da etnik kökeni, ilaca nasıl tepki vereceğini etkilerken, DNA profiline uygun reçetelerde böyle bir durum yaşanmadı.
Araştırmaya katılan uzmanlardan biri olan Klinik Eczacılık Bölümü’nden Prof. De. Henk-Jan Guchelaar, Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a, elde edilen sonuçları “gerçek bir atılım” diye değerlendirdi.
Leiden Üniversitesi, bu yöntemi yaygınlaştırarak, pratikte de uygulamaya hazırlanıyor.
Uzmanlara göre, ilaçların kişiselleştirilmesi ile sadece DNA değil, bağırsaklardaki bakterilerin bileşimi ve kalp damar hastalıkları gibi risk faktörleri konusunda da özel tedavi olanağı sağlanacak.
Prof. Dr. Guchelaar'a göre, şu anda DNA ilaç sertifikasının maliyeti 300 ila 600 euro arasında değişiyor.
Hollandalı uzmana göre, sertifika sayesinde eczaneye gelen her hastanın DNA haritası görülecek.
Böylece herkes için daha etkili ve daha güvenli tedavi yöntemi uygulanabilecek. | Teknoloji, Bilim, Hollanda, Tıp |
Tarihin en yakın asteroit geçişlerinden biri: 2023 BU Dünya'ya 3600 kilometre yaklaştı | Minibüs büyüklüğündeki 2023 BU, bugüne kadar Dünya'ya en çok yaklaşan asteroitlerden biri oldu. Asteroit, Dünya'ya 3600 kilometre yaklaştı.
2023 BU, TSİ 03.27'de Güney Amerika'nın en güneyindeki nokta yakınlarından geçti.
Asteroit böylece Dünya'ya, genelde 36 bin kilometre mesafede seyreden uydulardan çok daha fazla yaklaştı.
Asteroidi geçen hafta sonu Kırım'dan amatör gökbilimci Gennadiy Borisov tespit etmişti.
Amerikan Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), asteroidin Dünya için tehlike oluşturmadığını açıklamıştı.
3,5 metreye 8,5 metre boyutlarında olduğu hesaplanan asteroit, Dünya'ya çarpacak bir yörüngeden geçse bile atmosferde büyük bir yangın topu halinde parçalanacaktı.
2013'te Rusya'nın güneyinde Dünya'nın atmosferine çarpan Chelyabinsk adlı asteroidin çapı 20 metreye yakındı ve çarpmanın etkisiyle camları kıracak şiddette şok dalgaları yaratmıştı.
NASA'ya göre, 2023 BU'nun Dünya'ya bu kadar yaklaşması Güneş etrafındaki yörüngesinin kaymasına neden olacak.
Dünya'ya yaklaşmadan önce hemen hemen yuvarlak olan ve normalde 359 günde tamamladığı yörüngesinin, Dünya'nın yer çekimi kuvveti nedeniyle oval bir hal alacağı ve 425 günde tamamlayacağı belirtiliyor.
Dünya'ya yakın geçme ve zarar verme ihtimali olan büyük asteroitlerin çoğu tespit edilmiş durumda.
Dinozorların yok olmasına neden olan asteroidin çapının yaklaşık 12 kilometre olduğu sanılıyor.
Ancak çapı 150 metre kadar olan asteroitlerin ancak yüzde 40 kadarının ne kadar risk oluşturduğu belirlenebildi.
Bunların çarpması halinde bir şehir büyüklüğündeki alanlara zarar vermesi söz konusu olabilir.
İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nden Profesör Don Pollacco, Dünya yörüngesinden geçen ve henüz keşfedilmemiş asteroitler olduğunu ve 2023 BU'nun da yakın zaman önce keşfedildiğini ama bu keşiften önce belki de binlerce kez bu yörüngeden geçmiş olduğunu söylüyor ve ekliyor:
"2023 BU'nun bileşimine bağlı olarak, bu asteroidin Dünya yüzeyine ulaşması mümkün değil; dolunaydan daha parlak şekilde bir ateş topu gibi atmosferde yanacaktır."
"Ancak atmosfere girebilecek ve büyük hasara yol açabilecek henüz keşfedilmemiş pek çok asteroit olabilir." | Bilim |
James Webb teleskobu ilk gezegenini keşfetti | Yaklaşık bir yıl önce uzaya gönderilen James Webb teleskobu birçok yeni keşfe imza attı ve şimdi başarılarına bir yenisini daha ekleyebilir.
Dünyanın en büyük teleskopu bir gezegen keşfetti ve bu gezegen dünyaya çok benzer gibi görünüyor.
Bilim insanları, bu yeni gezegenle ilgili daha çok şey bulmak için gelecekte yeni gözlemler yapmayı planlıyor.
Kayalıklı gezegene LHS 475 b ismi bulundu ve 41 ışık yılı uzaklıktaki Octans takım yıldızında bulunuyor.
Gezegen ilk olarak NASA uyduları tarafından fark edilse de, gezegeni ilk olarak gören ve varlığını teyit eden James Webb teleskopu oldu.
Gezegen daha yeni keşfedildiğinden, LHS 575 b hakkında bilinmeyen çok şey var, ancak uzmanlar gezegenle ilgili ilk ayrıntıları doğruladı.
Gezegen, küçük, kayalıklı ve dünyayla neredeyse aynı boyutlarda. Ayrıca gezegenimizden birkaç yüz derece daha sıcak.
Uzmanlar hala gezegenin bir atmosferi olup olmadığını bulmaya çalışıyor, ancak Satürn’ün uydusu Titan gibi kalın bir metan atmosferi olmadığından eminler.
Bilim insanları bu yeni keşiften heyecan duyuyor ve büyük teleskopun gelecekte birçok yeni gezegen bulmasını bekliyorlar.
NASA Direktörü Mark Clampin “Dünya boyutlarındaki bu yeni kayalıklı gezegenden alınan ilk gözlem sonuçları, Webb ile birçok kayalıklı gezegenin atmosferlerinin incelenmesinin kapılarını açabilir" dedi ve ekledi:
"Webb güneş sistemimizin dışındaki dünya benzeri gezegenlere bizi daha da yakınlaştırıyor ve misyonu yeni başladı."
Uzmanlar, yeni gezegenle ilgili daha fazla bilgi elde etmeyi umuyor ve yeni gözlemlerin bu yaz aylarında yapılması umuluyor. | Uzay, Bilim, Uzay keşfi |
Dünyanın ilk bal arısı aşısı ABD'de onaylandı | Madeline Halpert| New York
ABD dünyanın ilk bal arısı aşısını onayladı.
Aşı, arıların larvalarını hedef alıp yavru çürüklüğüne yol açan bakteriye karşı geliştirildi.
Aşıyı geliştiren şirket bu hafta ABD Tarım Bakanlığı’ndan koşullu onay aldıklarını açıkladı.
Son yıllarda doğada sayıları azalan arılar polen yayıcı özellikleriyle ekosistemde çok önemli rol oynuyor.
Aşıyı geliştiren Dalan Animal Health şirketinin CEO’su Annette Kleiser, bu aşının bal arılarını koruma alanında çığır açabileceğini söyledi.
Aşı, bakterinin inaktif versiyonunu içeren bir jelin kraliçe arıya yedirilerek, larvalarının bu bakteriye karşı bağışıklık kazanmasıyla işliyor.
ABD Tarım Bakanlığı’na göre ülkedeki bal arısı kolonileri 2006’dan beri azalıyor.
Bakanlık bunun nedenleri arasında parazitler, hastalıklar ve işçi arıların kraliçeyi terk ettiği Koloni Çöküşü Hastalığı yer alıyor.
BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre arılar, kuşlar ve yarasalar gibi polen yayıcılar küresel bitki üretiminin üçte birinin gerçekleşmesini sağlıyor.
Son derece bulaşıcı olan Amerikan yavru çürüğü hastalığının bugüne kadar herhangi bir tedavisi bulunamamıştı.
Hastalığa karşı atılabilen tek adım kolonideki arıların tamamını, bal peteklerini ve kullanılan ekipmanları ateşe verip etraftaki diğer kolonilere de antibiyotik vermekti.
Bu aşı, besleyici bir jelin içinde işçi arılara veriliyor ve onlar da kraliçelerini bu jelle besliyor.
Aşı kraliçenin yumurtalıklarına ulaşıyor ve oradan yavru arılara aktarılıyor.
Böylece yavru arıların bu bakteriden ölme riski azaltıyor.
California Arıcılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Trevor Tauzer, bu aşının arıcılar için heyecan verici bir adım olduğunu söyledi.
Dalan şirketi bu yıl piyasaya süreceği aşıyı başta kısıtlı miktarlarda Amerikalı arıcılara satacaklarını açıkladı. | Bilim, Hayvanlar alemi, Aşılar, Amerika Birleşik Devletleri, Hayvanların korunması |
Astronomiden tıbba 2022'nin en çarpıcı bilimsel gelişmeleri | 2022, bilimde hem çığır açan ve gelecek için umutlanmamızı sağlayan birçok yeni gelişmeye sahne oldu, hem de gezegenimiz ve insanlığı bekleyen bazı tehlikeleri daha net görmemizi sağladı.
Bunlar arasından öne çıkanları derledik:
Alzheimertedavisiiçin Eisai ve Boigen şirketleri tarafından geliştirilen ilacın deney sonuçları, erken teşhisin ardından uygulandığında ilacın, hastalığın ilerlemesini yavaşlattığını ortaya koydu.
Deneyin detaylı sonuçları henüz yayımlanmamış olsa da; paylaşılan kısıtlı veriler bile bilim dünyasında umut yaratmaya yetti.
Lecanemab adlı ilaç, Alzheimer hastalığına yakalanan insanların beyninde biriken toksik beta-amiloid proteinlerini ortadan kaldırıyor.
Bilim insanları bunun “tarihi bir gelişme” olduğunu söyledi.
Haberin devamı: Alzheimer tedavisinde tarihi gelişme: Yavaşlatıcı ilacın deneyleri olumlu
AmerikanUlusalHavacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) en güçlü teleskobu olan James Webb, evrenin daha önce hiç görmediğimiz kadar net görüntülerini ilk kez paylaştı.
James Webb Teleskobu, Aralık 2021'de uzaya gönderilmiş ve 25 Ocak 2022'de uzayda gözlem yapacağı noktaya ulaşmıştı.
Teleskop şu ana kadarmilyonlarca galaksi keşfetti, Jüpiter ve Neptün'ün inanılmaz görüntülerini çekti, evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin, en detaylı fotoğrafını paylaştı.
Yaratılış Sütunları'nın büyüleyici fotoğraflarıda bunlar arasında.
James Webb'le ilgili diğer haberler:
NASA'nın bir asteroide çarparak yörüngesini değiştirmeyi hedeflediğiDart misyonubaşarıyla tamamlandı.
Misyon, büyük ölçekli bir asteroidin Dünya'ya çarpmasını engellemenin zorluklarını tespit etmeyi hedefliyordu.
Kasım 2021'de fırlatılan uzay aracı, Dünya'dan 11 milyon kilometre uzaklıktaki Dimorphos adlı asteroide tam isabetle çarptı.
Nükleer füzyon enerjisinde ABD'de "tarihi başarı" elde edildi; bir füzyon deneyinde ilk kez işlem için gereken enerjiden daha fazlası üretilebildi.
Nükleer füzyonun, sınırsız bir temiz enerji kaynağı potansiyeli taşıdığı düşünülüyor.
Deney, California'daki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı'nda (LLNL) bulunan Ulusal Ateşleme Tesisi'nde gerçekleştirildi.
Bu işlem, iki hafif atom çekirdeğinin birleşmeye zorlanması ve daha ağır bir çekirdek oluşturmasıyla meydana geliyor.
Haberin devamı: Nükleer füzyon enerjisi konusunda ABD'de 'tarihi başarı'
İngiltere'de lösemi hastası olan 13 yaşında bir kız, "nükleobaz düzenleme" adında devrimsel bir tedavi yönteminin yardımıyla kanseri tamamen yendi.
Nükleobaz düzenleme, DNA bazlarına müdahale edilmesini sağlayan bir biyomühendislik yöntemi ve sadece altı yıl önce keşfedildi.
Nükleobaz düzenleme, bilim insanlarının genetik kodun belirli bir bölümüne odaklanıp bir bazın moleküler yapısını değiştirerek onu başka bir baza dönüştürmesine ve böylelikle yeni genetik talimatlarının kodlanmasına olanak tanıyor.
Doktorlardan ve bilim insanlarından oluşan geniş bir ekip, bu yöntemi, Alyssa'nın kanserli T hücrelerini yakalayıp öldürebilen yeni bir T hücresi türü tasarlamak için kullandı.
Haberin devamı: İngiltere'de ilk kez kullanılan ve lösemiye çare olması umulan kanser tedavisi
İngiltere'de bilim insanları, organ nakli için kullanılacak böbreklerin kan grubunu değiştirmeyi başardı.
Bunun nakil için organ tedarikini artırabilecek bir buluş olabileceği ve genellikle uygun donör bulmakta zorlanan gruplar için özel etkileri olacağı belirtiliyor.
Kan grupları farklı olan kişilerden birbirine böbrek nakli olmuyor ancak böbreğin kan grubunun 0 (sıfır) tipine dönüştürülmesiyle böbreğin herhangi bir hastaya nakli mümkün oluyor.
İngiltere'de araştırmacılar, 53 yaşındaki bir kadının deri hücrelerini 23 yaşındaki bir kadınınkiyle eşdeğer olacak şekilde gençleştirdi.
Cambridge kentindeki bilim insanları, aynı şeyi vücuttaki diğer dokularla da yapabileceklerine inanıyor.
Araştırma; diyabet, kalp hastalığı ve nörolojik bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıklar için tedaviler geliştirmeyi amaçlıyor.
Deri hücrelerinin gençleştirilmesi teknolojisi, 25 yılı aşkın bir süre önce klonlanan Dolly adlı koyunu yaratmak için kullanılan teknikler üzerine inşa edildi.
Haberin devamı: İngiltere'de deri hücresi 30 yıl gençleştirildi: 'Amaç sağlıklı yaşam süresini uzatmak'
Hollandalı bilim insanları, ilk kez insan kanında küçük plastik parçacıklar (mikroplastik) bulunduğunu saptadı.
Amsterdam Özgür Üniversitesi (Vrije Universiteit) uzmanları tarafından yapılan testler sonucunda, çalışmaya katılan 22 kişiden 17'sinin kanında mikroplastik tespit edildi.
Plastik parçacıklarının ne kadar zararlı olduğu hala tam olarak bilinmiyor ancak araştırmacılardan Prof. Dr. Marja Lamoree, mikroplastiklerin varlığının başlı başına endişe kaynağı olduğunu söylüyor.
Yeryüzünün bilinen en büyük bitkisi Avustralya kıyılarında keşfedildi.
Araştırmacılar, 20 bin futbol sahası büyüklüğündeki deniz çayırının yaşının yaklaşık 4500 olduğunu tahmin ediyor.
Genetik bilimciler aslında farklı amaçlarla inceledikleri Batı Avustralya'daki bu büyük sualtı çayırının aslında tek bir bitki olduğunu belirtiyor.
Bitkinin en az 4 bin 500 yıl önce, tek bir tohumdan yayıldığına inanılıyor.
University of Western Australia'dan araştırmacılar, deniz çayırının yaklaşık 200 kilometrekarelik bir alanı kapladığını söylüyor.
Ekip, Avustralya'nın en batı ucundaki Perth kentinin yaklaşık 800 km kuzeyindeki Shark Bay körfezindeki bitkiyi tesadüfen keşfetti. | Bilim, Tıp |
Minyatür robotlar su borularında milyarlarca litre sızıntıyı önleyebilir mi? | İngiltere ve Galler'de su hizmetlerini düzenleyen Ofwat'a göre, uzunluğu 400 bin kilometreden fazla olan su tesisatından günde ortalama 3 milyar litre su sızıyor. Bilim insanlarının geliştirdiği minyatür robotların su borularındaki arızaları denetleyerek sızıntıları önleyebileceği düşünülüyor.
Bilim insanlarına göre su borularının robotların yardımı olmadan bakımı "imkansız".
İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşan Birleşik Krallık'ta, su ve atık su yönetimi özel şirketler tarafından yapılıyor.
Ülkede su endüstrisini temsil eden Water UK'den BBC'ye yapılan açıklamada, "Özel boru içi kameralar, uydu görüntüleme teknolojileri, termal İHA'lar, ileri sondajlar ve yapay zeka gibi en son teknolojiler kullanılarak su sızıntılarını önlemeye çalışıyoruz" denildi.
Şirketlerin gözle görülen su sızıntılarını durdurmak konusunda bir sorunu yok ancak kritik olan gözle görülmeyen çatlakları bulmak.
İngiltere'deki su şirketleri, gözle görülmeyen çatlakları büyük bir sızıntıya yol açmadan önce onarmak için borulara enjekte edilebilen sızdırmazlık malzemeleri gibi "kazı gerektirmeyen" yöntemleri test ediyor.
Bazı bilim insanlarına göre sızıntı önlemede devrim yaratacak teknoloji minyatür robotlar olacak.
Bazı şirketler, erişilemeyen boruları incelemek için hâlihazırda uzaktan kontrol edilen robotlar kullanıyor. Ancak bugün boru hatlarının büyük bir bölümüne kazı yapmadan erişilemiyor.
İşte bu noktada çok daha küçük, yapay zekayla güçlendirilen makineler devreye giriyor.
Yeni nesil yeraltı robotik boru devriyeleri, Sheffield Üniversitesi'ndeki Entegre İnşaat ve Altyapı Araştırma Merkezi'nde (ICAIR) test ediliyor.
Pipebot adı verilen robotlar, kameralarla etrafı gören ve her türlü arazide hareket edebilen minyatür, mobil robotlar. Borularda devriye gezerek çatlakları ve zayıflıkları sızıntıya dönüşmeden önce bulmak için su endüstrisi ile işbirliği içinde geliştiriliyorlar.
Prof. Kirill Horoshenkov, "Şirketler şu anda arızalara onlar oluşmadan önce değil, oluştuktan sonra yanıt veriyor. Arızalar oluşmadan önce sürekli olarak veri toplayabilmek için robotlara ihtiyacımız var" diyor.
Horoshenkov oyuncak araba büyüklüğündeki robotu elinde tutarak, "Borunun uzunluğu boyunca hareket ediyorlar, fotoğraf çekiyorlar ve boruyu dinlemek için mikrofonları var. Boruda bir arızanın olup olmayacağına karar vermek için tasarlandılar" diye de ekliyor.
Leeds Üniversitesi'nden yapay zeka uzmanı Prof. Netta Cohen ise minyatür robotlarla ilgili en büyük zorluğun "onlarla iletişim kurmak" olduğunu söylüyor:
"Yeraltında GPS yok. Bu yüzden birbirleriyle kısa mesafelerde ses ya da kablosuz internet aracılığıyla iletişim kuracaklar."
Prof. Cohen ve meslektaşları, daha büyük bir "ana" robotun bir grup minyatür robotu taşıdığı ve konuşlandırdığı bir sistem geliştiriyorlar.
Cohen, sistemin çalışma şeklini şöyle anlatıyor:
"Bu küçük robotları daha küçük borulara bırakacak ve işleri bittiğinde toplayacağız. Kilometrelerce uzunluktaki borularda çalışmak için bu robotlara ihtiyacımız olacak."
ICAIR ekibi, minyatür obotların 5 yıl içinde borularda "devriye gezeceğine" inanıyor.
Ancak o zamana kadar bir sızıntı olduğunda su şirketleri; gaz, elektrik, kablosuz internet ve kanalizasyon borularının adeta bir labirent oluşturduğu bölgeyi kazmak zorunda olacak.
Su hatlarının uzunluğu İngiltere ve Galler'de 350 bin kilometre, Birleşik Krallık genelinde ise 483 bin kilometreyi buluyor.
Enerji tasarrufu alanında çalışan Energy Saving Trust'a göre Birleşik Krallık'ta bir hane günde ortalama 350 litre su kullanıyor.
Geçen yaz yaşanan kuraklık, ülkede su sızıntılarını tekrar gündeme getirdi.
Ofwat'a göre şirketler gerek sızıntıları gerek kirliliği önlemek için yeterince yatırım yapmayarak "müşterilerini ve çevreyi yüz üstü bıraktı".
Water UK ise BBC'ye yaptığı açıklamada, iddiaları reddetti:
"Birleşik Krallık'ta su sızıntıları son 30 yılın en düşük düzeyinde...Ancak şirketler milyarlarca litrelik su sızıntısını araştırıyor."
Hükümetin 2050 yılına kadar kaybedilen su miktarını yarıya indirme taahhüdünde bulunmuştu.
Sızıntılarla birlikte kirlilik de önemli bir sorun.
2021-2022'de İngiltere ve Galler'deki su kaynaklarında kirlilik vakaları arttı ve yalnızca dört şirket kanalizasyon taşkınlarının azaltılması için gerekli önlemleri aldı.
Muhalefetteki Liberal Demokrat Parti'ye göre İngiltere'de su şirketi yöneticilerine 2020'den bu yana yaklaşık 27 milyon sterlin ikramiye ödendi.
Ofwat ise Kasım ayında su şirketlerine kirlilik nedeniyle yaklaşık 132 milyon sterlin ceza kesti ve şirketlerden "hizmet eksikliği" nedeniyle müşterilerine fatura ücretlerinden yaklaşık 17 milyon sterlini iade etmelerini istedi.
Ofwat İcra Kurulu Başkanı David Black, "Bazı şirketler için düşük performans norm haline geldi. Bu böyle devam edemez" diyor. | Su, Teknoloji, Bilim, İngiltere |
2022'de ilk kez gerçekleşen 9 olay | 2022'de benzeri görülmemiş olaylar yaşandı ve bunların bazıları gezegenimizin dışındaydı.
Bir nüfus rekorundan geçmişimize derin bir yolculuğa hafızlarda yer eden bazı dönüm noktaları şunlardı:
Amerikan uzay ajansı, 28 Eylül'de planlı bir şekilde çarptığı bir astroidin rotasını başarılı bir şekilde değiştirdi. Çarpışma, göktaşlarının Dünya'yı tehdit etmesi durumunda yörüngelerinin değiştirilip değiştirilemeyeceğini anlamak için bir test niteliğindeydi. Ve bunun mümkün olduğu bulundu.
Geçen Mart ayındaEnvironment Internationaldergisinde yayımlanan bir araştırma, çalışmaya katılan insanların yüzde 80'inin kan örneklerinde mikroplastikler buldu.
Mikroplastikler, 5 mm'den daha kısa olan küçük plastik parçaları ve daha büyük plastik parçalarının toprakta veya denizde parçalanıp çevreyi kirletmesiyle oluşuyorlar.
Mikroplastiklerin vücuttaki etkileri bilinmiyor ancak araştırmacılar yeni sonuçların endişe verici olduğunu ve mikroplastiklerin insan hücrelerine zarar verebileceğini söylüyorlar.
2022 FIFA Erkekler Dünya Kupası, bazı dönüm noktalarıyla tarihe geçecek bir turnuva oldu.
Turnuva, Katar gibi Arap veya Müslüman bir ülkenin ev sahipliği yaptığı ilk Dünya Kupasıydı.
Aynı zamanda, bir kadın hakemin yönettiği bir karşılaşmanın olduğu ilk Dünya Kupası'ydı.
Turnuvada Fransa'dan Stephanie Frappart, Almanya ile Kosta Rika arasındaki maçı yönetti.
Frappart'ın baş hakem olduğu maçta, yardımcı hakemler Brezilya'dan Neuza Back ve Meksika'dan Karen Medina ile tamamı kadınlardan oluşan bir hakem ekibi görev yaptı.
Diğer bir ilk de, Fas'ın Afrika (ve Arap) ülkeleri arasında bugüne kadarki en başarılı mücadeleyi vererek yarı finale yükselmesiydi.
Katar 2022, Lionel Messi'nin beş turnuvadan sonra ilk kez Dünya Kupası'nı kaldırdığı etkinlik oldu.
15 Kasım 2022 tarihinde dünyadaki insan nüfusu 8 milyarı geçti.
Bunun bir ilk olduğunu söyleyen Birleşmiş Milletler (BM), "İnsan yaşam süresindeki bu benzeri artış kamu sağlığı, beslenme, kişisel hijyen ve tıp alanlarındaki ilerlemeler sayesinde gerçekleşti. Bazı ülkelerdeki yüksek ve kalıcı doğurganlık oranları da bunda etkiliydi." dedi.
Ancak BM nüfusun 7 milyardan 8 milyara çıkmasının 12 yıl aldığını ve bir milyar daha yükselmesi için 15 yıla ihtiyaç olduğunu belirtti.
Ajansa göre, sürenin uzaması kolektif doğum oranlarının azalmasıyla bağlantılı.
Oxford Üniversitesi bilim insanları Eylül ayında "dünyayı değiştirme" potansiyeli olan bir sıtma aşısı geliştirdiklerini duyurdular.
Önümüzdeki yıl piyasaya sunulması beklenen yeni aşının deneylerinde ölümcül hastalığa karşı yüzde 80 etkili olduğu bulunmuştu.
Sıtma her yıl ortalama 400 bin kişinin ölümüne neden oluyor.
Bilim insanları aşının ucuz olduğunu da vurguladı.
Sıtma, dünyadaki çocuk ölümlerinin en yaygın nedenlerinden biri. Sıtmaya neden olan parazit karmaşık bir yapıda olduğundan, buna karşı aşı geliştirmek son derece zor.
Parazit vücutta sürekli hareket eder, form değiştirir ve bu da ona karşı bağışıklık kazanmayı zorlaştırır.
Amerikalı artistik patinajcı Timothy LeDuc, Kış Olimpiyatlarında yarışan ilk cinsiyet ikiliği olmayan kişi olarak kayıtlara geçti.
Şubat'ta Pekin'de düzenlenen turnuvada çiftlerde Ashley Cain ile birlikte yedinci oldu. Bir madalya kazanamadı ama dünya çapında önemli bir etki yaptı.
James Webb teleskobu 2022'de çok sayıda haberle adından söz ettirdi.
Teleskop Temmuz'da çalışmaya başlamasından itibaren evrenin büyüleyici fotoğraflarını çekti.
Bunlardan biri 13 milyar yaşındaki JADES-GS-z13-0 galaksisinin fotoğrafıydı. Büyük Patlama'dan sonraki "çok erken" dönemlere ait bu fotoğraf evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin görseli olarak kayıtlara geçti.
Fotoğrafta soluk bir leke gibi görünen noktanınaltın standart ölçümlere göre "en uzak gökada" olduğu doğrulandı.
İngiltere, 2022'de başbakanlarıyla ilgili bir dizi rekor kırdı: Liz Truss, 45 günlük iktidar süresiyle en kısa görev yapan başbakan oldu.
Halefi Rishi Sunak, 25 Ekim'de göreve geldi ve İngiltere'nin ilk beyaz olmayan Başbakanı oldu.
Bilim insanları Haziran ayında dünyanın en büyük bakterisini keşfetti.
Thiomargarita magnifica adlı bakteriyi görmek için bir mikroskoba ihtiyaç yok çünkü yeni keşfedilen organizma insan kirpiğiyle aynı boyda ve aynı biçimde.
1 cm uzunluğunda ve bilinen bir diğer devasa bakterinin 50 katı büyüklüğündeki bakteri, çıplak gözle görülebilen ilk bakteri olma özelliğinde. | Bilim |
NASA'nın uzay aracı Juno, Jüpiter'in volkanik uydusu İo'ya ilerliyor | ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın 11 yıl önce Jüpiter'in yörüngesine gönderdiği Juno adlı uzay aracı, gezegenin üçüncü en büyük uydusu İo'ya doğru ilerliyor.
İo, Güneş Sistemi'nin volkanik olarak en faal uydusu. Uyduda sürekli gaz ve lav püskürten yanardağlar var.
Juno, 80 bin kilometre mesafeden İo'nun lavlarla kaplı yüzeyinin çarpıcı fotoğraflarını geçti.
Uzay aracının gelecek yıl İo'ya 1.500 kilometre kadar yaklaşması planlanıyor.
3.600 kilometre çapındaki uydunun en son benzer görüntüleri 20 yıldan uzun bir süre önce çekilmişti.
BBC'ye konuşan Juno araştırma ekibinin başkanı Prof. Scott Bolton, "Volkanlar ve lav akışını anlamaya çalışma ve bunları haritalandırmanın yanında bir dizi hedefimiz daha var" dedi:
"Aynı zamanda yerçekimi alanına bakacağız ve İo'nun iç yapısını anlamaya çalışacağız. Tüm bu volkanları yaratan magma küresel bir okyanusu mu oluşturuyor, yoksa bunlar bağımsız yapılar mı görmek istiyoruz."
Juno misyonu için şimdi bir anlamda eğlence zamanı. Zira Juno'nun Jüpiter'e gönderilme amacı gezegenin kökenini ve evrimini araştırmaktı.
Ama Juno, Jüpiter'in dört ana uydusu Callisto, Ganymede, Europa'dan sonra şimdi de İo'da gözlem yapacak.
Juno, Ganymede'e yakın geçişini 2021'de, Europa'ya yakın geçişini de bu yılın başlarında yapmıştı.
Bu geçişlerde Juno'nun mikrodalga ışınölçerinden değerli bilgiler elde edildi.
Bu cihazın asıl amacı Jüpiter'in bulutlarını incelemekti. Fakat Ganymede ve Europa'nın onlarca kilometre uzanan buz tabakalarında ölçümler yaptı.
Bilim insanları bu iki uyduya özel önem atfediyorlar çünkü ikisinde de derinlerde okyanusların olabileceği düşünülüyor. Bu da olası bir yaşam belirtisine işaret ediyor.
İnsan gözününün görebileceği dalga boylarında çekilen bu fotoğraflar Ganymede'in yüzeyindeki karanlık ve aydınlık lekeleri gösteriyor.
Açık renkli yerler daha "genç" ve daha soğuk yerler.
Juno'nun ışınölçeri, bu bölgesel farklılıkların sadece yüzey fenomenleri olmadığına, bunların daha derinlerdeki yapılarla bağlantılı olduğuna işaret ediyor.
Europa'da sıcaklıklar düşük ama bölgesel farkılılık var.
Fakat ilginç bir şekilde bu farklılıklar derinlerde ortadan kayboluyor.
Prof. Bolton, "Bu da sıvıya yaklaştığınızın bir göstergesi olabilir" diyor:
"Çünkü sıvıya yaklaştıkça tamamen tekdüze bir yapı olacak. Yani ayna gibi olacak. Suyun birkaç kilometre - altı-sekiz kilometre- altta olacağını düşünmek çılgınlık olmaz. Şu anda bunun bir okyanus olduğunu söylemeye hazır değilim ama su burada rol oynayabilir."
NASA'nın Gezegen Bilimi Direktörü Dr. Lori Glaze, Jüpiter'in uyduları için özel tasarlanmış misyonları sabırsızlıkla beklediğini söylüyor.
Avrupa Uzay Ajansı'nın Juice uzay aracı gelecek yıl Ganymede'e gidecek.
NASA'nın Clipper uydusu da 2024'te Europa'nın yörüngesinde olacak.
Dr. Glaze bunların çok değerli misyonlar olduğunu belirterek şöyle konuşuyor:
"Galileo Galilei'nin 1610'da bu uyduları keşfi modern astronominin doğuşunu simgeliyor. O zamana kadar Dünya'nın evrenin merkezi olduğuna ve her şeyin bizim etrafımızda döndüğüne inanıyorduk. Ama teleskobunu Jüpiter'e doğrulttuğunda gördüğü şey bunun doğru olmadığını gösterdi." | Uzay, Bilim, Gökbilimi, Uzay keşfi |
Dişi yılanlarda 'sanılanın aksine' klitoris bulunduğu keşfedildi | Frances Mao |BBC News
Bilim insanları dişi yılanlarda da klitoris bulunduğunu keşfetti. Bu zamana kadar yaygın kanı, dişi yılanların cinsel organı bulunmadığı yönündeydi.
Yeni yayımlanan bilimsel araştırma, dişi yılanların cinsel organlarının kapsamlı anatomik incelemesini yapan ilk araştırma.
Oysaki erkek yılanların cinsel organları (hemipenis) onlarca yıldır bilimsel araştırmalara konu oluyor. Çift yapılı bu erkek üreme organı, bazen dikenli bir yapıya da sahip olabiliyor.
Araştırmacılar, "erkek yılanlara kıyasla, dişilerin cinsel organlarının görmezden gelinmiş olduğunu" söylüyor.
Bu durum, dişi cinsel organının bilimsel olarak bulunmasının zor olmasından kaynaklanmıyor. Bilim insanları sadece buna pek de önem vermiyordu.
Araştırma, en prestijli biyolojik araştırma yayınlarından olan Proceedings of the Royal Society B Journal'da yayımlandı.
Araştırmaya göre dişi yılanlarda, bir dokuyla birbirinden ayrılan ve kuyruğun alt tarafında gizli iki ayrı klitoris bulunuyor.
Çift duvarlı bu organ sinir hücreleri, kolajen ve erektil (sertleşebilir) dokuyla tutarlı şekilde kırmızı kan hücrelerinden oluşuyor.
Araştırmanın yürütücüsü Megan Folwell bu konuyla ilgili araştırma yoksunluğunu şöyle açıklıyor:
"Dişi cinsel organının tabu olması, bilim insanlarının bulamamış olması ve yılanlardaki 'çift cinsiyetliliğe (interseks)' dair yanlış algının insanlar tarafından kabul görmüş olmasının bir kombinasyonu"
Folwell geçmişte okuduğu ilgili makalelerin dişi yılanların cinsel organı bulunmadığını ya da evrimsel süreçte kaybolduğunu iddia etmesi nedeniyle bu konuyu araştırmaya başladığını söylüyor.
"Bu bana mantıklı gelmedi. Birçok hayvanın klitorisinin olduğunu biliyoruz, neden yılanların da olmasın ki? Bu organ gerçekten yok mu, yoksa gözden mi kaçırıldı? Bunu araştırmak zorundaydım"
Bunun üzerine dişi yılanları incelemeye başlayan Folwell, ilk incelediği yılanda klitorisi buldu. Kalp şeklindeki yapı, yılanın erkek partner çekmek için kullandığı koku bezlerinin hemen yanında yer alıyordu.
"Bu ikili yapı oldukça göze batıyordu. Çevreleyen dokudan fazlasıyla farklıydı"
Sonra Folwell'in ekibi birçok dokuz farklı türden birçok yılanı inceledi ve hep aynı sonuca ulaştı: Klitorisler, boyutları farklı olsa da, oradaydı ve gayet belirgindi.
Önceki yaygın kanılardan biri de, dişi yılanların çok küçük penislere sahip olduğu yönündeydi. Bazı dişi sürüngenlerin cinsel organları böyle bir yapıya sahip.
Bulgular, yılanların cinselliğine dair, dişi uyarılması ve zevkini de içeren yeni teoriler üretmeye de izin veriyor.
Günümüze kadar bilim insanları yılanların çiftleşmesinin "baskıyla" olduğunu, yani erkek yılanın dişiyi zorladığını kabul ediyordu.
Bunun başlıca nedeni, çiftleşme sırasında erkek yılanlar genellikle fiziksel olarak agresif olsa da, dişi yılanların "durgun ve sakin" bir görüntü çizmesiydi.
Folwell "Klitorisin bulunmasıyla birlikte artık baştan çıkarılma ve uyarılmanın, dişi yılanların erkeklerle çiftleşmek için daha istekli olmasının bir yolu olup olmadığına bakabiliriz" diyor.
Araştırma ayrıca yılanların "ön sevişme" sürecine de ışık tutuyor.
Ön sevişme sırasında erkek yılan genellikle partnerinin - klitorisin bulunduğu - kuyruğuna dolanıyor ve buraya ufak darbeler uyguluyor.
Folwell erkek yılanın bunu dişi yılanı uyarmak için yapıyor olabileceğini söylüyor.
Araştırmaya bilim dünyasından da olumlu tepkiler geldiğini söyleyen Folwell, "Bu kadar yıldır bunun bulunamamış olması biraz şoke edici" diyor.
Araştırmacılardan Kate Sanders'a göre de "Bu buluş bilim dünyasının ileri gidebilmek için farklı düşünebilen insanlara ihtiyacı olduğunu gösteriyor". | Bilim, Hayvanlar alemi |
Nükleer füzyon enerjisi konusunda ABD'de 'tarihi başarı' | Esme Stallard| BBC İklim ve Bilim Muhabiri
ABD'li bilim insanları, nükleer füzyonu gerçekleştirme yarışında büyük bir gelişme kaydedildiğini duyurdu.
Sınırsız bir temiz enerji kaynağı potansiyelinden dolayı fizikçiler onlarca yıldır nükleer füzyonu yeniden yaratacak teknoloji arayışında.
Salı günü araştırmacılar büyük bir engeli aştıklarını ve bir füzyon deneyinde, işlem için gereken enerjiden daha fazlasını üretmeyi başardıklarını doğruladılar.
Ancak uzmanlar, füzyonun konutlara enerji sağlamada kullanılması için daha gidilecek çok yol olduğunu söylüyor.
Deney, California'daki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı'nda (LLNL) bulunan Ulusal Ateşleme Tesisi'nde gerçekleştirildi.
LLNL direktörü Dr. Kim Budil deney sonucunu, "Bu tarihi bir başarı... Geçtiğimiz 60 yıl boyunca binlerce insan bu çabaya katkıda bulundu ve bu aşamaya gelmek gerçek bir vizyon gerektirdi" dedi.
Enerji üretiminde nükleer füzyon "önemli bir amaç" olarak tanımlanıyor. Güneş ve diğer yıldızların enerji kaynağını nükleer füzyon reaksiyonları oluşturuyor.
Bu işlem, iki hafif atom çekirdeğinin birleşmeye zorlanması ve daha ağır bir çekirdek oluşturmasıyla meydana geliyor.
Nükleer füzyon, ağır atomların parçalandığı nükleer fisyonun tam tersi. Bugün nükleer enerji santrallerinde fisyon teknolojisi kullanılıyor. Ama bu işlem sonucunda çok fazla atık ortaya çıkıyor ve bunlar uzun süre radyasyon yayıyor. Bu atıklar tehlikeli ve güvenli bir şekilde depolanmaları gerekiyor.
Nükleer füzyon ise çok daha fazla enerji ürettiği gibi, çok daha az miktarda ve kısa ömürlü radyoaktif atık üretiyor. Ayrıca bu işlem sırasında sera gazı salımı olmadığı için iklim değişikliği açısından zarar oluşturmuyor.
Ancak füzyonda elementleri bir arada tutmak için çok büyük miktarlarda sıcaklık ve basınç gerekiyor. Şimdiye kadar hiçbir deney, bu işlem için harcanan miktardan daha fazla enerji üretmeyi başaramadı.
California'daki Ulusal Ateşleme Tesisi 3.5 milyar dolarlık bir deney.
Karabiber tanesi büyüklüğündeki bir kapsülün içine çok az miktarda hidrojen konuluyor.
Hidrojen yakıtını ısıtmak ve sıkıştırmak için 192 ışınlı güçlü bir lazer kullanılıyor.
Lazer o kadar güçlü ki kapsülü, Güneş'in merkezinden daha sıcak hale gelecek şekilde 100 milyon santigrat dereceye kadar ısıtabiliyor ve Dünya atmosferinin 100 milyar katından daha fazla sıkıştırabiliyor.
Bu kuvvetler altında kapsül patlamaya başlıyor ve hidrojen atomlarını birleşmeye zorluyor ve bu süreçte enerji açığa çıkıyor.
Fusion Energy Insights'ın CEO'su Dr. Melanie Windridge, "Füzyon, Güneş'in parlamasına neyin neden olduğunu ilk anladıklarından beri bilim insanlarını heyecanlandırıyor. Bugün elde edilen bu sonuçlar bizi gerçekten de teknolojinin ticari amaçlı kullanımına giden yola sokuyor" dedi.
Londra'daki Imperial College Üniversitesi'nden plazma fiziği profesörü Jeremy P. Chittenden de bunu "gerçek bir atılım anı" ve "uzun zamandır aranan hedefe gerçekten ulaşılabileceğinin kanıtı" olarak nitelendirdi.
Oxford Üniversitesi Fizik Profesörü Gianluca Gregori ise "Bugün elde edilen başarı ABD, İngiltere ve dünyanın dört bir yanındaki çok sayıda bilim insanının çalışmalarına dayanıyor. Ateşlemenin gerçekleştirilmesiyle birlikte sadece füzyon enerjisinin kilidi açılmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir bilime de kapı aralanıyor" dedi.
LLNL direktörü Dr. Budil, füzyonun elektrik santrallerinde kullanılması için hala önemli engeller olduğunu, ama "Ortak çaba ve yatırımla, temel teknolojiler üzerinde birkaç on yıl sürecek araştırmalarla bir enerji santrali inşa edebilecek konuma gelinebileceğini" söyledi.
Rebecca Morelle- BBC Bilim Editörü
Bu deneyde üretilen enerji miktarı çok az- sadece birkaç su ısıtıcısını kaynatmaya yetecek kadar. Ama işlemin temsil ettiği şey çok büyük.
Füzyonla enerji üretiminin mümkün olduğu bir geleceğe bir adım daha yaklaşıldı. Ancak bunun gerçeğe dönüşmesi için daha gidilecek uzun bir yol var.
Bu deney füzyon teknolojisinin işe yaradığını gösteriyor. Ama önce deneyin tekrarlanması, mükemmelleştirilmesi ve ürettiği enerji miktarının önemli ölçüde arttırılması gerekiyor.
Bu deney milyarlarca dolara mal oldu; zira füzyon ucuz bir teknoloji değil. Ama temiz enerji kaynağı potansiyeli, bu zorlukların üstesinden gelmeyi teşvik edecektir. | Enerji, İklim değişikliği, Teknoloji, Nükleer güç, Bilim |
İngiltere'de nadir genetik hastalıkların teşhis ve tedavisi için 100 bin bebeğin genetik kod haritası çıkarılacak | Fergus Walsh| BBC Bilim Muhabiri
İngiltere'de nadir görülen genetik hastalıkların teşhis ve tedavisini geliştirmeye yönelik bir araştırmada yeni doğan 100 bin bebeğin tüm DNA'larının genom dizilimi yapılacak.
Tüm genom dizilimi ile ilk kez Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında sağlıklı bebeklerin genetik kod haritası çıkarılacak.
Hepsi tedavi edilebilir yaklaşık 200 hastalık için tarama yapılacak.
Bu çalışmanın, türünün en büyüğü olduğu sanılıyor.
Önümüzdeki yıl başlayacak olan proje, NHS ve Genomics England ortaklığında yürütülecek. Başarılı olması halinde ülke genelinde yaygınlaştırılabileceği belirtiliyor.
Halen yeni doğan bebeklere uygulanan topuk kanı testinde, aralarında kistik fibrozis ve orak hücreli anemi hastalığının da bulunduğu dokuz nadir hastalığın taraması yapılıyor.
Genomics England'ın Baş Tıbbi Sorumlusu Dr. Rich Scott, İngiltere'de her yıl tedavi edilebilir bir genetik rahatsızlıkla doğan binlerce çocuk için daha fazla şey yapmak istediklerini söyleyerek, "Hızlı teşhis, tedaviye daha hızlı erişim ve daha iyi sonuçlar ve yaşam kalitesi sunabilmek istiyoruz" dedi.
Çoğu erken çocukluk döneminde ortaya çıkan en az 7 bin tek gen hastalığı bulunuyor.
İngiltere'de her yıl birkaç bin çocuk nadir görülen genetik hastalıklardan etkileniyor, ancak aileler genellikle teşhis konmadan önce yıllarca süren testlere ve belirsizliğe maruz kalıyor.
Tüm genom dizilimi bu süreci hızlandırabilir.
İngiltere'de NHS kısa bir süre önce genetik bir bozukluğu olduğundan şüphelenilen tüm ağır hasta çocuklara genom dizilimi uygulanacağını duyurmuştu.
Şimdi ise sağlıklı bebeklere doğumdan hemen sonra test yapılacak. Çocuklarda bazı hastalıkların belirtilerini göstermesi aylar, hatta yıllar sürebilir ve bu süre içinde önlenebilir hasarlar meydana gelebilir.
Yeni tarama programına dahil edilecek genetik rahatsızlıkların listesi henüz kesinleşmedi, ancak her birinin rahatsızlığı hafifletebilecek bir tedavisi olacak.
Tüm genom dizilimi, bazı kanserler gibi sadece yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan durumları da belirleyebilir.
Yaklaşık her 400 kişiden biri meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri riskini artırabilen hatalı bir BRCA1 veya BRCA2 genini ailesinden devralıyor.
Tüm genom dizilimi bu tür mutasyonları belirleyecek olsa da çalışmanın odak noktası bunlar olmayacak.
Araştırmada elde edilen veriler anonimleştirilecek. Katılımcılar yetişkin olana ve çalışmada kalmak isteyip istemediklerine karar verene kadar saklanacak.
Genetik verilere yaşamın ilerleyen dönemlerinde erişebilmek bazı hastalıkların tedavisini iyileştirebilir ve zararlı ilaç etkileşimlerini önleyebilir.
2000 yılında uluslararası bir bilim insanları konsorsiyumu insan genomunun diziliminin ilk taslağını tamamladıklarını duyurmuştu. Bu işlem yıllar almış ve büyük maliyeti olmuştu. Artık bütün bir insan genomunun birkaç yüz dolar karşılığında bir günde dizilimi yapılabiliyor.
Bugün ise yeni doğanlar için tüm genom dizilimi gerçeğe dönüşmek üzere. Son tarama açısından bu, analogdan dijitale, siyah-beyazdan renkliye geçmek gibi bir şey.
Genetik bozukluğu olan birçok çocuğun ailesi için yadsınamaz faydaları olacak, daha hızlı teşhis ve tedavi mümkün olabilecek. Ebeveynler çocuklarının hastalığına yanıt ararken aylarca ya da yıllarca beklemekten kurtulacak. Bu tür hastalıklar genellikle bebekler gelişimsel dönüm noktalarına ulaşamadıklarında ortaya çıkıyor.
Ancak bu durum, bireyler hakkında ne kadar sağlık bilgisi tutulduğu ve bu bilgilerin kimin kontrolünde olduğu konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Genomics England yetkilileri, tüm yenidoğan genomlarının anonim hale getirileceğini söylüyor. İlgili çocuklar yetişkinliğe ulaştıklarında verilerine ne olacağına karar verme şansına sahip olacaklar.
O zamana kadar da genom dizilimi sıradan bir uygulama haline gelebilir. | Bilim, Sağlık, Çocuk haberleri |
Tarihi DNA örnekleri Kuzey Kutbu'nda 2 milyon yıl önceki yaşamı ortaya koydu | Şimdiye kadar üzerinde çalışılan en eski DNA dizisi, Kuzey Kutbu'nun 2 milyon yıl önce daha sıcakken nasıl göründüğünü ortaya koydu.
Bugün Grönland’ın kuzeyi bir kutup çölü. Ancak topraktan çıkarılan genetik veriler, bir zamanlar bölgedeki hayatın çok daha farklı olmasına yol açan zengin bir bitki ve hayvan dizisini ortaya çıkardı.
Bilim insanları, huş ve kavak ağaçları arasında dolaşan fil benzeri mamutlar, ren geyiği ve kazların ve atnalı yengeçleri ve su yosunları dahil deniz yaşamının genetik izlerini buldu.
Araştırma, Nature dergisinde yayımlandı.
Araştırmayı yürüten Kopenhag Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi'nden Profesör Eske Willerslev, Kuzey Kutbu türleri ve ılıman türlerin yan yana yaşadığı bu karışımın modern zamanda bir benzerinin olmadığını söyledi.
Araştırma, Grönland'ın en kuzeyindeki Kap København Formasyonu adı verilen bir alanda gerçekleştirildi.
Şimdiye kadar, zamanı geri alıp bu bölgenin iki milyon yıl önce nasıl olduğunu anlamak zordu. Bu döneme ait hayvan fosilleri burada son derece nadir görülüyor.
Prof. Willerslev, "Aslında, Kap København'da, makro büyüklükteki fosiller aracılığıyla şimdiye kadar keşfedilen tek hayvan yaban tavşanı dişisi ve gübre böceği. Bu nedenle insanların, o zamanlar orada ne tür bir fauna olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu" dedi.
Ekip bunun yerine çevresel DNA'ya (veya eDNA) yöneldi. Bu, bitkilerden ve hayvanlardan - örneğin deri hücrelerinden veya dışkılardan - dökülen ve çevrelerinde biriken genetik materyal anlamına geliyor.
Bu teknik doğal çevrenin korunmasında artık yaygın olarak kullanılıyor. Örneğin, bir damla deniz suyunda bulunan DNA'yı incelemek, tek tek hayvanları göremeseniz bile, okyanusun bir kesiminde yaşamış olan tüm canlıları ortaya çıkarabilir.
Grönland'da ekip, Erken Buzul Çağı’nın o zamandaki biyolojisine bakmak için eski toprak örneklerini kullandı.
Erken Buzul Çağı’nın çalıları, bitkileri, eğrelti otları ve ağaçların arasında büyüyen yosunlarıyla dolu bir orman ekosistemi buldular.
Kemirgen, ren geyiği ve kaz gibi canlıların DNA’larının keşfinin yanı sıra mamut DNA'sının ortaya çıkarılması bir sürpriz oldu.
Prof. Willerslev, BBC'ye Grönland'da fil benzeri hayvanları daha önce kimsenin bulmadığını söyledi.
İki milyon yıl önce, Grönland’ın kuzeyi şimdi olduğundan çok daha sıcaktı. Ortalama yıllık sıcaklıklar yaklaşık 11-19 °C daha yüksekti.
Prof. Willerslev, "Bize asıl söylediği şey, biyolojik organizmaların esnekliğinin - nerede yaşayabilecekleri veya hangi bitki ve hayvanların birlikte yaşayabilecekleri - düşündüğümüzden çok daha büyük olduğudur" dedi.
Topraktan DNA elde etmek ve sıralamak kolay olmadı, kullanılacak en iyi tekniği bulmak ekibin yıllarını aldı. Hatta genetik maddenin bu kadar uzun süre yaşamasının mümkün olmayabileceğini bile düşündüler.
Prof. Willerslev, "2005'te bir makale yazdım ve onda DNA'nın bir milyon yıldan fazla yaşayamayacağını düşündüğümü söyledim ve işte iki milyon yıllık DNA ile karşı karşıyayız" dedi.
DNA ile toprak arasındaki kimyasal reaksiyonun bozulmayı yavaşlattığını düşünüyor.
"DNA elektrik yüklü moleküllerdir ve toprakta gördüğümüz minerallerin birçoğu da elektrik yüklüdür. Bu nedenle DNA temel olarak katı minerallere tutunur ve bunu yaptığında kendiliğinden bozunma hızını azaltır."
Diğer yerleşim yerlerinde bozulmamış daha fazla çevresel DNA bulunursa keşif, çağlar öncesine bakış açımızı değiştirebilir. | Bilim |
Isıtılmamış bir oda vücudunuza nasıl etki eder? | Öldürücü soğuk deyince aklıma sakallarından buzlar sarkan kutup kaşifleri ve Everest'in zirvesine tırmanan dağcılar geliyor. Soğuk ısırması ve hipotermiyle kararmış parmaklar.
Bu yüzden, yalnızca 10 santigrat derecede gerçekleşecek soğuk bir deneye katılmam istendiğinde şüpheliydim. Evet, 10 derece.
İlk anda bu şartların hafif olduğunu düşündüm, donma seviyesinden uzak olacaktık, Kutup şartları ile alakası yoktu. Vücuda sıkıntıya sokmak için daha düşük sıcaklıklar gerektiğini düşünmüştüm ama yanılmışım.
South Wales Üniversitesi'nden Profesör Damian Bailey, "Kulağa gayet dayanılır geliyor ama aslında bu gerçek bir fiziksel zorluk" diyor.
Soğuk evlerin vücudumuz üzerindeki etkisini ve görünüşte ılık olan sıcaklıkların neden ölümcül olabileceğini keşfetmem için beni laboratuvarına davet etti.
Profesör Bailey, “Eğer insanlar maddi nedenlerle evlerini ısıtmayı bırakırlarsa, yaşayacakları sıcaklık 10 derece olacaktır” diyor.
Ve benim de öğreneceğim gibi, 10 derecelik sıcaklıkta uzun süre kalmanın kalp, akciğerler ve beyin üzerinde ciddi bir etkisi var.
Laboratuvarın ucundaki kontrol odasına yönlendiriliyorum. İçerisi tamamı parlak metal duvarlar ile kalın ve ağır kapılardan oluşuyor. Bilim insanları bu hava geçirmez odada sıcaklık, nem ve oksijen seviyelerini hassas bir şekilde ayarlayabiliyor.
İçeri girdiğimde beni 21 derecelik sıcaklık karşılıyor. Plan, 21’de başlamak aşama aşama sıcaklığı 10°C’ye düşürmek ve vücudumun buna nasıl tepki vereceğini incelemek.
İlk olarak, vücudumda şimdiye kadar yapılan en derinlemesine analiz için sayısız son teknoloji bir alete bağlanıyorum.
Göğsümde, kollarımda ve bacaklarımda vücut ısımı, nabzımı ve kan basıncımı takip edecek monitörler var.
Prof Bailey, vücuduma başka bir sensör takarken takarken, “Yıldız Savaşları'ndan fırlamış gibi görüneceksin" diyor.
Alnımdaki ilk ter boncukları belirirken, kafama, beynimdeki kan akışını izlemek için bir kulaklık takıldı.
Bir ultrason boynumdaki karotis arterleri (şahdamarı olarak bilinen atardamarlar) dinlerken, beynime giden kanın ritmik atışını duymak garip bir şekilde güven verici, soluduğum havayı analiz eden devasa bir tüpe nefes alıp veriyorum.
Ölçümler tamam. Odadaki bilim insanları, vücudumun 21 derecede nasıl performans gösterdiğini biliyorlar. Ardından havalandırma devreye giriyor ve serin bir esinti kademeli olarak odadaki sıcaklığı düşürüyor.
Prof Bailey, "Biz konuşurken beyniniz sıcaklığını ölçmek için kanınızın tadına bakıyor ve vücudunuzun geri kalanına sinyaller gönderiyor" diyor.
Amaç, çekirdeğimi, yani kalbim ve karaciğerim de dahil olmak üzere ana organlarımı, 37C civarında tutmak.
Vücudumun içinde meydana gelen değişikliklerin hâlâ farkında değildim ama dışarıda bu değişimin izleri görülmeye başlıyor.
Oda sıcaklığı 18 dereceye düştüğünde artık terlemiyordum ve kollarımdaki tüyler vücut sıcaklığımı korumak için kabarıyor.
Prof Bailey havalandırma gürültüsü arasında, "Bilim bize 18 derecenin kırılma noktası olduğunu söylüyor. Vücut artık bu sıcaklığı korumak için çalışıyor" diye bağırıyor.
Parmaklarım üşümeye başlıyor ve beyazlıyor.
Vazokonstriksiyon olarak bilinen fizyolojik olay başlıyor yani ellerimdeki kan damarları, sıcak kanı kritik organlara saklayabilmek için kendini kapatılıyor.
Eğer karşı cins olsaydım bu daha hızlı olacaktı.
Portsmouth Üniversitesi'nden Doktor Clare Eglin, "Kadınlar soğuğu daha çok hissetme eğilimindedir, çünkü hormonlar (östrojen) ellerindeki ve ayaklarındaki kan damarlarının daralma olasılığını artırır. Ve bu bizi üşütür" diyor.
Kaslarım ısı üretmek için titremeye başladığında sıcaklık 11.5 inmişti.
10 dereceye ulaşıldığında havalandırma kapandı. Bir rahatsızlık hissediyorum evet ama donmuyorum. Tüm vücut ölçümlerimizi bu sıcaklıkta tekrarlıyoruz. 10 derecenin beni etkilemeyebileceğini düşünmemin yanlış olduğu bu noktada anlaşılıyor.
Prof Bailey, "Vücut 10 derecede çok sıkı çalışıyor" diyor.
Beni şoke eden şey, beyne giden kan akışındaki değişiklikle birlikte, şekil sıralama oyununu tamamlamamın ne kadar uzun sürdüğü oluyor.
Prof Bailey, “Bu sıcaklıkta beyne daha az kan iletiyorsunuz. Bu nedenle beyne daha az oksijen ve daha az glikoz [şeker] giriyor ve bu zihin jimnastiğiniz üzerinde olumsuz bir etki yaratıyor” diye özetliyor.
Vücudum, ana hedefi olan, temel vücut sıcaklığımı sabit tutma amacına ulaşıyor ama sadece daha fazla çalışmak zorunda kalarak.
Kalbim daha hızlı atarken ve kan basıncım da hızla yükselirken, vücuduma daha yoğun bir şekilde sıcak kan pompalıyorum.
Prof Bailey, "Artan kan basıncı felç ve kalp krizi için risk faktörüdür” diyor.
Prof Bailey, kanın yapısının da değiştiğini ve "biraz pekmez gibi olduğunu" söylüyor. Bu daha tok ve yapışkan olan kan aynı zamanda tehlikeli bir damar tıkanıklığı riski de artırıyor.
Kalp krizleri ve inmeler bu nedenle kışın daha sık görülüyor.
Prof Bailey, "Kanıtlar, soğuğun sıcaktan daha ölümcül olduğunu açıkça gösteriyor. Soğuk algınlığından kaynaklanan ölümlerin sayısı, sıcaktan kaynaklanan ölümlerden daha fazla" diyor.
"Bu yüzden, gerçekten soğuk kaynaklı tehditlere karşı farkındalığın artması gerektiğini düşünüyorum."
Grip gibi kış aylarında ortaya çıkan birçok enfeksiyon soğuktan yararlanır. Enfeksiyona bağlı akciğerlerde iltihaplanma durumu olan zatürre, soğuk havalardan sonra daha sık görülür.
Virüslerin yayılması daha kolaydır çünkü pencereler kapalı olduğu ve virüsleri uzaklaştıracak temiz hava olmadığı, iç mekanlarda hastalık kapma riski daha yüksektir.
Soğuk ayrıca virüslerin vücut dışında hayatta kalmasını kolaylaştırır ve soğuk havada, virüsleri hapseden nem daha azdır.
Yale Üniversitesi'nden bir immünobiyolog olan Prof Akiko Iwasaki, kuru havanın virüslerin daha uzak mesafelere seyahat etmesine izin verdiğini söylüyor.
O soğuk havalarda nefes almanın, burunda işlemeye başlayan bağışıklık sisteminin çalışmasını nasıl etkilediğini görmek için deneyler yaptı.
Prof Iwasaki şöyle anlatıyor:
“Düşük sıcaklıklarda, bağışıklık tepkinizin etkisi azalır ve bu, virüsün burnunuzun içinde daha etkin olmasını sağlayabilir."
İdeal bir dünyada, hepimiz içinde bulunduğumuz odayı en az 18 dereceye kadar ısıtırdık. Bu mümkün olmadığında yapılacak hazırlığı Prof Bailey "bir dağcılık gezisine hazırlanmak gibi” ifadesiyle anlatıyor.
Yapılabilecekler: | Enerji, Bilim, Hayat pahalılığı, Sağlık, Küresel enerji krizi (2021 ve sonrası), Enflasyon |
Laboratuvarda üretilen tavuk eti, ABD'de tüketim onayı aldı | Amerika’da laboratuvarda üretilmiş bir etin insan tüketimine ilk kez izin verildi.
Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi FDA'in hücre kültürlerinden üretilen tavuğun satışına onay verdi.
Kurum, sürecin “çok dikkatli değerlendirildiğini” açıkladı.
Laboratuvar üretimi tavuk, Upside Foods tarafından çelik tanklar içinde canlı hayvandan alınan hücrelerle elde edildi.
Firmanın yöneticisi Uma Valeti “Birçok şüpheci bakışın bulunduğu bir ortamda, bugün bir tarih yazarak, FDA’den üretilmiş et onayı alan ilk şirket olmayı başardık” dedi.
Ancak firmanın raflara ürün getirebilmesi için aşması gereken bazı engeller daha bulunuyor.
Etlerin üretileceği merkezin de resmi bir onay alması gerekiyor.
Ancak Valeti, gelinen noktanın “besin tarihinde bir dönüm noktası olduğunu” söyledi.
Benzer ürünleri geliştirmeye çalışan besin start-upları bulunuyor. Daha çok firmanın başarısı, carbon salımı, başta su olmak üzere canlı hayvan endüstrisinde kullanılan diğer kaynakların korunması anlamına geliyor.
Üretim etlerin gelecekte pazarda önemli bir oranı ele geçirmesi bekleniyor.
Aralık 2020'de Singapur, tamamen laboratuvarda üretilmiş protein satışına onay veren ilk ülke olmuştu.
Merkezi San Francisco'da olan Eat Just adlı girişimcilik şirketi, laboratuvarda ürettiği tavuk etini Singapur'da satışa çıkarabilmişti.
Yapılan iki araştırma, 2030 itibarıyla laboratuvarda et üretimi maliyetinin normal et üretimi ile yarışabilir hale geleceğini ortaya koymuştu.
Life Cycle tarafından yapılan araştırma, laboratuvarda üretilen etin 2040'ta küresel et piyasasının yüzde 35'ini oluşturmasını öngörüyor. | Bilim, Doğal çevrenin korunması, Amerika Birleşik Devletleri, Çevre |
'Erkekler için tasarlanan futbol topları ve kramponlar kadın futbolunda sakatlık riski yaratıyor' | Spor üzerine çalışan bilim insanları, kadınlar için futbol malzemesi üretilmemesinin sakatlık riski yarattığını söylüyor.
Özellikle de futbol topu ve kramponların eksikliğinin altı çiziliyor.
Üst düzey sporcular arasında diz bağı sakatlığının endişe verdiği kaydediliyor.
Kadın futbolundaki ilerlemelere karşın, büyük ayakkabı üreticileri henüz kadınlara daha uygun bir tasarım ortaya koymuş değil.
Ortaya konulan bir araştırma, ürünlerin büyük oranda erkek futbolu için tasarlandığını ortaya koyuyor.
Sports Engineering (Spor Mühendisliği) isimli dergide söz konusu araştırmayı yayımlayan, kadın anatomisine uygun malzeme üretilmesinin önemini vurguladı.
Araştırmaya katkı verenler arasında, doktorlar, araştırmacıların yanı sıra, İngiltere milli takım kaptanı Leah Williams da yer aldı.
Araştırmada özellikle kramponların kadın ayağına göre olmadığı vurgulanıyor. Kadınların topuk ve ayak içi kıvrımlarındaki anatomik farka dikkat çekiliyor.
Erkekler için tasarlanan ayakkabıların, üst düzey kadın futbolcularda su toplama ve hatta stres kırıklarına yol açabildiği kaydediliyor.
Benzer şekilde, kramponlardaki çivilerin uzunluklarının da erkeklerden daha farklı şekilde koşan ve hareket eden kadınlara göre ayarlanmadığı belirtiliyor.
Spor sakatlıkları uzmanı St Mary's Üniversitesi’nden Doktor Kat Okholm Kryger, bu durumun kadınların kramponlarının saha yüzeyine saplanması sonucu yarattığını ve dolayısıyla sakatlık riskini azalttığını söylüyor.
Çalışmada yer alan Tottenham Hotspur kulüp doktoru Craig Rosenbloom, kadın futbolcularda ön çapraz bağ sakatlıklarının erkeklerin “en az iki katı” olduğunu kaydediyor.
Rosenbloom bu durumun oyunculara ve onlara yatırım yapan kulüplere büyük yük getirdiği tespitini de yapıyor.
Üst düzey erkek futbolcular, bu tür sakatlıklardan yedi - sekiz ay civarında dönerken, kadın futbolcular da bu süre ortalama 10 ay oluyor.
Rosenbloom, “Kadın futbol takımları genel olarak erkek futbol takımlarından sayıca daha az oluyor. Bu da sakatlıkların takıma daha büyük etki yaratması anlamına geliyor” diyor.
Çalışma aynı zamanda daha konforlu sporcu sütyenleri, şortları ve başörtülerinin tasarlanmasının gerekli olduğunu savunuyor.
Manchester City gibi takımlar, regl dönemlerindeki kadınların akıntılarının görünür olması ihtimaline karşı koyu renkli şortlara geçiş yaptı.
İngiliz Futbol Federasyonu (FA) gelecekteki formaların tasarlanmasında kadınların katkılarını bütünüyle desteklediklerini açıkladı. | Spor, Bilim, Kadın sağlığı, Futbol, Kadın konuları |
İngiltere'ye düşen göktaşı, uzaydan gelen kayaların okyanuslarımızın oluşumunda önemli rol oynadığına işaret ediyor | Geçen yıl İngiltere’nin Cotswolds bölgesindeki Winchcombe kasabasına düşen bir göktaşı, Dünya'dakinin neredeyse aynı olan su içeriyordu.
Bu, uzaydan gelen kayaların, milyarlarca yıl önce, gezegenin ilk zamanlarında su da dahil olmak üzere önemli kimyasal bileşenleri getirdiği fikrini destekliyor.
Göktaşı, İngiltere’de kurtarılan en önemli göktaşı olarak kabul ediliyor.
Detaylı analizlerini yayımlayan bilim insanları, sonuçların çok önemli bilgiler sağladığını söylüyor.
Dev bir ateş topunun gece gökyüzünü aydınlatmasının ardından, insanların bahçelerinden, yollarından ve tarlalardan 500 gramdan fazla kararmış moloz toplandı.
Ufalanan kalıntılar, Londra Doğa Tarihi Müzesi'nde (NHM) dikkatlice kataloglandı ve daha sonra araştırmaları için Avrupa'daki ekiplere ödünç verildi.
Su, göktaşının ağırlığının %11'ini oluşturuyordu ve Dünya'daki suya çok benzer bir oranda hidrojen atomu içeriyordu.
Bazı bilim insanları, göktaşının su da dahil olmak üzere uçucu içeriğinin çoğunu buharlaştıracak kadar sıcak olduğunu söylüyor.
Bugün Dünya’da bu kadar çok suyun olması -yüzeyinin %70'i okyanuslarla kaplı- sonradan su eklendiğini düşündürüyor.
Bazıları bunun donmuş su içeren kuyruklu yıldızlardan gelmiş olabileceğini söylüyor ama kimyaları pek uyumlu değil.
Winchcombe’ye düşen göktaşı gibi Winchcombe karbonlu kondritlerin yapısıysa kesinlikle öyle.
Ve Dünya’ya düşmesinden 12 saatten daha kısa bir süre sonra toplanmış olması, toprağın suyunu veya herhangi başka bir maddeyi çok az emdiği anlamına gelir.
Londra Doğa Tarihi Müzesi'nden Dr Ashley King, BBC News'e verdiği demeçte, "Diğer tüm göktaşlarının kalitesi karasal ortam tarafından bir şekilde bozuldu” dedi.
"Ama Winchcombe, toplanma hızı nedeniyle farklı.
"Bu, onu ölçtüğümüzde, baktığımız bileşimin bizi 4,6 milyar yıl önceye, Güneş Sistemi’nin başlangıcındaki bileşime götürdüğünü biliyoruz.”
Yeni analizler göktaşının kökenini de doğruluyor.
Ateş topunun kamera görüntüleri, araştırmacıların çok kesin bir yörünge üzerinde çalışmasına olanak sağladı.
Geriye doğru hesaplandığında bu, göktaşının Mars ve Jüpiter’in arasında kalan asteroit kuşağından geldiğini gösteriyor.
Daha ileri araştırmalar, muhtemelen bir çarpışmada, bir ana asteroitin en üstteki birkaç metresinden düştüğünü ortaya koyuyor.
Göktaşındaki neon gibi belirli atomların sayısı Dünya'ya varmasının sadece 200.000 ila 300.000 yıl sürdüğünü ortaya koyuyor.
Londra Doğa Tarihi Müzesi'nden Dr Helena Bates, "0.2-0.3 milyon yıl kulağa oldukça uzun bir süre gibi geliyor ancak jeolojik açıdan bakıldığında aslında çok hızlı" diyor.
"Karbonlu kondritler buraya hızla gelmeli, yoksa çok ufalanırlar, öylece parçalanır giderler."
Science Advances dergisinin bu haftaki sayısında yer alan bilim insanlarının ilk analizi, Winchcombe'un özelliklerine yalnızca bir genel bakış niteliğinde.
Meteoritics & Planetary Science dergisinin bir sayısında kısa bir süre içinde uzmanlık konularıyla ilgili bir düzine makale daha çıkacak.
Ve onlar bile son söz olmayacak.
Glasgow Üniversitesi'nden Dr Luke Daly, "Araştırmacılar, bu örnek üzerinde yıllarca çalışmaya devam ederek, Güneş Sistemimizin kökenlerine ilişkin daha fazla sırrı açığa çıkaracaklar" dedi. | Uzay, Bilim, İngiltere |
11 yaşındaki Yusuf Şah, Mensa zeka testinde 162 puan alarak Stephen Hawking'i geçti | İngiltere'nin Leeds kentinde yaşayan 11 yaşındaki Yusuf Şah, 18 yaş altı Mensa zeka testinde mümkün olan en yüksek puanı aldı ve tüm yaş gruplarının birincisi oldu.
Yusuf 162 puanla, 2018'de hayatını kaybeden ve bu testte 160 puan aldığı söylenen ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking'i geride bıraktı.
İngiliz Daily Mirror gazetesi Yusuf'un tüm zamanların en büyük dahilerinden biri olarak kabul edilen ve bu teste resmen girmediği belirtilen Alman bilim insanı Albert Einstein'ı da geçmiş olabileceğini yazdı.
Başarısını ailesiyle bir yemekte kutlayan Yusuf, teste okul arkadaşlarının teşvikiyle girdiğini belirterek, "Sertifikam olmasına çok seviniyorum. Okuldaki herkes çok zeki olduğumu düşünüyor. Ben de bu testi yapanlar arasında ilk yüzde 2'lik dilimde olup olmadığımı görmek istedim" dedi.
Cambridge ya da Oxford Üniversitesi'nde matematik okumak istediğini anlatan Yusuf, boş zamanlarında sudoku ya da zeka küpü çözdüğünü söylüyor.
Yusuf'un annesi Sana Şah, tüm ailenin oğullarıyla gurur duyduğunu belirterek "Yusuf ailede Mensa testine giren ilk kişi. Test merkezindeki yetişkinlerden korkabilir diye düşündüm ama başardı. Fakat oğlumu testten sonra 'Baban hâlâ daha zeki' diye uyardım" diyor.
Yusuf'un babası İrfan Şah ise teste hazırlık sürecinin biraz zor olduğunu ama özel bir şey yapmadıklarını söyledi.
Aile, Yusuf'un sekiz yaşındaki kardeşinin de biraz büyüyünce Mensa testine gireceğini belirtiyor. | Bilim |
İnsanların yemek pişirmeye 780 bin yıl önce başladığına dair kanıt bulundu | İnsanların ateşi kullanarak yemek pişirmeye sanılandan yüz binlerce yıl önce başladığı ortaya çıktı.
İsrail’deki araştırmacıların öncülüğündeki bir grup bilim insanı, ülkenin kuzeyinde bulunan 780 bin yıl öncesinden kalma sazan benzeri bir balığın ateşle pişirildiği kanıtlarına ulaştı.
Daha önceki kanıtlar ateşle yemek pişirmenin MÖ 170 bin yılında başladığını gösteriyordu.
Bilim insanları insanlık için çiğ yemekten pişirilen yemeğe geçilmesinin gelişim açısından büyük bir önemi olduğunu vurguluyor.
Gesher Benot Yaaqob kazı alanında bulunan iki metrelik balığın diş minesinden alınan kristallerde görülen genişleme, direkt ateşe maruz kalmadığını, daha düşük sıcaklıkta yavaş bir şekilde pişirildiğine kanıt olarak gösteriliyor.
İki metrelik balığın kalıntılarının bulunduğu alan Ürdün (Şeria) Nehri yakınlarındaki bu alanda daha önce Hula adlı bir göl vardı.
Bilim insanları bu balığın, 1950'lerde sıtmayla mücadele için kurutulan bu gölde yaşamış olduğuna inanıyor.
Bu tatlı su gölü, Afrika'da ortaya çıkan insanların Orta Doğu üzerinden diğer bölgelere yayılma rotasında su kaynağı olarak da önemliydi.
Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nden Prof. Naama Goren-Inbar, yemek pişirme kabiliyeti edinilmesinin, eldeki gıda kaynaklarını optimum şekilde kullanmaya bir kanıt olması açısından evrim kapsamında mühim olduğunu aktarıyor.
Goren-Inbar’a göre sadece balık değil, başka hayvanlar ve bitkiler de pişirilmiş olabilir.
Bu arkeolojik bölgenin avcı ve toplayıcılar tarafından on binlerce yıl mesken tutulduğuna inanılıyor.
Bu araştırma İsrailli, İngiliz ve Alman bilim insanları tarafından yürütüldü. | Arkeoloji, Tarih, Bilim, İsrail |
CAR T hücre tedavisi: Bilim insanları deneysel bir araştırmada 'kişiye özel kanser tedavisi' üzerine çalışıyor | Bilim insanları, tedavisi henüz olmayan kanser türlerine yakalanan hastalar için bağışıklık sistemi merkezli yeni bir tedavi üzerinde çalışıyor.
Bu yeni çalışmada, bağışıklık sisteminin yeniden tasarlanarak, tümöre saldırması amaçlanıyor.
Deneysel çalışma 16 hasta ile yapılıyor.
Bu 16 hastanın her birine kendilerine özel bir tedavi uygulanıyor ve tümörlerindeki belli bir zayıf nokta hedef alınıyor.
Çalışma bağışıklık sistemindeki T hücrelerine yoğunlaşıyor.
Bu hücreler, vücutta devriye gezerek hücre problemlerini araştırmakla görevliler. T hücreleri reseptör denilen bir protein kullanarak enfeksiyonları ve kanserojen olabilecek hücreleri işaretliyor.
Ancak kanseri belirlemek, T hücreleri ile için güç olabiliyor.
Vücuda dışarıdan giren bir virüsü tanımlamak kolay olabilir ama kanser, bizim kendi hücrelerimizin bozulmuş hali olduğu için, T hücrelerinin tespit etmesi çok daha güç.
İşte araştırmanın arkasında da, kanser işaretleyen T hücrelerinin seviyesinin artırılması fikri yer alıyor.
Peki deneysel tedavi nasıl işliyor?
T hücrelerinin kanser avcısına dönüştürülebilmesi için ciddi bir genetik manipülasyon işlemi gerekiyor. Genetik olan talimatnamelerinin yerine yeni talimatları yerleştiriliyor.
Bunu mümkün kılan şey genetik değişim teknolojisi Crispr.
Genetik makaslar" olarak işlem gören bu teknoloji ile yaşayan hücrelerdeki DNA'larda belirli ve hassas değişiklikler yapılabiliyor.
Deneysel çalışmaya diğer tedavilere yanıt vermeyen kolon, göğüs ve akciğer kanseri hastaları katılıyor.
16 hastanın 11’inde hastalık ilerlerken kalan 5’inde ise yatay bir seyire geçti.
Çalışma teknolojinin güvenliği ve uygulanabilirliği üzerinden de test ediliyor.
Bilim insanları, doğru dozları ve etkiyi ölçebilmek için daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyuyor.
Araştırmayı yapan ekipten California Üniversitesi çalışanı Dr Antoni Ribas, “Bu kişiye özel kanser tedavisi geliştirilmesi çalışmalarında ileriye doğu bir sıçrama” diyor.
Ancak terapinin etkisini tam olarak görebilmek için çok erken. Ayrıca çalışmanın oldukça pahalı ve zaman alıcı olduğu da ifade ediliyor. | Bilim, Tıbbi araştırma, Kanser, Tıp, Nüfus bilimi |
RSV: Birleşik Krallık'ta kış virüsüne karşı geliştirilen aşıya onay verildi | Philippa Roxby| Sağlık muhabiri
Birleşik Krallık’ta İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu MHRA, yaygın ve tehlikeli kış virüsü RSV’ye karşı bebekleri korumak için geliştirilen bir aşıya onay verdi.
Son yıllarda giderek daha sık görülmeye başlanan RSV’de (Respiratuar Sinsisyal Virüs) grip ve soğuk algınlığına benzer belirtiler görülüyor.
Tüm yaş gruplarında görülen virüs, özellikle bebekler ve yaşlılarda yaşamı tehdit eden solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabiliyor.
MHRA’nın onay verdiği, Sanofi ve AstraZeneca tarafından geliştirilenNirsevimabadlı tek dozluk antikorun altı aya kadar bebeklerin zatürre ve bronşit gibi göğüs hastalıklarına yakalanmasını büyük oranda engellediği belirtiliyor.
4.000 bebekle yapılan denemelerde, aşının RSV kaynaklı solunum yolu hastalıklarını yüzde 74,5 oranında engellediği görüldü.
Aşının, RSV’nin solunum yollarında hücrelere yapışarak enfeksiyonlara yol açmasını durdurduğu kaydediliyor.
ABD’de RSV için Pfizer tarafından geliştirilen bir aşının da klinik denemelerde iyi sonuçlar verdiği ifade ediliyor.
Hamile kadınlara yapılan bu aşının bebeklerin ilk üç ayında RSV’ye karşı yüzde 81 oranında koruma sağladığı açıklandı. Altı aylık koruma oranının ise yüzde 69 olduğu belirtildi.
Pfizer, bu yıl sonundan önce aşı için onay sürecini başlatmayı planlıyor.
Birleşik Krallık’ta Nirsevimab’ın onay almasıyla birlikte bu aşının tüm bebeklere yapılıp yapılamayacağını belirlemek için tüm ülkeyi kapsayan bir çalışma başlatıldı.
Çalışmaya 12 aylığa kadar olan bebekler katılabilecek. Çalışmaya öncülük eden ekipten Londra’daki St. George Hastanesi’nin bebek hastalıkları uzmanlarından Dr. Simon Drysdale bu aşının doğumdan hemen sonra ya da birkaç ay içinde yapılabileceğini söyledi.
Normal bir kışta, RSV öksürük ve soğuk algınlığına neden oluyor.
Hastalığın belirtileri genellikle iki hafta içinde kayboluyor. Ancak virüsün iki yaşın altındaki çocuklara ağır akciğer sorunlarına neden olabileceği belirtiliyor.
Birleşik Krallık’ta her yıl, başka bir sağlık sorunu olmayan 29 bin kadar bebek hastanede RSV tedavisi görüyor.
Günümüzde birçok bebeğin kış virüslerine karşı çok az koruması var.
Covid-19 pandemisi sırasında uygulanan karantina önlemleri hastalığın yayılmasını engellemişti.
Ancak virüsün görülme sıklığının artması uzmanları kaygılandırıyor. | Bilim, İngiltere, Koronavirüs, Sağlık, Çocuk haberleri |
Başka bir gezegende hayat bulursak ne yapacağımızı biliyor muyuz? | Tamlin Magee |BBC Future
Bir döneme damga vuran ET filminden Star Trek bölümlerine, Ursula K Le Guin ve Isaac Asimov kitaplarına, bilim kurgu yazarlarının uzun zamandır tartıştığı bir soru var: Eğer gezegenimize ulaşırlarsa, onlara gerçekten nasıl davranırız?
Popüler kültürde dünya dışı varlıklara sık sık ikinci sınıf vatandaş ya da insandan daha düşük olarak yer verilir.
Eğer ET'nin insan arkadaşının müdahalesi olmasaydı, bir ameliyat masasında uzaylıyı parçalara ayıracaklardı. 2009 filmi District 9'da milyonlarca uzaylı "karidesin" başına Güney Afrika'nın kenar mahallelerinde gelmeyen kalmıyor.
Gerçekten aranıyor olmasına rağmen henüz herhangi bir yaşayan uzaylı kanıtına henüz ulaşılamadı. Fakat yakın zamanda bulacağımız herhangi bir şeyin Mars'ta bir mikrobik yaşam varlığının sinyalini içeriyor olma ihtimali, filmlerdeki insansı yaratıklara benzeme ihtimalinden daha yüksek.
Dünya dışı yaşam arayışında önemli bir yerde duran Drake denklemine göre, istatistiksel olarak dünya dışı varlıkların bir yerlerde var olması olası gerek.
Her ne kadar galaksimizin büyüklüğü ve gezegenler arasındaki devasa uzaklıklar var olsa da.
İngiltere'deki Open University'den uzay bilimleri profesörü John Zarnecki, "Hayat bulmak ya da iletişim kurmak, bunu gerçekleştireceğimiz güne kadar her zaman uzak bir ihtimal olarak kalacak" diyor:
"Bu bana Güneş sistemi dışındaki gezegenleri anımsatıyor, genç bir araştırmacıyken bu gezegenlerin varlığından bahsederdik.
"Ancak bunlardan bir tane bulabilmemize imkan yoktu çünkü bu teknik olarak çok zordu."
Artık Güneş sistemi dışındaki gezegenlerin var olduğunu biliyoruz. Hatta bazıları su bulundurduğu için hayat için olası adaylardan.
Bu araştırmalar devam ederken eğer biriyle iletişime geçebilirsek nasıl tepki göstereceğimizi düşünmek mantıksız olmaz.
Özellikle de göreceğimiz varlığın insandan çok farklı olma ihtimalini göz önünde bulundurursak.
Yazarların, insanların uzaylılara iyi davranacağı konusunda bir umudu yok.
Belki de bunun sebebi, halihazırda bu dünyada da insanlara ve diğer varlıklara karşı davranışımızın tarih boyunca pek de iyi olmamasıdır.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bile sıklıkla ihlal ediliyor.
Uzaylılarla nasıl iletişim kuracağımız konusunda gezegenimizdeki insan olmayan cinslere karşı tavrımız da ipucu verebilir.
Ancak son dönemde hayvan hakları gruplarının çabalarıyla hayvan hakları konusunda hukuki ilerlemeler kaydedilmeye başlandı.
Yakın zamanda uzaylılar konusunda açık uluslararası tartışmalarda da küçük bir yol alındı.
London School of Economics'ten uzay sahası hukuku uzmanı Jill Stuart, bizim yaşamımız süresince insanların Dünya dışı varlıklarla iletişim kuracağına inanmadığını belirtiyor.
Ancak yine de bu tartışmaların gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyor:
"Kendimizi keşfetmek için evreni araştırıyoruz, çünkü bu bizi birbirimizle, çevreyle ve diğer cinslerle nasıl ilişki kurduğumuz üzerine tekrar düşünmeye zorluyor".
Stuart ayrıca belki de bu gelecek odaklı senaryoların asla gerçekleşmeyeceğini ancak bütün bu sürecin yine de değerli olduğunu belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi (UNOOSA) Direktörü Niklas Hedman, insanlığın Dünya dışından varlıklarla karşılaşıldığında nasıl davranılacağına dair uluslararası bir anlaşma ya da mekanizmaya sahip olmadığını söylüyor.
Beş ana uzay anlaşması da insanın uzayda ne yapacağına ve bunun diğer insanlara etkileri üzerine yoğunlaşıyor.
Uluslararası Uzaycılık Akademisi'nden Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması grubu 2010 yılında bir çerçeve ortaya koydu.
Bu, herhangi bir Dünya dışı akıllı yaşam sinyali tespit edildiğinde, uluslararası koordinasyon için bir forumun Birleşmiş Milletler (BM) ve Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesi (COPUOUS) üzerinden kurulmasını öneriyor.
Stuart, böyle bir durumla karşılaşıncaya dek herkes tarafından kabul edilmiş herhangi bir uluslararası çerçevenin oluşturulabileceğini düşünmediğini söylüyor.
Göz önünde bulundurulacak ana noktalardan biri uzaylıların niyeti, yani kısaca dostça mı düşmanca mı davrandıklarını görmek olacak.
Stuart, bunun "aktif bir şekilde Dünya dışı varlıklarla iletişim kurmak için çalışmalı mı yoksa pasif bir şekilde var olup olmadıklarına dair bir işaret aramakla mı yetinmeliyiz" tartışmalarını beraberinde getirdiğini söylüyor.
Peki, bir uçan daire birden dünyanın herhangi bir yerine çarpsa ne olacak?
Bununla ilgili bir protokol belirlenmedi ya da önerilmedi.
Ancak Stuart'a göre onun indiği ülke buna nasıl cevap verileceği konusunda öncülük etmek zorunda kalırken bulacaktır kendisini.
Bir görüşe göre onlara doğrudan insanlara davranıldığı gibi davranılmalı. Çünkü Dünya'ya ulaşabilmiş herhangi bir türün yüksek seviyede zeka ve bilincin olacağını düşünmek mantıklı olur ve ona insana yaklaşır gibi yaklaşılmalıdır.
Farklı tip zeka ve bilinçlerin varlığı hesaba katılmalı.
Dünya üzerinde de bilinci yeni keşfedilen türler var, bunlardan biri de zeki, bilinçli olduğu ve acıyı hissedebildiği anlaşılan ahtapot.
İngiltere'deki Plymouth Üniversitesi'nden Susan Blackmore, "Konu uzaylılara geldiğinde, şunu sormak zorundayız: Ne tür bir zekaya sahipler?" diyor.
Bir diğer önemli konu da acı kapasitesi. "Uzaylılar acı çekebilir mi?" diye soruyor Blackmore:
"Öyleyse, onlara karşı ahlaki bir yükümlülüğümüz olmalı ve belki de bunun temelinde yasal çerçeveler oluşturmalıyız."
Hayvanlar gibi dünya dışı varlıkların hakları üzerine de yazan Peter Singer, kilit konunun bilinç olacağını söylüyor:
"Onların hissedebildiğini varsaysak da, onların acı ve zevk hissedebildiğini, arzu ve ilgilerinin olduğunu keşfedebilmek biraz zaman alır. Temel etik ilke, benzer çıkarların eşit olarak dikkate alınmasıdır".
Singer, buradaki zorluğun dünya dışı varlıkların ne gibi çıkarlara sahip olduğunu belirlemek olacağını ekliyor:
"Birçok şey dünya dışı varlıkların bilişsel kapasitelerine bağlı olacaktır. Ve bizimkinden çok daha gelişmişlerse, ne olduklarını kavrayamayabiliriz."
İnsan olmayan varlıkların haklarını korumayı amaçlayan ABD'li Nonhuman Rights Project, bu hakların başlangıç noktasının ABD mahkemelerinde değer verilen ve bireyin ne yapacağını, nereye gideceğini, nasıl davranacağını seçebildiği özerklik olduğuna inanıyor.
Bilinç, haklar için yasal bir kriter olarak hizmet edemeyecek kadar geniş bir kategori çünkü kimse onun gerçekte ne olduğu konusunda hemfikir değil.
İnsanların, uzaylı uygarlıkların doğal gelişimine müdahale etmekten kaçınması gerektiği fikrinin, Star Trek'te olduğu gibi bilimkurguda uzun bir geçmişi var.
Benzer fikirler bugün kendi dünyamızda halihazırda değerlendiriliyor ancak örneğin NASA'nın Gezegen Koruma Ofisi, hem keşfedilen gezegenleri hem de Dünya'yı korumayı amaçlıyor.
Eğer uzaylılar gezegenimize ulaşabiliyorsa, belki de endişelenmemiz gereken şey onların hakları değildir.
Evrendeki yaşamın kökenini ve doğasını anlamayı, açıklamayı amaçlayan, kar amacı gütmeyen bir araştırma kuruluşu olan Seti Enstitüsü'nden uzman astronom Seth Shostak, bazı temaslar kurulacağı konusunda iyimser.
Ancak iki tür temas arasında ayrım yapmanın önemli olduğunu söylüyor. Teknolojik olarak gelişmiş uygarlıklardan işaret ve sinyaller almamız, Dünya'ya yapılacak bir uzaylı ziyaretinden daha olasıdır:
"Eğer bu tür işaretler alırsak da, göndereceğimiz herhangi bir sinyalin ulaşması o kadar uzun sürer ki, ne söyleyeceğimiz konusunda dikkatli olmak için bolca zamanımız olur".
Ancak bir uzaylı ziyareti, onların bizimkinin çok ötesinde bir teknolojisi olduğu anlamına geliyor.
ET'nin arkadaşları, gişe rekorları kıran filmin sonunda onu nihayet aldıklarında, eğer isteselerdi muhtemelen "eve" dönüş yolunda Dünya'yı yok edebilirlerdi.
Bu durumda, daha uygun bir soru şu olabilir: Yeni uzaylı yöneticiler bize haklar verir mi?
"Saldırganlarsa ne yapacağız?" diye soruyor Shostak, "Bu, ABD Hava Kuvvetleri ile karşılaşan Neandertaller gibi olurdu ve buradaki önemli konu Neandertallerin politikaları olmazdı". | Uzay, Bilim, Yaşam, Uzay keşfi |
Epigenetik: Kanseri anlamak ve tedavi etmek için 'yeni bir eşik aşıldı' | Bilim insanları epigenetiğin, kanser hastalığının oluşumundaki gizemli rolünü anlamaya yönelik bir adım daha attı.
İngiltere'de Institute of Cancer Research’ün (Kanser Araştırmaları Enstitüsü) son çalışması, kanserlerin teşhis ve tedavisinde önemli yeniliklere kapı aralıyor.
Epigenetik, hücrelerdeki DNA dizilimi değişmeden hangi genlerin aktif olacağının, o kişinin davranışlarına ve çevresel faktörlere göre değişmesini inceleyen alanın adı.
Araştırmacıların hedefi, test ve tedavileri kişiselleştirebilmek.
Genetik denildiğinde akla, DNA kodlarının nesilden nesle aktarılırken değişmesi geliyor.
Bugüne kadarki araştırmalar da bu yüzden genellikle bu süreçte oluşan mutasyonların kanser oluşumunu nasıl tetiklediğini inceliyordu.
Fakat son yıllarda, nasıl işlediği tam olarak çözülememiş epigenetiğin de bu alanda önemli bir rol oynadığı anlaşıldı.
Epigenomunuz, yıllar içinde nerede ve nasıl yaşadığınıza göre değişiyor.
Londra’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan Evrim ve Kanser Merkezi’nin direktörü Prof. Trevor Graham, “Kanserleri anlamada yeni bir eşiği aştık” dedi.
BBC’ye konuşan Prof. Graham, her bir hücrede DNA’ların farklı bir şekilde dolanabildiğini ve bunun da hangi genlerin aktive olacağını etkileyebildiğini söyledi.
Genlerin nasıl dolandığının, kanserlerin nasıl davranacağını belirlemede de çok önemli olduğu anlaşıldı.
Prof. Graham, “Bu buluş bugünden yarına kanser tedavisini değiştirecek bir şey değil fakat yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir” dedi.
Meme kanseri ihtimalini artıran BRCA gibi mutasyonlara yönelik gen testleri, bir kişinin sadece o testte incelenen kanser türüne yatkınlığı hakkında bilgi sağlıyor.
Prof. Graham “Hem genetik hem epigenetik değişimleri inceleyerek, o kişide çok daha iyi çalışacak kişiselleştirilmiş kanser tedavileri geliştirebiliriz” diye konuştu.
İki makale halinde Nature’da yayınlan araştırmanın ilk makalesinde 30 bağırsak kanseri vakasından 1.300 örnek incelendi.
Bu araştırma, kanserli hücrelerde epigenetik değişikliklerin çok yaygın olduğunu ve bunun kanserli hücrelerin diğerlerine kıyasla daha hızlı büyümesine de katkı verdiğini ortaya koydu.
İkinci makalede ise bir tümörün farklı yerlerinden alınmış çok sayıda örnek incelendi.
Bu araştırmada da kanserli hücrelerin büyümesinin genellikle DNA mutasyonları dışındaki faktörler tarafından kontrol edildiği görüldü.
Araştırmacılar epigenetik değişimlerin kanserlerin davranışını doğrudan değiştirdiğine dair bir kanıt elde edemediklerini, bunu göstermek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini ekledi. | Genetik bilimi, Bilim, Kanser, Sağlık |
James Webb Teleskobu, Yaratılış Sütunları’nı görüntüledi | Jonathan Amos| BBC Bilim Muhabiri
Bu klasik bir kare. Evrendeki en güzel manzaralardan biri. Ve şimdi onu bir de süper teleskop James Webb’in lensinden görüyoruz.
Yaratılış Sütunları denen bu soğuk ve yoğun hidrojen ve toz bulutu dünyadan 6 bin 500 ışık yılı uzaklıkta.
Her büyük teleskop bu sütunları en az birer kere fotoğrafladı.
Bugüne kadar en ünlüsü de Hubble’ın 1995 ve 2014 yıllarında çektiği fotoğraflardı.
James Webb ise bize yeni ve yine büyüleyici bir perspektif sunuyor.
Sütunlar Kartal Nebulası’nda yer alıyor. Burası, yıldızların oluşmaya devam ettiği aktif bir bölge.
Webb, kızılötesi sensörleri sayesinde sütunlardaki toz bulutlarının bulanıklaştıran etkisini bertaraf ederek bölgede oluşan yeni yıldızları daha iyi inceleyebiliyor.
Avrupa Uzay Ajansı Kıdemli Bilim Danışmanı Prof. Mark McCaughrean “Kartal Nebulası’nı 1990 ortasından beri inceliyorum, Hubble’ın gösterdiği o ışık yılları uzunluğundaki sütunların içindeki genç yıldızları görmeye çalışıyorum” diyor ve ekliyor:
“James Webb’ten gelecek fotoğrafların büyüleyici olacağını biliyordum. Öyle de oldu.”
FFF Hubble’ın fotoğrafı (solda) ve James Webb’in fotoğrafı (sağda). Yeni teleskobun kızılötesi detektörleri toz bulutlarının iç yüzünü görmemizi sağlıyor
Kartal Nebulası’ndaki bu sütunlar, etraftaki dev yıldızların yoğun morötesi ışıklarıyla şekil alıyor ve aydınlanıyor.
Fakat bu radyasyon aynı zamanda sütunları dağıtıcı bir etkiye sahip.
Hatta şu an sihirli bir şekilde o noktada belirseniz, muhtemelen ortada artık sütun kalmadığını görürdünüz.
Sütunlardan yansıyan ışığın buraya ulaşması 6 bin 500 yıl sürdüğü için Dünya’dan baktığımızda hâlâ sütunların 6 bin 500 yıl önceki halini görebiliyoruz. | Uzay, Bilim, Uzay keşfi |
Dev yosun tarlaları küresel ısınmayı yavaşlatabilir mi? | David Reid ve Justin Rowlatt |BBC News İklim ve Bilim
Afrika ve Güney Amerika arasında Güneydoğu Anadolu bölgesi büyüklüğünde dev bir yosun tarlasının yüzdüğünü hayal edin.
Okyanusta doğal bir şekilde süzülürken her yıl atmosferden milyarlarca ton karbonu emerek zararsız bir şekilde denizin dibine gönderiyor.
Kulağa fantastik mi geliyor? Belki… Ama bir İngiliz işadamı bunu 2026’ya kadar hayata geçirmeyi planlıyor.
Bilim insanları küresel karbon salımını azaltmanın iklim değişikliğiyle mücadele için yeterli olmayacağını, bu nedenle atmosferden karbon çeken yöntemlerin geliştirilmesinin hayati öneme sahip olduğunu söylüyor.
Fakat atmosferden karbon çekmek için denenen yöntemler bugüne kadar hep küçük çaplı kaldı ve başarısı da aynı oranda sınırlı oldu.
Bu yöntemlerin işe yaraması için iddialı, büyük ve yatırımcılar için cazip olması gerekiyor.
İngiliz işadamı John Auckland’ın Seafields projesi sadece atmosferdeki karbonu okyanus tabanına göndermeyi hedeflemiyor, aynı zamanda bu faaliyetle elde edeceği karbon kredisini diğer şirketlere satarak para kazanmayı da amaçlıyor.
55 bin kilometrekarelik bir alana yayılması planlanan bu dev yosun tarlası, başarılı olursa her yıl atmosferden bir milyar ton karbon çekecek.
Dünya çapında atmosfere 50 milyar ton karbon salındığı tahmin ediliyor.
Yani bu proje salınan karbonun yüzde 2’sini tek başına atmosferden geri alabilecek.
Deniz biyoloğu Victor Smetacek’in fikirlerinden ilham alan bu proje şimdi Karayipler’de ve Meksika’da test ediliyor.
Seafields’ın Bilimsel Kurucu sıfatını verdiği Prof. Smetacek, yosunların denizlerdeki dairesel akıntıların ortasında büyüme potansiyelinin kendisini şaşkınlığa düşürdüğünü söylüyor:
“Bu döngüsel akıntılar her şeyi merkezlerinde topluyor.
“Bugüne kadar daha çok okyanuslardaki dev plastik çöp adalarına yol açmalarıyla ünlenmişlerdi.”
John Auckland, bu akıntıların aynı şekilde yosunları da dağılmadan bir arada tutabileceğini anlatıyor, bir şekilde tarladan uzaklaşan yosunların da beslenemedikleri için öleceğini belirtiyor.
Haklı olsa iyi olur.
Çünkü kıyıya vurunca pis bir koku yayan bu yosun türü yıllardır Karayipler’deki turizme zarar veriyor.
Seafields ekibi, tarla için gerekli besinleri okyanusun daha alt kesimlerinden ince borularla yukarı taşımayı hedefliyor.
Tropik bölgelerde güneş ışınları daha kuvvetli olduğu için deniz suyu daha çok buharlaşıyor ve bu yüzden denizin üst katmanları çok tuzlu ve besinsiz oluyor. Bu yüzden buralara “okyanusların çölü” deniyor.
Altlarında ise besin açısından zengin olan su tabakası bulunuyor. Prof. Smetacek’in planı enerji kullanımı gerektirmeyecek bir devridaim sistemiyle aşağıdaki soğuk ve besleyici suyun yukarı çıkmasını, burada ısındıktan sonra da tekrar aşağı gönderilmesini sağlamak.
Bu devridaim sisteminin ilk deneyleri 2023’te başlayacak. Planın en kritik aşaması bu olduğu için o ana kadar gerilim yüksek olacak.
İlk olarak 1956’da teorik olarak bahsedilen bu yöntem, ilerleyen yıllarda pratikte de hayata geçirildi. Fakat bunların hiçbiri Seafields boyutlarında değildi.
Bu yöntem başarılı olursa sargassum yosunu hızla çoğalabilir. Prof. Smetacek “İnanılmaz bir büyüme hızları var. 10 günde bir kütleleri ikiye katlanıyor” diyor.
Planlara göre otomatik balya sistemleri büyüyen yosunları balyalayacak ve okyanus tabanına yollayacak.
Orada oksijen miktarı çok düşük olduğu için bu balyalar çürümeyecek ve içlerindeki karbon yüzlerce, belki de binler yıl atmosfere geri karışmayacak.
Seafields’ın finansörleri bunun sadece atmosfer için değil, banka hesapları için de kârlı olmasını umuyor.
Planları, deniz tabanına gönderilen karbon miktarı kadar, şirketlere karbon salım hakkı satmak.
Havayolları gibi karbon salımını azaltması çok zor olan şirketler, yükümlülüklerini yerine getirebilmek için bu tür krediler satın alıyor.
Karbon piyasasını eleştirenlerse bu motivasyonla hareket eden şirketlerin abartılı vaatlerle gelip bunları yerine getiremediğine dikkat çekiyor.
Bu da bizi başlangıç noktamıza geri götürüyor: Seafields’ın laboratuvarda umut vadeden bu planı okyanusun ortasında da işler mi?
East Anglia Üniversitesi’nde iklim değişikliği üzerine çalışan akademisyen Dr. Nem Vaughan “Ben sıkıcı bir bilim kadınıyım. Milyarlarca ton karbonun atmosferden gerçekten çekilebileceğini söylemeden önce daha fazla veri ve daha fazla araştırma görmek isterim” diyor.
Dr. Vaughan bu yöntemin biyolojik sistemler üzerinde büyük etkisi olmasından endişe duyuyor.
Seafields Güney Atlantik’e büyük zarar verebilecek bu yosun kütlesini güvenli bir şekilde ihtiva edebilir mi? Devridaim sistemi fırtınalardan sağ çıkabilir mi?
Vaughan “Büyük bir fırtınanın ardından kıyılara tonlarca plastik borunun vurması kimseyi mutlu etmez” diyor.
Küresel ısınmayla mücadele etmenin teknolojik açıdan daha basit yolları da var. Örneğin daha fazla ağaç ekmek, karbonu doğal olarak tutan turbalıklar gibi bölgeleri korumak ve Dr. Vaughan’a göre hepsinden önemlisi de “Karbonu atmosfere salmamak”:
“Fosil yakıtları çıkarmayı bırakın. Karbonu atmosfere salmamak, saldıktan sonra geri yakalayıp yere indirmeye çalışmaktan çok ama çok daha kolay.”
John Auckland da iş planlarının bazı parçalarının henüz test edilmemiş unsurlar içerdiğini kabul etse de bunun denemeye değer olduğunu düşünüyor:
“Her gün yatırımcıların daha riskli şeylere para yatırdığını görüyorum.
“İklim krizini çözerek büyük kârlar elde edebiliriz.
“Bunu riskli diyerek bir kenara itemeyiz. Herkes böyle düşünürse bu büyüklükteki bir çözüm yöntemi üzerine kimse çalışmaz.” | Doğa, Latin Amerika, İklim değişikliği, Teknoloji, Bilim, Doğal çevrenin korunması, Afrika |
Laboratuvar ortamında üretilen beyin hücreleri bilgisayar oyunu oynadı | Pallab Ghosh/ BBC Bilim Muhabiri
Bilim insanları laboratuvarda, 1970’lerin tenise benzeyen bilgisayar oyunu Pong’u oynamayı öğrenen beyin hücreleri geliştirdi.
Uzmanlar “mini beynin” hissedebildiğini ve çevresine tepki verebildiğini söyledi.
Neuron dergisine yazan Cortical Labs şirketinden Dr. Brett Kagan, bir laboratuvar kabında büyütülen ilk "hissedebilen" beyni yarattığını iddia etti.
Diğer uzmanlarsa çalışmayı "heyecan verici" bulmakla birlikte, beyin hücrelerini "hissedebildiğini" söylemenin biraz ileri gitmek olduğu görüşündeler.
Dr. Kagan da “Bu organizmayı tanımlamak için daha iyi bir kelime bulamadık. Bir dış kaynaktan bilgi alabiliyor, bu bilgiyi işleyebiliyor ve gerçek zamanlı tepki verebiliyor” dedi.
Mini beyinler, beynin çok küçük olduğu genetik hastalık mikrosefaliyi incelemek için ilk olarak 2013’te üretilmişti ve o zamandan bu yana beyin gelişimi araştırmalarında kullanılıyor.
Ancak bu çalışmada ilk kez, bir bilgisayar oyunu gibi bir dış çevreye uyarana bağlanıp, etkileşim kuruldu.
Araştırma ekibi bir fare embriyosundan alınan kök hücrelerden 800 bin beyin hücresi büyüttü. Bu mini beyni de oyundaki topun ne tarafta ve alttaki çubuğa ne kadar uzaklıkta olduğunu ileten elektrotlara bağladılar.
Beyin hücreleri de tepki olarak kendi faaliyetlerine başladı. Oyun devam ettikçe daha az enerji harcamaya başladılar.
Ancak top çubuğu geçip, oyun topun herhangi bir yerde olduğu rastgele bir noktada yeniden başladığında, yeni ve tahmin edilemeyecek duruma uyum sağlamak için daha fazla enerji harcadılar.
Mini beyin, oyunu oynamayı beş dakikada öğrendi. Topu çoğunlukla kaçırsa da, başarı düzeyleri rastgele şansın çok üzerindeydi.
Fakat araştırmacılar, bilinci olmadığı için bir insan gibi Pong oyunu oynadığının farkında olmadığını vurguladılar.
Dr. Kagan, bu teknolojinin en nihayetinde Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklara yönelik tedavilerin test edilmesinde kullanılabileceğini umduğunu söyledi.
Dr. Kagan “İnsanlar şimdi bir laboratuvar kabındaki dokuyu gördüklerinde aktivite olup olmadığını anlıyor. Ancak beyin hücrelerinin amacı bilgiyi gerçek zamanlı işlemektir. Gerçek işlevlerinin kullanıma açılması, kapsamlı bir şekilde bakılabilecek çok sayıda araştırma alanını gündeme getiriyor” dedi.
Dr. Kagan bir sonraki araştırmasında, alkolün mini beynin oyunu oynayabilmesine etkisini inceleyecek.
İnsan beynine benzer bir tepki verirse, sistemin deneylerde ne kadar etkin olabileceğini gösterecek.
Ancak Dr. Kagan’ın sistemini "hissedebilir" olarak tanımlaması, sözlüklerde “his ve duyu kabiliyeti” diye tarif edilen kelime anlamından farklı.
Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Dean Burnett "düşünen sistem" diye tanımlamayı tercih ediyor.
Burnett "İletilen ve net bir şekilde kullanılan, değişikliklere yol açan bilgi söz konusu. Dolayısıyla aldıkları uyarılar hakkında basit bir şekilde düşünüyor" dedi.
Araştırma ilerledikçe, mini beyinler büyük ihtimalle daha karmaşık hale gelecek. Ancak Dr. Kagan’ın ekibi, kazayla bilinçli bir beyin yaratmamak için biyoetik uzmanlarıyla birlikte çalışıyor.
Kagan "Bu teknolojiyi daha çok yolun başındaki bilgisayar endüstrisi gibi görmeliyiz. Ancak yıllar sonra dünya genelinde teknolojik mucizelere dönüştüler" diyor.
Yapay zeka araştırmacıları şimdiden, büyük ustaları satrançta yenebilen cihazlar geliştirdiler.
Ancak Kagan ile birlikte çalışan Londra Üniversitesi’nden Prof. Karl Friston "Mini beyin öğretilmeden öğrendi, dolayısıyla daha iyi uyum sağlayabiliyor ve daha esnek" dedi. | Bilim |
Subsets and Splits
No community queries yet
The top public SQL queries from the community will appear here once available.